6. bölüm / 7
Kayıp ruhlar-6
Bölümler 7Şu an: -6
- 1 -11.144 kelime
- 2 -21.201 kelime
- 3 -31.314 kelime
- 4 -41.018 kelime
- 5 -51.405 kelime
- 6 -61.608 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 -71.181 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kız odaya girdikten sonra, yatakta bitkin bir halde yatan annem Park Ji-soo, odadaki yabancı hareketliliği hissederek bir anda yatağından doğrulmaya çalıştı. Hemen ileri atıldım; içimdeki o devasa şefkat dalgasına ve titreyen ellerime engel olmaya çalışarak annemi omuzlarından tuttum ve nazikçe yatağa doğru geri yatırdım. Yüzümdeki cerrahi maskenin arkasından, sesimi olabildiğince profesyonel ve sakin tutmaya çalışarak fısıldadım: "Lütfen ani hareketlerde bulunmayın, sağlığınız için zararlı."Ancak karşısındaki doktorun aslında kendi öz evladı, yani yıllardır hasretini çektiği Can'ı olduğunu bilmeyen annem Park Ji-soo, gözlerindeki o büyük acıyla beni eliyle hemen kenara ittirdi. Yüzüme bile bakmadan gözlerini kapıda duran narin kıza çevirdi ve onu aceleyle yanına çağırdı: "Abinden haber mi var güzel kızım? Ne olur bir haberi olsun artık! Yıllardır bu gücümüze rağmen tek bir haber alamadık abinden. Abinden haber varsa lütfen saklamayın artık benden. Ölmüş mü? Öldüyse mezarını, ölmediyse canımı gösterin artık bana! Ben çok yoruldum, kahrımdan yoruldum artık..." Annem ağlarken, göğsü hızla inip kalkıyor, gözlerinden süzülen yaşlar yastığa damlıyordu.Kız ise annemin feryadı karşısında hemen yatağın kenarına atlayıp onun titreyen ellerini tuttu: "Anne... Abimden bir haber var gibi! Seninle aynı doğum lekesini taşıyormuş, birkaç gören olmuş. Ama en son görüldüğü yer Myanmar... Orada, henüz 16 yaşındayken görülmüş, ondan sonrasında hiçbir haber alınamamış. Tek bildiğimiz bu annem, sonrasına dair hiçbir haber yok. Vallahi yok, bulamıyoruz işte... Yıllardır aradık abimi; her fare deliğine baktık, her yüksekteki insana sorduk ama bulamadık. Ölmüş olsa bile mezarını bile bulamıyoruz..."Bu sözlerin ardından annem Park Ji-soo hıçkırıklara boğuldu. Yorgun ellerini yüzüne kapatarak, odanın duvarlarında yankılanan acı bir feryat kopardı: "Canım oğlum... Kopardılar seni benden, aldılar! Bulamıyorum... Ne olurdu dönüp gelsen artık bana..."Gördüğüm bu manzara karşısında, benim de gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Cerrahi maskenin altında sessizce, içimi çeke çeke ağlıyordum. Çünkü benim de beni bu kadar çok seven bir ailem olduğunu hiç bilmiyordum. Ben, odadaki o gizli ölümsüzlük projesi davasını ve o yazıyı, o lanet belgeyi gördükten sonra onlar yüzünden kaçırıldığımı sanmıştım. Ailemin beni bir deney nesnesi gibi, bir kurban gibi o cehenneme attığını zannederek içim nefretle dolmuştu ama asıl sebep bence o değildi. O anda öyle düşünmüştüm, yani böyle düşünüyordum işte.Tam o sırada annem Park Ji-soo'nun hıçkırıklar arasından kurduğu bir sonraki cümle, zihnimdeki tüm inançları kökten yıktı: "Hepsi onun o şerefsiz amcası yüzünden! Bak amcası aldı benim çocuğumu benden! Neymiş de, o ileride acımasız olursa