3. bölüm · Kardelenin Kırgınlığı:Geçmişin Yarası
Altının Yabancı Soğuğu
Hayat ansızından ibaretti. Doğmak, ölmek… Her şeye rağmen insan hazırlıklı olmalıydı fakat bu hazırlanılacak bir durum değildi.
“Olmaz.”
“Hayır, hayır yok olmaz.”
“Operasyon için…” Gözlerimizin içine bakıp cevap bekliyordu. Ne yapmalıydım? Şuan seçeceğim iki şık tüm kaderimi değiştirecekti.
“Albayım bana b-biraz müsade.” Deyip odadan çıktım. Koridorun içerisinde yürürken burası ilk defa bu kadar uzun ve dardı. Duvarlar üstüme geliyor nefes alamıyordum.
Dışarı çıkıp merdivende durdum. Derin nefes almaya çalıştım. “Ağaçları kesmeyin diye boşuna demediler!” Oksijen yetmiyordu. Nefes almaya çalıştıkça daha çok boğuldum, yukarı çıkmaya çalışırken dibe battım.
Gömleğimin ilk düğmesini açıp boynumu ovuşturarak nefes almaya çalıştım. Merdivenlerden inip hızlı adımlarla bahçenin arka tarafındaki bodruma ilerledim. Bodrumun merdivenlerinden inince karanlığın içine karıştım.
En arka dibe ilerleyip sandalyelerden birine oturup nefes almaya çalıştım. Nefes aldıkça boğazım çözüldü. Gözyaşlarım karanlığın içinde kaybolmuştu bir tek ıslaklıkları kalmıştı.
“Ne yapıcam! Ne yapıcam?” Çıkmaz sokağın içinde yol bulmak zordu. Bazı çıkmazların kaçışı vardı, çitlerden atlar gidersin fakat bazıları sadece duvarla örülüydü. Bu durumda ne yapılırdı? Kalkıp geri mi dönülürdü yoksa düşüp yardım mı beklemek gerekirdi?
Hıçkırarak ağlamayalı çok olmuştu. Sayamayacağım kadar çok… ‘Operasyon için…’
“İstemiyorum, istemiyorum. Yoruldum başkaları için her şeyi yapmaktan!”
“Neden ben? Neden, neden… Sare aşağı Sare yukarı yoruldum gerçekten çok yoruldum. İstemiyorum artık sadece ölmek istiyorum!” İlk defa bir şeyi bu kadar çok istiyordum. Her şeyden çok…
Şuana kadar bir kurşunun önüne atlamamamın tek nedeni anne olmak istememdi. Ona aile olmak anlatıcı değilde, dinleyici olmak istiyordum.
Karanlığın içinden annem geldi, ‘geçicek merak etme geçicek.’ “Anne çok acıyor hemde çok. Dayanamıyorum ne olur benide al yanına ben istemiyorum hiç bir şeyi.” Hıçkırıklarım arttı ben ağladıkça annem gülüyordu yine beni görmüyordu.
‘Annem Pars, Elay, Karan, Arın ne olacak? Peki Zeus ne yapacak? İlk annesini kaybetti şimdi senide mi kaybetsin?’ Annem yine beni değil başkalarını düşünüyordu. Benim duygularım onun için hiçbir zaman önemli olmadı. O hep başkaları ne der diye düşündü. Davranışlarımı kısıtladı, rol yaptırdı. Robot gibi…
“Anne çok yaram var görmüyor musun? Kanıyor içime akıyor, kimsem kalmadı benim ben ne yapıcam nereye gidicem. Anne ben ölüyorum ben yapamıyorum.” Hıçkırıklarım kesildi göz yaşlarım durmadı.
“Çok acıyor, çok acıyor!” Annem arkasını dönüp ilerledi. “Anne ne olur bende geleyim yapma, kurbanın olayım gitme benide al! Çok acıyor yapamıyorum ne olur!” Bağırdım arkasından gelmedi… Beni yine karanlığa bıraktı.
Arkasından ağlarken bile yüzü gülüyordu. Beni kendi annem önemsemiyor dinlemiyordu, timdekiler neden çekseydi ki haklılardı. Uyutmakta haklılardı…
“Anne neredesin? Çok acıyor ne olur gel.” Kalbim yerinden koparılıyormuş gibiydi. Çok acıyordu. “Çok ağır, çok ağır… Kalbimi taşıyamıyorum anne yardım et ne olur.”
Nefesim iyice daralıp duvarlar üstüme gelmeye başlayınca ayağa kalktım. Vücudum titriyordu. Bacaklarım öyle çok titriyordu ki ilerlerken bacaklarım tutmadı yere düştüm. Sinirle yere vurup daha çok ağlamaya başladım. “Allah hepinizi kahretsin!”
Duvara tutunarak zor bela ayağa kalkıp ilerlemeye başladım. Adımlarım korkak ve temkinli basıyordu. Dışarı yavaş yavaş çıktığımda nefessizlikten öksürüyordum. Merdivenlere yaslanıp derin nefes almaya çalıştım. “Alamıyorum. Olmuyor!” Arada gözümün önünde annem beliriyor gülümseyip geri gidiyordu. Sonra bir anda karşımda Pars belirdi. Sonra Karan'a dönüştü, Karan Elay'a, Elay Arın'a…
Görseller karıştığı yetmezmiş gibi gözyaşlarım bulanık görmeme sebepti. Duvara sürtünerek merdivenlere oturdum. Sakinleşmiş gibiydim fakat içimde bitmeyen bir duygu patlaması vardı.
Gözyaşlarımı silip ayağa kalktım. Elim hariç titremem durmuş, görüntü netleşmişti. Merdivenlerden çıkıp ön tarafa doğru ilerlerken kendimi toparlamaya çalışıyordum. Ailem yanaklarımın kızarmasının sıcaklıktan olduğunu düşünürlerdi fakat ne zaman boğazım düğümlense,nefes alamasam, geçmişe gitsem yanaklarım kızarır, yüzüm kızarırdı.
Bazen sınavlardan ellerim titreyerek çıkardım çünkü ortam ne kadar sessizse geçmiş o kadar yakın olurdu.
Merdivenlerden çıkarken toparlanmıştım bir tek yanaklarım kızarık kalmıştı birde mavi düz saçlarım dağınıklaşmıştı. Ellerimle onları düzeltebildiğim kadar düzeltip odaya girdim.
Ortam buz kesiyordu. Vedat Albay bir cevap bekler gibi Karan'a bakıyor, Karan ise boşluğa… Ben girdiğimde Karan ayağa kalkmak istedi fakat izin vermedim.
