KEHANET kitap kapağı

6. bölüm / 6

4.BÖLÜM-SESSİZ ÇAĞRI

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4.BÖLÜM-SESSİZ ÇAĞRI

Bazı anlar vardır ki gerçek olup olmadığını sezemezsiniz. Donar kalırsınız bazen de. Durup
sorgularsınız. İşte ben şu an tam da böyle bir anın içerisindeyim. Eski,tozlu ve sayfalarının boş olduğuna neredeyse inandığım bu kitap eldivenleri ellerimin kapağını kaldırmasıyla sayfanın üzerinde sihirlice beliren yazıya bakıyordum. “Nasıl...” diye geçiriyordum içimden sessizce.

Parmağımla yazının üstünden hafifçe geçmek istememle birlikte bir anda yazılar
parmaklarımın altından uçup gitti sanki. Büyülenmiş ve idrak edemeyen ifademle bir anda beynimde farkındalık şimşekleri çaktı aynı anda. “Hayır,hayır,hayır...geri gel. Kaybolmuş
olamazsın. Bir kitapsın sen. Yazılarınla bir bütünsün.” Ama isyanlarım çaresiz ve cevapsız kaldı. Yüzüme inen çarpıtıcı bir tokatın gerçekliği gibi.
Tüm sayfaları titizlikle,didik didik aradım. Sayfalar bomboş, kalbim kulaklarımda atıyor ve
ben kafayı yemek üzere olduğumu hissediyorum.

Düşüncelerimin kafamın içinde susmak bilmeyen gürültüsüyle savaşmaya devam ederken odamın kapısının bir anda açılmasını idrak edemedim ilk başta. Kapıya doğru bakınca pervazda dağınık siyah saçları ve her zamanki sessiz ifadesiyle dikilen Hans’ı gördüm. Kitabı
arkama saklamak için hareketlendim ve ofladım.

“Ne var Hans? Meşgul olduğumu görmüyor
musun?”

Hans kollarını göğsünde birleştirmiş,bir omzuyla pervaza yaslanırken işaret parmağını
yalandan bir düşünme ifadesiyle dudağına koydu.

“Hiç,prenses...Gün boyu nereden bu kadar heyecan içerisinde gelip kendini odaya kapatma mecburiyetinde bulundun merak ettim sadece.Yasak mı?”

Yüzümde hiç de eğlenceliye benzemeyen bir ifadeyle ona baktım ama tüm vücudum endişe ve heyecandan titriyordu ve ben bir şeyleri gizleme konusunda berbattım açıkçası.Kafamı iki yana salladım.
“Sana ne? Sende hiç nezaket ve saygı yok mu? Bir prensesin odasına kapısını çalmadan,pervasızca ve ukalaca bir giriş sergiliyorsun öyle.”Cıkladım. “Kabul edilemez
kesinlikle,derhal çıkıyorsun.Şimdi”

Hans sergilemeye çalıştığım sert ve azarlayan cümlelerime karşın yüksek sesle
güldü.Evet,gülmeye cesaret etti o ukala.
“Vay canına kuzen,derhal,ha! Komik...gerçekten.”
Kahkahalar arasında birazcık nefesini toplamaya çalışıp konuşmaya devam etti. “Şu leydi nezaket dersleri saçmalığına gitmeyi acilen bırakmalısın.Ciddiye alamıyorum seni.”

Her ne kadar bu tutuma devam etmeye kararlı olsam da söylediklerinde bir haklılık payı
buldum. “Annemin zoruyla onlara katlanmak zorunda olduğumu biliyorsun.Bir hanımefendi
ol.Saçmalık,ciddi ve katı da olurum nazik de.Bizim gibilere dayatılan kraliyet kurallarından işte bunlar da. Gel,tamam kesiyorum bunu.”

Hans elini göğsüne koyup çarpık bir gülümsemeyle hafifçe eğildi ve odama girip kapıyı arkasından kapattı. “Eee,gerçekten yine neler karıştırıyor o minik sincap burnun bakalım.”

Karşımda bağdaç kurup oturdu.Bende bir iç çekişle gelen vazgeçişle arkamda saklamaya
çalıştığım kitabı aramıza getirdim.
“İşte bu.Bir sahafçıdan aldım bugün gittiğimiz çarşıdan.Adam hiç tereddüt etmeden verdi ama bir gariplik vardı cümlelerinde sanki.Kadife eldivenler,altın bir anahtar ve sihirli sözcükleri arada gidip gelen bu milattan öncesinde kalma kitap.Ne olabilir sence?Kapağını kaldırdığımda ilk sayfada ’Zaman her şeyin

anahtarı,taşıyıcı uyandı.’ yazdı.”

Hans sözlerim bittiğinde gözbebekleri genişlemiş halde kitabın kapağına
bakıyordu.Sözcükleri kafasında tartıp dilinin ucuna getirmesinde zorlandığını fark
edebiliyordum.

“Brianna bu...normal değil.Adamı tanıyor muydun? Ya bu kitabı kara büyü için bilerek sana ulaştırdıysa,ya kötü emelleri için bunu bir aracı olarak kullanıyorsa? Nasıl teyit
etmeden,şüpheyle yaklaşmadan öylece bunu alıp saraya kadar sokarsın aklım
almıyor.Saçmalık bu.”

Hans’ın hızlıca sıraladığı sorulara karşı elimi uzatıp elinin üstüne koydum.
“Hans...abartıyorsun.Öyle bir niyeti yoktu.Olsa sence bunu değerli olduğu görünüşünden
belli olan bir kitapla mı yapardı sence,aklını kullan.Bana vadedilen kehanetin bir göstergesi
olabilir.”

Farkettiğim detayla ağzım şaşkınlıkla aralandı.Taşıyıcı ben miydim? Bu kitap beni bilerek onu bulmamı mı sağlamıştı.Gökler aşkına gerçekten yaşanıyor bu.Asla inanamadığım şey dönüp dolaşıp beni bulmuştu önce ama şimdi ne yapacaktım?Yol göstericim bu mu olacaktı?

Hans bir küfür savurdu ve başını salladı. “Kahretsin evet.Sonunda onaylayan bir işaret
bulduk.Bu senin,bizim kurtuluşumuz olabilir.Şimdilik kral ve kraliçeden başka kimseye bundan söz etme tamam mı?Alice’e bile.Çıkarlarını gözeten biri olursa bunu sana karşı kullanabilir.”

Yutkunup başımı sallayarak onayladım onu.Kitabı yatağımın altındaki gizli bir tuşla açılan kütüphanemdeki en üst rafa kaldırdım ve el ele tutuşarak taht odasına geldik.Ayaklarım her bir adımı gerginlikle atıyor,avuç içlerim nasıl bir tepki vereceklerini kestiremediğimden terliyordu.Kırmızı halıda yürüyüp iki tahtın karşısında durduğumuzda ikimizde aynı anda reverans yaptık.Boğazımı temizledim.

