2. bölüm · Kardelenin Kırgınlığı:Geçmişin Yarası
Geçmişin Yarası
İnsan bazı duyguları erken tanır.
Kırılmayı, susmayı, içinden vazgeçmeyi.
Herkes büyümeyi yıllarla ölçerken,
ben bazı şeyleri bir anda öğrendim.
Sevincin de ağırlığı olduğunu,
sessizliğin bazen çığlıktan daha çok acıttığını
ve bazı insanların yalnız yürümeyi seçtiğini.
Şimdi en mutlu anımda yanında olmak istediğim beş kişiyle birlikte ödül töreninin yapılacağı yere adım atıyoruz.
İçimde bir huzursuzluk var. Sanki birşeyler ters gidicek gibi. Ne olur olmaz diye arka kapıya yakın bir masada oturduk. Timimi riske atmamak adına arka kapıya bir araç koydum. Aracın bagajında her türlü silah vardı.
Bu gece lideri olduğum Mizan Timi adına ödül alacaktım. Yaptığımız bir operasyon ile birlikte üç bine yakın yasaklı madde ve silahlara erişim sağlamakla kalmayıp önemli teröristlerden olan o bölgenin liderini elimize geçirdik.
Bu operasyon bizim sahaya çıktığımızın habercisiydi. Bundan öncesinde gece gizli operasyonlar yapıp yüzeysel temizlemeler yapıyorduk. Elay'ın uzun süredir takip ettiği bir teröristten sinyali aldığımız gibi sahaya çıktık. Böylece çoğu şeye sahip olmuş olduk.
Bugün buraya herkes gibi elbiselerle değilde kendimizi belli etmek adına bordo beremiz ve üniformamızla geldik.
Masada dönen sohbet akıcı ve eğlenceliydi. Onları izlerken aklıma ölüm geliyor. Ya da bir gün operasyon yaparken şehit olursak. Bu düşünceler aklımı kemirirken program açılış yaptı.
“Sayın seyirciler,
güvenlik güçlerimizin kararlılığı ve disiplinli çalışmaları sayesinde gerçekleştirilen başarılı operasyonlara bir yenisi daha eklenmiştir.
Yürütülen operasyon kapsamında yaklaşık üç bine yakın yasaklı madde ve silah ele geçirilmiş, kamu güvenliği adına önemli bir başarı sağlanmıştır.”
Dikkatle sahneyi izleyen ve dinleyen timime baktıkça içimdeki burukluk azalıyor yerini gurur ve aitlik hissi alıyordu. Aitlik nedir bu zamana kadar bilmiyordum ama sanırım bulmuştum. Tam olarak buydu.
“Yürüttükleri operasyon kapsamında üç bine yakın yasaklı madde ve silaha el koyan Mizan Timi adına, birlik lideri Sare Yaman’ı ödül takdimi için sahneye davet ediyoruz.”
Ayağa doğru kalkıp üniformamı düzeltirken gördüğüm manzara ile içimde birşeyler koptu. Sanki geçmiş tekrar canlandı. Yüzümdeki ifade ile tim üyeleri aynı yöne döndü. Hepsinin yüzündeki ifade aynıydı. “Tamam yapabilirsin biz sana inanıyoruz. Hadi git konuşmanı yap ödülümüzü al ve gel” Elay'ın söylediği sözler ile kendime gelip toparlandım.
Burada olmamalıydılar. Ben çağırmadım, Tim çağırmaz. Nereden haberleri oldu?
Sahnenin merdivenlerini aynı sakinlikle çıktım. Ödülü alıp kürsüye ilerledim. Ailemi orada beni alkışlarken gördükçe içim sızlıyordu. Sanki açık bir yaraya tuz basılıyor gibiydi. Kürsüye çıkıp boğazımı hafifçe temizleyip konuşmaya başladım.
“Sayın komutanlarım, değerli misafirler,
Bu ödül tek bir kişiye ait değil. Bu, aylar süren bir disiplinin, uykusuz gecelerin ve sessizce verilen kararların sonucudur. Gerçekleştirdiğimiz operasyonda üç bine yakın yasaklı madde ve silah ele geçirildi. Bu, sadece bir rakam değil; gecenin bir yarısında doğru yerde durabilmenin bedelidir.
Bu süreçte kimse geri adım atmadı. Kimse “ben” demedi. Çünkü biz bu göreve tek tek değil, birlikte çıktık. Aynı riski aldık, aynı yükü taşıdık.
Timimdeki her bir kişi benim için sadece bir silah arkadaşı değil; zor zamanlarda sırtımı dönebileceğim, gerektiğinde önümde duracak kardeşlerimdir. Bu başarı onların sabrının, cesaretinin ve birbirine olan güveninin eseridir.
Bu ödülü temsilen alıyorum ama bilinmesini isterim ki burada duran kişi ben değilim; biziz.
Hepinize teşekkür ederim.”
Sahneden indiğimde adımlarım hızlandı. İçimde sanki kelebekler uçuşuyor gibiydi. Hızlı adımlarla ilerleyip timime doğru koşup sarıldım. Sanki tüm gerginlik ve stres uçup gitmişti. Masaya oturduğumuz da kendi aramızda dönen muhabbet vardı. Sarp ile Elay her zamanki gibi kavga ediyor. Arın aralarındaki buzları eritmeye çalışıyor. Karan onları izliyor. Bense 13 numaralı masaya bakıyordum.
Aklımda çıkarı olmayan sorular vardı. Cevabını hiç bulamayacağım bir çok soru.
Bir boşlukta kendimi arıyormuş gibi hissediyordum. Kocaman bir boşluk. Ucu olmayan.
Kimdim ben neydim? Asıl kimliğim neydi? Ailem gerçekten de timim miydi yoksa kendimi mi avutuyordum?
~
Bazen en yakın arkadaşın, en büyük sırlarını saklayan kişi olur. Bazen de kalbinin en derin yerini bilen tek kişi… Ve işte tam o anda, sen fark etmeden hayatını değiştirecek bir bağ başlar.
Benim hayatım günlük sayfalarına yazdığım küçük motivasyon cümleleriyle değişmeye başladı. Her gün bıkmadan usanmadan yaptığım sporlar, gece yatmadan önce kurduğum hayaller ile…
Kurduğum hayaller gerçekliğe kavuştu. Hep sorardım kendime aile nedir diye cevabını geçte olsa buldum. Aile dediğimiz şey dört duvar arasında beraber yaşadığımız kişiler veya kimliğimizde yazan isimler değildi.
Aile dediğimiz kavram bizi koşulsuz destekleyen imkansızı bile başaracağımıza inanan, sevginin her koşulda arttığı gruptu.
Ödül töreni bitmişti fakat Elay ile Sarp'ın koşuşturmalarından bir türlü çıkış yapamamıştık.
Arka kapıya doğru yönelip çıkış kapısını zor bela açtım. Yüzüme değen soğuk kendime gelmemi sağlayan en büyük etkendi. Araca binip ağrı kesici almak istiyordum. Başımın ağrısından olsa gerek denge sorunu yaşıyordum.
Ailemden koptuğum günden beri bu tarz semptomlar azalmış neredeyse yok olmuştu.
Aracın bagajını açıp altındaki kaplamayı söktüm. Altında bulunan silahlardan ikisini belime, bir tanesini diz tarafımda bulunan pantalonun gizli cebine yerleştirdim. Yedek jargörleride ceplerime yerleştirdim.
Başım dönmeye başladığı için gelen kişilerin kimler olduğunu göremiyordum fakat seslerinden bizimkiler olduğunu algılayabiliyordum.
Arabanın ön kapısını açıp torpido dan ağrı kesici kutumu alıp koltuğa oturdum. Kutuyu açıp içinden üç tane hap içtim.
“Kaptan sence de üç hap fazla değil mi?” diyen kişi Sarp'tı.
Arabadan inip bagaja doğru ilerledim. Her üye için ayrı olan kaplamalardan Sarp için olanı söktüm ve içindeki silahları Sarp'a gösterdim.
“Senin silahların. Ayrıca üç hapta fazla değil anca ağrım diniyor.” Altı hap içtiğim günlerde oluyordu bu benim şanslı günümdü.
Kalan ekipte bagajın önüne geldiğinde onların kaplamalarınıda söktüm. Hepsi silahlarını alıp araca geçtiğinde bagajı kapattım.
Arkamı dönüp araca binecektimki duyduğum sesle baş ağrım kaldığı yerden artmaya devam etti.
“Seninle gurur duyuyoruz kızım.”
Arkamı hızlıca dönüp karşımda duran ailem olduğunu iddia ettikleri kişiler duruyordu.
Duyduğum cümle ile attığım kahkaha acı ama gerçekti.
“Siz mi? Güldürmeyin beni ne oldu sen bana yapamazsın diyordun. Şimdi ne değişti” parmağımla suçlarcasına gösterdiğim kişi babamdı.
“Ne oldu ödülü görünce mi aklınıza kızınız olduğum geldi?” Gülüyordum fakat bacaklarımın bağı çözülmeye başlamıştı. Alttan bir titreme vuruyor,ayakta durmakta zorlanıyordum.
“Kızım biz öyle deme-”
“Kes sesini! Öyle demek istedin. İnanmadın. İnsan kızını koşulsuz desteklemez miydi? Hani nerede? Şimdi gelip bana palavra sıkmayın. Benim ailem ‘yapamazsın’ dendiği gün öldü” Arkamı dönüp aracın ön kapısının önünde durdum. Arkamı dönüp “Benim ailem bu araçta siz de geçen senelerde olduğu gibi bensiz devam edin.”
Aracın kapısını açıp koltuğa bindim. Titremem artmaya başlamış, nefes alamıyordum.
Arabayı çalıştırıp hiçbir şey konuşmadan ilerlemeye başladım. Arka tarafta muhabbet akıcı bir şekilde ilerliyordu fakat şuan tek düşündüğüm şey nefes alabilmekti.
Arabayı sürebildiğim kadar hızlı sürüp ödül töreninin olduğu yerden olabildiğince uzaklaşıp arabayı durdurdum.
Kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Arabaya yaslanıp nefes almaya çalışıyordum. Sorular aklımda dönüyor. Tek istediğim şey Talas'ı,kızımı görmekti.
İlk defa bu kadar kötü olmanın verdiği huzursuzlukta nefes almamı zorluyordu. Gözlerim doluyor, ağlamamak için zor duruyordum. Karargaha yetişmemiz gerektiğini hatırlayınca kendimi toparlamam gerektiğimi fısıldayıp araca geri bindim.
Yol boyu çok sessiz ve durgundum. Arabayı olabildiğince hızlı ve kestirmelerden giderek yolu kısaltmaya çalışıyordum. Gaza bastıkça aklımdaki düşünceler hızlanmaya ve dolanmaya başlıyordu.
Karargaha vardığımızda düşüncelerin sesi daha kısıktı ama bitmiş değildi. Karargaha yine aynı sert adımlarla girdim ama bu sefer sesleri eskisinden daha kısıktı. Sanki susturamadığım seslerin yerine kısılıyordu.
Hızlı adımlarla kadınlar tuvaletine girip kapıyı kitledim. Bacaklarımın bağı çözülmüş gibi kapının dibine çöktüm. Gözlerimden yaşlar zihnimdeki kirleri silmek ister gibi delicesine akıyordu.
Yaşananları unutmak zordu; hele ki en çok destek beklediğin yerden sessizlik gelince. İnsan o an anlıyordu, bazı yaralar yalnız açılmıyor fakat yalnız kapanıyordu. Hayatta böyle adaletsizlikle devam ediyordu.
~
Karargâh ışıkları altında kimse yüksek sesle konuşmazdı. Çünkü herkes biliyordu: birazdan açılacak dosya, birilerinin hayatını sonsuza kadar değiştirecekti.
Masanın baş koltuğunda oturmuş tüm dosyaları inceliyordum. Elimizde olan bilgiler sınırlı olduğu için üstü kapalıydı.
“Elay sadece bu kadar mı bilgiler?” Diyen kişi Arın'dı.
“Araştırıcak tüm yolları deniyorum ama elimdeki bilgiler sınırlı.” Haklıydı bilgiler çok iyi korunuyordu.
“Elay banada bir tane bilgisayar ver.” Tüm gözler üstüme döndüğünde suç mu işledim diye düşünmedim değildi. “Ne öyle bakıyorsunuz. Bana bakcağınıza önünüzdeki dosyalara bakın.” Elay'ın vermediği bilgisayarlardan bir tanesini çekip aldım.