“Cevabınız nedir?” Cümle biter bitmez sorumu sordum.
“Ne kadar sürecek?”
“En fazla 2 ay.” Karan'a dönüp cevabını algılamaya çalıştım. Gözlerinde hiçbir kıpırtı, hareket yoktu. Elimi uzatıp “Görev için…” dedim. Bende başka hiçbir anlam bulunamazdı. “Görev için…” dedi. Yine başkaları için kendimi feda etmiştim. İnsanların hayatı için kendimi feda etmiştim. Huzur için kendimi feda etmiştim.
~
İnsanın soyismi onun en değerlisiydi. Kişi onu lekelemek istemez buna gayret gösterirdi.
Ben soyismimi hiçbir zaman sevmedim. Ailemle aynı soyismi kullanmak ağırdı. Hep değiştirmek isterdim fakat bir türlü becerememiştim. Yine laf söz olmasın diye defalarca vazgeçmiştim.
Şimdi bir nikah dairesinde soyismimin değişmesi için sıra bekliyordum. Yanımda kardeşim dediğim kişiler, bir diğer yanımda kaybetmekten ölesiye korktuğum diğer bir tim arkadaşım vardı.
Anons yapıldıktan sonra içeri girdik. Elay ile Pars nikah şahitleriydi. “Buyrun oturun.” Kalbim ağrıyordu ama bu sefer her zamankinden farklıydı. Buraya defalarca kez gelmiştim ama hiç bu amaçla geleceğimi düşünmemiştim. Benim aklımda fikrimde hep kariyerimdi. Küçüklüğümden beri öyleydi öylede devam edecekti. Sonuç olarak bu da kariyerimin bir parçasıydı değil mi?
“Biz oturmayalım. Operasyonumuz var hemen imzaları atıp çıkalım.” Sesim çok aceleciydi. Şuan tek istediğim buradan çıkıp gitmekti. Her hangi bir yer olurdu. “İlk defa böyle bir şey yapıcam ama operasyon varsa yapalım.”
“Siz-” Pars kadının cümlesini yarıda kesip bana bakıp konuşmaya başladı.
“O tarafları geçelim ‘evet’ diyip imzaları atalım çok acelemiz var.” Acelemiz bendim. Benim buradan gitme isteğimdi.
“Hiçbir baskı ve etki altında kalmadan, kendi özgür iradenizle, Karan Demir ile evlenmeyi kabul ediyor musunuz?” Yere bakıp derin bir nefes aldım. Sonra nikah memuruna dönüp “Evet.” dedim. Demiştim şaka değildi, bir rüya yada hayal değildi. Kabus olabilir miydi? Olamazdı. Kendi özsaygımı katlediyorsun başkalarının hayatı için…
“Hiçbir baskı ve etki altında kalmadan, kendi özgür iradenizle, Sare Yaman ile evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
“Evet.” Demişti. O da kabul etmişti. Bir operasyon için… Bana kimse asker olduğun zaman kendi özsaygını kaybedeceksin denmemişti. Hayat sadece bana karşı mıydı yoksa bana mı bahsetmemişlerdi? Ben nefes almaya çalışırken nikah memuru son sorusuna geçti.
“Sizlerde şahitlik ediyor musunuz?”
“Evet.” Tüm umudum tükenmiş ve bitmişti. Artık bu yoldan dönülür müydü ki? Önümüze bir defter ve kalem uzatıp imzalamamızı istedi, hepimiz imzaladığımızda son sözünü söylemek için ayağa kalktı. “Bende sizleri karı-koca ilan ediyorum.” Bitmişti. Sanki o an zaman durdu. Saat ile yelkovan hareket etmedi, sesler sustu. Kalan tek şey ben oldum. Etrafa baktım,yardım aradım yoktu.
Binadan çıktığımızda herkesten hızlı ilerleyip aracıma bindim. Evlilik cüzdanını arka koltuğa savurdum. Görmek bile acıtıyordu. Torpidodan ağrı kesici alıp elime biraz döktüm. Sayısı umrumda bile değildi tek istediğim ağrının geçmesiydi. Ellerimi birleştirip direksiyonun üstüne koydum, kafamıda elimin üstüne. Gözlerimi kapatıp siyah bir karadelik hayal ettim her şeyi yok eden kocaman bir delik.
Şimdi soyismim değişmişti,amacıma ulaşmıştım fakat istediğim koşullarda değildi. Bu seferde başkalarını kurtarmak için değiştirmiştim. Ağırlık kalkmış mıydı? Hayır. Görünmez olunca yük kalkmıyormuş, acı olduğu yerde kalıyormuş. Babamın ilk evden gitmeden önceki bedduası tutmuştu. Hiçbir zaman mutlu olmamıştım, olamayacaktım. Artı olarak başkalarına da zarar veriyordum. Ben olmasam Karan evlenir miydi?
Ellerim yine titremeye başladı. Titreme tek bir yerde ise sorun teşkil etmiyordu. Fakat çenem titrerse ve karşımda annemi görürsem iş çıkılmaz bir hal alıyordu. Teker teker arabaya bindiklerinde kafamı kaldırıp el frenini indirdim. Karargaha gitmeliydik.
Yollar akıp giderken kendime yediremiyordum. Sürekli başkaları için kendimi feda etmeyeceğimi söylediğim gün yine kendimi feda ediyordum. Hiçbir zaman kendime olan sözleri tutamıştım ama dışarıdan bakınca herkese verdiği sözleri tutan, sorumluluklarını bilen, güçlü, hayatında sorun sıkıntı olmayan bir Sare'ydi.
Karargaha giderkenki dağın keskin virajları beni kendime getiren noktalardı. Derin daldığım yerlerden çıkaran bir cımbız gibiydi. Karargahın önünde durduğumuzda herkes inince arka koltuğa doğru uzanıp savurmuş olduğum evlilik cüzdanını aldım. Belki bir ihtimal ben değildim diye düşündüm. Sayfaları çevirince kendimi gördüm ve bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. İstemiyorum demek bu kadar mı zordu?
Evlilik cüzdanını kabanımın cebine koyup arabadan indim. Bu sefer adımlarım daha yorgun gibiydi. Her zaman hızlı adımlarla ilerdiğim yolu ağır adımlarla gidiyordum. Her zaman koridorda olan botumun güçlü sesi artık yoktu.