“Kralım,kraliçem...sizinle mukayese edecek önemli bir konu var efendim.”

Babam kaşlarını kaldırdı,annem ise çoktan beklentiyle oturduğu tahtın ucuna
kaymıştı.Konuşan babam oldu: “İçindekileri dök biricik kızım.Dinliyoruz seni.”

Derin bir nefesle başımı kaldırdım ve göz göze geldim onlarla. “Ben kehanetin kitabını
buldum sanırım...’Sessiz Yazgının Kitabı’ yani.O da beni bulmuş olabilir.Tamamen tesadüf eseri bugün çarşıda gittiğimiz sahafçıda buldum.Yazılar sadece dokunduğumda göründü sonra da kayboldu.Bana taşıyıcı dedi.”

İkisinin de gözlerinde beliren o saf şaşkınlığı gördüm.Annem iki eliyle ağzını kapattı ama
sevinmişti,çünkü artık yolumun daha açık olacağını,belirsizliklern önümü buğulamayacağını bende hissedebiliyordum.Babam ise oturduğu yerde ne tepki vereceğini bilemeyen bir
ifadeyle ağzını bir şey söyleyecekmiş gibi açıyor,daha sonra vazgeçecekmiş gibi olup geri kapatıyordu.

Tahttan kalkıp üzerime sıkı bir sarılmayla atlayan annem oldu. “Ah tatlım
şükürler olsun,kehanet artık sana bir ışık gösterdi.Kesinlikle senin başaracağından daha çok eminim artık.Onu kimseye gösterme,söz etme bile.O kutsal kitap için güvenliği 10 katına çıkaracağız.Başka kimsenin eline geçmemeli kızım.Yoksa bu felaketimiz olur.”

Babam da bu sözleri onaylayan bir sesle kalkıp sarılmamıza katıldı.Artık bundan sonra hiçbir şeyin aynı olamayacağını biliyordum sanki.

Karşı krallık:Eastred 1861

Gök gürültüsüyle birleşip gökyüzünü yarıp geçen,sokakları adeta dökülen gözyaşları gibi
ıslatan yağmur dur durak bilmiyordu.Pazarda satıcılar bağırıyor,elinde gazete ile dolaşan
çocuklar başlarının bir kısmını kabanlarıyla korumaya çalışıyor ve üst tabaka kesimler ise şen şakrak gülüşerek birbirlerinin koluna girmiş,arnavut kaldırımlı sokaklarda etekleri yerleri süpürürken ilerliyorlardı.Bu ülkede ne eşitlik ne adalet ne de sosyal denge vardı.İşte kaderi bu yoksunlukta doğmakla belirlenmiş çocuklar kendi yolunu bulmazsa yok olup
gidiyorlardı.Sadece soylular nefes alıyordu bu yerde sanki.

Saraya bir hizmetli ya da bir muhafız alınacağı zaman didik didik araştırılırdı.Kurallar basitti.Sisteme,krala ve kraliçeye karşı gelirsen ve yasal ilkeleri çiğnersen:İdam.Ölüm.Hem
de en sevdiklerin bu işkenceyi izlemeye mecbur bırakılırken.

Çelimsiz bir asker elini ağzına siper edip öksürürken ordunun içinde görev yerini aldı.Dev gibi duran ve tek bakışıyla insanı iliklerine kadar ürperten komutan ellerini belinin arkasında
bağladı. “Askerler!”

Emrindeki askerler hemen hazır ola geçip ellerini şakaklarının üstünde eğimli ve dik bir
şekilde tutup emre hazır durdular. “Emredin komutanım!”

Komutan bir sağa bir sola yere sertçe basarak yürüdü ağır adımlarıyla. “Kraliçemizin emri kesin,Aelthoria’yı çökerteceğiz.İçten içe...Yavaş yavaş...Hamlelerimizden bir fısıltı bile duymayacak o pisliklerin ruhu.Sileceğiz tarihten adlarını.Bir sonraki neslimize topraklarını katacağız,bizi minnetle anacaklar.Tek yaşam gayeniz bu,bundan sonra.Eğer içinizden bir tek
kişinin bile ufacık bir haber uçurduğu kulaklarıma gelsin kellenizi koparıp lime lime ederim etlerinizi.Mezarınız bile bulunamaz anlaşıldı mı?!”

Askerler tek bir ağızdan bağırdı:”Sözleriniz bzim için yemindir,ant içeriz ki AELTHORİA
İÇİN YOK OLUŞ!”

Aelthroia Sarayı

Postacı sığ nefeslerle bisikletinin pedallarını hızlı hızlı çevirdi.Kim bilir ne kadar uzun
zamandır bu haberi saraya ulaştırmak için postaneden yol katediyordu.Saray ülkenin merkezinden biraz uzakta kaldığı için genellikle böyle durumlar sık sık yaşanıyordu.Postacı içinden mektupların ıslanmamış olması için dua ederken sarayın
görkemli,korunaklı,demirden zırh gibi örülmüş kapısının önünde bisikletini yan bir şekilde
kenara koyup bel çantasını belinde sıkılaştırdı ve muhafızlara yaklaştı.

“Saray için posta getirdim.Bunu acilen kral ve kraliçeye iletmelisiniz.Eastred’tan geldi.”

Muhafızlar şüpheyle adama baktılar.Biri üstünü arayıp tehlikeli olmadığına kanaat getirmekle uğraşırken diğeri de postacının uzattığı bez çantayı alıp içerisinden mektubu çıkarttı ve başını diğerine salladı. “Güvenli.”

Postacı aldığı onayla yolunu geri dönerken mektubu alan muhafız sarayın bahçesinden
içeriye girdi ve taht odasına doğru adımladı.Kapı girişinde durup öncesinde selamını verdi.
“Kralım,kraliçem.Postacı az önce Eastred’tan gelen bir mektup bıraktı kapıya.Müsaadenizle,majeteleri.”

Muhafız bir dizini eğip mektubu okumaları için onlara uzattı.Calessa ve Aaron mektubu okumaya başlarken yüzlerindeki ifadelerin kat ve kat değiştiği anbean belli oluyordu.

Sevgili Aelthoria kralı ve kraliçesi,

Tarafımıza yönelik tehlikeli askeri girişimlerinizi son yıllardır sürekli gözlemliyoruz ve bu duruma karşı olan rahatsızlığımızı anlatmaya kelimeler yetmez.5 yıl önce karşılıklı rızalarmızıla imzaladığımız antlaşmayı artık hiçe sayıyorsunuz gibi

hissediyoruz.Ajanlarınız,askerleriniz kol geziyor topraklarımızda,halkımızdan insanları

katlediyorlar.Bu durumda artık saygı ve hoşgörü kotamızı doldurdunuz ve Eastred artık size daha fazla iyi niyet müsahaması göstermekle uğraşmayacaktır.Tarafınızdan gelecek hiçbir savunmayı kabul etmiyor,bize karşı yaptığınız tüm sınır aşmaları ve politik

tavırlarınızı bir savaş çanları olarak kabul ediyoruz.Buna göre en üst seviyede karşı

ataklarımızı yapacağımızdan çok emin olun.Size acımanın kırıntısı bile

gösterilmeyecektir.Ordularımız en üst safhada hazır ve intikamımızı misliyle almak için

çok fazla hırs doluyuz.

