2. bölüm · Kayıp Birlik: Proje Anka
1.Bölüm: Mağara Çıkışı
Mekan: Kuzey Irak Sınır Hattı – "Anka" Kod Adlı Mağara Çıkışı
Devran'ın Algısı: Operasyonun 62. Dakikası
Mağaranın ağzındaki zifiri karanlık, dışarıdaki gri sabah ışığıyla çarpıştığında Devran Aras Çelik’in gözleri kısa bir an kamaştı. Postallarının altındaki ıslak toprak, beklediğinden daha yumuşaktı. Arkasından gelen timinin ağır nefes alışlarını ve teçhizat seslerini duyabiliyordu.
Devran, omzundaki piyade tüfeğini alçaltmadan telsizinin mandalına bastı. Sesi, mağaranın nemli duvarlarında yankılanan metalik bir tınıydı.
"Kartal-1’den Merkez’e. Mağara temizlendi. Herhangi bir temas yok. Dönüş yoluna geçiyoruz, tamam."
Cevap gelmedi. Sadece statik bir hışırtı... Beyaz bir gürültü.
"Merkez, Kartal-1. Duyuyor musunuz? Tamam."
Devran kaşlarını çattı. Telsiz çekmiyordu ama bir şeyler yanlıştı. Mağaraya girerken etrafta olan o ince kar tabakası tamamen erimiş, yerini bahardan kalma bir çamura bırakmıştı. Havadaki o keskin soğuk gitmiş, yerine ağır ve rutubetli bir sıcaklık gelmişti.
"Komutanım..." dedi arkadan gelen çavuşun titreyen sesi. "Saatime bakın."
Devran bileğine baktı. Analog saati durmuştu. Akrep ve yelkovan birbirine kenetlenmiş gibi 04:00’te çakılı kalmıştı. Ancak gökyüzü... Gökyüzü sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanmıyordu. Güneş batmak üzereydi. Turuncu ve kan kırmızısı bir ufuk çizgisi onları selamlıyordu.
"Sadece bir saat içeride kaldık," diye mırıldandı Devran, sesi ilk kez bir miktar tereddüt içeriyordu. "Bu güneş sabah güneşi değil."
Tam o sırada, gökyüzünde bir helikopter belirdi. Bir saldırı helikopteri değil, karargâha ait bir arama-kurtarma kuşu... Helikopterden gelen ses yankılandı:
"Bölgedeki tim, silahlarınızı bırakın ve diz çökün! Kimlik tespiti yapılacak!"
Devran öfkeyle başını kaldırdı. Kendi ordusu ona "teslim ol" çağrısı yapıyordu. 1.94’lük gövdesiyle bir anıt gibi dikildi çamurun ortasında. Gözleri helikopterin içindeki o silüeti aradı.
Aynı anda, helikopterin içindeki Selin, dürbünle aşağı bakıyordu. Dosyasında "48 saattir kayıp ve muhtemelen şehit" olarak işaretlenen adam, tam karşısında, hiçbir şey olmamış gibi dikiliyordu. Selin’in elindeki dijital tabletin saati 02 Aralık’ı gösteriyordu.
Oysa Devran için takvim hâlâ 30 Kasım’dı.
******
Yer: Doğu Anadolu Sınır Hattı – Karargah Operasyon Odası
Tepemde asılı duran floresan lamba, masanın üzerindeki metal dosyaların üzerinde soğuk ve titrek bir gölge oyunu sergiliyordu. Elimdeki gümüş tükenmez kalemi ritmik bir şekilde masaya vurmaya devam ederken karşımda oturan Binbaşı Gökhan Sancaktar'dan bir karar, kesin bir cevap bekliyordum.
Ben Selin. Askeri Savcı, Selin Arya Karahan.
Babamı kaybettikten sonra hayatım tam anlamıyla değişti. Tek amacım ve tek isteğim sadece gerçeklerin savunucu olmak oldu. Babam mesleğini çok iyi bir şekilde yerine getiren bir savcıydı. Tam iki yıl önce sebebini kimsenin bulamadığı ve bilmediği şekilde öldü babam. Başta öldüğüne inanmadım ya da inanmak istemedim. Kabullenmek, yokluğun en sivri ucuydu. O artık gelmeyecekti ve ben, hayatı boyunca adaleti kovalayan bir adamın kızı olarak, onun son gerçeğini bile bulamamıştım.