onun kanı ölümsüzlük verirmiş... Çok saçma, batıl bir inanç! Veriyorsa bile sadece benim oğluma versin. Benim oğlumu kopardı benden... Aldılar oğlumu..."Zihnim bu korkunç, bu mide bulandırıcı gerçekle sarsılırken, yanındaki kız başını kaldırıp bana baktı. Gözlerimin içine dikilen o dikkatli bakışlar, maskenin üzerinden süzülen ve önlüğüme damlayan yaşları fark etti. "Doktor bey... Siz ağlıyor musunuz?" diye şaşkınlıkla sorduğunda, bu soruya ve odadaki acının ağırlığına daha fazla dayanamayıp oradan hızla kaçmıştım.Yeraltı dünyasında acımasızlığı, gaddarlığı, merhametsizliği ve cellat ismiyle nam salmış olan, adı fısıldandığında en güçlü baronların bile dizlerinin bağını çözen o büyük lider, hayatında ilk defa kaçmıştı. Ben bu zamana kadar hiçbir şeyden kaçmamıştım bu hayatta. Tek bir kere, çocukken o Myanmar’daki ölüm hücresinden, aç kaldığım, kırbaç yediğim ve donma noktasına geldiğim o cehennemden kaçmıştım. Başka hiçbir yerden, hiçbir namludan, hiçbir düşmandan hiç kaçmamıştım bu zamana kadar. Ama içimde o gün ilk defa o odada, bir kaçma duygusu geldi. Bir yerden kaçmayı düşündüm; çünkü eğer o an oradan kaçmasaydım, o nefretin, sevginin ve ihanetin arasında nefes bile alamazdım, direkt boğulur ölürdüm.Direkt şirkete gitmişti zaten ayaklarım, zihnim durmuş gibiydi. Holding binasına nasıl girdiğimi, asansöre nasıl bindiğimi hatırlamıyordum bile. Yaman her zamanki gibi şirketteydi, odasında yeraltı ağının raporlarını inceliyordu. Odanın kapısını hızla açıp, tek bir kelime bile etmeden bir anda gidip Yaman’a sarılmıştım; çünkü ne yapacağımı, bu acıyla nasıl baş edeceğini bilemiyordum. Her şeye dayanan, canı yandığında bile yüzünün kası kıpırdamayan, yeraltında hiç ağlamayan birisi olarak hayatımda ilk defa dayanamamıştım.Tam 20 yıldır ilk defa ağlıyordum. Kardeşlerim benim ağladığımı bu zamana kadar hiç görmemişlerdi, çünkü ben hiçbir acıda, hiçbir yarada hiç ağlamamıştım. Yıllar sonra o gün ilk defa, içimden gelerek hıçkıra hıçkıra, çocuk gibi ağladım Yaman'ın göğsünde. Çünkü benim de sevenlerim vardı; benim annem de beni arıyordu, kahrından yataklara düşmüştü. Belki büyük ihtimalle babam da beni arıyordu, bunu o gün o odada öğrenmiştim.Ben böyle sabaha kadar ağladıktan sonra gün yavaş yavaş ağarmaya başlamıştı. Yaman da bana hiçbir şey sormamıştı; neden ağladığımı, ne olduğunu kurcalamamıştı. Sadece omzunu bana getirmişti, beni sessizce, koca bir dağ gibi desteklemişti. O ne zaman yorulsa, Myanmar sokaklarında ne zaman çökse ben de hep omzumu ona götürürdüm; şimdi sıra Yaman’daydı ve o görevini sadakatle yapıyordu.Böyle böyle yaklaşık üç dört gün geçti. Holdingdeki işleri uzaktan yönetiyordum ama zihnim tamamen durmuştu. Her yalnız kaldığımda, odamın köşesine çekildiğimde annemin o "Canım oğlum" diyen feryadı, o odadaki çaresiz sesi aklıma geldikçe ağlamaya başlıyordum. Annem olduğuna artık adı gibi emindim.Bu sarsıcı ve günlerce süren ağlama krizlerinin, içimdeki o düğümlerin getirdiği ağır havadan biraz olsun sıyrılmak, temiz bir nefes almak için en son hava almaya