Nefretlerle,Eastred kralı ve kraliçesi

Aaron göğsünde kabaran öfkeli bir hırıltıyla elinde tuttuğu mektup kağıdını avcunda
sıktı.Calessa dişlerini sıktı ve eşinin kendini zor tuttuğundan damarları gerilmiş koluna
baktı,sonra yüzüne çıktı bakışları. “Nasıl olabilir Aaron?” Sesi daha da yükselti ve sarayın görkemli,altın işlemeli beyaz duvarlarında yankılandı.“Nasıl yapabildiler bize bunu!”

Calessa bir hışımla tahttan kalktı ve kapının önünde dikilen asker ve muhafızlara bağırdı.
“Çabuk güvenlik önlemlerini 100 katına çıkarın.Orduyu en hazır ve en güçlü haliyle hazır istiyorum.Tüm silahlarınızı,miğferlerinizi ve kılıçlarınızı hazırlayın.En ufak bir merhamet ya da zayıflık göstergesi katiyen istemiyorum yoksa sizi ben çıplak ellerimle onların kanıyla
sulanacak olan topraklara gömerim.Anlaşıldı mı?!”

Aaron da kalkıp Calessa’nı yanında dikildi ve elini onun omzuna koyup destekleyici bir
biçimde sıktı.”İlk saldırıyı biz yapmayacağız ama misliyle karşılık vereceğiz gerekirse.Önce diplomatik bir şekilde çözerdik diye fikir sunacağım ama boş intikamları ve amaçsız hırları
bürümüş insancıl olmayan gözlerinin içini.Anlaşmamızı bile ilk fırsatta gözden çıkaranlar için biz de geri adım atmayacağız.Kraliçenizi duydunuz askerler.Size sonundan da daha öteye
kadar savaşmanızı emrediyoruz.”

Askerler itaatkar ve dikbaşlılıkla,gözlerini vatan ve birlik uğruna savaşma hırsıyla başlarını salladılar.Emir büyük yerdendi.Uğruna ne mücadeleler verip kazandıkları bu toprakları geri
kaybetmeye niyetleri hiç yoktu.Kısasa kısas.
O kadar sene kardeş ülkeler olma uğruna antlaşmalar yapan ve dost ilişkilerini sürdürmeye kararlı olan bu iki komşu ülke şimdi birbirlerine ezeli düşmanlar kesilmişlerdi.Kendi bayrakları,vatanları ve milletleri olduğu sürece geri adım atmaz,kanlarının son damlalarına
kadar mücadele ederlerdi.Aralarındaki sınır şimdiden buzdan bir sur olma yolunda ilerlemeye başlamıştı bile.Artık geri dönüş için çok geçti.

Brianna

Gramafonumdan piyano eşliğinde çalan yumuşak bir beste eşliğinde şövaleme yerleştirdiğim tuvalime huzurlu bir dere kenarında köprüde geçmek olan atları,derede yüzen kuğuları ve özgürlüğe uçan kırlangıçları çizmekle bu boğucu dünyadan kopup kendi hayal alemime dalmışken odaya telaşla giren Hans’a başımı kaldırıp bakmadım bile.Çünkü gelenin o
olduğunu adım sesleri ve kapıyı açış şeklinden bile tanıyabiliyordum artık.

“Ne var Hans?Yine odama çat kapı giriyorsun ve yine...”

Hans sözlerimi sert bir çıkışla kesti. “Ne saçmalığından bahsediyorsun sen Brianna?Eastred bize resmi olarak savaş açmış durumda resmen.Kraliyet ordusu hızla çalışıp saldırı için hazırlanıyor.”

Duyduğum şeylerle birlikte kanımda akan kan buz kesti sanki.Savaş mı?Eastred ile hem de?
“Hans ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?Şaka yapmıyorsun değil mi?İmkansız bu...hani dost ülke idi?Hani antlaşmalar-”

“İnan bende bilmiyorum.Şu an tek düşünmemiz gereken güvende kalmak ve erzak toplamak.Biz çok güçlüyüz.Onlar daha katı ve sıkı yönetime sahip olabilirler ancak güç bizim elimizde.Sığınaklar hazırlandı bile.Olası bir saldırı anında ilk başta kadınları ve çocukları alacaklar oraya.Korkma.”

Hans oturduğum taburenin karşısına gelip parmaklarımı kaplayan boyalı elimi tuttu.Başımı kaldırıp ona baktım.Gözlerindeki öfke kıvılcımlarını,örselenmiş ama kendini yetiştirmeye çalışmış bir çocuğun bakışlarını gördüm.Hala dediklerinin etkisinden çıkamamakla meşgulken başımı salladım.

“Kaybetmeyeceğiz.Birbirimizi,topraklarımızı,
evimizi...”

O gün bu sözleri verdik birbirimize.Ne olursa olsun bir takım olacaktık biz.Sözünden dönen
parmaklarına ipler bağlayacaktı.Çocuk aklı işte.Küçük bir şeyde bile teselli bulmayı
vadediyordu insana.

20 gün sonra

Ülkenin her yerinde acil durum alarmları çalıyor,insanlar oaradan oaraya koşturuyor ve
askerler üslerinde gelecek olan saldırma ya da korunma emri bekliyorlardı.Eastred krallığının askerleri çoktan küçük kasabalara silahlı baskınlar yapmaya başlamışlardı.İki krallık için de durum içler acısıydı çünkü bu savaşın yersiz ve sadece bir göz doyurma intikamı olduğunu her iki taraf da çok iyi biliyordu.

Ben,Hans ve Alice sığınakta diğer köylülerle birlikte kalıyorduk.Annem ve babam cephedeki askerleri yönetiyor ve aynı zamanda düşman ülkeyi uyaran hamlelerde bulunuyorlardı.Artık gece mi gündüz mü bilemiyorum.Bir ekmek bulsam seviniyorum ama çok değil birkaç gün
öncesinde yediğim önümde yemediğim arkamda vaziyetindeyken şimdiki durumumuz içler acısıydı.Savaşın gerçek ve acımasız yüzünü benimle birlikte milyonlarca başka çocuklar gibi küçük yaşta yaşamak zorunda bırakılmıştım.

Yanımda bana eşlik eden sessiz rehberim olan kitabım da vardı.Şu ana kadar bana tekrar hiçbir yazı göstermedi fakat ben ondan ümidimi kesmiyorum.Ümidin bittiği yerin sonunda
hayal kırıklarıyla nefes almak var çünkü.