Önümde dosyalar ve bilgisayar vardı. Bilgisayardan bulduğum bilgilerin bazılarını deftere bazılarınıda çıkartıp tahtaya yapıştırıyordum.
Saat gece ikiyi çeyrek geçiyordu. Herkes yarı uyur halde araştırmalara devam ediyordu.
“Kaptan ne zaman bitecek bu araştırma?”
“Kıdemli Başçavuş Sarp Korkut ve geri kalan Mizan timi üyeleri istediğiniz zaman çıkıp gidebilirsiniz. Sizi burada zorla tutan yok. Fakat bilgiler tamamlanırsa operasyon sizsiz yapılır.” durup soluklandım uzun zaman olmuştu böyle konuşmayalı. “Şimdi kapı orada.” kalkıp kapıyı sonuna kadar açtım. “Sonuna kadar da açık çıkmak isteyen çıkabilir.”
Ailemden haber almamak güzeldi. Onlara her türlü yardımı uzaktan yapıyordum fakat en azından sesleri yoktu. Yapamazsın diyen kelimeler susmuştu. Timime bağlanmıştım. Evet kabul etmem gereken bir gerçekti. Bağlanmıştım, fakat gelmeleriyle yine bağı koparıyordum.
Arın ayağa kalkıp kapıyı kapattı. “Dışarıda kar yağıyor sen kapıyı sonuna kadar açıyorsun. Olmaz olsun böyle dostluk sen bizi öldürmek mi istiyorsun?”
“Kaptan sen uyusan mı? Belki düzelirsin, ne dersin?”
“Arın sen boş gevezelik yapmada önün-” lafımı yarıda kesen şey Sarp'ın içeriden battaniye ile gelmesiydi. Arın, Sarp'ın elinden battaniyeyi alıp üstüme örtmeye çalışıyordu.
Battaniyenin altında sudan çıkmış balık gibi çırpınıyordum.
Karan ayağa kalkıp “pış pış hadi uyu Sare hadi.”
“Bari sen uymasaydın şunlara. Lan bi salın bırakın.” ayağa kalkıp tüm dosyaları toplayıp klasöre, bilgisayarlarla birlikte kilitli kasaya koydum.
“Şimdilik iş bitmiştir yarın saat 6.00 da hepiniz burada olacaksınız yoksa tüm işi size yıkarım.” Masanın üstünden araba anahtarını alıp kapıya doğru arkamı dönüp ilerliyordum. Kapının koluna uzanırken arkamı döndüm.
“Elay benimle bu gece kalır mısın?”
“Tabiki hem sana anlatacaklarım var.” Anlatacakları yoktu iyi hissetmediğimi bildiği için geliyordu.
Beraber arabaya bindiğimizde üstümde kötü bir his vardı. Sanki bir şeyler kötü ilerliyordu.
Araba anlamadığım bir terslikte ilerliyordu. Eray yan koltukta uyuyordu. Uyanmasın diye yavaş sürdüğüm bir gerçekti ama garipti.
Başım ağrıyor,gözüm kararıyordu. Şuan kaza yapmam olası bir riskti fakat araba kullanma konusunda kimseye güvenmiyordum. Güvenemiyordum.
Arabayı evin önüne park ettiğimde ev bi sessizdi. Her zaman camda beni bekleyen Zeus yoktu. Elay’ın camını biraz açık bırakıp arabadan indim. Yemek yiyordur diye düşünerekten binanın içerisine korkak ama bir o kadar da güçlü adımlarımı atarak ilerledim.
Binanın kokusu bu sefer Emine teyzenin yemek kokularıyla değilde barut kokusuyla doluydu.
Merdivenleri ikişer ikişer atlayarak çıkarak evin önüne geldim.
İçimi sıkıştıran hisler vardı. Korku gibi… Normalde hiçbir şeyden korkmadığımı iddia etsemde deli gibi korkuyordum. Bağlandığım birini kaybetmekten, ölmekten, timin arasının bozulmasından, ailemin gelmesinden…
Kapı deliğine anahtarı soktuğumda kağı zorlanmaya bağlı olarak aşınmıştı. Belki de Zeus yabancı biri girdi diye yapmıştı.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde ses yoktu. “Oğlum. Annecim ben geldim.” Zeus yoktu. Gittikçe sesim artıyor ve titremeye başlıyordu.
Zeus'un annesini Tanya'yı bir operasyonda bulmuştum yarası vardı ve hamileydi. Üç yavrudan sadece Zeus kurtuldu. Annesi Tanya'da doğum sırasında yarayı kapatamadılar,kanamadan öldü.
Zeus'un gelişi bana yalnız olmadığımın hatırlatıcısıydı. En yalnız olduğum zamanda gelmişti. Sesiyle bana sürekli varlığını hissettirirdi ama şimdi sesler susmuştu.
Odaları hızlıca arıyordum. “Zeus, Zeus, oğlum korkuyorum ses verir misin artık?”Gözlerimden yaşlar art arda dökülüyor bir yandan da evi arıyordum.
3+1 ev bugün kocaman bir yalı olmuş gibiydi. “Zeus saklambaç oynamanın sırası değil korkuyorum ses çıkar sonra oynucaz söz.”
Odama girdiğimde karşıma çıkan manzara ürkütücü ve acıydı. Gördüğüm şey ile yutkunamadım, nefes almayı unuttum, dizlerim yeni ayağa kalkmış bir bebek gibi titriyordu.
Hızla ilerleyip yere çöktüm. Zeus'un yerde kanlar içinde olan vücudunu kucağıma doğru çekip sarıldım.
“Oğlum hadi kalk bak anne geldi. Ödül maması ister misin? Hadi kalk, kalk.” hıçkırıklarım gittikçe artıyor adeta bir çığlığa dönüşüyordu.
“Zeus kalk ne olur kalk. Ölme ölemezsin, ölemezsin. Kalk, kalk.” Zeus kalkmıyordu. Oğlum beni yalnızlığa bırakıyordu.
“Tamam oğlum tamam bak sakin anne,tamam ağlamıyorum.” Gözyaşlarımı silip ayağa kalktığım gibi Zeus'u kucağıma aldım.
Başının kolumdan düşmesiyle sildiğim gözüm tekrar ıslanmıştı.
Binadan çıktığım gibi Elay'a bağırdım. Elay olayın şoku ve uyku mahmurluğu ile arabadan inip arka kapıyı açtı.
Zeus'un bedeni arka koltukta yatıyordu ama Zeus yatmayı sevmezdi.
Arabayı çalıştırıp buzlu yolda hızlanabildiğim kadar hızlı sürmeye başladım. Elay arka koltukta Zeus'un yarasına baskı uygulayıp kanamayı minimum seviyeye indirmeye çalışıyordu.
Etrafımdaki sesler yok olmuştu. Kendi zihnimin karanlığında kayboluyordum.
Veterinerin önüne geldiğimizde Zeus'un kucağıma alıp içeri koşar adımlarla girdim. İçimdeki korku çok büyüktü. Onu severken ölürse ne yapacağım diye hiç düşünmemiştim. Öleceğini tahmin bile etmemiştim.
Zeus'u ameliyata aldıklarında kucağımda onun kanlarıyla kalmıştım. Gözyaşlarım delicesine akıyordu. Duvara yaslanıp yavaş yavaş yere çöktüm.
Elay başını omzuma yaslayınca göz yaşlarım daha da arttı.
“Elay ben ne yapıcam şimdi? Bittim ben çok yoruldum o da giderse ne yapıcam?”
“Bilmiyorum gerçekten bilmi-”
“Ama ben biliyorum.” Ayağa kalkıp arabaya bindim. Elay koşarak arkamdan gelip kilitli kapıyı zorlayarak açmaya çalışıyordu.
“Sare hadi aç kapıyı hadi oğlun uyanınca seni görsün.”
Arabayı hızla evine doğru sürdüm. Apartmanda botlarımın yankılı sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu.
Evden kamera kayıtlarını alıp kapıya ilerledim. Evdeki kulak çöpleriyle kapının her tarafından farklı örnekler alıp ayrı poşetlere koydum.
Kapının zorlandığını düşündüğüm kısmından parça ve doku örneğini de alıp karargaha doğru ilerledim.
Karargaha vardığımda odaların ışığı açıktı. Kim gelmişti bu saatte? Saat altı ya yaklaşıyordu. Bizim ekip gelmeden işimi halletmeliydim ve bunun için tamı tamına 2 saatim vardı.
kilitli kasayı açtım. Bilgisayarları içinden alıp laboratuvara ilerledim. Pamuk çöplerini makinenin bölümlerine teker teker yerleştirip bilgisayarlardan bir tanesini ona bağladım.
Diğer bilgisayarı önüme çekip kamera kayıtlarının olduğu flash belleği takıp izlemeye başladım. Saatin kaç olduğuna dair pek bir bilgim yoktu fakat Zeus'un nabzı yavaştı. Yani ortalama olarak en fazla bir buçuk saat kan kaybetmiş olmalıydı.
Saat aralıklarını tek tek incelemeye başladım. Saat gece üçte kapının önünde siyah bir araba duruyordu. Plaka erişimim vardı fakat araç,terörist saldırısının olduğu bölgede bırakmak zorunda olduğumuz araçlardan birine aitti.
Buda işlerimi zorlaştırıyordu. Kamera görüntülerinde göz renklerinden başka hiçbir bilgile ulaşım sağlayamıyordum. Ellerinde eldivenler vardı. Bu yüzden parmak izi taramasıda yapamazdım.
Kamerada sadece bir sahne çok netti. Zeus'un vurulduğu an…
Sanki biri bilerek yapmış gibiydi. Evimin her köşesini bilerek adım atmış ve kameranın önüne Zeus'u çağırarak orada yaralamış.
Garip olan şey Zeus'un tepki göstermemesi ve çağırılan yere gitmesiydi.
Vurulduğu anı geri sararak sürekli ipuçları aramaya çalışıyordum. Zamanla birlikte gözlerimdeki yaşlarda akıyordu.
Ağlamaktan helak olmuş bir halde makinenin kapağını açıp tüpleri çıkardım. Aynı şekilde hepsini temizleyip yerlerine koydum. Bilgisayarları kasaya koyup geri kitledim. Buraya geldiğim anlaşılmasın diye kamera görüntülerini silip dışarı çıktım.
Araya koşarak ilerleyip bindim. Birkaç saniye yanlış mı yapıyorum diye düşündükten sonra,karşıdan gelen araba farıyla gözlerimi ovuşturdum. Araba farı doğrudan bana doğru yöneltilmişti.
Gözlerimi alan far yüzünden etrafımı göremiyordum. Bir süre sonra far kapandı arabanın kapısı açıldı. Kapıdan inen kişi Karan'dı…
Karan'ın adımları bana doğru ilerlemeye başladı. Arabanın önünde durup soluklandığında sınırlı olduğu anlaşılıyordu. Umarım değildir.
Kapımı açtığında boğazımdan kesik ama güçlü bir nefes çıktı.
“Nereye?”
“Sanane.”
“Düzgün cevap ver biraz medeni olsana.”
“Vermiyorum ayrıca medenide davranmıyorum bana ters kalıyor.”
“Belli.”
“Neyi belli ulan ne yaptık sana bugüne kadar boğazına mı yapıştım?” Sinirlenmeye başlıyordum.
Arabadan inip karargahın pikaplarına ilerledim.
“Nereye? Yine bir delilik etme yoruldum peşini toplamaktan.”
“Toplama kim dedi topla diye?” pikapın önünde durmuştum ki kafama bir şey dank etti.
“Nasıl geldin sen buraya? Elay mı söyledi?” Şuan oturup her an ağlayabilirdim.
Oğlum ne yapıyordu? Beni mi bekliyordu yoksa cennet bahçelerinde mi geziyordu?
Gözlerinden tek tük düşen yaşları hemen silip başımı dikleştirdim. Şuan hiç sırası değildi.
Kötü olduğum zamanlar Elay bana gelir beraber sarılarak uyurduk. Ona rağmen sadece çok nadir görmüştü ağlamalarımı…
“Nereye gideceksin?” Şu erkeklerin sorularını beni öldürecekti.
