21. bölüm · Kayıp Birlik: Proje Anka

20.Bölüm: Gölgeler ve Gerçekler

☆ 𝑨𝒓𝒔𝒆𝒍𝒚𝒂 ☆

Dudaklarımdan titrek bir nefes döküldüğünde kahvemden bir yudum daha aldım. Acı kafein boğazımı yakarken, bitmeye yaklaşan kupayı titreyen ellerimle ahşap sehpaya bıraktım. Battaniyeye biraz daha sıkı sarıldım, sanki yünlü doku ruhumdaki o derin yarığı kapatabilirmiş gibi...

Hayat bazen bizi aynı yaralarla karşılaştırabiliyor ve binlerce savunma mekanizması öğrenmiş olsak bile, o an hepsini tek bir darbeyle hiçe sayabiliyordu. Acımasızdı hayat; seni en zayıf olduğun yerden, en tanıdık sahnelerle vurmayı seviyordu. Aynı kurşun sesi, aynı sol omuz, aynı çaresiz bekleyiş... Zaman sadece bir illüzyondan ibaretti; bazen yıllar geçse de o sokaktaki çığlığınızda takılı kalıyordunuz.

"Üşümedin mi hâlâ?"

Düşüncelerimin karanlığını yırtan o tok sesle başımı hızla kapıya çevirdim. Devran, ağır adımlarla balkonun serinliğine süzülüp yanımdaki boşluğa oturdu. Bakışları doğrudan gözlerime saplanınca, içimdeki o çıplaklığı görmesinden korkarak başımı tekrar önüme, karanlık bahçeye çevirdim.

"Üşümedim," dedim cılız, rüzgarda kaybolmaya mahkum bir sesle.

Yalandı. İliklerime kadar üşüyordum; ama bu hava sıcaklığıyla ilgili değildi. Yaralarımı örtecek hiçbir şeyin kalmadığı o kuytu yerlerde üşüyordum. Oralar çok soğuktu; kimsenin el uzatmadığı, güneşin uğramadığı o anılar buz kesmişti.

"Titriyorsun Selin," dedi sorgulayıcı, reddedilemez bir tonda. Bir anda kalkıp tam karşımdaki tekli koltuğa oturdu. Devasa bedeni küçük balkondaki görüş alanımı tamamen kaplamıştı. Göz göze geldiğimizde, o kahverengi derinliklerde kendimi savunmasız hissettim.

"Konuşalım mı biraz? Salondan buraya attın kendini hemen."

Derin bir nefesi, sanki göğsümde koca bir kaya varmış gibi zar zor dışarı verdim. Battaniyenin altındaki ellerimi, Efsun'un bana verdiği beyaz kazağın kollarının içine iyice gizledim. "Yattı mı herkes?" diye sordum, konuyu kendimden uzaklaştırmak istercesine.

Usulca başını salladı. "Yattılar."

"Sen neden yatmadın?"

"Çünkü sen yatmadın."

Cümlesi, zihnimdeki gürültüyü bir anda bıçak gibi kesti. Bu kadar net, bu kadar sahiplenici bir yanıt beklemiyordum. Kalbimdeki ritim anlık bir şokla teklerken, bakışlarımı kaçırmak için kahve kupama uzanacak gibi oldum ama vazgeçtim.

"Uykum yok benim, boşa sen de uykusuz kalma," dedim, sesimi toparlamaya çalışarak.

Hafifçe güldü. Gülüşü... Başkaydı. Diğer insanlarınki gibi yapmacık ya da geçici değildi. Karanlığın içinde parlayan, farklı ama kesinlikle güzel bir tınısı vardı. "Boşa olduğunu kim söyledi?" dedi, gülümsemesini soldurmadan. Ardından sesi biraz daha ciddileşti. "Anlat hadi, dök içini. Yoksa o düğüm seni nefessiz bırakacak."

"Suçlu hissediyorum sadece. Benim yüzümden vuruldun," dedim, bu gerçeğin ağırlığı altında ezilerek.

Başını olumsuz anlamda salladı. "Anlatmanı istediğim konu bu değil Selin, sen de biliyorsun."

Derince yutkundum. Pansuman yaparken hissettiği o şeyi, benden bir şeyler sakladığımı bildiğini şimdi tekrar önüme koyuyordu. Karşımda bir asker değil, ruhumun röntgenini çeken biri vardı.

"Ne anlatmamı istiyorsun?" diye sordum, sesim savunma duvarlarımın çatlaklarından sızıyordu.