Bir asker gelip sığınağın kapısını açtı ve içeriye seslendi: “Gece oldu,uyuyabilirsiniz”,dedi ve
kapıyı tekrar kapatıp karanlığın içinde kayboldu.İnsanlar da uyumak için kullandıkları çuvalların üzerine kıvrılmaya başladığında herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra cebimde sakladığım kibrit kutuma uzandım,kapağını açtım ve içerisinden bir kibrit alıp kutunun yanındaki siyah bölmeye birkaç kez sürttüm.Biraz sonra ucu ateş aldı.Erzakların yanında yer alan gaz lambasının fitilini ateşledim.Biraz daha olsun aydınlanmıştı etraf artık.

Yanımda o eldivenler yoktu ama herhalde zaten bir etkisi yok diye düşünüp kitabı gaz
lambasının aydınlattığı noktaya doğru kaydırıp kapağı tuttum ve iki elimle onu kaldırdım.
Önce hiçbir şey olmadı.Daha sonra yavaş yavaş bir mürekkep akıntısı adeta kağıdın üzerinde dans eder gibi gezindi ve yazı oluşmaya başladı.

“Dert etme kendine pek,geçecek bu günler elbet.Sen olacaksın o ebedi ışık kendi

krallığının üzerinde titreyecek.”

“Yalnız dikkatli olmalı taşıyıcı,zaman kendini bulmalı oynamamalı.Fark edilmemeli

düşman inine sızan o tehlikenin tacı.”

Tekrar tekrar,gözlerim yorulana kadar okudum sayfada beliren sihirli
cümleleri.Kaybolmalarını bekledim tıpkı ilk seferde olduğu gibi ama kaybolmadılar bu sefer.Demek ki bu sözlere biçilen müddet daha fazlaydı.Kafamın tepesini kaşıyarak yazıları anlamlandırmaya çalıştım,aklımın sınırlarının ötesine geçebilirdim bir ihtimal dahi olsa.

Zihnimin içinde varlığını sürdüren ses sanki sürekli olarak savaş diyordu.Yapacaktım.Geç
olmadan harekete geçmem için bir uyarıydı bu,bir işaret.Ama yanlış seçim ve yollar beni
kurtuluşu olmayan çıkmaz yollara sürükleyebilirdi ya da bu süre içerisinde kendimin bile kim olduğunu unutup sonu görünmeyen karanlık tünellerde yürüyecektim hep.

Krallığım için ve her şeyden ailem için ne gerekiyorsa onu yerine getirmeye çoktan hazırdım kendi içimde.Tek gerekli olan sağ bir şekilde buradan çıkmak ve tek başıma savaşmaya başlamak.Adım adım.Yok ede ede.

Küçüklüğümden beri ileride nasıl bir kadın olacağımı merak ediyordum.Şimdi bu su
götürmez gerçek tüm çıplaklığıyla gözlerimin önündeydi işte.Savaşçı,inatçı ve istediğini
almadan vazgeçmeyecek bir kadın olacaktım.Ruhumun drinliklerinde bu vardı ve şimdi tüm irademle önce kendimle ve daha sonra düşman aşağılıklarla oynayacağım savaşa hazırdım.Dişe diş kana kandı bu saatten sonra.Kimse durduramazdı artık bu kehanetli prenses bozuntusunu.

☄️

Hafif uykumdan birkaç saat geçtikten sonra uyandım.Zifiri karanlıkta etraftaki insanları hala uyuyorlar mı diye kontrol ettim çünkü içlerinden biri bile buradan çıktığımı görürse başım büyük belaya girerdi.Ya da nöbet tutan askerlerden biri beni fark edip saraya bildirirse.İşte o zaman bitmiştim...Henüz değil ama.

Ayaklanmadan önce bez çantama kitabımı özenle yerleştirip su içtiğim matarımı da yanına koydum.Hans ve Alice’in yüzüne son kez veda etmeden önce baktım.İçim el vermedi öylece gitmeye.Cebimden çıkardığım küçük bir parşömen parçasını duvara elimle bastırıp mürekkepli kalemimle not yazmaya başladım.

Ben gitmek zorundayım.Kendi başımın çaresine bakabilirim ve zarar görmeden

savaşacağım ülkemizi korumak için.Beni merak etmeyin ve peşimden sakın gelmeyin.Sizi bulmam gereken zamanın ne zaman olacağını ben bilebilirim

Sizi seven,Bri.

Vermek üzere olduğum kararın ağırlıyla birlikte bende altında ezilme tehditini yeni fark ediyormuşum gibi bir ürperti geçti tüm bedenimden ama aldırış etmedim.Notu 3 kere
katladıktan sonra Hans’ın pantolonunun cebine sıkıştırdım.Parmaklarımın ucunda yürüyüp küçük pencere aralığından dışarının tekin olduğunu teyit etmek için baktım.

Nöbet tutan askerlerden biri telsiziyle uğraşıyor,biri tüfeğini temizliyor sonuncusu ise ayakta uyukluyordu.Elimi pencereden dışarı sarkıtıp hemen yanda gökyüzüne kök salmış olan ağacın dallarından uzun olan bir tanesini kopartıp ucunu çakımla bir çentik haline getirene kadar oyuttum,daha sonra uyuklayan askerin cebinden sarkan kapı anahtarına doğru uzattım.

Sessiz olmamı sağlayacak bir yavaşlıkla anahtarı dalın ucuna takmayı başardığımda farkında olmadan tuttuğum nefesimi dışarıya verip dalı kendime doğru geri çektim ve anahtarı avcumun arasına almayı başardım.Kilide takıp yavaşça sağa doğru
çevirdiğimde demir kapı bir tık sesiyle açıldı.Sırtımı birkaç saniyeliğine pervaza yasladıktan sonra kısa bir nefes alıp fark edilmemek için yuvarlanarak ağaçların arkalarına yaslana yaslana kaçış yolumun rotasını çizmeye başladım.

Arkamdan birisinin bana, “Hemen dur orada!BU BU EMİRDİR KAÇMA!” bağırışlarını
duyduğumda kalbimin atış hızıyla aynı oranda adımlarımda hızlandı ve girmiş olduğum
ormanın ilerisine doğru var gücümle koştum.Görüşüm hem karanlıktan hem de adrenalinden dolayı buğulanmış ve daha da zorlaşmıştı.

Biraz olsun nefeslenebilmek amacıyla ellerimi diz kapaklarıma yerleştirdim ve dizlerimi
kırarak derin,kesik nefesler aldım.O sırada kulaklarıma çimenlere basılan ayak seslerine
benzer sesler dolduğunda nefes almayı kestim ve tüm dikkatimle o sese kesildim.
Biri mi vardı?Takip mi edilmiştim?Haydut veya düşman birlik askeri de olabilirdi.Gözlerim hızlıca etrafı tararken gördüğüm büyük gri kayaya benzeyen bir nesneye doğru yönelip arkasına saklandım ve beklemeye başladım.

