7. bölüm · KEHANET

5.BÖLÜM-YAKAN YEMİNLER

Sude Kaya

Beni dört çelik duvar arasına sıkıştıran kapan günler geçtikçe
daralıyor, kendisiyle beraber ucu kara delik bir uçuruma
sürüklüyordu. Direniyordum, dişlerimi sıkıyordum ama ne
fayda. Herkesin sınırları vardı ama benimkiler çoktan
geçilmişti. Et kemiğe dayandığında ya en basit yolu
seçecektiniz, kaçacaktınız ya da en büyük korkularınızın
kimliğine bürünmüş gölge düşmanların büyük dalgası sizi
yutana kadar savaşacaktınız. Fakat ben bu yolda şanslı değilim.
Yolum ben doğmadan önce büyücülerin kuru dudakları
arasında fısıldanan kara lanetin lekesiyle belirlenmişti. Kehanet
bedenimin üstüne sinmiş, bir daha asla kazınamayacak hale
gelmesi için büyük iğnelerle derimin altına işlemişti. Şu
bildiğim tek gerçekti: Bu yolda yalnızdım ve böyle olmaya
devam edecektim. Gücüm ise bu kehaneti nasıl yönlendirebileceğimi bulmam sonucunda kanıma işleyecekti.
İlmek ilmek...Yavaş yavaş...
Hayatın tekrar tekrar önüme sunduğu iki yoldan birini seçmek
için uğraştığım anlardan birisinin içindeyim şimdi. Hızlı ve
mantıklı düşünemezsem kafam belki de artık omuzlarımın
üstünde olmayabilir.
Kaçmak mı zor kalmak mı?
Düşmanınla savaşmak mı zor yoksa kendinle mi?
Beynimi nerdeyse ikiye bölecek bu düşüncelerin esirinden
Hera’nın bağırış sesiyle irkilerek ayrıldım.
“Hey, gelen kimdi Brianna?!”
Sağ elimle sol dirseğimi ovaladım. “Hiç,para isteyen kör bir dilencinin tekiydi sadece.”
Yalanlar, yalanlar. Ama en azından düzgün yalan söylemeyi becerebilsen keşke.