Herkes Vedat Albay'ın odasında toplanmıştı. Odanın içine girmeden önce her zamanki rolümü takındım. Güler yüzle odanın içerisine girdiğimde Arın bana şaşkınlıkla bakıyordu. Herkes bana bakıyordu ben ise Vedat Albay'a. Arın bir anda çığlık atıp yanımdan uzaklaşınca ne olduğunu anlayamadığım çok absürt bir andı. “Git!” Arın'a anlamsız bakışlar atarken o odanın içerisinde benden uzaklaşmaya çalışıyordu.
“Cin misin sen doğruyu söyle Sare nerede?” Arın bana doğru sopa doğrultmuş cevap bekliyordu. “Aynen cinim Arın. Ne yapıyorsun bırak şu sopayı.” Arın sopayı daha çok göğsüne bastırıp geriye doğru adım attı.
“Bırakmam olmaz. Karan kardeşim gel şuraya.” Bir Karan'a birde Arın'a bakıyordum. Tek şaşıran ben değildim diğerleri de bir o kadar şaşkınlardı. Fakat bu durumdan eğlenmedikleri söylenemezdi.
“Albayım Sare ile Karan aynı evde mi kalacaklar?” Arın niye böyle bir soru sormuştu tabiki de kalmayacaktık.
“Bir süre katılacakları davet nedeniyle araştırılacaklar bu yüzden evet.” Başımdan aşağı kaynar sular dökülmeye devam ediyordu. Gülen suratım bir anda soluvermişti. “Ne! Yok yok.” İnkar ediyordum etmeye de devam edecektim.
“Olmaz Karan'ı, kardeşimi bu vampire veremem!”
“Kimi kime vermiyorsun! Kaç senedir beraberiz ölmediğine göre.” Pars söylediklerimden sonra gülerek beni dışarı çıkardı. Koridoru geçip dışarı çıktığımızda neden burada olduğumuzu bilmiyordum.
“Sinirliyken konuşma sen Sare.”
“Nedenmiş?” Diye yükseldiğimde beni yanına çekip kolunu omzuma sararak sarıldı. Temas sevmezdi onun da sarılması buydu.
“İşte bu yüzden çok ani konuşuyorsun. Biraz daha kalsaydın ‘Karan'ı seviyorum’ diyecektin.”
“Ne sevmesi yok öyle bir şey uydurma.” Diyerek kolundan kurtuldum. Tamam diyerek imalı bir şekilde kafasını salladı fakat gülmeye devam ediyordu.
“Hadi gidelim.”
“Çok gecikti bu iş zaten.”
Arın halen daha bir şeyler geveliyordu. İçeri girip koltuklardan bir tanesine oturdum. Arın benden uzaklaşmaya devam edince sabır çekip Albay'a yöneldim.
“Bana aynı evde kalacağımızdan bahsetmediniz. Sadece evleneceksiniz dediniz, evlendik.” Karan ile önüme bir kutu uzatıp konuşmaya başladı.
“Düşünebileceğinizi akıl ettim demekki yanılmışım.”
“Ama öy-” sözümü yine kesmişti. Bu yaşlı ihtiyar beni ne zaman konuşturacaktı?
“Kutuyu aç.” Kutuya yönelince konuşmaya devam etti. “Bunlar tek eksik olan şey, aynı evde de kalacaksınız.” Kutunun içinde iki tane yüzük vardı. Yüzüklerden bir tanesini elime alıp incelemeye başladım. Parmaklarımın arasında dönen yüzük, ‘evet’ kelimesi kadar acıydı.
“Bunları takacaksınız ve boşanana kadar çıkarmayacaksınız. Söz mü?”
“Karargahta takmam! Bir tek dışarda takarım.” Albayın sert bakışları üzerime döndüğünde inadım kırıldı.
“Off! Tamam.” deyip yüzüğü geri kutuya attım.
“Sare onu takacaksın, kutuda durmayacak.” Oflaya, puflaya bir şekilde kutudaki yüzük benim parmağıma takılmıştı. Soğuk öyle keskindiki gözlerim dolmaya başlamıştı.
“Operasyon ne zaman?” İnanılmayacak seviyede olaylar yaşıyordum. Adile'ye anlatsam inanmayacaktı.
“Şimdi şöyleki balonun tarihi net değil fakat 2 hafta sonra olduğu kesin. Net tarihide bize sen vereceksin Karan. Bu iki haftada adamların içine,inine girmelisin.” İlk defa bana verilmemiş bir görev vardı yer yarılmak üzere olmalıydı.
“İki hafta boyunca aynı evde kalmaya devam edeceksiniz ve içerideki hain tehlikesi yüzünden çalışmalarınızı yine Sare’nin evinde sürdüreceksiniz. Sare bir mahsuru yok dimi?”
“Hayır yok Albayım. Hem ben böyle daha rahatım.” Rahat değildim çünkü evde panik atak geçirme oranım daha fazlaydı ama yine her zamanki gibi karmaşıklık çıkmasın diye tüm sorumluluğu üstlenmiş, kendimi arka plana atmıştım. Alışıktım fakat bir süre sonra ağır gelmiyor değildi. Bazen neden ben diye soruyordum ağlıyordum ama hiç bir çaresi yoktu. Belki de kendimi değiştirmeliydim ama bu çok zor bir ihtimaldi.
“Hadi o zaman size kolay gelsin. Yüzükler çıkmayacak!” Karan, yüzüğü çoktan taktığı parmaklarıyla silahını masadan alıp ayağa kalktı. Arkasından bende ayağa kalktım. Hep birlikte dışarıya doğru ilerlerken Pars arkamdan seslenerek gelip elini omzuma atarak ilerlemeye başladık.
“Yüzük yakıştı ne dersin?”
“Ya ne demezsin ama,öyle mutlu oldum ki anlatamam.” Ben göz devirerek konuşunca gülmeye başladı.
“Evine mi geçiyoruz?”
“Evet,tabi Pars Bey bana laf yetiştirmek yerine evimi yaptırdıysa.”
Gülerek arabaya bindik. Her zamanki gibi yine sürücü koltuğuna oturup cebimdeki evlilik cüzdanını torpidoya attım. O cüzdana gerçekten aşık olduğum biriyle evlendiğim zaman iyi davranacaktım.
~
Önümüzde dosyalar, karşımızda ise erkekler vardı. Elay ile birlikte erkekleri karşı tarafa atmıştık, kendi hallerinde kavga edip,atışıyorlardı.
Pars ile Arın'ın enerjisi kimsede yoktu. Sıfır uykuyla bile birbirleriyle uğraşabilirlerdi.
“Of, sıkıldım.” Dosyaları masanın üstüne bıraktım.
“Sen mi ben mi? Sabahtan beri sizi bekliyorum.”
“Arın sen hep bizi bekliyorsun.”