“Boğuldum yeter da bi salın.” Telefonumu alıp saate baktım. Telefonu göstererek “bak hadi mesain başladı Karan Demir ekip arkadaşların nerede?”
“Ekip arkadaşlarım Üst Teğmen Sare Yaman'ın telefonuna ulaşamadıkları için bana soru sordular bende onları izne çıkardım. Şimdi de tim liderimin arkasını toplayacağım.”
“Yav oğlum baş git işine. Beni bi salın, bırakın boğuldum darlandım. Nefes alamıyorum.”
Arkamı dönüp koşarak pikaba binip çalıştırdım. Başlıyordu bizim mesai.
Pikapla hızlı bir manevra ile karargahın çıkışına ilerledim. “Hadi hadi of seni mi beklicem ben açıl hadi.” Kapı açıldığı gibi gazı kökledim.
Nereye gidicektim? Kimim vardı ki benim? Biri ameliyatta, biride artık sadece soyadımı taşıyordu. Şimdi gerçekten kimsesiz kalmıştım. Öyle yalnızdım ki yıldızlar görse halimi bana yanarlardı.
~
İnsan bazı anlarda güçlü olamıyordu. Gözyaşları emir kiplerine karşı geliyordu. Beyin susmuyor, bir suçlu arıyordu. Bulamadığı zaman ise kendini suçlu ilan ediyordu.
En kötü zaman bu zaman oluyordu. Çünkü insan yaşadığı acıyla birlikte suçluluğu kaldıramaz ve etrafta suçlu arardı.
Bulamadığı zaman ise o kapı bir daha açılmamak üzere kapanırdı.
Saat yediyi çeyrek geçiyordu. Yerlerdeki kan saatler geçmesine rağmen hâlâ kurumamıştı. Beynim vantilatör gibi dönüyor ama hiç bir sonuç çıkmıyordu.
Ağlamaktan şiş ve uykusuzluktan kızaran gözlerle, önümdeki kana boş bakışlar atıyordum.
Buraya ipucu bulmak amacıyla gelmiştim ama yerdeki kanı görünce dizlerimin bağı çözüldüğü için mecburen oturmak zorunda kalmıştım.
Operasyon yapmak için çalışmalıydık fakat ben yerden kalkamıyordum nasıl katılıcaktım?
Duvara tutunarak ayağa kalktığımda başım dönüyordu. Duvara tutunarak zor da olsa lavaboya gidip elimi yüzümü yıkayıp dışarı çıktım.
Arabaya bindiğimde telefonumun ekranına cevapsız aramalar düştü. İşte şimdi ayvayı yemiştim.
Torpido dan bir avuç ağrı kesici aldıktan sonra geri kapattım. Arabada yada evde fark etmeksizin her yere ağrı kesici stoğu yapıyordum, çünkü ağrı ne zaman gelir belli olmuyordu. Özellikle panik atağımın engellenmesi konusunda iyiydi.
Arabayı çalıştırıp ilerlemeye başladım. Kar yavaş yağıyor bazende hızlanıyordu.
Karargaha giriş yaptığımda içime bir ürperti geldi. Azar yiyecektim. Alışıktım zaten genellikle başıma buyruk davrandığım ve köşede adam dövdüğüm için işitiyordum.
Karargah ilk defa bu kadar sessizdi.
Toplantı odasına girdiğimde kimseler yoktu. Pencerelerden vuran keskin soğuk içimi ürpertmişti.
Koridorun içinde birileri varmı diye “Elay, Pars, Arın neredesiniz?” bağırıyordum.
Tüm odaları gezdim her yer boştu. Elay'ın ve Arın'ı aradığımda telefonları kapalıydı.
Saat dokuza geliyordu. Koridorda koşuşturan Şevval'i gördüm.
“Şevval ne oluyor?” Bu panik beni korkutmaya başlıyordu.
“Komutanım içerideki bir kişi yüzünden Eşik Timi operasyona giderken saldırıya uğramışlar. Sizinkiler de oraya gittiler.”
Koşarak dışarı çıkıp aracıma bindim. Burada bırakmışlar. Karan'ı aradım ilk çalışta hemen açtı.
“Efendim.”
“Konum at.”
“Ne konumu?”
“Bilmemezlikten gelme olay yerinin konumunu at. Eşik Timi'nin saldırıya uğradığı yeri.”
Arabayı çalıştırıp gaza köklenip ilerlemeye başladım.
“Arın burası neresi?”
“O gerzek kafada mı orada niye açmıyor telefonumu?”
“Komutanım nasılsınız iyisinizdir inşallah?”
“Kes gevzekliği hele bi çözelim sorunu senin kafanı kırı-” Sözümün kesilmesinin nedeni arkada Pars'ın ‘Albayım’ dediğini duymamdı.
“Sare telefonun niye kapalı kızım.”
“Albayım şimdi şöyleki…”
“Albay'ım Sare'nin şarjı yoktu bitmeden önce bana mesaj atmıştı.”Bu neydi,şimdi beni mı korudu? Ayrıca şarjımda seksendi.
“İyi biz Hakkari Şemdinli'deyiz kızım oraya gel.”
“Albayım orada değildiki operasyon. Saldırı nasıl orada olabilir?”
“İçeriden birilerinin vermiş olduğu bilgiyle yolları kapatıp buraya çekmişler.”
Telefon kapandığında Hakkari'ye gitmem gerekiyordu ama gitmem en az 15 saat sürerdi.
Telefonu elime alıp Yusuf Kara'yı aradım.
“Söyle bakalım Kaptan nereye uçuyoruz.”
“Yusufçuk beni acilen Hakkari'ye uçurman lazım.”
“Tabiki Kaptan ben aynı yerdeyim seni bekliyorum.”
Uçuş pistine geldiğimde helikopterin başında duruyordu.
Helikoptere binip ilerlemeye başladık.
“Yusufçuk ne oldu bugün biraz durgunsun.”
“Şevval'e evlilik teklifi mı etsem?”
“Seviyorsan neden olmasın?”
“Emin değilim hiçbir şeyden. Ne yapcağımıda bilmiyorum. Yani Kaptan anlayacağın ortada kaldım.”
“İçinden ne geliyorsa onu yap. Seviyorsan evlen. Hayatı akışına göre bırak.”
“Sen peki ne hissediyorsun? Geçen senin aracı gördüm pek iyi değil gibiydin.”
“O işler biraz karışık bir ara anlatırım.” Olay yerine yakın bir araziye indim. “Sağolasın yusufçuk hakettin bir yemeği şu işler düzelsin hallederiz.”
“Rica ederim Kaptan kendine iyi bak ve sevmekten korkma.” Arkama bakıp hafif buruk bir tebessümle ilerlemeye başladım.
Yolu kapatmışlardı bu yüzden çitlerden atlayıp, olay yerine giriş yaptım. Kartı gösterip ekibin yanına gittim.
İnceleme ekibinin olduğu yere girip eldivenlerimi taktım. Okuduğum ilk bölüm olay yeri incelemeydi fakat orada ağlayan ailelerden aldığım örnekler, ölülerle vakit geçirmek beni kötü etkilediği için orayı bırakıp askerliğe döndüm.
Askerlik benim ilk hayalimdi fakat yaşadığım sorunlardan ve psikolog raporlarımdan dolayı ilk başta bordo berelik sınavına giremedim. Bu sebeple olay yeri inceleme oldum.
O zamanlar ailemden uzaktım ve olaylarla iç içe olduğum için iç sorunlarımla ilgilenmedim. Böylece psikoloğa gitmedim ve raporlar eskide kaldı.
Eşik Timi'ne çok büyük bir saldırı yapmışlardı. Bomba kalıntıları, sis bombası için düzenek… Bunların hepsinin sonu tek bir şeye varıyordu. Planlı. İçeride bir hain vardı ve her şeyi dışarıya ilerliyordu.
Her taraftan örnek alıp poşetlere koydum.
Eldivenimi çıkarıp çöpe attıktan sonra timin yanına gittim. Albay Vedat Akın'da oradaydı iyi yanı bir şeyi bir kere söyleyecektim kötü yanı, çok soru sorulcaktı.
“Kızım durum ne?”
“Öncelikle hiçbir şey belli değil çünkü iki defa bomba atılmış birisi saldırıda birisi de saldırı bittikten sonra,büyük ihtimalle izleri silmek için.”Tüm gözler üstümde dikkatle dinleniyordu, buda beni daha çok geriyordu.
“Yaralılardan ve ölülerden örnekler alıp incelemek belki işe yarayabilir fakat bunun için savcılıktan izin gerekiyor Albayım.”
“İzini alırız orası kolay sen söyle bakiyim bana bunun sonucu nereye varıyor?”
“Albayım kastettiğiniz şey bunun bir tesadüf olup olmaması ise söyleyeyim sis bomba düzenekleri kurulmuş, yollar bilerek kapatılmış çünkü kapatmak amacıyla koydukları araçlar bizim saldırıya uğradığımızda alınan araçlar. Şuan elimizdeki bilgiler içeriden bilgi sızdığını gösteriyor.”
“Mizan timi bundan sonraki araştırmalarınız karargahta olmayacak.”
“Peki Albayım nerede olacak bilgisayar ve dosyalar karargahta kaldı?” Arın'ın ağzından çıkan nadir mantıklı cümlelerden biriydi.
“Benim evimde yapılacak. Tüm bilgisayarlar ve dosyalar benim evimde. Benim evimde çalışacak ve orada haritayı hazırlayacağız.”Albay Vedat Akın'ı çağırdıkları için gittikten sonra tim ile baş başa kaldık.
“Kaptan sen nesin öyl-” Arın'ın sesi vurmamla birlikte kesildi.
“Lan gerzek kafa arıyorum niye açmıyorsun lan!”
“Ya Kaptan vurma artık ama ya. Herkes hata yapabilir.”Olay yerinin etrafında koşuşturuyorduk. Yer mekan fark etmeksizin her yerde çocuk gibi kavga edip dövüşüyorduk. Tek sorun bazen kendimizi kaybedip gerçekten vuruyorduk.
“Ne bir keresinden bahsediyorsun sen! Seni ne zaman arasam kapalı. Ben ne zaman ulaşıcam sana?”
“Kaptan Allah aşkına dur valla çok yoruldum.” Durduğumuzda ben çitin önünde Arın ise arkasındaydı.
“Tamam tamam gel affettim.” Sarılcam ayağına yatıp kafasına birkaç kere daha vurup koşuşturmaya devam ettik.
“Karan! Gel beni kurtar. Lan Allah aşkına biri beni kurtarsın!” Pars ile Elay'ın gülme sesleri beni daha da çok hırslandırdı. Çitlerin etrafında dört dolanıyorduk.
“Lan hayırsız Teğmen alın şunu başımdan!”
“Gerizekalı ben senin komutanınım salak salak konuşma. ‘Şuymuş’ siktirgit şuradan.” Şu, bu kelimelerinden nefret ediyordum. Çünkü ömrü hayatım boyunca ailem bana sürekli şu, bu gibi hitaplarda bulundu.
“Pars. Bakın Allah adını verdim ne olur kurtarın!” İşimiz bugün cidden çok uzamıştı, çünkü normalde bir saat sonra dönerdi ama bu sefer dönmedi. Dönmediği zamanlar içim daralıyor, nefes alamıyordum. Sürekli olumsuz senaryolar kuruyor, korkum içime sığmıyordu.
Bugün için yaşadığım korku hepsinden büyüktü.
“Oh be!” Arın'ın neye dediğini çözememişken Karan birden beni omzuna aldı.
“Allah kahretsin! Bırak. Karan bırakır mısın? Benim daha bu gerzekle işim bitmedi!” Karan'ın omzunda çırpınırken birden yere bırakınca afalladım.
“Siz iyi misiniz hani olay yerindeyiz ya? Bari burda yapmayın.” Haklıydı ama hiçbir zaman haksız duruma düşmemiştim, burda düşemezdim.
“O da benim telefonlarımı açsın!”
“Kaptan sen niye anlamıyorsun telefonum kapalıydı.” Üstüne doğru yürümeye başladığımda Karan kolumdan tutup geri çekti.
“Niye kapalı? Ben kaç defa dedim açık kalsın diye? Sende bırak beni be!” Olay yerinden gelen sesle irkildim.
“Komutanım bir buraya bakabilir misiniz?” Olay yerinden gelen sese ilerledim.
“Geldim sorun ne?”