çıkmıştım. Holding binasının en üst katındaki terastaydım. Rüzgar yüzüme vururken aşağıya, bahçenin en kuytu, ağaçların arkasındaki gizli köşesine doğru baktım. Ancak orada gördüğüm manzara, zaten paramparça olan akıl sağlığıma ve ruh halime büyük bir darbe daha vurdu. Kardeşim Mert, kuytu bir köşede bir erkekle aşırı tutkulu bir şekilde öpüşüyordu.Zaten günlerdir öfkeliydim, sinirliydim, bir yandan da çok üzgündüm; bütün duygularım birbirine girmiş haldeydi. Babamın kim olduğunu merak ediyor, amcamın bana yaptıklarını, kanımdaki o lanet batıl inancı duydukça sinirleniyordum deliriyordum galiba. Mert çocukluğundan beri zaten kızlardan ziyade erkek çocuklarıyla oynamayı, onlarla vakit geçirmeyi severdi. Biz o zamanlar o erkeklerle aralarındaki bu durumu tam anlamıyorduk, yani arkadaşça bir ilgi zannediyorduk ama tam olarak söylemek gerekirse onun gay olduğunu hiçbirimiz net olarak bilmiyorduk. Öpüşürken gördüğümde bir anda çok sinirlenmiştim, içimdeki o karmaşa daha da büyümüştü. Öpüştüğü çocuk böyle çok yakışıklı, uzun boylu bir çocuktu ve sonra şu vardı; çocuk bana inanılmaz derecede benziyordu, yüz hatları, duruşu tıpkı benim gibiydi. Bu inanılmaz derecede garipti ve zihnimi allak bullak etmişti.Manzarayı terastan şok içinde izlerken, cebimde telefonum acı acı çaldı. Yanlarına hiç uğramadan, Mert’e ve o çocuğa görünmeden hızla terastan aşağı indiğim o esnada, adını tam bilmediğim için hala içimden annemin evinden, kız kardeşim arıyordu. Telefonu açtığımda, kardeşim o narin ama muzip sesiyle arayıp benimle dalga geçmişti: "Doktor bey, daha gelmeyecek misiniz? Annem yatakta sizi bekliyor, vizite saatiniz geçti." Kardeşim olduğunu biliyordum, içim titriyordu ama telefonda asla belli edemezdim tabi ki. "Geleceğim" dedim Sesimi sert ve profesyonel tutmaya çalışarak, "Genç hanım, yaklaşık bir yarım saat içinde oradayım," demiştim.Aslında yalan söylemiştim; yaklaşık yarım saat demiştim ama ev Seul’ün tamamen dışındaydı, oraya değil arabayla helikopterle bile gitsem yolun uzaklığından ve ruh halimin dağınıklığından dolayı varması en az bir buçuk saat sürecek uzun bir yolculuktu. Nitekim yolda arabayla giderken dura dura, derin nefesler ala ala, zihnimi toparlamaya çalışarak ancak iki buçuk, üç saatte varabilmiştim annemin malikanesine.Ama o eve bu sefer yalnız gitmek istememiştim. Yolda o absürt gerçeklerle tek başıma yüzleşmeye cesaretim yoktu. Yola çıkmadan hemen önce holdingde Yaman’ın odasına girmiş ve onunla hayatımızın en sert konuşmasını yapmıştım. Yaman, kendi öz ailesi olan Choi ailesiyle yaşadığı o kırıcı diyalogdan ve mirasa konma tartışmalarından sonra tamamen kendi kabuğuna çekilmişti, kimseyi görmek istemiyordu ve o eve benimle gelmeyi kesin bir dille reddediyordu.Odanın ortasında tam karşısına dikildim. Gözlerinin içine, o Myanmar’daki hücrede birbirimize söz verdiğimiz o kararlı bakışla baktım: "Yaman, o eve benimle geleceksin. İtiraz istemiyorum. Yanımda sadece sen olmalısın," demiştim. Yaman kafasını iki yana sallayıp gitmek istemediğini belirterek ayak direyecekken, ona