“Ne yapabilirim? Beyin hücrelerim bunları algılamaya yetmiyor” Yetiyordu bunu o da çok iyi biliyordu ama inkar etmekte ısrarcıydı.
Kısa bir süre sessizlik olduktan sonra ilk soru Elay’dan geldi.”Ne yapıcaz peki şimdi?” Sorunun cevabı Pars’tan geldi “D,C oynayalım” Herkes onayla kafasını sallayınca ayağa kalkıp bir tane şişe getirdim. Pars şişeyi ortaya koyup çevirdi. Şişe hızla dönüp yuvarlandı. Okların bir ucu beni bir ucu Karan’ı gösterdi. Soruyu Karan soracaktı,bende cevaplayacaktım.
“Kimsenin bilmediği bir alışkanlığın var mı? Varsa bunlar neler?” Alışkanlık deyince akla ben gelirdim.
“Birçok var ama bir tanesini söylemek gerekirse ışık olamadan uyuyamam,o odada oturamam,eve giremem. Evden çıkarken bile ışıkların hepsini açarım.” Bunu bilen tek kişi Pars olmalıydı çünkü kendisi babamın beni sahiplenemediği kadar sahiplenmişti. Tam vazgeçtiğim anda yardımıma koşmuş en kötü anlarımda yardım etmişti. Şuan hastane köşelerinde değilsem bu onun sayesindeydi.
Şişe tekrar çevrildi bu sefer oklar Arın ile tekrardan beni gösterdi fakat bu sefer soru sorma sırası bendeydi. “D mi C mi?”
“D.” Cevap gelince sorumu sordum.
“ En yakın zamanda benden sakladığın en büyük sır neydi?” Herkesi yeterince tanıyordum bu yüzden soracak hiçbir sorum yoktu ama o gün beni nasıl bulmuşlardı bilmiyordum. En son Pars yaramı bahane edip işin içinden sıyrılmıştı.
Arın soruyu cevaplamak yerine konuyu sapıtmaya çalışınca daha da işkillendim. Gözlerinin içine sorgular şekilde bakınca pes etti ve konuşmaya başladı “Şimdi biz seni saldırıya uğradığımızda birden bulmuştuk ya aslında arabanda takip cihazı vardı oradan bulmuştuk.” Bir anlık etiyle şoklandım sonra bu durumun aslında o kadar da kötü olmadığını düşününce kendime geldim fakat rollenmeliydim.
“Ne yaptınız?” Pars başını ellerinin arasına almış olacak felaketleri bekliyor,Elay ben demiştim edasıyla rahattı,Arın korku içerisindeydi fakat herkesin duyguları çözülebiliyorken Karan’ın duygularını çözemiyordum. Her şey bi farklıydı.
“Ben demiştim Arın ile iş yapılmaz diye dinlemediniz alın şimdi kıyamet kopacak!”
“D C oynayalım diyen sendin ama Pars!” Arın ile Pars tartışırken aralarında en rahat kişi Elay olduğu belliydi.
Tartışma devam ederken Arın bir anda “Karan koydu niye biz yanıyoruz!” diye çıkışınca her şey altüst oldu. Daha yeni evlenmem gerektiği söylenen ve parmağımdaki keskin yabancı soğuğa alışamamışken birde şimdi evlenmek zorunda kaldığım adamın arabamın altına takip cihazı yerleştirdiğini öğrenmiştim. Dünya üstüme üstüme dönüyordu ve yavaş yavaş içine sığmıyordum.
Hızlıca evden çıktıktan sonra duyduğum sesler karma karma karışıktı tek anlayabildiğm şey Zeus’un havlama sesi ve Karan’ın “Nereye?” diyen sorusuydu.
İnsan sorularına cevap bulamadığı zaman hayattan soğuyordu. Çünkü hayat; sorulardan ve soruların içerisinde gizli olan cevaplardan ibaretti. Cevaplardan bir tanesi bile yolunu kaybettiği zaman tüm denge bozulurdu ve dengenin bozulması duyguların kaybolmasına neden olurdu.
Asıl hikaye ise duygular kaybolduktan sonra başlardı çünkü denge bozulsa bile felek er veya geç kaybolanları geri getirecek bir alın yazısı bırakmıştı.
~
Geçmiş:
O gün Sare belkide son defa babasına bu kadar içli gülmüştü. Çocuk aklı demişlerdi,inanmamışlardı fakat bir çocuk bu kadar duyguyu nasıl taşır dememişlerdi. Düşünürdü,tartardı,sorgulardı… Bir büyüğün alamadığı kararları alırdı fakat konu ailesinin işine gelince çocuk olurdu. Küçük Sare’de biliyordu ailesinin bir kuklası olduğunu ama kabullenemiyordu,hiçbir şeyi.
O akşam sabah olmadı,düşünceler karıştı,feleğin çarkı yerle bir oldu. inanmadı “yanlış duydun”dedi. Halbuki yanlış duymamıştı,sadece inanmak istemiyordu. Bir ses “doğru duydun sen onların egolarını tatmin etmeleri için varsın. Asker olursan başaramazsın” dedi,diğer bir seste “senin için korkuyorlar o yüzden öyle dediler yine yanlış anladın” dedi. Sare her zaman yanlış anlamıştı zaten hiçbr şeyi doğru algılamamıştı. Belkide annesi haklıydı sevgi şımarığıydı yada babası haklıydı rüya evreninde kapalı kalmıştı.
Sare bunu da çok iyi biliyordu ki seven insan kırmazdı. Sevdiği kırılmasın diye kendisini paramparça ederdi ama sevdiğinin kalbine en ufak bir çiziğin bile gelmesini önlerdi. Sevgi şımarığı diye hitap edildiği o evde kalbi paramparça olmuştu. Yardıma ihityacı olduğunda kimse bir el uzatmamıştı fakat hep Sare’nin el uzatması beklenmişti. Sare’ye sorulmadan yapılan her şey Sare’nin rızası var gibi gösterilmişti. Ağlamadığı için insan olduğu unutulmuştu. Yaslanacak bir omuz aradığında anne ile babasına koşardı ama babasından aldığı sert cevaplar,annesinden aldığı suçlarcasına tavırlar onu zorla kendi kavuğuna sokmuştu. En çok sarılmaya,temasa,güvene ihtiyacı olduğu dönemde güven sorunları yaşamış,temastan uzaklaşmıştı.