“Komutanım elimizde bir tane kamera görüntüsü var. Fakat çok bulanık bir şey çıkar mı bilmiyoruz?”
Kamera görüntüsü vardı fakat çok bulanıktı düzelme ihtimali çok düşüktü fakat Elay halledebilirdi, halletmeliydi. Çünkü bu görüntüden plakaya erişim sağlayabilirdik.
“Elay'a gönderin görüntüyü hemen düzeltsin.”
“Emredersiniz komutanım.”
Yaşanan korkular üçe ayrılır derdi anneannem.
Biri geçip giden korkulardı; karanlıkta büyür, sabahın ışığında küçülürdü.
Biri alışılan korkulardı; insan zamanla onlara yer açar, kalbinde sessiz bir köşe ayırırdı.
Bir de sevgiden doğan korkular vardı…
Sevmenin cesaret istediğini en geç onlardan öğrenirdik.
Kaybetme korkusu, yetememe korkusu, kırma korkusu… İnsan sevdiğini incitmemek için susar, kendini eksiltir, bazen de en çok sevdiğinden saklardı kalbini. Çünkü sevgi, sadece ısıtmazdı; aynı zamanda yakardı.
Ve bazı korkular vardı ki, ne karanlıktan ne yalnızlıktan doğardı… Sadece sevmekten.
~
Kar henüz tam çekilmemişti. Toprak suskundu, hava ağırdı. Kardelenler yine kimseye danışmadan ortaya çıkmıştı; sessiz, ince ve inatçı. Ne dikkat çekmeye çalışıyorlardı ne de kaybolmaya. Sadece oradaydılar. Bu halleri birini hatırlatıyordu insana… Hani konuşmadan anlatan, fark edilmek için çabalamayan ama yokluğu hemen hissedilen biri gibi.
Hayat bazı insanları tıpkı kardelenler gibi en zor zamanda bile sessizce ayaklanmayı öğretiyordu.
Hayat her zaman seçeneklerle doluydu, fakat bana hiçbir seçenek sunmamış sadece işleri yokuşa sürmüştü.
Çok yoğun geçen iki haftanın sonunda Ankara'ya geri dönebilmiştik. Öyle bir haftaydı ki bizim için, başımızı bile kaşımaya vaktimiz yoktu.
Bir yandan olay yeri incelemede, bir yandan da Elay'ın yanında araştırmalar yapıyordum.
Arın da bu süreçte azabımın korkusuna şarjı elli olur olmaz şarja takıyor, her gün özür mesajları atıyordu.
Affetmedim diyordum ama çoktan affetmiştim, sadece telaşlarını görmek hoşuma gidiyordu. Yada sevildiğimi iliklerime kadar hissediyordum…
Eve döner dönmez veterinere gitmiştim. Birkaç gün önce Zeus'un yarası iyileşmiş ve taburcu olması gerekiyordu fakat evde olmadığım için biraz daha misafir kalması gerekmişti.
Can dostum Adile'de o günlerde evde olmadığım için eve bir temizlikçi tutup temizletmişti. Adile,düzen hastası ve titiz bens, ense tam aksine dağınık ve pasaklı biriyim. İki gün evi toplamasam ev havaya uçardı.
Buna rağmen kendisiyle 2. sınıftan beri beraberiz. Kendisi benim en büyük destekçim. En zorlandığım zamanlarda bile beni asla yalnız bırakmamış,tüm dünyaya karşı korumuştu. Ona minnettardım.
Zeus'u alıp odasına bırakıp markete çıktım. Dolap kaç gündür evde olmadığım için bomboştu. Evin eksiklerini ve birkaç aburcuburu sepete ekliyip ilerlemeye devam ettim.
Süt, yumurta, kakao… Derken sepeti ağzına kadar doldurdum. Bunlarla çok güzel tatlılar yapıcaktım çünkü Zeus tatlılarımı yiyordu.
Ödememi yapıp, poşetleri araca koydum ve yola çıktım. Poşetlerle eve çıkmak bir o hayli zordu fakat zoru başarmak diyince akla ben geldiğim için bunuda başardım.
Kavanoza koyulcakları kavanoza, dolaba koyulcakları dolaba koyup tüm poşetleri boşalttım.
Çalan telefonumun yanına gidip telefonu açtım.
“Adom efendim.”
“Pasaklı o evin hali neydi öyle? İnsan bi temizlemez mi? Ama neyseki temizlendi sakın pisletiyim deme yine!”
“Tamam tamam onu bunu boşverde orada işler nasıl?”
“Ne yapayım Allah'ın cezalarıyla uğraşıyorum. Onlarda senin gibi pasaklılar sonra tüm evi çekip çevirmek bana kalıyor.” Ablası ile abisi de benim gibilerdi. Aslında biz pasaklı değildikte Adile biraz titiz fakat bunu ona söylediğimizde ise dövülen taraf biz oluyorduk.
“Neyse ben kapatıyorum daha nöbete gidicem bir ton gerizekalı ile de orada uğraşıcam.”
“Görüşü-” Telefonun kapanmasıyla sözüm yarıda kesilmişti. Alışmıştım aslında böyle anı tepkilerine ama yinede garip geliyordu.
Şu aralar hiçbir şeye emin değildim. Hele ki hislerim konusunda.
Fakat bu ana Arın şahitlik etseydi kesinlikle ‘Ben yapınca kızıyorsun’ derdi işte buna çok emindim.
Telefonu koltuğa fırlatıp karargahtan gelen kasayı açıp dosyaları masanın üstüne koydum. Orada kaldığımız iki haftada daha çok veriye ulaşmıştık. Ve bu veriler bizi doğrudan saldıranlara ulaştırabilirdi.
Eşik Timi bu vakitler dağılmaya yüz tutmuş gibiydi. Operasyon sırasında uğradıkları saldırıda dokuz kişilik timden sadece beş kişi kurtulmuştu. Bu dosyada daha çok çalışmamızın nedeni de buydu. Mizan timi ilk başladığı zamanlar yedi kişiydi. Sonra bir süre önce yaptığımız operasyon ters gitti ve dört kişi kaldık. Yaşananlardan etkilenen bir arkadaşımız ayrıldı sonrada Elay ile Arın katıldı. Sonuç olarak beş kişi kaldık.
Onlara yapılan saldırı ile bizim çalıştığımız operasyon içerikleri uyuşuyordu. Mizan Timinde ölenlerin intikamı alınmamış kanları yerde kalmıştı,fakat Eşik Timinin kanları yerde kalmasın diye uğraşıyorduk.
Dosyaları boş boş karıştırıp durdum ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Adile'nin söylediği gibi ayağa kalkıp kek yapmaya başladım. Aklım ne zaman karışsa sürekli kek yapardım.
Bir tarifi yoktu aklıma ne geliyorsa koyuyordum. Bazen kakao, bazen orman meyveleri, bazen limon, bazende havuç.
Benim gibi hiçbir zaman bir yere ait olamamış,sürekli isteklere göre değişiyordu.
Ölçüsüz göz kararı un, süt, yağ… Hepsini karıştırıp fırına attım. Çıkardığımda kokusu artık küçük Sare'yi heyecanlandırdığı gibi heyecanlandırmıyordu ama sakinleşmeme yardımcı oluyordu.
Tepsiyi tezgahın üstüne koyup keki içinden çıkardım. Hepsini dilimleyip tezgahın üstündeki kabına koydum.
Eldivenlerimi elimden çıkarıp Zeus'un yanına gittim. Kendi odasından kalkıp benim odama gidip yatağıma yatmıştı.
Günlerin yorgunluğu ve uykusuyla bedenim rahat bir yer bulduğu gibi uykuya geçti.
İnsan ilk yalanı duyduğunda tüm gerçekler şüphelendirir, etrafa karşı hassas olmaya başlar, güven kırılır, hisler uzaklaşır. İkinci yalanı duyduğunda ise tüm şüpheler gerçekleşir güven kopar, hisler biter. Ve yollar ayrılır.
~
Uyandığımda içime Adile'nin ruhu kaçmıştı. Dün gecenin yorgunluğuyla hiçbir yeri tam olarak toparlayamamıştım. Evi hafif bir şekilde toplayıp masanın üzerine dosyaları serdim.
O kadar çok dosya vardı ki hangisinden başlayacağımı bilmiyordum.
Bilgisayarları açıp masanın üstüne koydum.
Elimde bir tane flash bellek vardı fakat içinde ne olduğuna dair fikrim yoktu. Şimdi bu dosyayı açmalı mıydım yoksa ekibi mi beklemeliydim?
Belleği bir kenara bırakıp diğer dosyaları elime aldım. Hepsinin numaraları birbirine girmişti. Bir numaralı dosyanın içinde üç numara, on numaranın içinde ise bir numara vardı. Karışıklığı düzelttikten sonra kapı çaldı.
Kapıyı açtığımda heryere geç kalan tayfa sonunda gelmişti. “Hoşgeldiniz. Gelin içeri.”
“Kaptan dövmeyeceksin dimi?” Bunu söylemesi herkesin kahkaha atmasına neden oldu.
“Dövmeyeceğim geç içeri hadi.”
“Şükür be.” Diyip bana sarıldığında bi şoka uğramıştım. Biraz fazla mı dövmüştüm?
“Kaptan bir an hep dövüceksin bitmeyecek sandım.”
“Siz geçin masaya hepsini oraya serdim. Bilgisayarlardan ikisi masada geri kalan üçüde kasada.” Zeus'un yanına gidip onu kucağıma aldım. Yaraları ağır olduğu için ayağa kalkıp yürümek canını acıtıyordu. Oturma odasında yerdeki yatağına koyup masaya geçtim.
“Ne zaman iyileşiyor.” Bunu soran “ Karan'dı. Konuştuğu zaman şükredeceğimiz kişiydi. Ortam içindeyken muhabbetlere girmez. Kendi halinde düşüncelere dalardı.
“Bilmiyorum. Net bir tarih yok, ilerlemede.” Hiçbir ilerlemesi yoktu. Sadece nefes alıyor aynı şekilde yürümeye çalışıyor ama yürüyemiyordu. Yemek yiyemiyor, günde iki üç defa serum yada şırınga ile besliyordum.
“Sare bu bellek ne belleği?”
“Bilmiyorum. Bende siz gelmeden bakmak istemedim.” Elay'ın sorusunun cevabı yoktu. Bizde kendimiz cevap üretmeliydik.
“Bakalım o zaman.” Arın elini belleğe uzattığında Elay ondan önce davrandı.
“Saçma sapan konuşma! Ya bize kurulan bir tuzaksa. İçeride bir hain var diyorlar farkında mısın bilmiyorum!” İçerideki hainin kim olduğunu bulmalılardı yoksa biz bu evde birbirimizi öldürecektik.
“Peki şimdi ne yapıcaz? Madem o kadar bilgin var şunu da bul bakalım.” Kavga başlayacak gibi görünüyordu.
“Kolaysa gel sen yap!” Elay'ın omzunu sakinleşsin diye ben sıvazlarken, Arın orada dalga geçer gibi gülüyordu. İşte gerçekten şimdi kavga başlıyordu.
“Birde pişkin pişkin gülüyor.” Öne doğru eğilip elini masaya vurduğunda irkilmiştim. “Yapıştırcam bir tane görücek dünyanın kaç buçuk olduğunu!” Acilen haini bulmalılardı yoksa evim başıma yıkılıcaktı.
“Tamam tamam sakin olun.” Elay'ı yerine oturtup ayağa kalktım. Yatağımın üzerinden telefonumu alıp masaya geçtim.
“Albayı arayıp soralım.” Kavga çok büyümeden belleğin cevabını bulmalıydım.
“Reis bir şey sorabilir miyim?” Birinin Kaptan’ı, birinin Reis'i, diğerinin nesi olucaktım acaba?
“Söyle.”
“Neden sürekli bir şeyleri Albay'a soruyoruz? Tamam bunun için sormamız normal ama bildiğimiz şeyleri bile soruyoruz.”
“Bin bilsende bir bilene sor. İnsan bazen her şeyi bildiğini sanır ama bazı cevaplar akılda değil, tecrübede saklıdır. Sormazsan yol uzar, sorarsan belki canın yanar,ama kaybolmazsın.” Herkesin bana bakan gözlerine aldırmayıp telefona döndüm.