Ama o şey her neyse daha da yakınıma doğru gelmeye başlıyordu ve bende ses çıkarmamak için bir santim bile kıpırdamıyordum yerimde.Bir kişnemeyle homurtu arası bir ses duyduğumda kalbim göğsümde tekledi. “Yasy...” diye fısıldadım ismini sanki o olduğunu gerçekten teyit etmek ister gibi.

İsmini duyunca sonunda aradığını bulmuşçasına sevinir gibi
iki ön toynağını yere vurup yanıma geldi ve kafasını eğip ıslak burnunu başıma
sürttü.Gözlerim bu hayatta bağ kurduğum nadir şeylerden olan o sadık atımın bana olan sevgi
gösterisine karşı kendiliğinden kapandı.Sanki tüm bu ortadan kaybolmamla ilgili şikayetleniyormuş gibi inleyen,acıklı bir ses çıkarıp burnundan bir nefes verdi.Elimi uzatıp beyaz,örgülü yelesini okşadım.

“Biliyorum...ama bak gitmedim. Buradayım,beraberiz.”

Eğer bir daha gidersem benim üstümde tepinecekmiş gibi tehdit içeren bir kişnemeyle
uyarıldığımda gülümsedim.

“Pekala...yeterince iyi anlaşıldığımı sanıyorum çünkü tek kişilik dev orduma seni de katmayı kesinlikle düşünebilirim”

Memnun bir şekilde etrafımızı saran karanlığına rağmen görünen dişlerini gösterdiğinde gülümsüyor gibi göründü ve hafifçe güldüm. “Evet, aynen öyle. Katetmemiz gereken çok yol
var Yasy.Maceramıza başlayalım hadi.”

Üzengiye bir ayağımı geçirip diğerini de öbür tarafa uzattım ve üzerine yerleştim atımın.
Etrafımızı çevreleyen sık ağaçlar etrafında ve bize selam çakan sincaplar eşliğinde şafağa
kadar gittik sadece ileriye doğru hiçbir yere sapmadan. İkimiz de çok susadığımızdan bir dere kenarında durup su içmek için mola verdik. Avcuma dereden gürül gürül akan sudan bir parça doldurup ağzıma götürdüm ve kana kana içtim. Serinlik ve rahatlama hissi tüm
bedenime dolarken tam yanımda eğilmiş su içen Yasy’e gülümsedim.

Molamızın ardından tekrar yola devam ettiğimizde karşımıza bir kulübe çıktı. İçeride
birilerinin yaşıyor olmasını diledim. Çünkü bize şu an hangi sınırlarda olduğumuzu
söyleyecek birine çok ihtiyacımız vardı.Yasy’nin üstünden aşağıya indim ve ahşap kulübenin tokmağını tutup birkaç kez vurdum kapıya. Kapı gıcırtılı bir şekilde açıldığında karşımda siyah uzun saçlı, açık yeşil gözlü zayıf ve genç bir kadın belirdi. Yüzünde endişe karışımı merak vardı.

“Kimsiniz?”

Kadına güzel bir gülümseme sunduğumu umarak baktım yüzüne. “Merhaba hanımefendi, sizi rahatsız etmek istemezdik. Ormanda kayboldum ve gidilecek tüm yolları unuttum şu anda.Bizi en azından bir günlüğüne misafir edebilir misiniz acaba?” diye sordum nazikçe onaylamasını her şeyden çok isterken.

Kadının gözleri bir benim bir Yasy’nin üzerinde oyalandı. Sabahın köründe kapısında dikilen mahcup bir çocuk ve yanında getirdiği bir atı beklemiyor olması hiç de şaşırtıcı değildi.

Boğazını temizledi hafifçe. “Bu atla beraber mi?”

Yasy bu sözlerin üzerine alınmış gibi bir homurtu çıkardı burnundan. Sanki kadının yerine ben özür diliyormuşum gibi kafasını okşadım ve başımı salladım. “Evet, mümkünse tabi”

Kadın bir iç çekişle içeriye doğru bir adım geri attı ve kapıyı araladı,bizi içeriye davet ettiğine
birkaç saniye imkân veremedim ilk başta. Fakat o bize hala davetkar ve içten bir şekilde
baktığında minnettar bir şekilde adımımı içeriye attım.Yasy peşimden nallarının ahşapta çıkardığı takırtı sesleriyle takip ediyordu beni. Kadın kapıyı arkamızdan kapattı ve cayır cayır
şömine ortasında yanmakta olan salona yönlendirdi. Yumuşak bir mindere oturdum.Yasy ise bacaklarını kırarak önüme, dokuma halının üzerine yerleşti.

Kadın geçen birkaç dakikanın ardından ellerinde tuttuğu iki fincan buharı tüten sıcak
çikolatayı ortada bulunan sehpaya koydu. “Biraz ısının.Sonrasında nasıl bu koskoca ormanda kaybolduğunuzu değil de nerden geldiğinizi anlatırsın.”

Sıcak çikolatan bir yudum alırken başımı onaylar bir ifadeyle salladım. Boğazımdan aşağıya inen sıcak, tatlı ve yoğun sıvı içimi ısıtmaya çoktan yeterli geldi o an. Kadın yanımdaki tekli yeşil koltuğa oturup dirseğini koltuk kenarına yaslayıp çenesini de elinin üzerine koydu.Beni gözlemledi öylece. Daha doğrusu,bekledi.

Sonunda kupamı tekrar masaya koyup ellerimi kucağımda birleştirdim ve kadına doğru çevirdim bedenimi. “Ben aslında bir sığınaktan geliyorum. Savaştan bir nevi yani. Ama yanlış bir şey yapmadım ya da suçlu değilim endişelenmeyin lütfen.”

Endişelenmemesi gerektiğini bastırarak söyledim çünkü gerçekten bana inanması ve kimseye ağzını açmaması gerekiyordu. Ne olursa olsun. Kesinlikle olmazdı.Kadın az önce tam olarak ne söylediğimi kafasında sessizce tartışırken göz kırpıştırdı sadece.
Söyleyeceği şeylerin kötü olması ihtimalinin gerginliğiyle eklemleri sıkılmaktan beyaz
gözüküyordu.

“Sen...Aelthoria ve Eastred savaşından kaçan bir çocuk musun yani?Akılalmaz gerçekten.
Orada zaten güvende değil miydin? Ya da kimsesiz olduğun için kendi özgürlüğünün bu
olduğunu mu düşündün?”

Omuzlarım aşağıya doğru hafifçe bükülürken başımı iki yana salladım.Ne cevap vermem
gerekli bilemiyordum.Aelthroia prensesi olduğumu söylesem beni kesinlikle kabul etmez ve saraya teslim etmeye kalkışırdı.Bu riski alamazdım ama aynı zamanda ne cevap vermem gerektiğini de bilemiyordum. Yapacağım en zor seçimlerden biriyle baş başa kalmıştım. Yine ve yine.