Umudunu korumaya çalıştığı her gün umudunu dahada kaybetmişti. Her geçen gün zoraki gülüşler,roller artmış, ben kimim diye düşünmeye başlamıştı. Kendi doğrularını unutmuş,bile bile yanlışlar yapmaya başlamıştı. Artık kendisine olan saygıyı bitirme eşiğine geldiğinde vazgeçmeye çalışmıştı ama ailesi bir neden bulmuş,saygısızlık demiş Sare’nin doğrularını unutturmuşlardı.
Evde güvenebildiğini düşündü bir abisi kalmıştı faka abiside sürekli işi yüzünden il dışına çıkar bazen hiç gelmezdi. Kendisini en yalnız hissettiği dönemde bir en yakın arkadaşı Adile kalmıştı fakat onun doğrularını kendi yanlışlarıyla kirletmek istemiyordu.
Küçük Sare’nin yaşantısı buydu. Bir hayatı olmadığını düşünür,eline zorla tutuşturdukları hayatı kendi hayatı gibi benimsemeye çalışırken dipsiz bir kuyunun içerisine düşerdi. O kuyunun içerisinden küçük Sare’yi kurtaracak tek şey hayalleriydi fakat o hayal bir “yapamazsın” kelimesiyle yerle bir olacak zayıflıktaydı. Belki de o hayali güçlendirecek şey destek beklediği yerden alması gereken bir destekti. O destek hiçbir zaman gelmeyecekti ama küçük Sare’yi birilerinin koruduğu zamanlar gelecekti.
Hep kendi hallederdi ama bunun ağırlığı bile fazlaydı. Kendisini korumak zorundaydı çünkü başka kimse korumazdı. Hep güçlü durmak zorundaydı,kendi arkasını kollamak zorundaydı,başkalarını korumalıydı…
Belki basit yaralardı ama küçük Sare’nin taşımakta zorlanacağı ağırlıktaydı. Dışardan bakılırsa sevilirdi ama bu sevgi öyle soğuktu ki,ısınması gereken bir kalbi dondururdu. Hiçbir cevap bırakmamışlardı,tüm cevaplar eleştiri ile dolu boşlardı. Küçük Sare’ye kalan cevapta “bilmiyorum” olmuştu. Bilirken bilmez olmuştu,zorunda bırakılmıştı.
Kendini düşünmeye başlayınca bencil olmuş, yaptığı fedakarlıklar görülmemiş daha fazlası istenmişti. Verdiği her karar ergen adı altında toplanmış. Babasının dört yaşında iken aldığı,ona sarılarak uyuduğu,gözyaşlarını ona döktüğü,ailesini ona şikayet ettiği Barbieli Yastığını kullanmayı bırakmıştı. Kimseye dokundurmazdı o yastığını bunu herkes bilirdi fakat yıllarını geçirdiği yasığını da bir kelimeyle yok etmişlerdi. Belki atamamıştı fakat onsuz uyumaya alışmak için kendine,kendi parasıyla bir ayıcık almıştı. Bu ayıcıkta Sare’nindi fakat hiç kimseyle olan bir bağı yoktu o yüzden kendi almıştı.
~
İnsanın ruhunu iki şey bitirir derler; biri susmak, diğeri ise o suskunluğu kimsenin duymamasıdır. Çünkü bazı acılar anlatılamaz, bazı korkular dile gelmez. İnsan geceleri gözlerini kapattığında sadece uyumaz; sakladığı her şey birer birer uyanır. Karanlık, gündüz saklanan hatıraları sessizce geri getirir. Nefes daralır, kalp hızlanır, insan sanki görünmeyen bir yükün altında kalmış gibi olur. İşte o anlarda insan konuşmak istemez, sadece hayatta kalmaya çalışır.
Bazı geceler vardır ki kabusla gerçek arasındaki çizgi silinir. İnsan uyanmak ister ama bedeni hâlâ korkunun içinde sıkışıp kalır. Parmaklar çaresizlikle bir yere tutunmak ister; duvarlara çarpar, tırnaklar taşın sertliğine sürtünür, kan ince bir çizgi gibi parmakların arasından akarken insan hâlâ nefes almaya çalışır. Çünkü korku bazen bağırarak değil, nefesi çalarak saldırır.
Dışarı çıkarak arabanın önünde düşünceler hızla önümde döndü,karşımda babam belirdi. Nefes borum tıkanmış gibiydi nefes alamıyordum. Kalbim hızla çarpıyor bir yandan kalbime vuruyor,bir yandan da boğazımı tutarak nefes almaya çalışıyordum. Sesler etrafımda döndü yapamazsın kelimesi beynim patlarcasına kafamın içinde dönüp duruyordu.
Hayatın neler getireceği belli olmuyordu. 5 dakika öncesine kadar aklımdaki düşünceler susmuş,gülmemek için zor duruyordum; şimdi ise öfke ile takip cihazı arıyordum.
Tahmini olarak bir saattir takip cihazını arıyordum,bulmadan da hiçbir yere gitmeyecektim. Arkamdan gelen ayak seslerine aldırış etmeyip aramaya devam ettim. Arabanın etrafında dönerken birine çarpıp sendeledim. Düşecek gibi olduğumda çarptığım iri beden tutarak beni kenara çekti. Ne olup bittiğini anlamaya çalışırken arabanın altına doğru eğilip plakanın arka kısmından takip cihazını çıkardığında ağzım açık kalmıştı. Ben baktığımda nasıl görememiştim. O iri cüsse arkasını dönüp takip cihazını bana uzattığında kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Suskun,ağzı olmadan yaşayan adam bana yardım etmişti. Hayır,koyduğu şeyin yerini göstermişti. Önümde dikilip elime takip cihazını elime tutuşturduktan sonra binanın kapısından içeri adım attı. Kapı arkasından kapanırken,kapıyı tutup peşinden içeri girdim.
“Neydi bu şimdi? Neden yardım ettin?” Sözlerimden sonra sadece yerinde kalmıştı fakat arkası halen daha bana dönüktü.
“Ne yapsaydım? Takip cihazını bulucam diye kafanı gözünü mü patlatsaydın.”
“Sanane be,sanane! Patlatırsam,patlatırım sanane.” Arkasını dönüp gözlerimin içine baktı. Keskin kahve gözleri ve kahve saçları ışığın vuruş açısından dolayı parlıyordu.
“Kocana karşı çıkıyorsun Sare Demir.” 175 santimlik boyum,2 metre 7 santimlik adamın yanında yok gibi bir şeydi. Yanında cüce gibi kaldığım adamın karşısında durmuş bağırıyordum. Onun ise bu durumdan keyif aldığı belliydi,yüzünde saçma bir sırıtış vardı.
“Çok mu eğleniyorsun? Neden yardım ettin?”