O benim tek yol gösterenim, ağladığımda beni tek o sakinleştiren, herşeyi bana öğreten sadece oydu. Evde yalnız dediler, zehirlenmiş olabilir dediler ama asla kesin bir kanıt sunamadılar önüme. Ve ben her şeyim olan, her şeyi ondan öğrendiğim ve bildiğim tek koruyucumun, babamın gerçeğini, ölüm sebebini bulamamıştım..
"Karar kesin, mağaraya gidiyoruz." demesi ile yerimde dikleştim.
"Ben de gelmek istiyorum komutanım." demem ile derin bir nefes verdiğini işittim. Gelmemi, bu işe bulaşmamı istemiyordu fakat bu kadar kolay pes etmeyeceğimi de biliyordu.
"Bak Selin, seninle bir abi olarak konuşmak istiyorum. Orada ne ile karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Nasıl bir durumdalar, kimler var... Hiç birini bilmiyoruz ve oldukça da tehlikeli. Seni oraya götüremem." oturduğu yerden kalkması ile bende hızla ayaklandım.
"Komutanım!" bakışlarının bana dönmesi ile ses tonumu biraz azaltarak devam ettim.
"Lütfen komutanım. Bende geleyim, sözünüzden asla çıkmam, gerekli önlemlere harfiyen uyarım."
"Selin bak anlamıyors-"
"Gerçeği bilmeye ihtiyacım var komutanım. Onlara ne olduğunu görmek istiyorum. Şehit oldularsa bile görmek, bilmek istiyorum." tedirgin bakışlarının gözlerimde birkaç saniye oyalandığını fark ettim.
İzin vermek zorundaydı. Benimde gitmem, ne olduğunu görmem ve bilmem lazımdı. Tam 48 saat önce bir tim karargaha dönmeden önce rastladıkları bir mağaraya girdiler. Mağaraya girdikleri andan itibaren telsizlerine asla ulaşamadık. Karargahın büyük çoğunluğu şehit olduklarını düşünüyordu.
"Tamam... Tamam Selin gel. Fakat sözümden asla, katiyyen çıkmayacaksın. Aksi takdirde seni mağaraya girdikmek değil dışarı bile çıkartmam." hızla başımı onaylar nitelikte salladım. "Tamam, söz veriyorum."
Nihayet operasyon odasından çıktığımızda ve helikoptere bindiğimizde terleyen avuç içlerimi pantolonuma sildim yavaşça. Pervanelerin gürültüsü zihnimdeki soruları susturamıyordu.
Şehit olduklarına inanmıyordum. Başlarına bir şey gelmişti, evet, ama Devran Aras Çelik’in komutasındaki bir timin öylece yok olup gitmesi askeri mantığa aykırıydı. Onlar, ordunun 'hayaletleri' gibiydi. En sarp kayalıklara tırmanan, en imkansız pusulardan sağ çıkan, sessizce vuran ve iz bırakmadan çekilen bir gruptu. Devran... O adamın disiplini bir efsane gibi anlatılırdı karargah koridorlarında. 'Onun timinde ölüm bile emir almadan gelmez,' derdi eskiler. Şimdi o disiplin abidesi adamın, basit bir mağarada kaybolmuş olması imkansızdı. Bir şeyler ters gitmişti, biliyordum. Ve o tersliği çözecek olan bendim.
Akrep ve yelkovan birbirini kovalarken sonunda helikopter inişe geçecekti. Başımı cama yaklaştırıp etrafa bakmaya çalıştığım sırada görmüş olduğum silüet derince yutkunmama sebep oldu.
"Bölgedeki tim, silahlarınızı bırakın ve diz çökün! Kimlik tespiti yapılacak!"
Diye anons geçti Gökhan konutan. Kenarda duran dürbünü aldım hızla. Tekrar camdan aşağı baktığımda biraz daha net gördüm onu, onları. Hepsi yaşıyordu. Karargahın bile şehit olarak işaretlediği bu adamlar yaşıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi, sapasağlam bir şekilde dikiliyordu. Dürbünü bırakıp tabletimden tarihe baktım tekrar. 02 Aralıktı... 30 Kasım'da yok olmuşlardı. Oysa onlar sapasağlamdı.