“Aslında ben öylesine bir sivil değilim...B-ben...Aelthroia Krallığı’nın tek varisi prenses
Biranna’yım.”

Kadın resmen oturduğu yerde donakalmıştı. Yüzünde şoktan daha da öte bir ifade vardı
üstelik. Kendimi suçlu ve çok küçülmüş hissettim karşısında. Mantıklı düşünülecek olursa bir prensesin savaşta en üst sahfada korunacağı tüm herkes tarafından böyle bilinirdi ama ben buradaydım işte. Mahvolmuş,yapayalnız ve özgürlüğünü çocuk aklıyla bulmaya çalışan bir kızdan ibaretim sadece.

Kendi düşüncelerimin zihnimdeki boğucu derecede yüksek sesleriyle mücadele etmeye
çalışırken kadının sesi kulaklarıma çarpınca ancak oradan sıyrılabildim.

“Sen osun...prenses, değil mi?”

Doğru tespiti bir anlığına duraksamama sebep oldu. Kendi kimliğim hakkında en ufacık bir şey bile söylememiştim. O zaman kim olduğumu nasıl tahmin edebilmişti böyle? Söyleyip söylememem gerektiğini bilemeyerek içimdeki tüm kaygıları elimin tersiyle itmeye çalıştım.

“Evet ben oyum.Brianna Malvirdore.”

Yüzünden gelip geçen o saliselik ifadeyi gördüğüme yemin edebilirdim. Oturduğu koltuktan kalkıp yanıma geldi ve ellerimi tutarak gözlerimin içine baktı, gözbebeklerin siyahı genişleyerek irisini neredeyse kapattı. O siyahlığın içinde yıldızlar gibi parıldayan küçük beyaz ışıklar gördüm ve bir de kendi yansımamı.Bu beni ürküttü.Çünkü onda normal olmayan bir şeyler var gibi hissediyordum. Kaşlarım bu refleksle çatıldı. Ellerimi tutuşu
sıkılaştı onun da.

“Korkma. Ben büyücü Hera. Yolun bana düştüyse doğanın bir bildiği vardır. Sana yardım edeceğim kıymetli taşıyıcı.” Bu sözlerden sonra ben dudaklarımı bir cevap için bile aralayamadan gözlerimin önü yavaşça silikleşip karardı ve bir boşluğa doğru çekildiğimi hissettim.

Bilincim yavaş yavaş yerine geldiğinde gözlerimin ağırlaşan göz kapaklarını zorlukla
aralamayı başardığımı hissettim. Neredeydim ben?Ne olmuştu en son? Yasy neredeydi? En
son ormanda kaybolup evine sığındığımız kadının bana büyücü olduğunu söylemesini sonra da her şeyin karanlığa gömüldüğünü hatırlayınca nefesim boğazımda kesildi. Alarma geçerek hemen yatırıldığım yerden doğrulup ayağa kalktım ama sendeleyip kafamı bir yere vurdum.

Hissettiğim acıyla ağzımdan bir inilti kaçtı. “Ah, hayır...gitmem gerek.” Kafamı vurduğum
yer bir raf olmalıydı ki kavanozların şıngırtısını duyabiliyordum. Ve kahretsin ki birkaçı
devrilip yere de düşmüştü.

Çıkan eslerden dolayı gözlerim etrafı endişeyle tararken ahşap kapı açıldı. İşte oradaydı, büyücü pislik. Ellerimle çevik bir şekilde uzanıp aldığım sivri çakıyı ona doğru tehditkarca salladım. “SAKIN YAKLAŞAYIM DEME BANA! Sen karşında kimin olduğunu biliyor musun?”

Hera ellerini yüzünün iki yanına kaldırıp anlayışlı ama eğlenen bir ifadeyle bana baktığında sinirlerim daha çok gerildi.

“Sakinleş prenses, niyetim zarar vermek değildi. Buraya gelirken vücudundaki bazı yerleri yaralamışsın belli ki. Atında da birkaç kesik vardı. Şifalı otlarım ve sihirlerimle onları iyileştirmeye çalıştım sadece O zaten yere yayılmış uyuyordu. Ve senin de bana uyanıkken izin vermeyeceğini ve iyileştirmemin bir etkisi olmayacağını bildiğimden mecbur kaldım. Üzgünüm ama beni yanlış anlama lütfen. Eğer kötü bir büyücü olsaydım çoktan seni kazana atıp özel güçlerini almıştım bile. Hansel ve Gratel masallarındaki gibi.”

Kendi söylediğine kendisi gülmeye başladığında artık ona hiç de şaşırmayan bir ifadeyle bakıyordum çünkü bu kadının kafayı sıyırdığını çoktan anlamıştım. Hiç de gülüşe
benzemeyen bir sesle ona karşılık verdim:
“Hahaha çok komikmiş gerçekten de. Bu durumuma gülüyorsanız ve şakalar yapıyorsanız gerçekten de büyücülerin kafalarını sıyırmış aptallar olduğu tezimi doğrulayabilirim sayenizde hanımefendi.”

Gülmesi durdu ama yüzünde genişlemeye devam ede gülümsemesi hiç de sona
ermeyecekmiş gibi duruyordu. “Ah peki tamam. Ama hiç de eğlenceli değilsin sen de yani. Aç olduğunu tahmin ederek biraz sarmaşık çorbası ve zakkum tatlısı yaptım. Gel de yiyelim ha?”

Ona 'gerçekten şu an bunu mu soruyorsun?' Diyen bakışlarla karşılık verdim. Aramızda
uzamaya başlayan sessizliği bozan şey ise karnımın isyan eder gibi seslice guruldaması oldu. Zaten konuşamayan bir şeyi susturmak ister gibi ellerimi karnıma bastırdım ve ona başımı salladım. “Sırf aç kalmamak için yiyeceğim galiba.”

Hera memnun bir şekilde sırıtıp onu takip etmemi söyleyerek beni uzayıp giden koridordan mutfak olduğunu tahmin ettiğim yere doğru yönlendirmeye başladı. Mutfak çeşitli bitkilerle donatılmış, rafları bir sürü çeşni ve otlarla dolu otantik bir yere benziyordu. Ocakta buharı
üstünde tüten tencereler vardı ve siyah tüylü,aynı Hera’nınkiler gibi keskin yeşil gözleriyle dikildiği yerden ruhumun içine işleyen kedi bakışlarıyla baktı. Tırsmadan edemedim. Kadının kedisi bile garipti .İmdat.Bu evde ne normal acaba?

Hera oturmam için beyaz sandalyelerden birini çekti. Oturduğumda tedirginlikle etrafa
baktım. Gözlerim Yasy’i arıyordu.O sırada sözde yemekleri servis ederek mırıldanan Hera’ya sormaya karar verdim. “Yasy nerede acaba? Atım yani...En son uyuyor demiştiniz.”