“Karıma yardım etmek suç mu?”
“Unut o kelimeyi unut! Sen benim yüzbaşımsın emir ver bir şey yap. Operasyona çıkalım. Unut o kelimeyi.” Bana emir verilmesinden nefret ederdim ama şuan ki şartlar bunu gerektiriyordu.
“Madem emir istiyorsun Sare Demir,kocana çemkirmeyi bırakmalısın.” Sinirlerim altüst olmaya devam ederken bir yandan da laf yetiştiriyordum.
“Ya sen mağaranda değil miydin? Kimse ile konuşmazdın ne oldu sana? Mağaran nerede ise geri gir lütfen.”
“Mağaranın içinde hiç çiçek yok. Ayrıca geri girmeye de niyetim yok kocanla iyi anlaşmaya bak sen.” Arkasını dönüp ilerlemeye başlayınca yukarıdan gülme sesleri geliyordu. Yukarıdan bizi dinlemişlerdi.
Merdivenleri ilk defa teker teker çıkarken üzerimde bir bıkkınlık vardı. Madem girmiyordu,zorla sokacaktık mağarasına. Kapının önünde durduğum an kapı açıldı ve öne doğru merakla üç kafa çıktı. Umursamaz bir şekilde önlerinden geçerken elimde kalan takip cihazını Arın’ın üstüne yapıştırdım. Hava hafiften kararıyordu. Camın önüne geçip havanın iyice kararıp ayın görünmesini bekledim fakat dakikalar geçmesine rağmen ay görünmüyordu. Camın kenarından ayrılıp ay takvimine baktım,bugün ay yeni ay evresindeydi yani gözükmüyordu.
Takvimi yerine bırakıp oflaya,puflaya koltuğa oturup beklemeye başladım. Neyi beklediğimi bende bilmiyordum,sadece bekliyordum. Neyi beklediğimi düşünürken belkilerin arasında sıkışıp kaldım. Belkilerden kurtulmaya çalışırken daha da battığımı hissediyordum. Yada batıp hiç çıkamamıştım.
En derinden yanmıştım. Yanık yerler iyileşmeden tekrardan ateşle oynuyordum zaten insanların canı bir kere yanardı beni yaka yaka öldüremediklerine göre bir kere daha yansam ölmezdim. Diğer bir yangın birazdan hava kararıp herkes kendi evine dağıldığında çıkacaktı. En büyük yangın ise gözümü kapattığımda ortaya çıkacaktı.
“Biz kalkıyoruz yeni evli çift-” kaşlarım havalandı “operasyonlarınıza çalışın arkadaş arkadaş” Arın’ın lafını Pars toplayıp kapıyı açıp dışarı çıktılar. Pars’ın arkasından koşup yanına gittim “Allah rızası için beni bu mağara adamıyla yalnız bırakmayın bari sen kal.” yüzüme gülerek bakıyordu.”Sare o mağara adamını benden daha iyi tanıyorsun ve bunu sende biliyorsun.” yüzüne alık alık bakıyordum çünkü hiçbir şeyi anlamamıştım. “Hiç öyle bakma sende biliyorsun neyse ben gideyim mağara adamınla yalnız kal.” Pars gülerek giderken arkasından Wilson tavuk gibi kalmıştım. Yukarı yavaş yavaş çıktım hayattan bezmiştim artık yeterdi.
İçeri girdiğimde kimsenin yanında yatmayan Zeus Karan’ın yanında yatıyordu. Bu çocuk kiminle anlaşacağını bilmiyordu. Köpeklerle anlaşmaz,kedilerle anlaşırdı. Zeus’a göz devirip odama geçtim. Üstümü üniformalardan kurtarıp hello kittyli pijamalarımı giydim. Küçükken herkes karne gününe ışıltılı ışıltılı gelirken ben pijamalarımla gitmek isterdim fakat annem her şeye kızdığı gibi bunada kızdığı için hiçbir zaman giymeme izin vermemişti.
Aynanın karşısına geçip bir 5 dakika neden izin vermediğini algılamaya çalıştı ama olmadı. Kendimin bile anlamayacağ bir şeyler homurdanarak oturma odasına geçtim. Odaya girince az önce tam koltuğun yanındaki pufun üzerinde oturan şahıs,kişi,varlık her neyse yoktu. Zeus’un odasından gelen tıkırtılara doğru ilerledim. Odanın kapısından içeri baktığımda Karan,Zeus’un pansuman eşyaları Zeus’un çantasına koyuyordu. Biran olduğumda yerde kalıp ne oluyor diye baktım sonra içeri girip “Ne yapıyorsun?” dedim.
“Bilmiyorum hatırlıyor musun ama aynı evde kalacağımız için Zeus’un eşyalarını topluyorum,sende git eşyalarını topla benim eve gideceğiz.” bu cevabı fazla düşünmüş müydü?
Yanına eğilip eşyaları koyduğu çantayı çekip aldım ve içindekileri aldığı yere geri yerleştirmeye başladım. “Ben evimde kalacağım. Sen evine gidebilirsin.” suratıma bıkkın bir ifadeyle bakıyordu. Ne yapmış olabilirdim ki?
Çantayı bu sefer o elimden çekip aldı ve içine çekmeceye koyduğum şeyleri attı. Sonrasında bunu Zeus’a uzattı. Tek bir hareket ile bluetoothlanmış gibi Zeus çantayı ağzıyla tutup kapıya yöneldi. Zeus’a ben bir şey verdiğimde o şeyin önemlilik seviyesine bakardı,kendi yapabileceğim bir şey ise yapmazdı. Ne yani şimdi mağara adamı çantayı taşıyamaz mıydı?
Arkamı dönüp “Zeus odadan çıktığın an seni evden kovarım!” tehditkar cümlemi kullandım. Yazın sinirledirdiği için balkona kapatmıştım saatlerce orada ağlayıp durmuştu. Hava o zaman sıcaktı ama şuan soğuk yani dışarı çıktığı an soğuktan donardı. Bunu yapacağımı bildiğinden odanın çizgisinden geri dönüp Karan’ın önüne bıraktı. Zeus onu sevmiş olabilirdi ama sahibi bendim aynı zamanda annesi olanda. Zeus yanımda üzgün bir şekilde durdukça vicdan azabı çekiyordum. Hadi ama bu kadar üzülemezdi!
“Ortağıma kızmayı bırak ve git eşyalarını topla!”