“Bir şey diyim mi? Çok iyi sözmüş ben bunu kullanırım.” Arın hem kendi soru sorup cevabını beklemeden cümlesine devam etmişti.
Albay'ı arayıp telefonu hopörlöre aldım ve masanın ortasına bıraktım.
“Efendim kızım durum nedir?”
“Albayım biz masanın içerisinde bir tane bellek bulduk. İçeride hain olma ihtimaline karşı bi size soralım istedik.”
“Evet kızım. Bende sizi bu yüzden arayacaktım. Mizan Timi şimdi beni dikkatle dinleyin, o belleğin içinde görüntüler var. Bu görüntülerden size yapılan saldırının ve Eşik Timi'ne yapılan saldırının faillerini bulma ihtimalimiz var.”
Ortamdaki sessizlik söylenenler ile buz kesilmiş gibiydi. Uzun zamandır aradığımız görüntüler şimdi burada mıydı?
“Oraya doğru yoldayım geldiğinde konuşuruz.” Telefon kapandığında bir süre arkasından telefona bakmaya devam ettim. İçinde hiç bir his yoktu, sadece boşluk… Mutluluk, öfke, heyecan, merak… Hiçbiri, hiçbir duygu yoktu.
Aniden ayağa kalkıp banyoya yöneldim. Kapıyı kapattığımda içimde anlam veremediğim bir huzursuzluk vardı. Ellerime lavaboya bastırıp nefes almaya çalıştım. Göğsüm sıkışıyor, ellerim titriyordu.
“Hayır, hayır, hayır. Şuan değil, şuan değil.” Şuan panik atak geçirmenin sırası değildi. Hemde hiç değildi.
Çenemin titremesi aklımın içinde düşüncelerin daha hızlı akmasını sebepti. Bu da olayların tekrar tekrar gerçekmiş gibi yaşamama…
Dakikaların etkisiyle titremem biraz daha azalmıştı.
Yaklaşık olarak 15 dakikadır tuvalette yere çöküp atağın geçmesini bekliyordum. Atağım geçmek üzereydi sadece elimin titremesi kalmıştı oda geçerdi pek sorun değildi.
Ayağa kalkıp musluğu açtım. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra kapıyı açıp dışarı çıktım.
Saat öğlen üçe geliyordu. Zeus'un serum vakti…
“iyi misin?”
“Ne zamandan beri iyi olup olmadığımla ilgileniyorsun Teğmen?”
“Saldırıdan beri.” Acı içime, üzerime yıkılmış bir duvar gibi çöktüğünde kaskatı kesildim. Kaç gün olmuştu ama acı halen daha taptaze yerindeydi. Yalandı yas hiçbir zaman azalmıyordu, acıda…
Kapı çaldığında tekrardan kendime geldim. Ellerimin titremesi geçmek üzereydi. Bugün şanslı günümdeydim 20 dakika sürmüştü. Olmadığımı düşünürsek yarım saate bu işi kapatmıştık.
Kapıyı açıp Albay'ı içeri aldım. Emriyle birlikte televizyonun önüne geçtik.
“Kızım belleği televizyona tak.” Belleği masanın üstünden alıp televizyona taktığımda video oynamaya başladı.
Bu görüntü gördüğüm bütün görüntülerden farklı çalışıyordu. Kamerayı patlatmaya çalışmışlardı fakat kamera patlamamıştı. Ortasında bir çatlak vardı buda sadece görüntünün netleşmesinde sorun oluşturuyordu.
Görüntü bittiğinde Albay konuşmaya başladı. “Görüntü bu. Faillerin yüzlerinin olduğu kısım çatlağın olduğu yer. Çok ufak bir görüntü bile bize kişileri verebilir. Sizden isteğim görüntüyü netleştirebildiğiniz kadar netleştirmeniz.”
Dikkatle dinliyorduk ki soru geldi. “Yapabilir misiniz?”
Aynı anda “Tabiki Albayım.” dedik.
“Bizim elimizden ne kaçtı ki?” Arın’ın cümlesi gerginliğimizi kahkahaya dönüştürdü. Elimizden çok şey kaçmıştı kendisi sayesinde. En absürt şeylere takıldığı için önemli yerleri kaçırıyorduk. Fakat iyi bir keskin nişancıydı çoğu zaman hayatımız onun elindeydi ve bu görevi başarıyla tamamlıyor.
“Size güveniyorum çocuklar.” diyip evden çıktı.
“Şimdi ne yapıcaz?” Gerçekten hiçbir fikrim yoktu. Atak sonrası zaten bir şey düşünemiyor iken birde kafam karışık olunca başım çok ağrıyordu.
Ortamdaki sessizlik devam ediyordu. Bir, iki, üç… Toplam on, on beş dakika boyunca sessizlik devam etti. “Anlaşılan kimsenin bir fikri yok.” Ayağa kalkıp Zeus'un odasına doğru ağır ağır ilerledim. Odaya girdiğimde çekmecede ki serum lardan birini alıp diğer çekmeceyi açtım. Oradan da iğne, pamuk, dezenfektan ve bandajı alıp kapattım.
Odaya geri gidip Zeus'un yanına çöktüm. Kesik tüylerinin olduğu yeri dezenfektan ile temizleyip veterinerin öğrettiği gibi damarı bulmaya çalıştım. Her tarafına ışıkla ve dokunarak bakıp damarı buldum. İğneyi kutunun içinden alıp damarın üstüne koydum.
Canım çok acıyordu… Kafamı öne eğip derin bir nefes aldım sonra iğneyi damara yerleştirdim. Sol gözümden akan bir yaş ağır ağır ilerlerken serumu da yerine yerleştirdim. Ayağa kalkıp gözyaşımı hızla sildim.
“Hadi, çözelim bakalım şu bulmacayı.” Tüm gözler bana şaşkınlıkla bakıyordu. Bir göz hariç…Karan'ın gözleri tüm gözlerden farklı olarak bakıyordu. Bu gözlerin içindeki duyguyu hiçbir zaman görmemiştim o yüzden duyguyu ayırt edemiyordum.
“Ne bakıyorsunuz? Hadi bulalım şu kişileri.” Herkes Karan'a bakıyordu. Sanki bir emir bekliyor gibi…
“Şimdi hepinizin kafasını kıraca-. Kim geldi şimdi!” Kapıyı açtığımda ailemden kalan iki bağdan biri olduğunu gördüm. Birincisi annemdi. Fakat üç yıl önce bilinmez bir nedenden toprağa gömülmüştü…Nedenini sorduğumda kimse söylemedi. Diğer ise abimdi. Beni çoğu zaman korumaya çalışmış fakat okuduğu için uzaktan pek de işe yaramamıştı ama en büyük destekçimdi. Ailem ne zaman ‘hayır, olmaz’ dese abim yapardı.
Belli etmiyordu ama o da benim asker olmamı istemiyordu. Nedenini sorduğumda ‘ölürsen ben ne yaparım?’ diyordu.
“Abim…”
“Merhaba küçük tavşan.”
“Niye gelmedin çok uzun zamandır?” Yüzündeki gülümseme büyüdükçe içim daha çok ısınmıştı.
“Ne oldu özledin mi? Hani sen duygusuzdun ne oldu?” Babam ben küçükken sürekli duygusuz olduğumu söylerdi. Şaka arasında da olsa canımı çok acıtıyordu. Ben de bu acıyı yenebilmek için sürekli olarak ‘duygusuzum’ derdim. Fakat gece sonunda her yatağa başımı koyduğumda ağırlık çöker tüm duygular açığa çıkardı. Gece boyunca kabuslardan uyuyamaz, gözlerim kuru kalamazdı.
“Duygusuz değildim sadece babamdan sonra emekli ettim.” Babam benim için ölmüştü. Canım acıyordu, yasını halen daha tutuyordum inkar edemezdim ama ölmüştü…
“Sence de abartmadın mı? Yani sana zarar gelmesinden korkuyordu.” İçeri davet ettiğimde herkes buz kesiyordu. Elay bilgisayar başındaydı. Sarp ile Arın kendi halinde dostlara bakıyorlardı. Karan'ın gözüde bendeydi. Evet bende.
“Zarar gelmedi sanıyorsan yanılmışsın. Zararın sadece fiziksel olarak gelmediğini anlayacak kadar cahil değilsindir diye düşünüyorum!” Ortamın sessizliği ile birlikte kafamın içerisindeki sesler artmıştı. Babam gerçekten beni düşündüğü için mi söylemişti? Saçmalıyordum.
“Kahve içer misin?” Bu soru abimeydi.
“Arkadaşlarına sorman gerekmiyor mu? Sonuçta onlar misafir.”
“Tam tersi. Onlar ev sahibi,sen misafirsin.” Abimde olsa sonuçta o evden geliyordu. “İçer misin?” Karan gözünü dosyalara çevirdiğinde biraz olsun rahatlamıştım.
“Yok,ben içip geldim.” Abimden uzaklaşıp mutfağa girdim. Kahve makinesinin bitmesini beklerken aklımdaki düşüncelerle boğuşuyordum. Babamın sesi kulaklarımda çınlıyor,ihtimaller gözümün önünden geçiyor,ellerim titremeye başlıyordu.
Bugün felaket gibiydi.
Kahveleri tepsiye koyup içeri girdim. Masaya bıraktığımda bir tane dosya dikkatimi çekti. Bu dosyayı görmemiştim. Üstünde semboller ve sayılar vardı.
“Bu neyin dosyası?” Masaya oturup dosyayı açtım. İçinde şifreler ve harfler vardı. Harfler birleşip anlamlı kelime yada şifre oluşturmuyordu.
“Bu dosyayı Vedat Albay getirdi. Burada kodlar varmış işimize yarayabilirmiş. Ben birkaç defa baktım ama pek bir şey anlamadım.”
“Arın sen neyi anladın ki?”
“En azından senin gibi yanlışlıkla dosyaları yakmadım. Dimi Pars. Yada birileriyle dalga geçmek iç- ” Pars, Arın’ın ağzını eliyle kapatıp kulağına bir şeyler fısıldadı.
“Hee öyle diyorsun o zaman benim kardeşim olduğun için seni affediyorum.”
Dosyanın üzerinde kod olabilecek hiçbir şey yoktu. Harfler,semboller birbirine karışmıştı. “Arın haklı bende hiçbir şey anlamadım.”
Dosyayı masaya fırlatıp kafamı ellerimin arasına alıp düşünmeye başladım.
“Seri kodu veya sembollerle bir şeyler oluşturmuş olabilirler mi?” Aklımda hiçbir şey yoktu. Bomboş.
“Denemeden bilemeyiz ama semboller ne için kullanılır ki?” Elay haklıydı sembollerin bir karşılığı yoktu.
“Sayılar alfabetik sıraya göre ise.”
“Nasıl yani?”
“Şu şekil a nın karşılığı bir,b nin karşılığı iki… Böyle devam eder.” Dosyayı önüme çekip bir tane kalem aldım. Harf yazan yerlere sayıları yerleştirdim. Evet bunlar kod yada şifreydi fakat semboller ne işe yarıyordu?
“Ödül törenine gelmişler. Engellemeye çalışmıştım fakat olmadı. Kusura bakma.” Bugün sanki her şey beni düşürmeye çalışıyordu. İstedikleri oluyordu…
“Sorun değil.” Sorundu.
“Bence artık konuşmalısın. Empati yapmaya çalış.”
“Empatiyi bana öğretecek son insan sensin abi. Ben çok yaptım empatiyi hiçbir şey değişmedi.” Anneme tek benzediğin konu empati yapmamdı. Şimdi onuda kaybettim.
“Babam evini öğrenmiş buraya gelebilir haberin olsun.” Diyerek evden çıktı. Nasıl yani evimi nasıl öğrenmişti ki? Yıllardır sessiz sakin yaşıyordum ne diye geldiler?
Akıl, olan biteni anlamaya çalıştıkça daha çok yoruldu; kalp ise anlamaktan vazgeçip kırılmayı seçti.
Düşünceler birbirine dolandı, cevaplar sorulardan kaçtı. İnsan bazen ne hissettiğini bilmez, sadece içinin acıdığını fark eder. Bu karışıklık bir zayıflık değildi; aklın yetişemediği yerde kalbin aldığı bir yaraydı.