Hafifçe tebessüm etti. "Arkadaşın... İsmi Hande'ydi sanırım."

Başımı yavaşça salladım, kalbim hızlanmaya başladı. "Telefonda ne dedi sana?"

Kaşlarım hafifçe çatıldı. Her şeyi beklerdim; o mesajı sormasını, balkonda ne gördüğümü sormasını... Ama Hande'yi sorması, beklemediğim bir hamleydi. Devran, en can alıcı noktayı, yani o an tetiklenen travmamı hissetmişti.

Şokun dalga dalga yayıldığı zihnimde, Devran'ın keskin bakışları altında kendimi adeta şeffaf bir camın arkasındaymışım gibi hissettim. "Hiç... Hiçbir şey," diye fısıldayabildim sadece. Sesim, rüzgarın balkon demirlerine çarpıp dağılması gibi cılızdı.

Devran'ın kaşları hafifçe çatıldı, ardından o bildik, insanı okuyan ifade yüzüne yerleşti. "Anlatırsan biraz olsun rahatlarsın Selin. Ama anlatmamakta kararlıysan, sana ısrar edemem," dedi.

Dona kaldım. Seçimi tamamen bana, irademe bırakıyordu. Beni köşeye sıkıştırmıyor, sadece elini tutmam için bana bir karanlıkta fener uzatıyordu. O kahve gözlerinde saklamaya çalıştığı ama başaramadığı o derin merakı görebiliyordum. Sadece Hande'nin ne dediğini değil, ruhumdaki o sarsıntının fay hattını merak ediyordu.

Peki ya ben? Hiçbir şeyim olmayan, sadece ortak bir amaç uğruna yollarımızın kesiştiği bu adama, çocukluğumun en büyük enkazını gösterebilecek miydim? O emirlerin ve disiplinin adamıydı; bense her gün adalet sarayında gerçeklerin peşinde koşan, ama kendi gerçeğinden kaçan bir savunucu...

"Babam..." diye başladım. Kelime, boğazımda yıllanmış bir toz bulutu gibi dağıldı, devam edemedim. Devran, sanki tüm evrenin sesini kısmış da sadece benim kalp atışlarımı dinliyormuş gibi tüm odağını bana verdi. Onun bu sarsılmaz duruşundan, o sessiz desteğinden güç alarak devam ettim.

"Yıllar önce bir sokakta, tam yanımda... Sol omzundan vuruldu."

Titrek bir nefes dudaklarımdan dökülürken, o günün barut kokusunu ve babamın yere düşerken çıkardığı o korkunç sesi yeniden duydum. Devran'a baktığımda, kollarını dizlerine yaslayarak öne eğildiğini gördüm. Gözlerini kapatmış, başını sanki bu yükü o da omuzluyormuş gibi önüne düşürmüştü.

"Acım büyüktü... Çünkü yaşım küçüktü ve o, benim yüzümden vurulmuştu. Seninle tam olarak aynı yerden."

Devran başını kaldırdı, gözlerini yavaşça açtığında içlerinde bir şefkat değil, sert bir gerçeklik vardı. "Senin yüzünden vurulmadım ben Selin. Benim görevim buydu, o merminin önüne geçmek benim işim," dedi. Sesindeki otorite beni rahatlatmak için değil, bu gerçeği kalbime mühürlemek için oradaydı.

"Hande de telefonda bu olayı dile getirince... Yaşananlar bir film şeridi gibi gözümün önünde canlandı yine. Oysa unuttuğumu, daha doğrusu üstünü örtebildiğimi sanmıştım," dediğimde boğazımdaki yumru artık nefes almama izin vermiyordu.

Bakışlarımı yerdeki karartılara sabitledim. Aramızda öyle bir sessizlik oluştu ki; sadece salondaki şömineden gelen çıtırtılar ve dışarıdaki rüzgarın uğultusu konuşuyordu. O an anladım ki, bazı yaralar iyileşmezdi; sadece kabuk bağlar ve o kabuk, en ufak bir sarsıntıda yeniden kanamaya başlardı.

"Babasının günahlarını kızı öder... Bu söze karşı ne düşünüyorsun Devran?"