“Ortağın benim oğlum ve toplamıyorum sen istiyorsan kapı o tarafta.” diyerek kapıyı gösterdim sonrada ayağa kalkıp oturma odasına geçip,koltuklardan birine oturdum. Ortağıymışmış diye söylenirken Zeus’un çantası elindeydi ve bana bakıyordum. Ant içerim bu evden dışarı adımımı bile atmayacaktım eğer atarsam beni karşı caddedeki inşaata assınlar. Tam karşımda dikilmiş bana mobbing uyguluyordu. Hiçbir yere gitmeyeceğim!
En son pes edip yanıma oturmuştu evden gizlice çıkıp Adile’nin yanına İstanbul’a gitsem ne olurdu acaba diye düşünürken dışarıdan araba sesleri geldi. Yerimden kalkıp cama doğru ilerlediğimde babam gelmişti. Niye gelmişti? Ayrıca daha Karan’ı da bilmiyorlardı. Panikleyince Karan “Ne oldu?” diyerek yanıma gelmişti. Onu görünce aklıma gelen ilk şeyi yaptım odanın çaprazında kalacağı oda vardı. 2 metre 7 santimetrelik adamı iterek odaya sokmak hiç kolay olmamıştı ama bir şekilde onu odaya sokmayı başarmıştım. Umarım susardı.
Evim en üst katta olduğu için gelmesi biraz daha gecikmişti bende o sırada her ne olursa diye pantolonumun cebine silahımı sıkıştırmış,Zeus’uda odanın bir öbür tarafında durması gerektiğini tembihlemiştim. Büyük ihtimalle dinlemeyecekti. Bana çekmiş yapacak bir şey yok.
Kapım çaldığında içimi bi korku salmıştı. Sürekli bunu yaşıyordum fakat yinede her seferinde panik oluyordum. Yavaş yavaş evin içerisinde dolanıyordum belki açmazsam giderdi. Buna karşılık olarak çok derinlerden bir ses çıkıp annemin sürekli söylediği sözleri söyledi. “Korkaklık yapma! Korkak olursan kimse seni sevmez.” yıllarca annem bunu demişti haksızdı ama küçük Sare’ye söylediği bu sözler büyük Sare’ye miras kalmıştı. Annemin sözünden hiç çıkmadığım gibi yine dinledim gidip kapıyı açtım.
Karşımda duran gözlere karşılık boş ve duygusuz gözlerle bakıyordum. “Neden geldin?” sesim bir o kadar donuktu ki ben bile kendi sesimi tanıyamadım. Hesap soruyordum ve babam kendisine hesap sorulmasından nefret ederdi. Onu kızdırıp kendime zarar vermesini sağlarsam vurabilirdim fakat onun dışında sadece blöf yapmak için silahı kullanmalıydım. Babam olarak gözükmesi bir şey değiştirmezdi. Ben babam olarak görmeyeli yıllar olmuştu.
Bana ters gözlerle bakıyordu hesap sorduğum için olduğunu düşünürdüm fakat geldiğindede böyleydi,bir terslik vardı. Arkasına omuzunun üstünden bakıp içeri girdi. Sanki konuşulacaklarının duyulmasını istemiyordu.
“Bir fahişeye hesap verecek değilim.” dedikten sonraki kelimelerini duymadım. Fahişe mi dedi o bana? Bana kızgın bir şekilde bakarak halen daha bir şeyler bağırıyordu. “Beni ne hale düşürdüğünün farkında mısın? Duy Sevim hanım duy senin kızın bir fahişe olmuş haberimiz yok!” Bana her fahişe dediğinde içeriden Karan’ın duvara attığı yumrukların sesi geliyordu fakat babam olacak o adam yukarıdan geliyor zannediyordu.
“Ben fahişe değilim!” diye çıkıştıktan sonra yüzünde sinirden bir gülümseme oluştu. Öyle bir gülümsemeydi ki elimi belime atmama sebep olmuştu.
“Bu yaptığının fahişelikten ne farkı var?” Babam gözlerimin içine öyle bir bakıyordu ki indirdiğim elimi geri belime koydum. Namus takıntısı yüzünden beni öldürebilirdi,bu potansiyeli vardı. Bir anda elini beline atınca silah çıkaracak gibi hissettim fakat çıkardığı şeyler fotoğraf kareleriydi. Karelerin hepsini yüzüme doğru fırlatınca afalladım. Elimde kalan fotoğraflara bakınca bunlardan ilki nikah dairesindeki fotoğraftı ikincisi ise, karargahın ilerisinde eski zamandan kalma Karan ile birlikte içtiğimiz kahveydi. İçimden bağıra bağıra olanı biteni anlatmak istedim ama değmezdi. Bunu geçte olsa anlamıştım fakat bir yapamazsın kelimesini birde,fahişe kelimesini bana ölene kadar miras bırakmıştı.
Yüzüme tiksinircesine bakıyordu. ‘Baba valla tiksinilcek bir şey yapmadım,ne olur düzgün bak.’ gözlerim dolmuş,boğazım kenetlenmişti. “Senden utanıyorum. İyi Ki annen yaşamıyor.” deyip evden çıktı. Kapı öyle sert kapandı ki sesiyle bina sallandı. Son söylediği cümle öyle ağırdıki kelimeler yetmezdi.
Bacaklarım tutmuyordu fakat kapımın kırılmasını istemediğim için ilerleyip Karan’ın kapısını açtım. Sinirden kıpkırmızı olmuştu. Onu arkamda bırakıp ilerledim yerdeki fotoğrafları toplayıp koltuğa oturdum. Sadece on tane fotoğraf vardı ve zaten bunların üçü nikah gününe aitti.
Fotoğrafları teker teker inceliyordum. İkisini zaten görmüştüm diğer ikisi de nikah günüydü kalanlardan ilkinde Karan ile bir şeye gülüyordum fakat fotoğraf kırpılmıştı yanımızda farklı biride olmalıydı. İkincisinde tesise gidiyorduk ve ben yine bir şeye sinirliydim o da benim sinirime gülüyordu. Üçüncüsünde karargahın bahçesinde operasyona hazırlanıyorduk o da benim çantamı takmama yardım ediyordu. Dördüncüsünde yıl sonunda toplandığımız günlerde albay ile birlikte yediğimiz yemeklerden birindeydik,dakik olduğumuz için ilk biz giderdik en büyük rütbeli olduğumuz içinde yan yana otururduk. Beşinci de kar yağıyordu ve biz dışarıda merdivenlerde oturuyorduk. Altıncı da o tesisten çıkarken ben giriyordum ve çıkmadan önce ona belgelerden birini imzalatıyordum. Yedincisi ödül töreni çıkışıydı ona silahlarını veriyordum diğerlerini anlardım da bu neydi? Hayır,diğerlerini de anlamıyordum.