~
Saatlerdir aynı masada aynı dosya üzerinde uğraşıyorduk. Herkes ayrı bir evrendeydi. Arın uyuyor,Pars dosyalara boş bakışlar atıyor,Elay görüntü üzerinde çalışıyor,Karan ne olduğunu bilmediğim ve çözemediğim bir evrendeydi. Bende aynı dosyaya bakıyordum.
Saçlarım onları tutan kaleme karşı meydan okuyor aşağı doğru topuzu kaydırıyordu.
“Biz her gün böyle çalışacak mıyız?”
“Arın hadi mızmızlanma!”
“Kaptan Allah rızası için biraz uyuyayım.”
“Tamam geç kapının yanındaki odaya misafir odası geç yat orada.” Arın bize şuan hiçbir yardımı yoktu. Bizim sahada yardıma ihtiyacımız vardı.
“Off Arın haklı böyle bitmiyor.” Bunalmaya başlamıştım. Bu iş bitmiyordu ve sıkıcıydı da. Kafamı kollarımın arasına alıp masanın üzerine kapandım. Sessizlik ürkütücü bir şekilde ilerliyordu. Masa cam kenarında olduğu için dışarıyı gözetlemek kolay ve eğlenceliydi.
Kafamı kaldırıp, ayağa kalktım. Camdan dışarı bakarken hareketlilik fazlaydı. “4 araba, 6 motor.”
“Ne oldu?” Karan'ın sorusu aslında benimde sorumdu. Beyefendi sadece olay oldukça konuşuyordu. Ağzı olmadan yaşamak böyle olmalıydı.
“Bilmiyorum fakat kapının önünde 4 araba, 6 motor var. Şüphelenmiyor değilim.” Cümlem bittikten sonra araçlarda daha da bi hareketlilik oldu.
“Elay bizim araçlar bunla-.” Cümlemi bitirmeden araçlardan çıkıp camı patlattılar. Cam parçaları üstüme gelmiş elimle onları silkeliyordum.“Hani bu cam kurşun geçirmezdi.”
Söylenmem bittikten sonra ikinci bir kurşun daha geldi. Ani etkiyle birlikte koltukların arkasına geçtik.
“Pars geri çekil!” Pars çekildikten sonra koltuğu tutup öne devirdim. Bu eve taşınmamın nedeni bir saldırıya uğramamdı. Bu yüzden Vedat Albay ile birlikte bu teçhizatları kurmuştuk.
“Koltukları öne doğru devirin altlarında kalan teçhizatları alın, koltuklarıda siper olarak kullanın.”
“Oğlum bi uyuyacaktık evi mi yıktınız?Lan noluyor!”
“Beyin yoksunu al şunları.” Sniper, standını ve mermileri odaya doğru attım.
Mermiler hızla hareket ediyor bize fırsat tanımıyordu. Yerde kayarak camın yanındaki duvara geçtim.
“Sare şuraya geç vurulacaksın!” Karan’ın cümlesini takmadan önüme döndüm. Silahların standını kurmaya çalışıyordum.
“En fazla ölürüm.” Beni hayatta tutan tek şey Adile iken hayatın gidişatı,kalbinin yansımasını değiştirebiliyordu.
Standın bacaklarını yerine oturtturmaya çalışıyordum ki lambaya isabet eden kurşun yüzünden lamba patladı.
“Sabır, sabır!” Etrafı göremiyordum,artık standın bacaklarını takmak şans işiydi. Şansın bana küstüğü günlerdeydim.
Zeus'un arka odadan havlama sesleri geliyordu. Onu dert etmememin nedeni arka odanın camının arka binaya bakmasıydı. Kapalıydı ve Zeus yarasından dolayı kalkamazdı.
Standın bacaklarından birini tam takmak üzereydim ki, arkamdan bir elin tutup beni çekmesiyle omzumun üzerinden kurşunun geçmesi bir oldu. Omzumdaki acıyla kısık sesle inledim.
“Sana vurulacaksın dedim!” Kurşun omzumu sıyırmıştı. Oluk oluk kan akarken bir yandan da Karan'a laf yetiştiriyordu.
“Senin yüzünden standın bacağını takamadım!” Kurşun sesleri kesildi ve araba sesi geldiği an Karan'ı itip kapıya doğru koştum. Kapıyı açıp koşarak ilerledim. Merdivenleri üçer üçer atlayıp aşağı indim. Dış kapıyı açıp koşarak arabaya bindim. Torpidodaki tabancaları yan koltuğa alıp arabayı çalıştırdım. Gazı kökleyip ilerlemeye başladım.
Otobana çıktığımda arabalardan ikisini görüp peşlerine düştüm. Yaklaştığımı görmüş olmalılar ki gaza bastılar. İki arabayı tek başıma yakalamaya çalışıyordum.
Otobanda makas atarak ilerlerken araba sayısı artmaya başlamıştı. 3,4,5 derken sayıları birden 8’e çıktı.
“Allah kahretsin! Off!” Şansın benden nefret ettiğini düşünmeye başlıyordum. Arabalar ateş etmeye başlayınca arabayı bir oraya bir buraya savuruyordum. Bir insan ancak bu kadar şanssız olabilirdi.
“Benden nefret ediyorsanız söyleyin daha çok uğraşayım!” Biraz yüzsüz olabilirdim bunu inkar etmiyordum ama yerinden yerine değişirdi.
Panik atağın ne zaman sizi bulacağı belli olmuyordu şuan araba ile kovalamaca oynarken ellerimin titremeye başlaması gibi…
Araçlar birbirleri ile karışmaya başladı. İzlerini kaybetmek üzereydim. Sürekli birbirleri ile karışıyor, teker teker yan yollara sapıyorlardı. Telefonum art arda çalıyor buda dikkatimi dağıtıyordu.
Pars'ın telefonunu açtığımda içime bir ürperti düştü. Pars normalde beni aramaz, bana olan güvenini her koşulda belirtirdi. Ortadan kaybolduğum anlarda bile yerimi bilir bir süre sonra yanıma gelir sessizce otururdu. Pars benim sessizliğimin dostuydu.
“Efendim.”
“Arkandayım. 20 metre sonra sağ tarafta aşağı inen bir yol var oraya gir sen önlerini keseceksin bende arka taraftan sıkıştıracağız.”
Pars'ın söylediği gibi 20 metre sonraki aşağı inen yola saptım. “Sare 30 metre sonra önlerini keseceksin hızlan.” Hızımı yükseltip ilerlemeye başladım. Omzumdaki acı katlanılmaz bir hal almaya başlıyordu. Kan kaybından gözlerim bulanıklaşıyor önümü net görmekte zorlanıyordum.
“Pars kaç kişisiniz?”
“Bizim ekip işte.”
“Nerden buldun yerimi?”
“Onu söyleyemiyoruz maalesef.”
“Ciddiyim.”
“He öyleli şimdi söylemezsem vurulma ihtimalim yüzde kaç?”
“Yüzde doksan dokuz o bir ihtimalde net göremediğim için.”
“Tahmini olarak ne kadar kan kaybettin?”
“Hiçbir fikrim yok tek bildiğim şey üşümeye başladım, bulanık görüyorum ve başım hafiften öne düşmeye başladı.” Gözlerimi açık tutmaya çalışıyor bir yandan da hzıı arttırmaya çalışıyordum. “Fakat dayanırım.”
“Yalan söylüyor dayanamaz.” Hep bir ağızdan söylenince telefondan gelen yüksek ses beynimin içinde top oynuyorlarmış gibi hissettirdi.
“Nerdesiniz?” Yukarıya çıkan rampanın önünde durup anı kollamaya başladım. Kolçağı açıp içinden ip alıp kolumun üstünden bağlayıp sıktım. Bu kanın akışını bir nebze azaltabilirdi.
“Sare çık!” Pars'ın emriyle gaza basıp rampayı çıktım. “Pars ben bunların hepsini tutamam sıkıştırın!” Hepsi birbirinden dağınık bir halde ilerliyordu. Arkadan gelen üç aracın köşeden ve ortadan olmak üzere takip ettiğim araçları sıkıştırdı. Böylece sıra bana gelmişti. “Sare sıra sende.” Hızımı yükseltip vitesi beşe taktım hızla ilerleyip bir anda el frenini çekip direksiyonu sağa sonrasında da sola çevirdim. Drift atmak hem dikkat dağıtacaktı hemde hızlarını düşürüp önlerini kesmemi sağlayacaktı.
Başım dönerken, dönmek feci bir şeydi. Dünya üzerimde taklalar atarken arabayı durdurmaya çalışıyordum. Vitesi yavaşça düşürürken telefonu kapattım.
Araba saniyeler sonra iyice yavaşlarken yaramı kontrol edip arabadan aşağı siper alarak indim. Siper aldığım kapının önünde dururken bir yandan yaramı gizlemeye çalışıyor bir yandan da etrafı görmeye çalışıyordum.
“Atın lan silahları.” Sesim tanıyamayacağım bir noktadaydı.
Yaramın acısı durmuştu sanki donmuş gibiydi. Soğukluk var ama bir o kadar da yoktu. Kurşun içeride değildi ama içerideydi de. Tam kalbimin ortasında…
“Sare Yaman patronun selamı var sana hiç unutamayacağın bir hediye bırakacak onu bekle!” Cümle bittikten sonra arabaların arkasında kalan timle bakıştım. Arın, Elay, Pars ve Karan… Arın'ın ifadesi bir sonraki hamlemi merak ediyor, Elay mantıklı planlar kurmaya çalışıyor, Pars duyduğu cümleye karşı gülmemek için zor duruyor, Karan ise siyahı kırmızı yapmak istiyordu.
Pars ile birbirimize bakıp gülmeye başladık. Bir süre sonra aramıza Elay ve Arın da katıldı. Biz böyle gülerken Karan gözlerime bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
“Demek unutamayacağım hediye. Güzelmiş. Ama doğum günümde versin olur mu? Doğum günü hediyelerine bayılırım.” Mavi saçlarım yaram ile birlikte kırmızıya bulanmıştı. Gözlerim kararıyor şu işi hemen bitirmek istiyordum.
“Şimdi arkadaşlar siz mi silahlarınızı atarsınız yoksa ben mi atayım?” siperden ayrılıp üstlerine doğru silah doğrultarak yürümeye başladım.
Soldaki adamlardan birinin dizine kurşun sıkarak ilerlemeye devam ettim. “Ama benim canım sıkıldı hadi bir oyun oynayalım.” Uzun zamandır üstünde çalıştığım bir işkence yöntemi vardı. Aslında tıpta kullanılıyordu fakat işkenceye daha çok yakışacağına emindim.
“Şimdi silahını en son bırakan üzerinde işkence yöntemleri deneyeceğim. Hepiniz bırakmazsanız benim için büyük şans.” Adamlardan birisi tetiği çekmek için harekete geçtiğinde bu sefer kurşun onun topuğuna isabet etti.
“Hadi ama ölmek için çok gençsiniz.” Hepsinin gözleri şaşkınlıkla bana bakıyordu. Şuandan itibaren ölmenin hiçbir anlamı yoktu.
Adamların arkalarına geçip etraflarında dolandım. Canım çok sıkılıyordu.
Üç kişi bir anda silahları ile bana dönüp ateş ettiğinde kafamı eğip kurşunlardan kurtuldum.
“İyi niyetimi suistimal etmeyin adam akıllı konuşuyoruz şurada.” Üç kişinin kafasına sıktıktan sonra başım dahada dönmeye başladı.
“Çok sıkıldım.” Diyip hepsini etkisiz hale getirdim. Geri dönüp arabanın üstüne oturup soluklandım. Şans benden nefret ediyor olsaydı şuan yere yığılmıştım demek ki o kadar da nefret etmiyordu.
“Ama ben çatışma istiyordum.” Elay Arın'ın karın boşluğuna dirseğini geçirince büyük bir kahkaha attım.
“Arın çatışma sana gelmişti zaten bu kadar beklemeseydin.” Gecenin bir vakti bunlarla uğraştığımıza inanamıyordum. Üstelik kurşun geçirmez dedikleri cam ilk kurşunda patlamıştı.
Karan ve Pars hızlı adımlarla bana yaklaşıyordu fakat tek anlayabildiğim şey renklerdi. Kendimi beş numara astigmat varmış gibi hissediyordum.
“İyi misin?” Bu adam gerçekten konuşabiliyor muydu yoksa başka biri mi konuşuyordu?