Helikopter büyük bir gürültü ve tozla yere iniş yaptığında önce Gökhan komutan atladı aşağı, ardından hiç beklemeden ben de atladım. Tim deki bütün askerler diz çökmüş, silahlarını bırakmışken Devran bunu yapmamış, dimdik durmaya devam etmişti.
"Silahını bana ver Yüzbaşı." dedi Gökhan komutan sert ama normal bir sesle. Devran silahını daha sıkı kavradı. O an bakışlarında hiç görmediğim bir netliği gördüğümü hissettim. Bakışlarındaki o netlik, sanki bir insanın sahip olabileceği türden değildi; bir yırtıcının avına odaklanması gibi, sarsılmaz ve ürkütücüydü.
"Bize terörist muamelesi yapmaktan vazgeçin Komutanım. Timim ve ben henüz bir saatir mağaradayken bir anda buraya gelip kimlik testi yapılacak demeniz oldukça tuhaf."
"Ne" dedim istemeden de olsa kısık çıkan bir ses tonuyla. Ne diyordu bu adam, ne bir saati.
"Ne diyorsun sen Yüzbaşı Çelik. Ne bir saati?" diye sordu Gökhan komutan. Cidden ne saçmalıyordu bu adam?
"Bir saat oldu diyorum komutanım." derken kol saatine baktı. "Tam 67 dakika önce girdik mağaraya, içerisi temiz. Telsizden anons geçtim lakin cevap veren olmadı." dedi kesin bir netlikle. Adımlarım benden bağımsız bir şekilde bir kaç adım öne gitti. Binbaşı Gökhan komutanın yutkunduğunu farkettim.
"Bir saat için sizi buraya getiren nedir çok merak ettim," dedi Devran sertçe. Sesi, pervanelerin yarattığı gürültüyü bile bastıracak kadar gür ve otoriterdi.
Kendime engel olamadım. Adımlarım benden bağımsız bir şekilde öne atıldı. Botlarımın altındaki çamur, zamanın nasıl geçtiğinin en büyük kanıtıydı; kar erimiş, toprak yumuşamıştı. Binbaşı Gökhan'ın yutkunduğunu, söyleyecek kelime bulamadığını fark ettim. O an söze ben girdim.
"Tam 48 saattir yoksunuz Yüzbaşı," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Devran'ın o devasa gölgesi üzerime çöktü ama geri adım atmadım. "Hatta 49. saatin içindeyiz. İki koca gündür tüm ordu sizin cenazenizi kaldırmak için emir bekliyor. Siz ise karşımızda durmuş, sanki öğle yemeğinden dönmüş gibi 'bir saat' diyorsunuz."
Tabletimi hızla ona doğru çevirdim. Ekrandaki dijital tarih, büyük ve soğuk rakamlarla parlıyordu: 02 Aralık.
Devran'ın bakışları tablete kaydı. O an, o sarsılmaz adamın gözlerinde ilk kez bir çatlak gördüm. Bir anlık boşluk... Ama hemen ardından, bakışları tekrar yüzüme kilitlendi. Tuhaf bir şey vardı; göz bebekleri güneş ışığında küçülmesi gerekirken, zifiri karanlıktaymışız gibi genişti.
Devran sessizliğini korumaya devam ederken dizleri üstünde çökmüş olarak duran bir askerin tedirgin sesi doldurdu kulaklarımı.
"Bu... Bu imkansız."
"Kes sesini Burak!" dedi hemen ardından Devran. Yüz hatları gerilmeye başlamış, sinirlendiği her hâlinden belli oluyordu.
"Ne saçmaladığınızın farkında mısınız Sayın Savcı Hanım?" demesi ile derince yutkundum. Bu adam hep bu kadar sert ve sinirli olmak zorunda mıydı?
"Savcı haklı Devran. Tam iki gündür mağaraya girdiğiniz andan itibaren size ulaşamadık. Tarih doğru, 30 kasım saat 03.00 da girdiniz ve bir daha çıkmadınız." dedi Gökhan komutan. Devranın gözlerinde saniyelik bir kırılma hissettim. Lakin çok hızlı toparlıyordu kendini, ya da duygularını çok kolay gizleyebiliyordu.