“Her kapıya gelen yabancıya kapıyı açmaman gerektiğini öğretmediler mi sana? Ah, aptal Herastoklas! Bu kız bir prenses. Yaban otu büyümün adına yemin ederim ki hayatında bir kez olsun gelen birisine kapıyı açma zahmetine girmemiştir.”
Hera koyu siyah, çekik gözlerini içlerindeki bir pırıltının
ışıltısıyla kıstı. Yalanımı sezdiğini gösteren işaretler karşısında
gerilmeden edemedim. Şükür ki çok sorgulamadı. Ama
ikimizin de çok kesin olduğu bir şey vardı ki, bu evde kalmamız hiç güvenli değildi. Üstelik Eryndor pisliği artık nerde saklandığımı az önce öğrendiğinden beri.
💫
Hera avucunda tuttuğu kaynayan mor baloncuğu havaya
bırakarak üfledi. Bir anda o baloncuk kocaman bir ateş topuna
dönüştüğünde olanların gerçekliğini sorgulayacak dayanağı
bulamayan gözlerim yuvalarından fırlayacaklardı neredeyse.
“H-hera bu gerçek mi?”
Sinsi gözüken bir sırıtışla izle ve gör diyor gibi baktı. Ben ise
yerimde donup kalmış, bir sonraki hareketi bekliyordum.
Hera parmaklarını şıklattığında aşağıya doğru, süzülen yağmur
suları gibi siyah damlalar akmaya başladı. Zeminin üstünde
siyah küçük bir gölete dönmüştü nerdeyse.
“Gösteriyi sevdin mi? Favori büyülerimdendir.”
Etkilenmiş yüz şeklimi gizleme gereği duymadan dudağımı
büzdüm. “Çok iyiydi.”
Zaten beklediği tam da bu cevap olduğu için kollarını
kavuşturdu.
“Eee senin yok mu birkaç yeteneğin yoksa kendine saklamayı mı tercih ediyorsun?”
Omuz silktim. “Sadece ben dokunduğumda yazıların göründüğü sihirli bir tuğla kitabım var”
Ben bu cevabı verdikten sonra yüzünde hafif bir şaşkınlık
ifadesi geçti. “İlginç...nerede buldun onu? Bir üst düzey kehanetçi falan saraya gelip sana teslim etmiş olmalı.”
Üst düzey kehanetçi? Saraya teslim? Tanrım, bu kadın benimle
dalga geçiyor olmalıydı. Ama nasıl olur da ona kehanetle
müjdelenen prensesin ben olduğumu ve o işe yaramaz kitabı
ise sahafçıtan bulduğumun açıklamasını yapacaktım şimdi. Her
şey sadece daha da karmaşıklaşıyordu.
“Ben...şey, aslında bahsettiğin o şey neyse...üst düzey kehanetçi yani. Öyle birisini tanıdığımı sanmıyorum açıkçası. Kimse gelip bana bunu vermedi. O beni buldu diyelim.”
Bir tık gizemli konuşmuştum ancak olsun o kadar da sonuçta.
Hera’nın iki kaşı arasındaki çukur derinleşirken düşündüğünü
gösteren bir mırıldama çıkardı. Söylemekte doğru yapıp
yapmadığımdan emin değildim. Keşke yanımda ağzımı gerekli
anlarda kilitleyecek bir asma kilit taşısaydım. Bundan sonra
aklımda bulundurmaya tam da şimdi karar vermiştim. Aptal
Bri.
“Belki de olması gerekendir küçüğüm. Bunları boş verelim şimdi. Yasy ve Milena’nın avladığı fareyi gördün mü sen?”
“FARE AVI MI?!”
Büyük bir çığlıkla kendime en yakın gördüğüm şey olan
sehpanın üzerine çıktığımda az kalsın dengemi kaybedip yere
çakılacaktım. Hera kahkahalar atarken ben oldukça dehşete düşmüştüm.
Hayır, bu kesinlikle komik değildi. Ve o vahşetin şahidi olmak,
isteyeceğim son durum bile değildi. Avlar değil ama fareler
kırmızı çizgimdi.
Şöminede yanan ateşin huzurlu ve sakinleştirici çıtırtıları ve
gölgesini düşürdüğü duvardaki ateş ışığının yansımaları bana
kısa süreli bir dinginlik vermişti. Savaşı, esirleri, ailemi, içinde
bulunduğumuz bu karmaşayı düşünmeyi bir anlığına
bırakmıştım; itiraf ediyorum.
Yasy yanımdaki yumuşak pufta büyük gövdesinin uzun
ayaklarının dizlerini kırarak oturmuş, Milena ise bu tabloda
sinir bozan bir ayrıntı eklentisi gibi tam da gövdesinin üstünde
kendine yer edinmiş, uyuklar vaziyetteydi.
Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarıya doğru kıvrıldı. Ne
kadar birbirine iki düşman hayvanlar olarak görünseler de
aslında ikisi arasında yeni bağlarla oluşan bir dostluk temelleri
atılıyordu.
Hera bir süredir ortalıklarda yoktu. Bende onu aramam ya da
sorgulamam rahatsızlık verebilir düşüncesiyle buna
kalkışmamıştım. Yani henüz.