Kelimeler dudaklarımdan döküldüğü an, zamanın balkonun soğuk mermerlerinde donduğunu hissettim. Devran'ın kahverengi gözleri, sanki ruhumun en karanlık dehlizlerine fener tutuyormuşçasına keskinleşti. Gözlerimden süzülen o tek damla yaş, sadece bir kederin değil, taşınması imkansız bir sırrın sızıntısıydı. Söylediğim an pişmanlık bir zehir gibi damarlarıma yayıldı. Neden yapmıştım bunu? Neden gardımı bu kadar düşürmüştüm?

"Ne demek bu Selin? Birisi sana bir şey mi söyledi?"

Devran, bir avcı çevikliğiyle yerinde doğruldu. Bakışlarındaki o koruyucu ama bir o kadar da sorgulayıcı ifade, beni köşeye sıkıştırıyordu. Derince yutkunup bakışlarımı balkonun karanlığına kaçırdım. "Yok... Yok, yani kimse bir şey demedi. Merak ettim sadece. Bir yerde okumuştum," derken sesim kendi yalanımın altında ezilip kısıldı. Oysa bu bir yazı değil, hayatıma fırlatılmış kanlı bir mızraktı.

Hızla ayağa kalkıp battaniyeyi üzerimden attım. "Boşver, önemsiz bir şeydi."

Arkamı dönüp gitmeye yeltendiğimde, Devran'ın yerinden fırlayışını duydum. Sağ kolumu kavrayan parmakları, tenime mühürlenen bir sıcaklık gibiydi. Beni kendine çevirdiğinde, neredeyse burun buruna geldik. Devran'ın yüzü öyle yakındı ki, nefesi cildimi yakıyordu. Tam dudaklarını aralamış, o keskin zekasıyla yalanımı parçalayacak bir soru soracakken, Gökhan abinin sesi geceyi ikiye böldü.

"Ne yapıyorsunuz burada? Hâlâ yatmadınız mı siz?"

Kolumu Devran'ın tutuşundan bir çırpıda kurtarıp suçlu bir çocuk gibi Gökhan abiye doğru adımladım. "Şimdi yatıyordum ben. İyi geceler," diyerek yanından süzülüp kaçmak istedim. Tek derdim Devran'ın o delici bakışlarından kurtulmaktı. Ancak Gökhan abinin elimi tutmasıyla bir kez daha durmak zorunda kaldım.

"Biraz konuşalım mı Selin?"

Başımı çaresizce salladım. Gökhan abi, Devran'a "bekle" dercesine sert bir bakış atıp beni mutfağa yönlendirdi. Mutfağın o steril, beyaz ışığı altında karşılıklı oturduğumuzda, Gökhan abi ellerini masada kenetledi. "Bir ipucu buldum sanırım Selin.

Kısık tonda konuşması ile Devranın duymasını istemediğini anladım. Cümlesi ile yüzüm meraktan bariz bir şaşkınlığa döndü. Sesindeki o gizemli ton, tüylerimi diken diken etti. "Nasıl? Ne buldun Gökhan abi?"

Güçlükle yutkunup bana doğru eğildi. "Videodaki o kız... O küçük kıza ait birkaç resim bulduk. Parkta, restoranda çekilmiş... Onu daha önce bir yerde gördüğüme, aynı ortamda bulunduğuma eminim ama hatırlamıyorum. Çok eski bir olay sanki." demesi ile yavaşça başımı salladım.

"Peki ya babası?" diye fısıldadım, kalbim küt küt atarken.

"Maalesef. Adamın yüzü videoda yoktu, henüz bir iz yok ama küçük kızı takip ettikçe babasına ulaşacağız." Başımı salladım yine, "Tamam Gökhan abi." Gökhan abi ayağa kalkıp bana gitmemi işaret etti. "Resimleri sana göndereceğim, hadi yat artık." demesi ile başımı sallayarak bende ayaklanıp mutfaktan çıktım. Ardından üst katta benim için ayırmış oldukları misafir odasına doğru ilerlemeye başladım.

Üst kattaki misafir odasına kendimi attığımda, ruhumun yorgunluğu bedenimi aşmıştı. Tam kendimi yatağa bırakmıştım ki, komodinin üzerindeki telefonum acı acı çalmaya başladı. Ekranda 'Annem' yazısını gördüğümde, boğazımdaki yumru daha da büyüdü. Bu gecenin bitmeye niyeti yoktu.