"Bu mümkün değil." dedi Devran. Devran'ın bakışları etrafta, sanki tanıdığı dünyayı arıyormuş gibi gezinirken; Gökhan Komutan arkadaki ekibe başıyla o keskin işareti verdi. Metalin soğuk sesi, helikopterin yavaşlayan pallerinin gürültüsünü kesti. Henüz ne olduğunu anlayamazken ekip, diz çökmüş askerlerin hepsine birer kelepçe takmaya başladı. O sırada Yüzbaşı Kuzey Kandemir geldi. Onun geldiğini görmemiştim. Sadece isim ve sima olarak biliyordum onu. Askerlere kelepçe takılırken, Devran’ın çelik gibi gerilen omuzlarını gördüm. Kuzey Kandemir’in ani müdahalesiyle kollarının arkasında birleşmesi bir oldu. Devran, bir anlığına sarsıldı ama yıkılmadı. Gökhan Komutan da yardıma gelince, o dev adamın iki rütbeli arasında nasıl bir güç sergilediğine şahit oldum. Damarları şakaklarında belirginleşmişti, nefesi sıklaşmıştı. Gökhan Komutan ve Kuzey, Devran'ın kollarını tutarken sanki bir insanı değil de, her an patlamaya hazır bir yanardağı dizginlemeye çalışıyor gibiydiler.
"Ne yapıyorsunuz siz!" diye gürledi Devran. Sesi, az önce "saçmaladığımı" söyleyen adamın sesinden çok daha farklıydı; ihanete uğramış bir liderin öfkesi vardı içinde.
Selin olarak orada dururken, kalbimin göğüs kafesime vurduğunu hissettim. Ona bakarken içimde bir yerlerde bir sızı peydah oldu. Herkesin öldü sandığı bir kahraman olarak dönmüştü ama şimdi bir suçlu gibi kelepçeleniyordu. Üstelik o, gerçekten de sadece bir saat geçtiğine tüm hücreleriyle inanıyordu.
"Bu bir emirdir Yüzbaşı. Sizi karargaha götüreceğiz ve sen zorluk çıkartmadan bu şekilde helikoptere bineceksin. Derhal!" dedi Gökhan komutan. Sonlara doğru sesini yükseltmişti. Muhtemelen Devranın "bir saattir" demesi canını sıkmıştı. Herkes onlar için oldukça endişelenmişti.
Diğer askerler ve ekip arkada kalan helikoptere binerlerken Gökhan Komutan ve Yüzbaşı Kuzey de Devran ile birlikte güçlükle önümdeki helikoptere bindiler. Derin bir nefes alıp verip ben de helikoptere bindim. Kuzey Devranın yanında oturuyorken Kuzey'in Karşısında oturan Gökhan komutanın yanına geçtim bende. Helikopter gürültüyle havalanmaya başlarken karşımda ki elleri kelepçeli adama çevirdim bakışlarımı. Derin ve hızlı soluklar alıp veriyor, öfkesini kusmak istiyordu.
Devran ile henüz üç ay önce tanışmıştım. Tabi ne tanışma, sorsanız adımı bile bilmiyor. Bir eğitim sırasında Gökhan komutana bir dosya getirdiğimde görmüştüm onu. O kadar sert bir şekilde emirler veriyordu ki istemeden de olsa dikkatimi çekmişti. Gökhan komutan anlattı onu bana. Ondan öğrendim ismini ve soy ismini. Yüzbaşı Devran Aras Çelik.
Şuan tam karşımda oturuyordu. Koyu kahverengi gözleri dışarı bakan Gökhan komutanın üzerinde, ona âdeta nefret kusuyordu. Yanındaki Kuzeye ise asla bakmıyordu. Yine bir gün ikisini kavga ederken görmüştüm. Devran Kuzey'in ağzıyla gözünü yer değiştirecek duruma getirecekti resmen. Kuzey'den de sadece isim soy isim olarak bahsetmişti yine Gökhan Komutan. Kuzey de güçlüydü lakin Devran ondan daha kalıplı, iri ve biraz daha uzundu.
Devrana bakmaya devam ederken aniden gözlerime değen kahveler ile derince yutkunduğumu hissettim. Bakışları birer kurşun gibi ağır ve deliciydi; sanki ruhumun röntgenini çekiyor, bu imkansız yalanın neresinde olduğumu anlamaya çalışıyordu. Bakışlarımı kucağımdaki ellerime indirdim. Kabanımın kollarını biraz daha çekiştirirken onun sert ama yüksek olmayan sesi doldurdu kulaklarımı.