“Mükemmelim.” Kahkaha atmaya başladığımda gerçekten deliriyordum. En kötüsüde hissetmememdi. Bu kadar sık gülmek bana zarardı biliyorum fakat ancak böyle baş ediyordum.
Karan'ın üzerimdeki bakışları ürkütücüydü. Kendimi ağır bir baskıda hissediyordum. “Canım acımıyor ama başım dönüyor her an bayılabilirim.” Pars'ın yüzü bir anda söndü. “O zaman siz Karan'la birlikte eve gidin bizde buraları toplayalım.”
“Ama canlıları ayırın. Onlar benim yeni malzemem.” Böyle konuşunca gerçekten psikopata benziyordum ama değildim alakam bile yoktu. Sadece…
Karan ve Pars tarafından zorla arabaya bindirildikten sonra tek duyduğum şey Arın'ın “Ben bunlara niye dokunuyorum ya Sare vurdu o taşısın.” diyişiydi. Araba gece ay ile birlikte ilerlerken bilincim yavaşlıyordu. Başım döndükçe midem bulanıyor kan ise durmak bilmiyordu.
Dakikalar sonra göz kapaklarım kapanıp yerini bulduğunda bilincim tamamen kapandı ve kendimi karanlığa bıraktım.
İnsan bazen uyumaz; sadece kaçacak başka yeri kalmadığında gözlerini kapatır. Karanlık bir dinlenme değil, bir sığınaktır o an. Çünkü bazı geceler iyileştirmez; sadece susturur. İçindeki fırtınayı, yarım kalmış cümleleri, boğazına düğümlenen çığlıkları… Göz kapakların kapanır ama zihnin hâlâ ayaktadır. Ve insan en çok da o an anlar: Karanlık korkutucu değildir aslında. Asıl korkutucu olan, ışığın bile dokunamadığı yerlere sahip olmaktır.
~
Yaralanmak, sadece derinin açılması değildir. Bazen bir anın içine sıkışmak, o anın soğuğunu kemiklerinde taşımaktır. Kan durur, pansuman yapılır, dikiş atılır; ama insanın içinde açılan boşluk, tıbbi bir terimle açıklanamaz.
Sorgu odaları da yaralar gibidir. Dışarıdan bakıldığında sade ve soğuk görünürler; içeride ise her bakış bir neşter, her suskunluk bir teşhis gibidir. Masanın üzerindeki dosyalar, kâğıttan yapılmış olsalar da insanın geçmişini tartacak kadar ağırdır. Floresan ışık gerçeği saklamaz; sadece daha solgun gösterir.
Ve bazen iki insan arasındaki mesafe de bir yaraya benzer. İlk başta derin, keskin ve yakıcıdır. Sonra kabuk tutar. Ama en ufak bir temasta sızlamaya devam eder. Yine de bazı yaralar vardır ki… iyileşmeye direnirken bile yavaş yavaş kapanmaya başlar. Fark edilmeden. Sessizce.
Bilincim epey bir zamandır açıktı. Gözlerim kapalıydı fakat etraftaki sesler belirgindi. Anladığım kadarıyla gizli tesisteydim. Gözlerimi zor bela yavaş yavaş açmaya çalıştım. Öyle ağırlardı ki açmak çok zordu.
Gözlerimi hafif aralayıp duvarlara baktığımda tesiste olduğumu gördüm. Tesis bizim gizli gizli yürüttüğümüz dosyalar için ve yaralandığımızda gelebileceğimiz yerdi.
Beynim bir anlığına durmuş gibiydi. Neden buradaydım da evde değildim? Gözlerimi iyice aralayıp oturduğum yerden doğruldum. Arın ve Pars başucumda birbirlerine yaslanıp uyuya kalmışlardı. Kolumdaki serumu görünce herşey bir anda zihnime çöktü. Vurulmuştum.
Evim dağınık bir halde olduğu için buraya gelmiş olmalıydık,peki Zeus neredeydi?
Kolumdaki serumu çekip attıktan sonra yavaş adımlarla koridora doğru ilerledim. Kolumdan kan süzülüyordu ama şuan onu düşünecek durumda değildim.
Ağır ama bir o kadar hızlı adımlarla tesisi dolaşırken dövüş odasından sesler geliyordu. Gizli gizli duvara sürtünerek sorgu odasına doğru ilerledim. Odada Elay vardı. Bir sorun olmaz diye düşünerekten odanın içine girip kapıyı hızla kapattım. Odanın içinde saldırının failleri vardı.
“Karan!” Elay'ın sesiyle arkamı hızla dönüp Elay'a doğru ilerledim.
“Canım benim sus, sus!”
“Vallahi de olmaz sonra kızıyor.”
“Neden kızıyor?”
“Gidi-” Kapının açılmasıyla birlikte Elay'ın cümlesi havada benimde adrenalim tavana çıktı. “Geldiğine göre sen sorunu sor bende çıkayım artık ben gittim Teğmenim görüşmek üzere.” Elay koşarak çıktığında onu durduramadım. Karan'ın bakışlarıyla başbaşa kaldım.
“Neden kalktın?” Soruyu cevaplamadan önüme bakıp ilerlemeye devam ettim. Odanın içinde Zeus'u arıyordum. Her köşeye baktım.
Odanın içerisinde dolaşırken sorusunu cevapsız bırakmıştım. Çok haksız ve bitkindim. Serumun içindekiler ne ise beni bu hale o getirmiş olmalıydı. Kolumdan tutup kendisine doğru çevirdiğinde kolum acımıştı. “Bu erkekler hep odun olmak zorunda mı?” Kolumun acısıyla kısık sesle homudanıyordum.
“Neden kalktın?” Sence neden?
“Canım istedi?” Zeus'u arıyordum.
“Senin canın her şeyi ister mi?” Gözleri bu sefer her zamankinden farklı bakıyordu. Merak ediyormuş gibi. Neyi merak ediyordu? Hayatımı mı? Bomboş bir sayfayı mı?
“Sanane!” Kolumu sertçe çekip kurtardım. Öküz! Kolumu ovuşturarak bilgisayarın başına ilerledim. Bilgisayardan kameralara bakarken her zaman sorduğum klasik soruyu sordum. “Zeus nerede?” Klasikti ama önemliydi.
“Kalktığın yerde.” Kamera görüntülerine baktığımda doğru söylüyordu. Pars'ın oturduğu koltuğun yanındaydı. Ayağa kalkıp kurduğumuz küçük nezaretlerden birine ilerledim. Kapıyı açıp içeri girdim.
“Eee nerede kalmıştık?” Dalga geçerek duygularımı saklayabiliyordum. Yada tersleyerek. Bu benim küçükken bulduğum bir yöntemdi. Babam önemli bir şey konuşurken duygularımı göstermemek için dalga geçer alay ederdim. Bu yüzden de azar yer boş laflar işitirdim.
O zamanlar da gözyaşlarım içime akar. Gülen suratımın altında kan akardı. İnsanın büyüyünce karakteri değişmiyor,ağırlaşıyordu…
Bu ağırlık tam kalbinin ortasına çöküyordu. Ağırlık yüzünden ne yeni bir yük alabiliyordun, nede bırakabiliyordum. Tam ortada sıkışıyordun.
“Hatırladım en son silahlarınızı bırakmamıştınız.” Etrafımda dönüp silah işareti yapıp kafama dayadım. Tam gözlerinin içine bakıyordum. Silah işareti yaptığım elimi sanki birini vurmuş gibi yapıp geri çektim. “Bende öldürmüştüm. Yazık etmişim.”
“Sare…” Karan'ın sesi bir yerden geliyordu fakat hangi köşe olduğunu kestiremiyordum. O ses birden annemin zarif, neşeli sesine dönüştü. Sesi susturmaya çalıştım olmadı. Bu sefer sormaya başladı. “Neden gittin kızım?” Susmadı. Sorular sormaya devam etti. Yok saymaya çalışıp önümdeki adama geri döndüm.
“Sanada yazık olmasını istemiyorsan.” Koluma bakıp saati işaret ettim. “4 saatin var iyi düşün!” Nezaretten hızla çıkıp derin bir nefes almaya çalıştım. Olmadı… Yok saymaya çalıştıkça çoğaldı,her köşeye dağıldı.
Odadan hızla çıkıp Zeus'un yanına gittim. Islık çalıp Zeus'u uyandırdım. Görmeyeli kaç gün olmuştu bilmiyordum fakat yarası iyileşmişti ve güçlü duruyordu. Ama içinde bir yara vardı.
Zeus yanıma doğru geldiğinde sesler uzaklaşmış gibiydi. Karan bir anda kapıda belirdiğinde Zeus yavaş yavaş arkaya doğru ilerlemişti. Ne yani yanıma gelmesini mi istiyordu? Ve buna izin veriyordu.
Gözlerimle komut vermeye çalışıyordum. Göz bebeğim yerinden çıkacak gibiydi fakat Zeus yerinden kımıldamıyordu. Karan yanıma gelip kolumu tuttu. Kolumdaki kanı pamuk ile silip tampon yapmaya başlayınca bayılacaktım. Kolumu çekmeye yeltendiğimde daha sıkı tutarak tampon yapmaya devam etti. Bu erkeklerde öküzlük genlerden olmalı!
Kolumdaki pamuğu çıkardığında ayağa kalkıp gitmeye yeltendim fakat kolu adımlarımı durdurup dengemi bozdu. Yerimde sendelediğimde kapının duvarından destek alıp doğruldum.
“Nereye?” Gerçekten bunu mu soruyordu? Hemde komutanına.
“Sanane!” Odadan çıkıp ilerlediğimde Zeus'u çağırmama rağmen gelmiyordu. Bu köpek insanı çıldırtırdı!
Adımlarım geriye doğru ilerleyip odaya geri girdim. “Zeus hadi!” Patisi bile oynamadı. Karan'ın yanında kalmak istiyordu. “Zeus sinirleniyorum!” Köpeğide tehdit etmedim demem artık. Yerinden kımıldamıyordu. Karan'ın yanında duruyordu öylece.
“Zeus senin amacın ne?” Odanın duvarlarında sesim yankılanıyordu. Cidden sinirleniyordum. Bu saatten sonra Zeus'u dövebilirdim. “Bırak köpeği kalsın işte.” Sabrım sınanıyordu!
“Benim oğlum ne yapacağıma ben karar veririm! Zeus hadi.” Zeus yavaş yavaş ilerlemeye başladığında Pars ile Arın arkada gülüyordu. “Pars!” Arın Pars'a bakıp daha çok gülmeye devam etti.
Zeus ile birlikte odadan çıkıp koridorda ilerlemeye başladık. “Oğlum senin amacın ne? Ne istiyorsun?” Zeus'tan cevap gelmeyeceğini bildiğim halde sorular sorup söyleniyordum. Tesisten çıkıp karargaha doğru ilerlemeye başladık. Tesis karargahın yakınlarındaydı bu da işlerimizi kolaylaştırıyordu.
Karargaha giriş yaptığımda çok sessizdi. En son böyle bir sessizlik Eşik Timi’ne saldırı yapıldığı gün olmuştu. Adımlarım sert bir şekilde ilerlerken tüm herkes bir odada toplanmıştı. Vedat Albay'ı başlarında görünce şaşırdım. “Albayım. Ne oluyor?”
“Sare sen neden kalktın?” Herkes neden bunu sormak zorundaydı?
“Sıkıldım. Burada ne oluyor?” Bir soruyu neden iki kere sorar ki bir insan? Tekte cevaplamadan olmuyor mu?
“Kimlik taraması. Hain var ve o haini bulmaya çalışıyoruz. Geç sende yardım et.” Masalardan birine geçip bilgisayarı açtım. “Albayım umudunuzu kırmak istemem fakat bununla bulamayız. İçeri hain sokacak kadar akıllılarsa kimlik tarama sistemini hackleyebilir yada başka bir kimlik verilebilir.”
“Sonuç olarak o kadar salak değillerse bulamayız.” Yıllarca burada çalışan insanlar vardı. Onlardan biri ise yıllardır gizlenecek kadar zeki olmalılardı.
Bizde bunlara kanacak kadar aptaldık.
“Buluruz.” Arkamda Karan'ın sesini duymuştum yine ve yine. “Nasıl bulacağız süper zeka?” Diye çıkışınca Zeus'u gösterdi. “Düzgünce konuş bir şey anlamıyorum.” Zeus'a bakıp hafifçe sırıttı.