Hera tabaklarımızı masaya koyduktan sonra ellerini üstüne sildi. “O huysuz tatlıştan mı
bahsediyorsun? Sanırım hala senin kaldığın odanın yanındakinde hala uyumakla meşgul. Pek de horluyor. Kızım Milena bu durudan hiç hoşlanmadığı için biraz huysuzluk çıkarıp
koltukları tırmaladı ve son çare olarak da onu mutfağa getirdim.”

Hera gülüp ağzına garip yemekle dolu kaşığı resmen ağzına tıktığında sözlerine anlam
vermekle meşguldüm. Kızı mı vardı? Çocuklar koltuk tırmalamaya ne zamandan beri
başlamışlardı? Dikkatim bana ölümcül bakışlar atmış olan siyah kedinin olduğu yere çevrildiğinde parçalar yerine oturdu. Bu çatlak büyücü kızım diye bir kediden bahsediyordu
bildiğin.

“Anladım Bayan Hera.Bir an için çıkıp gittiğinden ya da iyi olmadığından endişelenmiştim.”

Önemi yok dercesine bir elini havada sallarken bende artık açlığıma direnemeyerek yemeye daldım. Kombinasyonlar değişik olsa da tatlar bir araya geldiğinde gerçekten de leziz oluyorlarmış. Kaşıkların tabağa çarpma ve bardakların şıkırtısının sesleriyle tabaklarımızı bitirdiğimizde Hera’ya mutfağı toparlamasında yardım etmeye gönüllü oldum.Aklımda bir bir dönüp dolaşan uçsuz bucaksız sorular dışarıya dökülmekle beni tehdit ederek dilimin ucuna geldiklerinde kendimi daha fazla tutamadım.

“Özel güçlerinin ve büyülerinin bir sınırı var mı? Ve şu anda beni yararına olsun diye mi
yanında tutuyorsun?”

Hera elindeki süngerle tabağı ovalarken alt dudağı cevabı düşündüğünün bir işareti olarak aşağıya doğru hafifçe büzüldü.

“Maalesef küçüğüm. Her şeyin bir sınırı ve sonu var bu dünyada. Ve evet, büyülerim de kısıtlı ama çoğu büyücüden daha güçlüyüm diyebilirim. Sandığının aksine havada atıp tutmuyorum yani. Eğer bir büyücü sertifikası ya da belgesi gibi bir saçmalık olsaydı eminim ki bunu sana kanıt olarak sunmak için çerçeveletip boynuma asarak gezerdim doğrusu. Bana güvenmeni temenni ederim, göründüğümden daha güçlüyümdür. Ayrıca hayır neden seni kullanmak için yanımda tutayım? Daha güçlerinin farkında olmayan bilinçsiz bir çocuk sayılırsın neticede.”

Söyledikleri mantıklı gelince onayladığımı göstermek için başımı salladım. Ama bana
bilinçsiz çocuk demesi hoşuma gitmemişti. Bu algısını değiştirebilmek için çalışacaktım.
Yanı başımdaki tehlike son bulana kadar bu kadının yanında kalabilirdim. Şu salladım. Ama
bize zarar vermemiş aksine yardım etmeye ve bir şeyleri açıklamaya çalışmıştı. Biraz olsun güvenimi kazanmıştı yalan söylemeyecektim bu konuda.

☄️

Hava kararmaya, gece içinde sessiz tehlikeleri barındıran gizemli ormanın üzerine yavaşça çökmeye başlayınca Hera ve ben onun kütüphanesi gibi olan bir odada pencerenin kenarına kuşlar gibi tünemiş, olası bir tehlike durumunda ne yapabileceğimizi konuşuyorduk. Bunca öneriye rağmen hala bana güvende olacağım konusunda endişelerimin olmaması hakkında
öğütlüyordu beni. Ne olursa olsun ne babamın gönderdiği askerlere teslim olup geri dönecek ne de seçtiğim bu yolun sonuna varmaktan vazgeçmeyecektim. İnadım başa belaydı gerçekten de.

Sabah uyandığımda üzerimi örten yumuşak yorgan vardı, onun üzerindeyse Milena. Evet, o korkutucu kedi üstüme kıvrılıp tünemiş ve bir güzel uyuyordu. Başımı sola çevirdiğimdeyse beni kıskanç gözlerle izleyen Yasy’i gördüm. Resmen burnundan çıkan hayali öfkeli dumanları gördüm. Yeni uyandığım için hafif hırıltılı sesimle konuştum.
“Ne var Yasy? Ben mi çağırdım sanıyorsun bu kedi olarak isimlendiremeyeceğim korkunç siyah tüy yumağını?”
“En azından onun yerine ben olabilirdim."

"Elbette, kesinlikle sen olurdun ama bak ben çağır-”

Bir saniye. Az önce sadece homurdanmak ve kişnemek dışında ses çıkaramayan atım
konuşmuş muydu? Yoksa rüya içinde rüya mı görüyordum sadece. Lütfen kafayı sıyırmamış
olayım. Lütfen. Başımı iki yana sallayarak çok fazla zorlama olan bir gülüş çıktı
dudaklarımdan.Bir hışımla üstümdeki battaniyeyi üzerindeki siyah yaratığı bile umursamadan kenara fırlatıp kapalı kapıya doğru koşup açtım ve Hera’nın duyup gelmesi için bağırdım. “Hera!” Sesim
koridorda yankı yapıp çoğaldı.

Yaklaşık beş saniye sonra siyah saçları sanki bir kuş üzerine yuva yapmış gibi dağınık, gözlerinden koşarken düşen salatalıklarla dibimde bitti.

“Bir şey mi oldu? Aşırı acil durum mu?!”
Kelimeleri bir araya getirmeye zorlandım uzun bir süre boyunca.

“Hera...b-bu, yani atım.Yasy az önce konuştu. Yemin edebilirim duyduğuma ama hayal de görmüş olabileceğimden korkuyorum. Yavaş yavaş deliriyor olabilir miyim? Bir şey söyle bana hemen!”

Hera’nın yüzündeki endişe silinip gitti ve sanki bu çok normal bir durum da ben ilk defa
görüyorum gibi alaycı bir ifadeyle bana bakıp kıkırdadı. “Ah canım, sevgili atın benim
evimin büyülü atmosferinden etkilenip dile gelmiş olabilir. Şaşırmana hak veriyorum tabi.
Ama endişe edilecek bir durum yok. Artık seninle sadece homurdaşmayacak. Konuşacak da.Pozitif düşün biraz.” Göz kırpıp omzumu sıvazladı ve yanımdan ayrılıp başka bir odaya girdi.

Hala az önce atımın konuşmuş olmasının şaşkınlığını üzerimde taşıyorken kafamı omzumun üzerinden çevirip bana şimdi sevimli bir şekilde göz kırpıştıran Yasy’e baktım.

"Konuşabiliyorsun...sen...ama nasıl?” Sesim bir fısıltıdan sadece bir tık yüksekti. Cevabıma
karşılık dişlerini göstererek sırıttı.