******

Dışarıda, balkonun dondurucu sessizliğinde Devran, bir ileri bir geri volta atıyordu. Adımları sert ve soğuk zeminin üzerinde tok sesler çıkarırken, öfkesi geceyi yakıyordu. Selin ve Gökhan'ın neler konuştuğunu deli gibi merak ediyor, bilmek istiyordu. Gökhan'ın onu yine devre dışı bırakması, sabrının son damlasını taşırmıştı. "Bu iki oldu Gökhan... Bu iki oldu," diye fısıldadı karanlığa karşı. Evet bu iki olmuştu Gökhan'ın Devranı konuşmanın dışında tutuşu. Bunu niye yapıyordu anlamamıştı genç adam. Ondan bir şey saklandığına emindi ama dostuna, rütbede ise komutanına, kaç yıllık kardeşi bildiği adama karşı gelemiyordu işte.

Gökhan'ın "Devran?" Devran Gökhan'ın sesini duyması ile hızla arkasına döndü. Soluğu bir hışımda Gökhan'ın tam önünde almasıyla aralarındaki mesafe saniyeler içinde kapandı. Devran, öfkeyle dolan ciğerlerini soğuk havayla soğutmaya çalışırken, başını sinirle "Ne?" der gibi salladı hızla. Gökhan ise her zamanki vakur tavrıyla konuştu: "Otur, konuşalım."

"Benimle de?" diye tekrar etti Devran. Ardından histerik bir kahkaha atıp sert bir şekilde eski yerine çöktü. "Tamam, konuşalım bakalım." dedi bilmiş bir tavırla. Gökhan ise Devranın karşısına geçerek sakin bir şekilde oturdu. Ardından derin bir nefes alıp verdi.

"Bak kızgınsın biliyorum ama beni dinlemen lazım." dediğinde Devranın dudakları yavaşça kıvrıldı. "Dinliyorum ya zaten." dediğinde Gökhan da öfkelenmeye başlıyordu. "Şu sinirini bir kenara bırak o hâlde!" dediğinde Devranın yüzü hızla düz bir hâle büründü. Usulca dizlerinin üzerine eğildi. Yüzünün bu kadar hızla ifadesizleşmesi Gökhan'ın kaşlarını çatmasına sebep oldu. "Psikopat." diye fısıldadı.

Gökhan, Devran'ın bu psikopatça değişken ruh haline aşina olsa da kaşlarını çatmadan edemedi. Ardından sabır çekerek konuşmaya başladı. "Selin, mağara olayı için oraya gidecek. Tabi ne zaman olur henüz karar vermedik. Senin de onunla gitmeni istiyorum." dediğinde Devran hâlâ tepkisizdi. Yavaşça arkasına yaslandı Gökhan. "Gelelim asıl önemli konuya." dediğinde Devran hafifçe kaşlarını çattı. Hâlâ konuşmaması Gökhan'ın canını sıkmaya başlamıştı.

"Asıl konu başka... Albay aradı. Seni karargahta bekliyorlar. Gizli bir görev."

Devran'ın ifadesizleşen yüzü, Gökhan'ı bile ürkütecek cinstendi. "Nasıl bir görev?"

"Şafak sökene kadar bitmesi gereken bir parça var, gerisi gizli."

Devran, Gökhan'ın siyah kazağıyla, üzerinde sızlayan yarasına ve ruhundaki fırtınaya aldırış etmeden ayağa kalktı. Kapıya yönelirken Gökhan önüne geçti, sıkıca sarıldı kardeşine. Devran sarılmazdı; sadece sağ kolunu kaldırıp Gökhan'ın sırtına iki kez sertçe vurdu. Buradayım, hayattayım, seninleyim demekti bu.

"Emredersiniz komutanım," dedi Devran, buz gibi bir sesle.

Evden çıkıp arabasına bindiğinde, motorun homurtusu gecenin sessizliğini boğdu. Gaza bastığı an, ne Selin'in sakladığı sırrı ne de Gökhan'ın gizemlerini düşünüyordu. O artık sadece hedefine kilitlenmiş bir kurttu; ve o şafak, birileri için çok karanlık sökecekti.

(...)

Devran, altındaki canavarı karargahın beton zemininde büyük bir gürültüyle dizginlediğinde, motorun susmasıyla birlikte gecenin uğultusu yeniden kulaklarına doldu. Arabadan indiği an, ciğerlerine dolan keskin kar kokusu zihnindeki karmaşayı bir nebze olsun dağıttı. Sert ve ritmik adımları karargahın koridorlarında yankılanırken, her bir adımı yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi.

Albay Yavuz Kandemir'in makam odasının önüne geldiğinde duraksadı. Üzerindeki o siyah kazağın içinde, sızlayan yarasına inat omuzlarını dikleştirdi. Derin bir nefes verip kapıyı tıkladı.