"Ne yaptığınızı ya da neyi ima etmeye çalıştığınızı bilmiyorum komutanım. Herhangi bir saygısızlığım olduysa bunun için üzgünüm komutanım." dedi Devran.
Gökhan komutan bir de bu özelliğinden bahsetmişti. Bazen kendine hakim olamayıp etrafa esip gürlüyor, fakat her defasında etrafta herhangi bir üstü varsa ondan özür diliyordu. Saygı da kusur etmiyordu.
"Bizimle bir saat oldu diyerek dalga geçtin Yüzbaşı." dedi Gökhan komutan otoriter bir sesle. Bakışları hâlâ dışarıdaydı. Tekrar Devrana döndüğüm sırada kendisini zar zor zapt ettiğini gördüm.
"Sizinle dalga geçmedim komutanım, haddim değildir. Fakat sözlerimin de arkasındayım. Timim ve ben bir saattir mağaradaydık. Onlara sorduğunuzda da aynı cevabı alacaksınız." dedi. O kadar emin konuşuyordu ki gerçekten iki gece uyuduğumu bilmiyor olsam ona inanacaktım. Nasıl oluyor da bir saat geçti diyebiliyordu? Devran'ın gözlerindeki o sarsılmaz eminlik, mantığımı zorlamaya başlamıştı. Bir insan, teknolojiye ve karşısındaki üç rütbeliye rağmen kendi algısına nasıl bu kadar körü körüne güvenebilirdi? Üstelik o sıradan bir asker değildi; eğitilmiş, duyuları keskinleştirilmiş bir Yüzbaşıydı.
"Tarihi gördünüz Yüzbaşı," dedim, sesimin helikopter motorunun uğultusuna karışmamasına dikkat ederek. Gökhan Komutan bakışlarını dışarıdan çekip bize döndü. "Kendi gözlerinizle gördünüz. O iki gün nerede geçti sanıyorsunuz? Toplu bir hafıza kaybı mı bu?"
Devran, kelepçeli ellerini dizlerinin üzerinde sıktı. Metalin birbirine çarpma sesi, aramızdaki o ince gerilimi kopardı. "Hafıza kaybı değil Savcı Hanım," dedi, sesi bu sefer fısıltı kadar alçak ama bir o kadar tehditkârdı. "Ben hayatım boyunca hiçbir saniyemi unutmadım. O mağarada... Biz sadece bir saat geçirdik. Ama dışarısı neden yaşlanmış, onu bana siz söyleyeceksiniz."
Tam o sırada Devran'ın alnında bir ter damlası birikti ve hızla şakağından aşağı süzüldü. Helikopterin içi serindi ama o, sanki içten içe yanıyordu.
Madem kendisine bu kadar güveniyordu, ben de kabanımın altında olan fakat hâlâ görünen cübbeme ve algılarıma en az onun kadar güveniyordum.
Dakikalar sonra nihayet helikopter karargaha ulaşıp inişe geçtiğinde derin bir nefes aldım. Şimdi ne olacaktı bilmiyordum işte. Devran, Kuzey ve Gökhan Komutan arasında helikopterden indiği sırada ben de hızlıca indim. Arkama dönüp baktığımda ekibin diğer askerleri de getirdiğini gördüm. Her biri bir ağızdan konuşuyor, neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Tekrar önüme dönüp adımlarımı hızlandırdım. Karargahtan içeri girdiğimiz de Gökhan komutan bir odanın önüne geldi. Kapıyı açıp içeri girdikleri sırada bende girdim. Büyük ve oldukça geniş bir odaydı. Kocaman uzun bir masa ve sandalyeler vardı. Devran ve diğer askerleri birer birer oturttukları sırada kapı açıldı ve Albay Yavuz Kandemir ve Yarbay Hakan Soylu girdi içeri. Saygı amaçlı herkes tekrar kalktığı sırada Albay Yavuz oturmalarını emretti. Yüzbaşı Kuzey'in babasıydı, Albay Yavuz. Oldukça sert ve sinirli bir kişiliğe sahipti. Yarbay Hakan ise... Tıpkı babam gibiydi. Ne çok sertti ne de çok yumuşak. Fakat Albay Yavuz'a asla benzemediği her hâlinden belliydi.