Kucağıma serdiğim ince battaniyeyi kaldırıp koltuğun
kolluğuna yerleştirip ayağa kalktım. Kaslarım gerinerek bana
ne kadar süredir burada bir kaya gibi oturduğumu hatırlatınca
yüzümü ekşiterek koridora doğru adımladım. Hera, yatak odasındaki ahşap makyaj masasının önündeki
beyaz sandalyesine oturmuş, gecenin karanlık tonlarının
saklandığı uzun ve kabarık saçlarını bir omzunda toplamış,
motifli lacivert bir tarakla taramakta olduğunu görünce
adımlarım olduğu yerde duraksadı. Bedenimi kapının
pervazına yaslayıp boğazımı minik bir öksürükle temizledim.
Aynadaki yansımasında olan gözleri beni sorgularcasına yavaş
yavaş üzerime döndüğünde gülümsedi. “Çoktan uyuduğunu sanıyordum.”
Başımı iki yana salladım. “Beynimin içinde dönen düşünceler çok fazlaydı. Şüphen olmasın hala da öyle.”
“Biz yarı insanlar işte-”
Ne söylediğine anlam veremezcesine kafasını hızla iki yana
salladı. Biraz paniklemiş görünüyordu.
“Y-yani biz insanlar yarının ne olacağını sürekli düşünür demek istemiştim.”
Göz kırpıştırdım. “Anladım, dilin sürçmüş olabilir.”
Histerik ve kısa bir kıkırdama çıkarıp onayladı. “Eh, yaşlılık ve büyücülük aynı anda olunca kafamdaki keçiler süt banyosu yapıyor gibi hissettiriyor bazen.”
Duraksayıp devam etti. “İçini sıkan şey güvenlik tehdidiyse endişelenme. Burası birçok farklı evrenden olan dostlarım tarafından ve kara büyülerim yardımıyla günün her saati korunuyor.”
“Evet, içim çoğu zaman rahat etmiyor. Ailemden uzaktayım,
evimden de öyle. Burası da yalnızca bir kulübe aslına bakarsak. Daha güvenli bir sığınak bulamaz mıyız?”
Kulübe konusundaki açık fikrime biraz bozulmuş gibi görünse
de haklı olduğumu o da biliyor olmalıydı.
“Doğru söylüyorsun. Sabahın ilk ışıklarıyla eşyalarımızı yüklenip yola çıkabiliriz.”
Yutkundum. Peşimden sonu görünmez bir tehlikeye o ve
Milena’yı da sürüklemek istemiyordum.
“Hera, hayır...buna gerek yok. Ben kendi başımın çaresine bakabilirim. Sen ve Milena’ya benim yüzümden bir zarar gelirse bunun vicdan yükünü kaldıramam.”
Hera cıkladı. “Sen korunması gereken bir mücevhersin ve ben de doğayı yönlendirebilecek güçleri yönetebiliyorum. Bu yolda
beraberiz küçüğüm.”
Ben ne kadar itiraz etsem de Hera aksini söylüyor, benimle
gelecek olmalarından vazgeçmiyordu. Endişelerim hala içimde
tazeyken en sonunda kabul ettim. Günün ilk ışıkları kulübenin
içine dolmaya başlayınca eşyaları toplamayı yeni bitiren
Hera’nın son paketlemesini de bitirdikten sonra omuzlarım
dışarıya rahatlamış bir iç çekişle beraber çöktü. Gökler aşkına
bu büyücünün ne kadar da iksir şişesi ve çok nadir olduğunu
iddia ettiği çiçek ve otları vardı böyle.
Gıcırdayan kapıyı arkamızdan kapattığımızda önümde uzanan
sonsuz yeşillik içindeki ağaca ve göz kamaştıran ışığıyla yeni günün habercisi olarak parıldayan ufuktaki güneşe baktım.
Tepeler arasından ışık hüzmeleriyle insanların dünyasını
yılmadan aydınlatıyordu. Her gün, bir karşılık beklemeden.
Onun yerinde olmak istemedim. Ben de o gibi herkesi memnun
edemiyordum çoğu zaman fakat bunun için debeleniyordum.
Hera ellerini çırparak son kutuyu da büyük çuvala doldurup
Yasy’in üstüne yerleşti. Ben de düşüncelerimin arasında
kaybolmayı bırakıp yerde yuvarlanan Milena’yı kucakladığım
gibi Hera’nın önüne yerleştim. Ayağımı üzengilere geçirip
kendimi sabitledim. Dizginleri elime alıp kafamı arkaya
çevirdim.
“Hazır mıyız?”
Hera istekli bir sesle, “Evet.” dedi.
Tekrar önüme döndüm ve Yasy’nin yelesini okşayıp onu öne
doğru yol alması için yönlendirdim. Yolculuk boyunca Hera
bir şarkı mırıldanıyor, Milena rahatsız tıslamalar çıkarıyor, ben
ve Yasy ise sadece yol ile ilgileniyorduk. Ara sıra ona
cebimden çıkarttığım bir havucu yediriyor, yorulduğunda mola
vermesi için müsaade ediyordum.
Kime gittiğimizi bilmiyor, yalnızca Hera’nın yol tarifine
uyuyordum. “Bize kimin yardım edebileceğini biliyorum.”