"Gel!"

İçeriden yükselen o çelikten sesle birlikte kapıyı açtı ve içeriye adımını attı. "Yüzbaşı Devran Aras Çelik. Emret Komutanım!" diyerek tekmilini verdiğinde, odadaki ağır hava üzerine çöktü. Albay Yavuz başıyla onay verdi: "Otur yüzbaşı."

Devran'ın keskin bakışları, albayın masasının önünde oturan Yarbay Hakan Soylu'ya kaydı. Hakan yarbayın yüzündeki o sakin ama bir o kadar da ciddi ifade, bu işin sadece bir devriye olmadığını kanıtlar nitelikteydi. Devran, yarbayın "bir sorun yok" işaretinden sonra boş koltuğa yerleşti.

Albay Yavuz, önündeki birkaç kağıdı kenara itip ellerini masada birleştirdi. "Seni özel bir görev için seçtik Devran. Şehir merkezine yakın bir arazide acil bir operasyon düzenlenecek."

Devran, ifadesiz bir maske gibi duran yüzüyle sordu: "Nasıl bir operasyon bu komutanım?"

Bakışlar Yarbay Hakan'a devrolduğunda, Yarbay öne doğru eğildi. "Aslında başlangıcı basit bir operasyon Devran. Saat tam üçte çıkacak ve en geç beşte burada olacaksınız. Yanında Yüzbaşı Kuzey de olacak."

Devran'ın kaşları istemsizce havalandı. "Kuzey mi? Ben tek başıma hallederdim komutanım," dediğinde, Hakan yarbayın bakışlarındaki o "burada albay var evlat, kendine gel" uyarısını hemen yakaladı. Devran, hemen toparlayarak Albay Yavuz'a döndü: "Yanlış anlamayın komutanım, niyetim emre karşı gelmek değil. Sadece alışılagelmişin dışında olduğu için şaşırdım."

Albay Yavuz, masanın üzerindeki siyah dosyayı Devran'a doğru uzattı. Dosyanın üzerindeki amblem, operasyonun gizlilik derecesini bağırıyordu sanki. "İhtiyacın olan her şey burada yazıyor. Hedefinde üç adam var. İkisi koruma, diğeri ise asıl meselemiz olan adamın en yakınındaki isim: Alper."

Devran dosyayı alırken, Yarbay Hakan oyunun asıl kuralını açıkladı: "Bu gece Alper ve yanındakileri etkisiz hale getireceksiniz. Ülke güvenliği için bu kilit nokta. Ancak asıl hamle yılbaşı gecesinden sonra başlayacak. İstanbul'a gideceksin Devran. Alper'in öldüğünü öğrendiklerinde, sen onun kardeşi olarak patronun karşısına çıkacaksın. İçlerine sızacak, onların nefesi olacaksın."

Devran, duyduğu bu 'sızma' emriyle birkaç saniye sessiz kaldı. Bu, sadece mermi atmak değil, bir başkasının hayatını giyinmek demekti. Tehlikeliydi, uzundu ve geri dönüşü olmayan bir yola girmekti. Başını usulca, kararlı bir şekilde salladı: "Anlaşıldı komutanım."

"Saat üçe yirmi var," dedi Albay Yavuz, gözlerini saatine dikerek. "Yirmi dakikanız var. Kuzey'le dosyayı hatmedin. Nerede kaç kişi var, kaçış planları ne, hepsini ezberleyin. Sonra da çıkın."

"Emredersiniz Komutanım!"

Devran, odanın içindeki ağır sessizliği askeri botlarının ritmik darbeleriyle bölerken, zihni çoktan operasyonun koordinatlarına kilitlenmişti. Operasyon odasının kapısını sertçe açtığında Kuzey’i gördü; camın önünde, gecenin karanlığına karşı kibirli bir siluet gibi dikiliyordu.

"17 dakikamız var Kuzey," dedi Devran, sesi bir bıçak kadar keskin ve duygusuzdu. Deri koltuğa çöküp önündeki dosyayı hışımla açtı. Sayfalar parmaklarının arasında hızla akarken Kuzey yanına gelip oturdu.

"Ben kendim hallederdim de seni niye peşime taktılar onu anlamadım," dedi Kuzey, her kelimesine sinen o iğneleyici küçümsemeyle. Devran sadece sırıttı; bu, cevap vermeye değer bulmadığı, fırtına öncesi sessizliği andıran tehlikeli bir gülüştü. Dosyadaki krokiyi zihnine nakşederken Kuzey’in varlığını bir gürültüden ibaret saydı.