"Yüzbaşı Devran Aras Çelik!" dedi Albay Yavuz. Devran hızla ayağa kalkarken,
"Yüzbaşı Devran Aras Çelik, emret komutanım!" dedi yüksek ve net bir sesle.
"Ne demek oluyor bu Yüzbaşı? Bize derhal bir açıklama yapmanı emrediyorum!" dedi bu sefer Albay Yavuz. Devranın yine kasıldığını hissettim. Sanki ona inanmamaları onu derinden yaralıyor gibiydi, kaldıramıyor, katlanamıyor gibiydi.
"Timim ve ben saat üç sularında mağaraya giriş yaptık komutanım! Her an, her saniye saatimizin ve geçirdiğimiz zamanın farkında olarak tam bir saat sonra saat dört sularında mağaradan çıkış yaptık! Telsizden durumu bildirdim lakin cevap veren olmadı komutanım!" dedi Devran. Sesinde aynı eminlik ve aynı özgüven vardı.
"Bize gerçeği söyle asker!!" dedi daha gür bir sesle Albay Yavuz. Devranın gözlerindeki bariz şaşkınlık ise dikkatimden kaçmamıştı.
"Üsteğmen Mert Demir! Söz hakkı istiyorum komutanım!" dedi ayağa kalkıp tekmil veren askerlerden biri. Albay Yavuz başıyla hafifçe onayladığı sırada tekrar konuşmaya başladı.
"Komutanımız haklı efendim. Her birimiz saatten haberdardık. Hatta Devran komutanım yarım saatte halledebilirdik, sizin yüzünüzden bir saati buldu diye Tolga ve Alparslan'ı azarlamıştı." demesi ile "Evet komutanım!" sesleri odanın duvarlarında yankılanırken, içimde bir yerlerde mantığımın çatırdadığını hissettim. Bir kişi yanılabilir, iki kişi hata yapabilirdi. Ama koca bir tim, hem de Devran gibi disiplin hastası bir adamın komutasındaki eğitimli askerler, nasıl olur da 48 saati bir saat sanabilirdi?
Albay Yavuz'un yumruğunu masaya vuruşuyla irkildim. Masadaki su bardağı titredi. Albay'ın öfkesi odadaki oksijeni tüketiyordu. "Toplu cinnet mi geçiriyorsunuz siz?" diye kükredi Albay.
O an Devran'a baktım. Dimdik duruyordu ama şakağında atan damar, kontrol etmeye çalıştığı o devasa enerjinin bir sızıntısı gibiydi. İlginç bir şey fark ettim; odadaki diğer herkes terlemişken veya gerginlikten solmuşken, Devran ve timinin teninde tuhaf, canlı bir parlaklık vardı. Sanki hepsinin hücreleri taze bir enerjiyle yıkanmış gibi duruyordu.
"Komutanım," dedi Devran, sesi bu sefer daha sakindi ama o sakinliğin altında yatan güç ürkütücüydü. "Bize inanmıyorsanız, tıbbi muayene talep ediyorum. Bir saatlik yorgunluk ile iki günlük açlık ve susuzluğun vücuttaki izi aynı olamaz. Bizi muayene edin, gerçeği o zaman göreceksiniz."
Yarbay Hakan Soylu’nun, babamı hatırlatan o yumuşak ama dikkatli bakışlarının benim üzerimde olduğunu hissettim. Benden bir hamle bekliyordu. Bir savcı olarak bu tıbbi kanıt talebine sessiz kalamazdım.
Lakin tam ağzımı açtığım anda Albayın gür sesi doldurdu tekrar kualklarımı.
"Siz benim sözlerime karşı mı geliyorsunuz asker!" dedi bağırarak. İstemeden gözlerimi kapattım. Bu anın bir an önce bitmesini istiyordum. Gözlerimi tekrar açtığım da Yarbay Hakan'ın bakışları hâlâ yüzümdeydi. Göz göze geldiğimiz sırada hafifçe tebessüm ettiğini gördüm. Ardından konuşmaya başladı.