“Yaşasın değil mi? Şimdi düşüncelerimi tahmin etmek zorunda kalmayacaksın.”

Yutkunup başımı kısa bir süreliğine eğip nefeslendim. “Şu son iki günde yaşadıklarımızı bir keşifçiye anlatsam tımar hastanesine yatırılmam gerektiği konusunda imza kampanyası başlatır. Eminim bundan.”
Yasy gülmeye benzer bir ses çıkarttı onaylarcasına.
Tüm gün bu olay üzerine kafa yordum
ben ise. Gerçekti, hepsi...İnanılmazdı gerçekten. Kaldığım odada kapının bitişiğindeki duvar köşesinde duran bez çantamın içinden her şeyi yazdığım günlüğümü çıkarıp tüylü lila
kalemimle içimdeki gürültülü düşünceleri boşaltmak için yazmaya başladım.

Önce Hera’nın evine geliş maceramızdan başlayıp bize ikram ettiği ot yemeklerinden,
kedisinden ve deliliklerinden bahsettim. Sonra bebekliğimden beri benimle büyüyen atım
Yasy’nin büyülü bir şekilde konuşmaya başlamasını yazdım. Mürekkebi son kez daldırıp son cümlemi de ekledikten sonra günlüğümü kapatıp tekrar bez çantama kaldırdım. Burada güvende olurdu.

Odasına çekilmiş büyüler hakkında çalışmalar ve denemeler yapmakla meşgul Hera’ya
seslendim. “Şey, acaba sorun olmazsa banyo yapabilir miyim? Çok kirlenmiş hissediyorum.”

Hera tütsüye üflerken ellerini çırpıp yanıma geldi. “Elbette. Gel sana küveti hazırlayayım.
Sen de giyeceğin kıyafetleri getir.”

İzin vermesine sevinerek yanımda getirdiğim iki parça kıyafeti kollarıma alıp su sesi gelen
yere doğru adımladım. Hera musluğu sıcağa çevirmiş, suyu uygun ısıya ayarlamaya
çalışıyordu. Küvet suyla dolup çeşitli sabunlar kenara dizildiğinde ona teşekkür ettim ve
banyodan çıkmasını bekledikten sonra üzerimdeki kıyafetlerden kurtulup kendimi suyun içine bıraktım.
Sabunla tenime yapışmış kirleri ovaladım ve sıcak suyun içinde kaldıkça daha çok mayışıp rahatladım. Banyomu bitirdiğimde bir havluyla vücudumu kurulayıp buraya getirdiğim kıyafetleri giydim ve ıslak saçlarımla banyodan çıktım.

Gerçekten Hera’yı
gördüğüm yerde çok teşekkür edecektim. Uzun zaman sonra nefes alıyormuş gibi hissediyordum burada. Bunun daha uzun sürmesini diledim o an.

Milena ve Yasy’i birbirleriyle oynarlarken gördüğümde yüzümde geniş bir gülümseme
yayıldı. Milena Yasy’nin sırtına tırmanmış oldukça keyifli bir halde mırıldanıyor, Yasy ise
“Hemen üstümden in kedi!” bağırışlarıyla onu üzerinden silkelemeye çalışıyorlardı. Aşırı fzla
sevimli ve komiklerdi şu an. Yalan yok o kediden hala çok korkuyordum ama her kedinin sevimli olduğu konusunda kesinlikle yalan söyleyemezdim.

O sırada tüm evde yankılanan tokmağa vuruluş sesiyle dikkat kesildim birden. Biri gelmişti.

Acaba Hera ormandan avlanıp mı dönüyordu yoksa bir tehlikeye mi işretti kapının ardındaki
kişi, bilemiyordum. Temkinli ve sessiz adımlarla dış kapıya yaklaşıp kapı deliğinden
görmenin mantıklı olacağına karar verdim fakat bu kapının bir deliği yoktu .Eyvahtı
gerçekten. Tüm riskleri alıp yavaşça açtım kapıyı. Kafamı dışarı uzattım. Kahretsin. Bu yüz çok tanıdıktı. Eastred prensi Eryndor’du tam da bu kişi. İşte şimdi ipler benim etrafımda birbirine dolanıp gitmemi engelliyor gibi hissediyordum. Sesimi güçlü ve net çıkarmaya çalışsamda o hafif titremeyi engelleyemedim.

“Ne arıyorsun burada?”

Eryndor bu halimden keyif almışçasına yüzünde zafer dolu bir gülümsemeyle ellerini iki
yanına açtı. “Bak şu işe. Bizim korkak fare de saklandığı ininden çıkıverdi. Söylesene savaşta
her yol mübah mıdır Brianna sence de?”

Dişlerimi canımı acıtacak kadar sertçe sıktım.
“Defol git buradan Eryndor. Senin pisliklerinle uğraşacak vaktim yok benim.”

Karşı çıkışımdan oldukça keyif almış halde kötü kötü güldü. O dişlerini damağından tek tek sökesim geldi o an. Keşke yapabilseydim.

“Sakinleş prenses bozuntusu. Tabi yıkılmak üzere olan bir krallığın prensesi olmak neyi
değiştirir en fazla sence de öyle değil mi?”

“Son kez uyarıyorum. Git buradan. Neyle karşılaşacağını bilmek istemezsin.”

Düşünüyormuş gibi sahte bir şekilde kafasının arkasını kaşıdı.

“Bak ne diyeceğim. Cazip bir teklifim var. Hem sen karlı çıkacaksın hem ben. İsteyeceğim şey çok basit. Gerçekten. Sadece benimle gel, Eastred’a. Seni üst makamlar
görevlendirecek.Görmen gereken çok fazla gerçek var inan bana. Sen intikam istemeye
devam edeceksin ve bunun için koşulsuz yardım vadediyorum.”

Hiddetle karşı çıktım. Ülkeme asla ihanet etmezdim. Düşmanların bu oyunlarına asla
kanmamam gerektiği öğretilmişti bana.

“Asla.”

Eryndor sen bilirsin dercesine omuz silkti.

“Kendi kendini ölüme terkedebilirsin o halde. Senin kadar kör bir insan daha tanımadım bu
hayatta.”

Eryndor heybetli atına atlayıp gözden uzaklaşmaya başladığında düzensiz, derin bir nefes çektim içime ve az önce aramızda geçen o tüm konuşma üstüne düşünmemeye çalıştım. Beni kışkırtmaya çalışıyordu ve başarısız olmuştu. Farkettiğim şeyle duraksadım. Yerimi de biliyorlardı şimdi.Harika.

Her şey sarpa sarıyordu ve ben kendi sahnesinde oynuyor gibi görünen fakat üstüne karabasan gibi çöken eller tarafından dört bir tarafına bağlı iplerle yönetilen, yanı başında olup bitenlerden haberdar olmayan zavallı bir kukla gibi hissediyordum sadece.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

66okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…