Dakikalar daraldı. Devran dosyayı masaya "pat" sesiyle bırakıp ayağa kalktı. "Hadi çıkalım."

Ekipman odasındaki metalik koku ve silahların soğukluğu, Devran’ın damarlarındaki adrenalini tetikledi. Üzerlerindeki simsiyah taktik kıyafetlerle karargahın bahçesine çıktıklarında, gece onları birer gölge gibi yuttu. Devran direksiyonun başına geçti; motorun homurtusuyla birlikte araç karların üzerinde bir ok gibi fırladı.

"Düğünde salon kurşunlanmış," dedi Kuzey, sessizliği yapay bir merakla bozarak. "Gökhan komutan dedi, omzunu kurşun sıyırmış."

Devran yola odaklanmış, sadece kısa bir baş selamıyla onay vermişti. Ama Kuzey durmaya niyetli değildi; zehrini asıl şimdi akıtacaktı. "Selin’le gördüm birkaç kez seni. Sevgilin mi yoksa?"

Devran’ın elleri direksiyonun üzerinde bir anlığına kasıldı. Gözleri yoldan ayrılıp Kuzey’in karanlıktaki yüzüne çarptı, sonra tekrar asfalta döndü. "Yok," dedi soğukça, "Sevgilim değil."

Kuzey, galip gelmiş bir komutan edasıyla derin, küçümser bir nefes koyuverdi. "Şansım yüksek o zaman desene. Oldukça güzel bir kadın. Bekar olmasına sevindim." Sırıtışı, aracın içindeki gerilimi patlama noktasına getirdi. Devran’ın parmak boğumları, direksiyonu sıkmaktan bembeyaz kesilmişti; içindeki sabır taşı çatlamak üzereydi ama önceliği görevdi.

Hedefteki kulübe yaklaştıklarında farları söndürdü. Araç tam durmadan, Devran bir hayalet gibi dışarı süzüldü. Susturucuların metali vidalanırken çıkan o tiz ses, ölümün habercisiydi. Arka kapıya ulaştıklarında Kuzey sol tarafa geçti. İki koruma kapının önünde dikiliyordu; Kuzey profesyonel bir hızla tetiği düşürdü, gölgeler sessizce yere yığıldı.

İçeri süzüldüklerinde hava, gerilimden dolayı ağırlaşmıştı. "Bu katta sekiz, üstte beş," diye fısıldadı Devran. İkiye ayrıldılar. Devran koridorda bir gölge gibi kayarken karşısına çıkan ilk iki adamın daha tepki vermesine fırsat kalmadan işlerini bitirdi. Diğer iki adamı da seri bir manevrayla etkisiz hale getirdiğinde, ensesinde o soğuk metalik sesi duydu.

"Kimsin lan sen!"

Arkasındaki koruma silahını doğrultmuştu. Devran, namlunun soğukluğunu sırtında hissederken kasıldı, tam o saniyede bir el patladı. Ama mermi Devran’dan değil, Kuzey’in silahından çıkmıştı. Koruma dizlerinin üzerine çöküp yığıldığında, Kuzey karanlığın içinden hafifçe sırıtarak belirdi.

"Sağ ol," dedi Devran, sesi hâlâ buz gibiydi.

İkili, ahşap merdivenlerin gıcırtısını bastırarak üst kata yöneldi. Yukarıda onları bekleyen beş kişi ve asıl hedef Alper vardı. Her basamakta ölümün kokusu daha da ağırlaşıyor, susturuculu silahların ucundan sızacak olan ölüm, gecenin sessizliğinde pusuda bekliyordu. Merdivenlerin tepesinde durduklarında Devran, Kuzey’e kısa bir işaret verdi; artık oyunun son perdesi başlıyordu.

Müzik, basların kulak tırmalayan gücüyle duvarları titretirken, bu gürültü iki profesyonel için en büyük kalkandı. Odalardan sızan dumanlı ışıklar ve alkol kokusu, kulübün içindeki çürümüşlüğü ele veriyordu.