hayatındaki en büyük kabusu yaşatacak olan o meşhur tehdidimi savurmuştum: "Eğer benimle gelmezsen, o arabaya binmezsen Yaman... Bir susarım, seninle bir daha ömrüm boyunca tek bir kelime bile konuşmam. Yüzüne bile bakmam."Bu tehdit, Yaman’ın bu dünyada dayanabileceği bir şey değildi. Abisinin onunla konuşmaması, onu hayatından silmesi Yaman için ölümden daha beterdi. İki dev adam, o lüks holding odasında yaklaşık yarım saat boyunca hararetle, seslerimizi yükselterek tartışmıştık. Yaman gitmemek için yalvarıyor, bense kararlı duruyordum. En sonunda Yaman çaresizce boyun eğdi, masadaki ceketini öfkeyle alıp peşine düşmüştü. Dışarıdan bakıldığında ne kadar acımasız mafya babaları olsak da, biz de sonuçta et tırnak gibi birbirine bağlı kardeştik ve Yaman bu tehdide dayanamamıştı. O gün o eve giderken, yanımda sağ kolumu, kardeşimi, Yaman'ı da böylece götürmüştüm.Nihayet o uzun, nefes almakta zorlandığım, içimdeki duyguların patlama noktasına geldiği iki buçuk üç saatlik yol bitti ve malikanenin kapısından içeri adım attık. Tekrardan annem Park Ji-soo'nun evine gitmiştim. Kapıdan geçip salona girdiğimde ise hayatımın en büyük akıl tutulmasını yaşadım. Salonda, annemizin yatağının hemen baş ucunda duran, kız kardeşimin yanında bekleyen o çocuğu orada görmüş ve kalakalmıştım!Gözlerime inanamadım, zihnim durdu sandım. Çünkü salondaki o çocuk, az önce şirketin bahçesinde, ağaçların arkasındaki o kuytu köşede Mert’in dudaklarına yapışan o yakışıklı çocuğun ta kendisiydi! Benim öz mü öz erkek kardeşimdi! Mert aşık ola ola, Seul'de milyonlarca insan varken gidip benim kardeşime, benim öz kanımdan olan o çocuğa aşık olmuştu!Günlerdir yaşadığım o devasa aile üzüntüsünün, amcamın bana bebekken yaptıklarını ve kanımdaki o ölümsüzlük davası saçmalığını duydukça içimi kaplayan o öldürmeyle eş değer sinirin arasında, salondaki o manzaraya bakarken içimden kendi kendime garip bir soru sormaya ve düşünmeye başladım: "Acaba bunlar yarın bir gün evlenirse, ben hangisine enişte diyeceğim? Mert mi eniştem olacak, yoksa bu çocugamı enişte diyeceğim?"Şirketi yöneten, yeraltını parmağında oynatan adamın zihninde bu soru dönüyordu. Bu büyük üzüntünün ve sinirin arasında, durumun o inanılmaz absürtlüğü yüzünden ben içimden kendi kendime bunu düşünüp gülmeye başlamıştım. Kendi kendime deli gibi gülüyordum yani salonda. Maskenin altından yükselen o boğuk gülüşümü durduramıyordum. Dışarıdan biri bize baksa, annemin odasında kendi kendine gülen bu maskeli doktorun tamamen deli olduğunu düşünebilirdi. Haklıydılar da; ben zaten deli olduğuma emindim artık. Ben delirmiştim; amcamın ihanetinden, annemin feryatlarından, Mert'in bu akılalmaz aşkından ve duyduklarımdan sonra zihnimde akıl sağlığım kalmamıştı sanki. Yaman ile birlikte salonda, o şok edici manzaranın tam ortasında, öylece kalakalmıştık.
Yazmaktan ellerim yoruldu art arda bu kadar bölüm yazmak ne kadar zormuş şu an tam zamanlı yazarları anlıyorum yani günlük 30.000 kelime falan yazanlar varsa eğer elleri kopuyordur kesinlikle
Bölüm etkileşimi