Aynen böyle söylemişti. Ben de üstelememiştim.
“İşte buradayız. Vay be, burayı ne kadar da özlemişim!”
Yasy’inin dizginlerini kendime doğru çekip durmasını
sağladım. Önümüzde iki katlı, siyah, meşe ağacından yapılmış olduğunu tahmin ettiğim bir yapı vardı. Üst katın terasında iki
pencere vardı. Onlar dışında henüz bir tane görememiştim. Alt
katının ortasında ise çift kanatlı, aslan şeklinde tokmaklı demir
bir kapısı vardı.
Yasy’in üzerinden sırayla atladık. Hera ile yük çuvalını
sırtlandık ve kapıya doğru ilerledik. Bu evin kime ait olduğuna
ve Hera’nın bizi nereye getirmiş olduğuna dair merakım her
geçen saniye içimden taşıp çıkmak için katlanarak artıyordu.
Hera sağ elini pelerininin altından kaldırıp demir kapının aslan
tokmağını üç kere vurdu.
Tak tak tak.

Birkaç saniye sonra kapıyı beyaz ama düzgünce
şekillendirilmiş saçlı, keskin yüz hatları ve karşısındakini süzen
yargılayıcı bakışları kuşanmış bir adam açtı. Kısık kahve
gözleri ikimiz arasında gidip geldi. Daha sonra monoton ve
soğuk sayılan bir ses tonuyla Hera’ya döndü.
“Ah, sevgili biricik Hera’m. Seni büyükbabanın yalnızlık köşküne hangi rüzgâr attı böyle?”
Büyükbaba mı? Bizi onun yerine mi getirmişti?

Hera kocaman bir gülümsemeyle adama sarıldı. “Biricik büyükbabamı bir sebep olmadan gelip göremez miyim yani? Alınıyorum, misafirlerimiz karşısında imajımı bozuyorsun.”
Adamın büyük gövdesini titreten bir gülüş atmosferi
doldurduğunda tüylerim ürperdi. “Gerçekten ağzındaki baklayı çıkaracak mısın yoksa kızgın demirlerimle o kedini bir şiş
kızartmaya çevirmemi izlemeyi mi tercih edersin, ha?”
Hera yüzüne bakmak için kollarını bedeninden çözdü ve beni
kafasıyla işaret etti. “Bu Brianna. Aelthoria’nın prensesi.Savaştan kaçıp bana sığındı.”
Adam duyduklarının gerçekliğini doğrulamak istercesine
bedenimi baştan aşağı süzdü. Bakışları altında eziliyormuş gibi
hissetmeden edemedim. Daha sonra tek kaşını kaldırdı.
“Öyle mi? Ağırlamaktan gurur duyarım o halde. İçeri geçin.”
Hera’nın arkasından içeri geçtiğimde temkinli ve yavaş adımlar
atmaktan kendime engel olamadım. Bu ortam beni geriyordu.
“Sakin olsana Brianna. Burası güvenli.”