"Merdiven başında bir gözcü olmalı," diye fısıldadı Devran. Sesi, müziğin vahşi ritmine karışıp kayboldu. Merdivenlerin gıcırtısını bastırarak, birer gölge gibi yukarı tırmanmaya başladılar. Tam köşeyi döndükleri an, elindeki telsizle dikkatsizce bekleyen adamla burun buruna geldiler. Devran, adamın ağzını açmasına bile fırsat vermeden susturuculu namlusunu ateşledi; gölge, bir çuval gibi basamaklara yığıldı.

Koridorun sonundaki heybetli kapının önünde durduklarında, içeriden gelen boğuk kahkaha sesleri hedefin orada olduğunu tescilliyordu. Devran, kapı koluna elini atarken Kuzey’e kısa bir bakış fırlattı. Kuzey, "Sen gir, ben buradayım," diyerek sırtını duvara yasladı, namlusunu koridora sabitledi.

Devran, kapıyı milimetrik bir sessizlikle aralayıp içeri süzüldü. Oda, pahalı mobilyalar ve boş şişelerle doluydu. Önce banyoyu kontrol etti, temizdi. Ardından salonun girişinden içeriyi gözetlediğinde Alper’i ve yanındaki iki korumayı gördü. Ancak bir terslik vardı; dosyada beş adam olduğu yazıyordu. Kalan iki kişi neredeydi?

Tam o anda dışarıda bir arbede koptu. Devran, saniyeler içinde banyonun yanındaki dar nişe kendini attı. İçeri giren iki koruma, Kuzey’i kollarından kavramış, sertçe odaya itiyordu. Kuzey’in silahı yerdeydi. Devran, dişlerini sıkarak sessiz ve öfkeli bir küfür savurdu; Kuzey, o kibirli özgüveni yüzünden kapı arkasında bekleyenlere yakalanmıştı.

"Bu kim lan?" diye gürledi Alper. Elindeki kadehle Kuzey’e yaklaşırken sendeliyordu; alkol zihnini çoktan bulandırmıştı.

Devran, nişin arkasından başını hafifçe çıkardığında Kuzey’le göz göze geldi. Kuzey’in gözlerindeki o hırslı pırıltı, aslında planın bir parçası olduğunu ya da bir açık aradığını söylüyordu. Devran, vücudunu bir yay gibi gerdi.

Aynı anda fırladı.

Devran, Kuzey’i tutan iki adamın şakağına mermileri adeta nakşederken; Kuzey de dizindeki gizli kılıfından çektiği yedek silahıyla Alper’in yanındaki iki korumayı saniyeler içinde etkisiz hale getirdi. Oda bir anda ölüm sessizliğine gömüldü. Alper, çevresindeki adamların birer birer devrilişini izlerken ne olduğunu anlayamadan Devran’ın namlusundan çıkan tek bir mermiyle dizlerinin üzerine çöktü ve cansız bedeni halının üzerine yığıldı.

Barut kokusu, pahalı parfüm kokusunu bastırırken iki yüzbaşı yan yana geldi. Kuzey, soluk soluğa telefonunu çıkardı. Ekranın ışığı yüzündeki ter damlalarını aydınlatırken, babası Albay Yavuz’a tek bir cümlelik mesaj gönderdi:

"Operasyon başarıyla tamamlandı. Hedefler etkisiz."

Devran, yerdeki cesetlere ve elindeki kanlı tarihe bakarken, bu gecenin sadece başlangıç olduğunu biliyordu. İstanbul, sızılması gereken bir kale gibi ufukta belirmişti.

******

Selin’in dünyası, dışarıdaki kış kıyametinden daha şiddetli bir fırtınayla sarsılırken; geçmişin tozlu sayfaları, annesinin sesiyle birer birer yüreğine çarpıyordu. Telefonun o keskin kapanma sesi, odada asılı kalan son sessizliği de parçaladı.

"Ne demek istiyorsun sen anne? Anlamıyor musun işim var diyorum!" diye bağırmıştım ama karşımdaki duvarlardan başka kimse duymamıştı öfkemi. Annemin "Geleceksin diyorsam geleceksin!" diyen o emredici tonu, kulaklarımda zehirli bir uğultu gibi yankılanıyordu. Telefonu hırsla yatağın üzerine fırlatırken, dizlerimin bağı çözüldü ve kendimi halının üzerine, yatağın kenarına bıraktım. Sırtımı yatağın sertliğine yaslayıp başımı geriye attım; tavan üzerime çöküyordu sanki. Yeni evlendiği adam beni merak ediyormuş... Bu kadar basitti işte onun için. Benim burada kurduğum hayat, verdiğim mücadele, peşimdeki gölgeler onun umurunda bile değildi.