“Zeus bulucak.” Nasıl yani der gibi gözlerine bakınca açıklamaya başladı. “Sen demedin mi benim oğlumun hisleri tutuyor. Bulsun o zaman haini.” Dalga geçiyor olmalıydı. Zeus'a ne yapacakları belli değildi. İnsanlara acımayan, Zeus'a mı acıyacaktı. Bu adam delirmiş kafayı sıyırmıştı.
“Yok, olmaz. Hayır. Oğlumu onlara yem edemem. Ben bulurum.” Gözlerimdeki alaylı ifade kaybolmuş yerini korku almıştı. Oğlumu bir kere kaybediyordum bir daha aynı korkuyu yaşayamazdım.
“Zeus'a bir şey olmayacak sadece bulacak.” Neyin ısrarıydı bu? İstemiyordum.
“Ben bir kere bu korkuyu yaşadım, bir daha yaşamayacağım. Teröristlerden bahsediyoruz, normal insanlardan değil!” Zeus'u yanıma alıp karargahtan çıktım. Karargahın araçlarından birisini alıp yola koyuldum. Evimi yaptırmalıydım.
Yolda ilerlerken boş sorulardan ziyade aklıma takılan bir soru daha vardı, ‘ben kaç gün tesisteydim?’. Telefondan takvime baktığımda yaralandığım günün üzerinden tam dört gün geçmişti. Bana dört gün boyunca ne vermişlerdi de uyumuştum? Benden korkan tek kişi Arın'dı. Diğerlerinin ciddiye almadığını söylemezdim fakat Arın daha çok korkardı.
Arın'ı aradığımda telefonu yine ve yine kapalıydı. Telefonu ısrarla aradıktan sonra dördüncü çalışta açtığında sesi korku doluydu.
“Efendim Kaptan.”
“Niye telefonun kapalıydı?” Her zamanki soruydu değişmezdi çünkü Arın telefonumu açmaya tenezzül etmiyordu.
“Kaptan Sarp dediki açma onunla kavga ediyordum o yüzden açamadım.”
“Bana ne verdiniz?”
“Ne olarak?” Bu çocuk salak mıydı cidden bunu düşünmeye başlamıştım.
“Arın sen iyi misin?”
“Kaptan hiç iyi değilim büyük bir baskı altındayım.” Ne baskısı?
“Kim tarafından?” Arabayı sağa çekip durdum.
“Sarp, Elay ve Karan tarafından.” Ne amaçla?
“Arın bana dört gündür hangi ilacı veriyorsunuz?” Telefondan Elay'ın tehditlerini duyabiliyordum. Arabayı döndürüp tesise geri dönmek için ilerledim.
“Arın telefonu hoparlörden çıkar! Bu bir emirdir.” Nedense emir olmadan hiçbir işi yapmıyorlardı.
“Şimdi ilacı söylemeni istemiyorlarsa öksür, başka bir şey ise ‘evet’ de.” Arın öksürünce gaza daha çok yüklendim. Saçmaydı ama işe yaramıştı. Çok uzaklaşmadığım için tesisin oraya gelmek zaman almamıştı. Zeus'u arabada bırakıp tesise giriş yaptım. Şuan tesisi yakasım vardı.
Önüme ilk olarak Elay çıktığı için patlama noktam o olucaktı. “Bana ne ilaç verdiniz?”
Elay sorunu duyar duymaz Arın'a bağırarak odaya girdi. Allahım Yarabbim ne oluyordu bugün burada?
Elay'ın peşinden ilerleyip oldukları odaya giriş yaptım. Arın'ı dövücek gibi üstüne yürüyüp kızıyorlardı.
“Noluyor?” Sesim fazla kızgın ve baskındı. Arın koşarak yanıma gelip arkama saklandı. Küçük bir çocuk gibiydi.
“Hiçbir şey güzel arkadaşımız ile oyun oynuyorduk.” Pars'ın alay konusu olmamalıydık.
“Bakın bir kere sorucam hepinizin hakkında işlem başlatırım. Bana ne verdiniz?” İşlem başlatamazdım. Kıyamazdım.
Pars ile Elay, Karan'a bakıp cevap bekliyordu. “Ya ne bakı-”
“Uyku ilacı.” Karan'ın sözüyle gözlerim açıldı. Sanki başımdan aşağı kaynar su dökmüş gibilerdi.
“Sakinim, sakinim.” Derin nefes alıp soluklandım. “Neden verdiniz uyku ilacını?”
“Yerinde durmadın da ondan. Sürekli kalkıcam diyip duruyordun Karan’da böyle bir fikir buldu.” Öne doğru ilerleyip Sarp'ın önünde durdum. Yakalarını düzeltiyormuş gibi yaptım. “Sarp madem bu kadar müthiş fikirleriniz var neden daha önce kullanmadınız! Sabır Yarabbim sabır.” Yakalarını sertçe bırakıp sersemlettim.
Sinirlenirim tavandı. Sorgu odasına gidip kapıyı sertçe kapattım. Dört saat olmasına on dakika kalmıştı. Nezaretlerden birine girip on dakikanın dolmasını bekledim.
“Ne düşündün? Son on dakika.” Demirlere yaslanmış sürenin dolmasını beklerken sesler tekrardan kulağıma doldu. Bu sefer her zamankinden farklı olarak zorbalığın sesleriydi.
On dakikanın dolmasıyla saatim çaldı. “Din dön. Süre doldu. Tek bir cevap hakkın var. Şimdi soruyorum cevabın ne?” Kimdi başları? Bunu öğrendikten sonrası ne olucaktı bilmiyorum tek bildiğim öğrenmeliyim.
Cevap yoktu, sessizliğin ortasında beynimdeki seslerle yalnız kaldım. Sesler öfkemi arttırdıkça titremeye başladım. Sessizlik devam edince aldığım cevabın olmadığını düşündüm. “Cevap yoksa istediğimi düşünürüm.” diyerek yüzüne tokatı geçirdiğimde tırnaklarımın uzunluğu ile yüzü yırtılmıştı. Çizik gibi duran yırtıktan kan aktıkça dahada delirmeye başladım.
Sesler gülüyordu. ‘Acınası haldesin biliyorsun dimi?’ yada ‘kendini güçlü mü zannediyorsun? Güçsüzün tekisin. İnsanlara zarar veriyorsun.’ diyordu. Vurdukça sesler büyüdü,zihnimde sesler yankılandı,yankılandıkça çoğaldı… Karşımdaki terörist kanlar içinde kalıp bayılınca nezaretten çıktım. Arka taraftaki masalardan birine oturup kafamı ellerimin arasına aldım. Gözyaşlarım istemsizce aktığında daha çok titremeye başladım.
Kapı açıldığında titreyen ellerime rağmen gözyaşlarımı silip kendimi toparlamaya çalıştım. “İyi misin?” Yüzüne ters bir bakış attım. Sence iyi miyim bu nasıl bir soru?
“Ne var?” Sesim ağlamaya kaynaklı hırıltılı çıkmıştı. Ellerim halen daha titriyor ve uyuşuyordu.
“Albay bizi çağırdı, önemliymiş.” Ayağa kalkıp ilerledim tam önünde durup gözlerine baktım. Doğru muydu, yalan mı?
Hiçbir yalan belirtisi yoktu. “İkimizi çağırdı ve önemli. Yine bir oyun yok dimi?”
“Sanki kaç defa oyun yaptık.” Yüzüne ters ters bakınca alttan alttan sırıttı. Kaç defaymış,ilaç vermişlerdi.
“Hepinize teker teker ilaç vermezsem ne olayım.” Söylene söylene araca bindim.
“Ben kullanacağım.” Deyip sürücü koltuğuna geçtim. “Neden?” Sorunun cevabı aslında herkese hitabendi. “Kendi kullanmadığım araca güvenmem!”
Babamın sürdüğü araç kaza yapmıştı ve annem o kazadan çıkamamıştı. Bu kazadan önce de annem arabayı babama teslim etmişti. Ettikten beş dakika sonra tırın altına girmişler.
“Bana da mı güvenmiyorsun?”
“Ben kimseye güvenmem!” Güvenmekten korkarım…
Sessizlik bu sefer acı bir sessizlikti. Karargahın önüne geldiğimizde arabadan ilk inen oydu. Derin bir nefes alıp arabadan indim. Karlar her tarafı kaplamış kardelenlere zemin hazırlıyordu. En sevdiğim de buydu, kışın karın altından kardelen çıkmasıydı.
Karargaha girdiğimde duyduğum sesler beni biraz daha rahatlatmıştı. Vedat Albay'ın odasına girdiğimizde bilgisayarlar açıktı. “Gelin çocuklar gelin.”
Birbirimize anlamsız bir bakış attıktan sonra odaya girdik. “Çok güzel bir bilgi yakaladık. Uzun zamandır araştırdığımız bir iş insanı görünümünde alttan işler yürüten bir mafya var. Bu adam herşeyi şirket üzerine gösteriyor. Bir ayda aldığı yoğun miktarın sebebi bilinmiyor fakat şirket üzerine alınmış.”
“Albayım tamam güzel iyi iş fakat bunun bizimle ne ilgisi var?”
“Bu adamın yarın iş yerinde bir balosu var buraya sadece evli ve iş insanları gidebiliyor. Sorunun cevabı da burada.”
Bir anda birbirimize bakıp anlamaya çalıştık. Ne yani evlenecek miydik?
İnsan bazı şeylere hazırlanır; kurşuna, ihanete, yalnızlığa… ama aynı soyadını taşımaya hazırlanmaz. Çünkü bazı kararlar yavaş yavaş değil, ansızın düşer insanın hayatına. Ne zamanını seçersin ne de yönünü. Bir emir verilir, bir cümle kurulur ve dünya sessizce yer değiştirir.
O gece masanın üzerinde duran yüzüğe kimse dokunmadı. Henüz bir söz yoktu, henüz bir “evet” söylenmemişti. Ama içimde bir yerde biliyordum; ansızın gelen şeyler kapıyı çalmaz… sadece girer. Ve belki de biz, farkında olmadan çoktan aynı kaderin içine adım atmıştık.
ʙᴏ̈ʟᴜ̈ᴍᴜ̈ ɴᴀsıʟ ʙᴜʟᴅᴜɴᴜᴢ?
sᴏʀᴜʟᴀʀıᴍ ᴏʟᴜᴄᴀᴋ ᴄᴇᴠᴀᴘʟᴀʀsᴀɴıᴢ sᴇᴠɪɴɪʀɪᴍ;
1) ʙᴏ̈ʟᴜ̈ᴍᴅᴇ ʙᴇɢ̆ᴇɴᴍᴇᴅɪɢ̆ɪɴɪᴢ ʏᴇʀʟᴇʀ ɴᴇʟᴇʀ?
2) ᴇɴ ʙᴇɢ̆ᴇɴᴅɪɢ̆ɪɴɪᴢ ʏᴇʀ ɴᴇʀᴇsɪ?
3) ᴋᴀʀᴀᴋᴛᴇʀʟᴇʀɪ ᴀᴢ ᴄ̧ᴏᴋ ᴛᴀɴıᴅıɴıᴢ ᴇɴ sᴇᴠᴅɪɢ̆ɪɴɪᴢ ᴋᴀʀᴀᴋᴛᴇʀ ᴋɪᴍ?
4) ʙɪʀ ʙᴏ̈ʟᴜ̈ᴍᴇ sıʀғ ᴋᴀʀᴀᴋᴛᴇʀ ᴛᴀɴıᴛıᴍı ʏᴀᴘᴀʏıᴍ ᴍı?
5) ʙᴏ̈ʟᴜ̈ᴍʟᴇʀ ᴋᴀᴄ̧ ɢᴜ̈ɴ ᴀʀᴀʟıᴋʟı ɢᴇʟsɪɴ? (ᴇɴ ᴀᴢ ʙɪʀ ʜᴀғᴛᴀ)
𝘖𝘬𝘶𝘺𝘶𝘱 𝘻𝘢𝘮𝘢𝘯ı𝘯ı𝘻ı 𝘢𝘺ı𝘳𝘥ı𝘨̆ı𝘯ı𝘻 𝘪𝘤̧𝘪𝘯 𝘤̧𝘰𝘬 𝘵𝘦𝘴̧𝘦𝘬𝘬𝘶̈𝘳𝘭𝘦𝘳.