Zihnimden bir ses bana fısıldadığında donakaldım. Bu geçen
gün mucizevi bir şekilde konuşmaya başlayan atımın sesinin
aynısıydı. Bahçede kaldığını tahmin ediyordum. Bu huysuz
adam Milena’ya bile katlanamıyorsa evinin içine bir atı da
almayacağını tahmin etmek zor olmamalıydı.
Deri ve parlak koltuklara karşılıklı şekilde oturduğumuzda
bakışlarım etrafta gezindi. Neredeyse her şeyin sofistike ve
karanlık bir duruşu vardı. Zevkli ve zengin bir yaşlı adam.
“Kendimden bahsetmeyi unuttum. Ben Kaelen Valerius. Demir ustasıyım.”
Sözleri arasında duraksayıp bileğini kaldırdı. Nabız gibi atan
yeşil ve yuvarlak bir şey vardı. Kaşlarım benden istemsizce
çatıldı.
“Savaş gazisiyim. Bu gördüğün şey ise bir tür ileri düzey mekanizma. Özel yapım. Kalbimin içini delen kurşun yüzünden kalbim olması gerekenden yavaş atıyor. Bunun sayesinde ritim düzenleniyor.”
Hera elini sanki kendi kalbi acımış gibi sol göğsünün üzerine
koyup iç çekti. Dizimin üstünde duran elimi sıktım. “Geçmiş
olsun.”
Başını sallayıp koltuğunda geriye yaslandı. “Demek savaştan
kaçtın?”
“Evet, yaptım. Zorundaydım.”
O sırada Hera ayağa kalktı. “Tarçın çayı isteyen?” Bir cevap
beklemeden arkasını dönüp gözden kayboldu. Garip.
Kaelen dizinin üstünde duran elinin parmaklarını ritmik bir
şekilde hareket ettiriyordu. Zavallı adamcağızın haline
üzülmüştüm. Üstüne üstlük bu ev bir kişinin konaklaması için
fazla büyükken.
Hera kil kupalarla çaylarımızı getirdiğinde ortama bir sessizlik
hakimdi, yalnızca ara sıra ses çıkaran Milena dışında.
Ne kadar süre boyunca burada kalacağımızı bilemiyordum.
Savaş bittiğinde mi? Bu soruyu düşünmem bile gülünçtü. Ne
savaşının son bulmasından söz ediyorsun Brianna? Burası
uçsuz bucaksız, karanlık bir mahzen gibiydi. Parmaklıkları arasında mesafe olsa da kurtuluşun mümkün değildi. Kader
beni nereye götürürse peşinden oraya sürüklenmekten başka
çarem olmadığını çoktan kabullenmiştim.
Saat geç olmaya başladığında Hera beni üst kattaki kalacağım
odaya doğru götürdü. Her şey hazırdı. Yatağım, kıyafetlerimin
konulduğu dolap ve masada bir sürahi.
“Ben çıkayım. İyi geceler Brianna.”
“İyi geceler.”
Hera kapıyı ardından kapatıp çıktıktan sonra yumuşak örtüyle
örtülü yatağıma oturdum. Yatağımın tam sağında kalan
duvarda bir pencere vardı. Simsiyah gökyüzünün ortasında
parlayan dolunaya ve yıldızlara baktım. Aşağıda kalan
manzarasını ise gelirken geçtiğimiz orman oluşturuyordu.
Sakinleştirici bir görsel şölendi.
Küçük bir esneme dudaklarımdan kaçtığında uykumun
geldiğini fark ettim. Yavaşça uzanıp örtünün altına girdim. Göz
kapaklarım kendiliğinden kapandı ve derin bir uykuya daldım.
💫
Kuş cıvıltıları ve yaprak hışırtılarının sesi kulağıma çalınırken
gözkapaklarımı yavaşça araladım. Gözlerimin önünde havada
asılı duran koyu kırmızı zarfı gördüğümde şaşkınlıktan küçük
dilimi yutacaktım. Sanırım artık böyle ufak sürprizlere alışmam
zorunluydu. Sağ elimle havaya uzanıp zarfı aldım ve hızlıca açtım. Her
satırda kafam daha çok bulanmaya başladı.
Kraliyet Okulu Lisesi Müdürlüğü,

Sevgili öğrenci adayımız, bu bir kabul mektubudur.

Okulumuza yapmış olduğunuz başvurunuz büyük bir

memnuniyetle kabul edilmiş olup yeriniz hazırlanmıştır. En

kısa zamanda gelmeniz rica olunur. Üst düzey güvenlik

önlemlerimiz had safhadadır. Tüm eğitim-öğretim

faaliyetlerimiz en iyi halde yapılacaktır.

NE? BİR OKUL MU? TÜM BUNLARIN İÇİNDE?

“Hayır,hayır,hayır...yapamam. Krallık bu haldeyken mi?”
Odamın kapısı bir gıcırtıyla açıldı. Hera elinde bir tepsiyle
dikiliyordu. Gözleri elimdeki açılmış zarfın içindeki mektuba
kaydı.
“Günaydın erkenci, o mektup da neyin nesi?”
Mektubu alıp yatağın bir kenarına koydum. “B-ben bilmiyorum...Okul daveti falan diyor. Kim neden başvuru yapsın ki. Aklım almıyor, bu savaşın içinde...”
Hera tek bir kaşını kaldırdı. “Okul mu?”
Başımı salladım ve bir oflamayla yorganı üzerimden atıp ayağa
kalktım. “Gitmeli miyim?”
Hera alt dudağını büzerek omuz silkti. “Ne bileyim. Ailen burada olmadığına göre karar senin.” “Hiç yardımcı olmuyorsun.”
Hera kıkırdayarak tepsiyi sağ duvarın önünde duran masanın
üstüne koyup doğruldu.
“O güzel kafanı bunlara hiç yorma sen, bir çözüm elbet buluruz.”
İçimde seslerini duyduğum karmaşık sesleri bir nebze
susturabilmek için şimdilik ne yapacağım konusunda
düşünmeyi bıraktım. Hera’nın gözlerim üstünde diyen
bakışlarıyla odadan çıkmasından kısa bir süre sonra masanın
yanında duran sandalyeyi çekip oturdum ve guruldayan
karnımı doyurmaya çalıştım. Yemeğimi bitirdiğimde üstümü
değiştirdikten sonra bakışlarım odanın içerisinden dışarıya
kaydı.
Güneşin tepeye çıkmasıyla ormana daha bir renk gelmiş,
Kaelen de muhtemelen onu bekleyen işlerini halletmek için
dışarıya çıkmıştı. Oturduğum pencere kenarından onu
izliyordum. Şapkasını düzeltip çizmelerini giydi ve daha sonra
Yasy’nin yelesini okşadı. Artık kafamın içinde konuşmalarını
duyabildiğim atımın homurdanmaları kulağıma tekrar geldi.
İhtiyar falan demeyeceğim toynağımı yüzüne geçireceğim.

Dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Asi kız, tam da sahibi gibi.
💫
Burada kalmaya başlamamızın üzerinden iki gün geçmişti.
Beynimi kemiren okul düşüncesinden kurtulamıyordum. Ya bu
bana ailemin şifreli bir yardım çağrısıysa ya beni orada çözülmeyi bekleyen şifreler varsa? Cevaplarıma
ulaşabileceğim tek bir yol vardı, o da o okula bir an önce
gitmek.
Geceliğimin fırfırlı kollarını sıvadım ve parmak uçlarımda
Hera’nın kaldığı odaya doğru gittim. Kapısı hafif aralıktı.
Yavaşça ittim ve bedenimin bir kısmını içeriye doğru
yönelttim. Fısıltıyla konuşmam gerektiğini hatırladım.
“Hera, uyuyor musun?”
Yataktan geldiğini tahmin ettiğim ufak bir gıcırtıdan sonra
karanlığın içinden seçebildiğim Hera’yı gördüm.
“Gecenin bu saatinde ne oldu Brianna?”
Hafifçe yutkunup dudağımı ısırdım. “Şey, kızma ama...ben kararımı verdim artık. Ne pahasına olursa olsun o okula gideceğim. Bir şeyler var beni oraya çeken.”
Hera beni daha net görmek için eline aldığı mumla ikimizin
arasını aydınlatırken yüzündeki bilmiş ifade yerine geldi.
“Bende ne zaman tekrar soracaktın diye bekliyordum. Tamamdır küçüğüm. Yarın sabah büyükbaba Kaelen seni oraya bıraksın. Ben bir süre daha burada kalacağım, yapılacak işler var. Fakat...”
Cümlesini merak etmem için yarıda kesmişti. “Fakat ne?”
“Önce şu beni oraya çeken bir şeyler var cümlendeki bir şeyin ne olduğuna bakmak ister misin?”
Biraz emin olamayarak başımı salladım. Hera yüzündeki bilgiç
tavırla yanında her zaman taşıdığı büyük siyah çantasının
içinden açık mor, parıltılı bir küre çıkardı. Muhtemelen şu fal
bakılan kürelerdendi. Beni yere oturtup karşıma geçti ve küreyi
ortamıza koydu. Söyleyeceklerini merak etmemek imkansızdı.
Ellerini kürenin yanlarında havada gezdirip gözlerini hafifçe
yumdu. “Görüyorum, hımm...Küçüğüm, bu okul sana yeni
ufuklar açacak, yalnız kalmayacaksın. Ama dikkatli olmanı
tavsiye ederim çünkü düşman havası da seziyorum.”
Bir an duraksayıp sözlerine tekrardan devam etti.
“İç ezgine güven, bir tek o seni yarı yolda bırakmaz.”
Resmen beynimi uyandırışa geçen falı üzerine onu hipnoz
olmuşçasına onayladım. Haklıydı, ben zaten kimseye
güvenmemem gerektiğini biliyordum. En yakınlarımızdaki,
dost gibi görünen asıl düşmanlar tarafından öğrenmiştim,
öğrenmiştik bunu.
Hera iç çekerek küresindeki ışığı bir parmak şıklatmasıyla
söndürüverdi. “Pekala, sana iyi geceler. Yarına hazır ol, liseli prenses.”
Dalga geçtiğini anlamak için ikinci kere tekrarlanmasına gerek
olmayacak tanımlamasına karşı gözlerimi devirdim.
“Sana da iyi geceler becerikli büyücü.”
Hafif bir gülüşle küresini geri yerine koydu ve son bir bakışın
ardından kapımı kapatıp odadan çıktı. Yarının getireceği belirsizliklerle dolu hayal güne gözlerimi
kapattım.
Tanrım, Aelthoria’yı koru lütfen. Okulum da berbat bir yer olmasın ne olur.