Kapının hafifçe tıklanmasıyla irkildim. "Gel!" dedim, sesim hıçkırıklarımın arasında boğulmuştu.

Efsun içeri girdiğinde, yüzündeki o şefkatli ifade beni daha da bitirdi. "Selin, iyi misin?" diye fısıldayarak yanıma çöktü. Başımı sadece onaylarcasına sallayabildim ama bakışlarımı ondan kaçırdım. Gözlerimin kızarıklığını görmesini istemiyordum.

"Su içmeye kalkmıştım, sesini duyunca... Annendi sanırım?"

"Evet, oydu," dedim, sesimdeki kırgınlık odanın soğuğuna karışırken. Efsun elini omzuma koyup destek olurcasına sıktı. "Ne dedi?"

Sıkıntıyla bir nefes verdim. "İstanbul'a geleceksin deyip durdu. Gitmek istemiyorum Efsun, neden anlamıyorlar?"

Efsun kaşlarını çattı, durumun mantıksızlığı onu da germişti. "İyi de neden şimdi? Uzun zamandır konuşmadığınızı biliyorum, ne değişti birdenbire?"

Boğazımdaki o devasa yumruyla savaşarak, "Annem bir adamla evlenmiş Efsun," dedim. Kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz Efsun’un şokla açılan gözlerini hissettim. "Beni merak ediyorlarmış. İşim var diyorum, birkaç günlüğüne gel diyor. Hiçbir zaman benim ne istediğimi sormadılar, hiçbir zaman cümlelerimi dinlemediler..."

O an, içimdeki o son savunma duvarı da yıkıldı. Gözlerimden süzülen yaşlar, Efsun’un boynuna gömüldüğümde hıçkırıklara dönüştü. Efsun bana sıkan sarılırken, parmakları sırtımda huzurlu bir ritimle geziniyordu. "Nasıl yapar bunu, nasıl..." diye fısıldadı o da benimle birlikte. Ben omuzlarında çocukluğumun sahipsizliğini ağlarken, içimde yavaş yavaş soğuk bir öfke filizlenmeye başladı. Efsun'un tesellilerinden sonra karar vermiştim. Gitmeliydim. Belki de bu kaçış değil, tüm bu belirsizliğin kalbine yürümekti. Yılbaşından sonra İstanbul’a gidecektim.

Efsun odadan çıktıktan sonra, yatağın üzerinde öylece oturup karanlığı izledim. Tam o sırada telefonumun ekranı, zifiri karanlığı yırtan bir ışıkla parladı. Titreyen ellerimle telefona uzandım. Bilinmeyen numara... Mesajın içine girdiğimde kanımın çekildiğini, parmaklarımın buz kestiğini hissettim.

"Kurt şu an ormanda av peşinde, Savcı. Ama unutma ki sisli havalarda ava giden, kolayca av olur. Onun nefesi senin parmaklarının arasında sönmek üzere. Eğer uslu bir kız olup denileni yapmazsan, kurdun postunu kapına bırakırız."

Nefesim boğazımda tıkandı. Kalbim, göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi küt küt vurmaya başladı. Devran... O şu an bir operasyondaydı ve bu caniler onun nerede olduğunu, ne yaptığını biliyordu. Korku, bir yılan gibi ruhuma dolanırken telefonun ışığında titreyen ellerime baktım. Benim hayatım zaten bir enkazdı ama şimdi, o adamın hayatı da benim suskunluğuma mı bağlanmıştı?

Şok ve dehşet içinde telefonu göğsüme bastırdım. Odanın içindeki sessizlik artık bir sığınak değil, etrafımı saran bir mezardı.

Sevgili okurlarım,

20.Bölümü hem duygusal bir yıkımla hem de iliklerinize kadar hissedeceğiniz bir gerilimle noktalıyoruz. Selin, bir yanda annesinin yarattığı ailevi enkazla uğraşırken, diğer yanda Devran’ın hayatıyla tehdit edilmenin ağırlığı altında eziliyor.

'Bilinmeyen' numara, Devran’ın her adımını takip ediyor. Selin, bu baskı altında İstanbul’a gitme kararını verirken aslında neyi hedefliyor? Devran bu pusudan sağ çıkabilecek mi?

Karakterlerimiz için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İstanbul yolculuğu, sırlar ve tehlikeli oyunlar yeni başlıyor.

Yorumlarınızı bekliyorum, bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

Sevgilerle, Arselya..