"Adli tıptan bir zarar gelmez. En azından çocukların gerçeği görmesi ve bizi anlaması için iyi bir seçenek. Hem Savcı kızımız da bu kararı onaylıyordur bence." demesi ile derince yutkunduğumu hissettim. Albay Yavuz bana döndüğü sırada, "Öyle mi?" der gibi bakıyordu. Yavaşça başımı sallamaya başlarken söze girdim.
"Adli tıp doğru bir karar olur efendim. Hem o zaman onlarda gerçeği öğrenmiş olurlar." demem ile Albay Yavuz sıkıntıyla bir nefes verdi.
"Pekâlâ. Adli tıp yapılacak." dedi Albay Yavuz. Ardından arkasını dönerek odadan çıkması ile Yüzbaşı Kuzeyde hemen arkasından Yarbay Hakandan izin isteyerek çıktı. Yarbay Hakan tekrar bana dönerek;
"Adli tıptan sonra yapılacak olan ikinci bir sorgu sırasında, Yüzbaşı Devran Aras Çelik'i bizzat sizin sorgulamanızı istiyorum Sayın Savcım." demesi ile tedirginlik ile yüzüne baktım. Hafif bir tebessüm ederek çıkmadan önce omzuma hafifçe dokundu.
"Endişelenecek bir durum yok kızım." dedi sessizce. Ardından o da odadan çıktı.
Ben bu adamı nasıl tek başımızayken sorgulayabilirdim ki? Tüm öfkesini bana kusmayacağını nerden bilecektim. Sessizce oflayıp yerimde dikleştim.
"Önce adli tıp, daha sonra ikinci sorgu yapılacak! Anlaşıldı mı asker?" dedi Binbaşı Gökhan. Devran da dahil bütün askerler anlaşıldı diye hep bir ağızdan bağırırken odaya giren ekip timi odadan çıkartmaya başladı. Bakalım adli tıp raporları bize nasıl deliller sunacaktı.
Odada sadece Binbaşı Gökhan ve ben kaldığımızda, az önce burada yankılanan o sert seslerin ağırlığı omuzlarıma çöktü. Devran odadan çıkarken son bir kez bana bakmıştı; o bakışta öfke mi vardı, yoksa anlaşılmayı bekleyen bir çaresizlik mi, emin olamıyordum.
Adli tıp... diye mırıldandım kendi kendime. Ellerim titriyordu, kabanımın ceplerine sakladım onları.
"Eğer doğruyu söylüyorlarsa," dedim fısıltıyla, "eğer o mağarada zaman gerçekten onlar için durduysa, bu dünyada bildiğim tüm kanunları yeniden yazmam gerekecek. Ama yalan söylüyorlarsa..."
Gözlerimi masanın üzerindeki boş sandalyeye, Devran’ın az önce oturduğu yere diktim.
"Yalan söylüyorsan Yüzbaşı, o çelikten iradeni kendi ellerimle kıracağım. Babamın bulamadığım gerçeğini, senin gözlerinin derinliklerinde bulacağım. Ama önce o raporlar... O raporlar bize ya imkansızı anlatacak ya da büyük bir ihaneti."
Kendi kendime verdiğim bu söz, odanın soğuk havasında asılı kaldı. Sorgu odasına tek başıma girecektim; karşımda 1.94’lük bir dev değil, çözülmesi gereken en büyük bilmecem duracaktı. Adli tıp raporları gelene kadar geçecek olan her dakika, benim için o mağarada geçen 48 saat kadar uzun olacaktı.
Herkese Selam!
Yeni kitabım Kayıp Birlik; Proje Anka'nın ilk bölümü ile karşınızdayım.
Uzun zamandır aklımda olan ama kağıda dökmek için doğru anı beklediğim bu kurguda; mantığın bittiği yerde başlayan bir gizemi, askeri disiplini ve bir savcının adalet arayışını bir araya getirmeyi hedefledim.
Yüzbaşı Devran Aras Çelik ve Savcı Selin Arya Karahan arasındaki o ilk kıvılcım henüz çaktı ama yangın çok daha büyük olacak gibi görünüyor. Karakterler hakkındaki ilk düşüncelerinizi ve sizce o mağarada neler yaşanmış olabileceğine dair tahminlerinizi çok merak ediyorum.
Yorumlarınız ve desteğiniz benim için çok kıymetli. İkinci bölümde, o gerilimli sorgu odasında görüşmek üzere!
Sevgilerle,
Yazarınız.