Sekizinci de ben elimde silah sinirliyken kollarımdan tutup beni sakinleştiriyordu. Günah olmasa babamı şuan gidip kendi ellerimle boğardım. Dokuzuncu da o beni battaniyeye sardıkları gündendi shop yapıp diğerlerini çıkarmışlardı. Birde güzel yapsalarmış babam inanmış olmalı ama Karan ve ben yamuktuk. Bari beni düzgün yapsalarmış!
Onuncu fotoğrafı yaşadığımı hatırlamıyordum ki bunu yapmazdım da zaten. Gece kulübünden Karan’la öpüşerek ayrılıyorduk. İçki gibi bir alışkanlığım yoktu. Sadece arada ya Adile ile içerdik kontrollü bir şekilde yada Elay ile tek kötü alışkanlığım sigaraydı onuda zaten çok kullanan bir insan değildim. Bu fotoğrafı kim yaptıysa iyi yapmıştı ama bu sefer benim aleyhimeydi.
Yanımda her bir fotoğrafta sinir küpüne dönen,sorularını cevaplamadıkça daha da sinirlenen bir dağ ayısı vardı. Karan’a artık dağ ayısı diyecektim şu anki halleri ile buna karar vermiştim çünkü tam bir dağ ayısına benziyordu. En son “Artık iyi olduğunu söyleyecek misin?” diye bağırınca irkildim. Adam iki dakikada yanımda çıldırmıştı. Gülmeye başlayacağım tahmin etmemişti ilk başta afalladı sonra ise yüzünün rengi attı.
Neredeyse bir beş dakikadır gülüyordum Karan ise yanımda aynı yüz ifadesiyle duruyordu. Artık dayanamayıp sıkkın bir nefes verip “Ağlamamak için gülme.” dediğinde ilk önce yüzüne baktım sonradan dolan gözyaşlarım hesapta yoktu. Hiç böyle bir şey yokken bir anda ağlamaya başlamıştım. Ben ağlarken gözlerini kaçırıyordu fakat sinir seviyesinin hızla yükseldiğini nefes alış verişlerinden anlayabiliyordum. Gözleri ne oldu anlat der gibi
Canımı acıtan şey babam yada söyledikleri değildi hiçbir zaman beni dinlememesiydi. Ne zaman konuşmaya çalışsam beni bir bahane bulur sustururdu. Babama anlatamadıklarımı ağlaya ağlaya içime gömmüştüm ben şimdi anlatsam ne değişirdi. Küçük Sare’nin acısı diner miydi ki?
~
Saat gece 2 olmuştu. Bir süre ağladıktan sonra evden ayrılmış ıssız sokakların arasına karışmıştım. Mezarlığa gelmiştim. Ölümünü öğrenemediğim annemin yanına… Arabadan inip mezarlığa girdim. Eninde sonunda varacağım yerde olmak bana iyi geliyordu. Mezarlığın sert rüzgarı vurdukça kendime gelerek ilerleyip annemin mezarını buldum. Üstü başı hep yapraklarla doluydu.Elimdeki feneri kenara koydum sonra mezarın üstündeki yaprakları temizleyip mezarın köşesine oturdum.
“Anne babam benden utanıyormuş. Söylesene ben utanılacak ne yaptım?” mezarlığın içinde gelen rüzgarın uğultusu dışında hiçbir ses yoktu. “Anne yaşıyor olsaydın beni korur muydun? Yoksa” gözümden bir yaş süzüldü boğazım kenetlendi “Yoksa yine susar,gözlerini mi kaçırırdın?”
Gerçekle yüzleşmeye gücüm hiçbir zaman olmamıştı bu yüzden sürekli buraya geliyordum. Çünkü cevabın kayıp olması gerçeği saklıyordu.
Oturduğum yerden kalkıp çıkışa doğru ilerlemeden önce yakın zamanda buraya geleceğime dair söz verdim. Gelecek ve bir daha çıkamayacaktım. Arabaya doğru ilerleyip bagajı açtım. İçerisinden bir miktar hayvanlar için yemek alıp kaldırımın kenarına koydum sonra kapatıp araca bindim. Araba hızlı bir şekilde yolda ilerliyordu. Sanki hızı arttıkça düşüncelerin hızıda artıyordu. Gözlerim yavaştan ıslanmaya başlayınca arabayı durdurup torpidoyu açtım. İçindeki ilaç kutularını alırken gözüm en arkada olan evlilik cüzdanına kaydı. Uzanıp aldım. İncelemeye başladım bana fahişe dedirten sayfalar ne olabilirdi ki.
Gülmeye başladım 16 sayfa ve bir imza beni babamın gözünde fahişe yapmıştı çünkü gizli ve hızlı bir şekilde evlenmiştim.
Telefonum art arta ve çok hızlı bir şekilde çalıyordu. Ekranda sürekli Karan yazısı belirliyordu. En son canıma tak etti ve açtım. Sesi fazla endişeliydi.
“İyi misin?”
“Yüzbaşı kafana taş mı düştü senin? Bana şuan hesap sorman gerekmez mi?” Sıkıntılı bir nefes verdi.
“Sıçarım hesabına iyi misin diye sordum.” Endişesi cevap vermedikçe artıyor gibi geliyordu.
“Şahaneyim! Öyle mutluyum ki anlatamam.”
“Üsteğmen,bana o siktiğimin yerini buldurma!” Küfürden nefret ettiğim kadar kimseden nefret etmek istemiyordum. Cevap vermediğim her süre nefesini öfkeyle soluyordu.
“Yüzbaşı küfür ettiğin sürece sana cevap haram.” Kısık bir sesle küfür etti.
“Üsteğmen sinirleniyorum!” Göz devirdim.
“Yüzbaşı bende sinirleniyorum!” Ben bu durumdan eğleniyordum fakat o eğleniyor muydu? İşte orası meçhuldu.
Telefonumu yüzüme kapattı. Telefondan gelen kapanma sesini duyunca gülmeye başladım. Gerçekten iyi değildim.
Durduğum yol sessiz ve sakindi. Uykum gelmeye başlayınca koltuğu geriye doğru indirip kapıları kilitledim. Silahımı elimin altında tutup kendimi kabusların ortasına bıraktım.
Uykusuzluk yüzünden uykuya hızlıca dalınca kendimi simsiyah bir odanın içinde buldum. Tepemde beyaz bir ışık açıldı. Işığın açılmasıyla gözlerim kamaşırken karşımdan sesler gelmeye başladı. Sonra üstümden,arkamdan,sağımdan… Her tarafımdan sesler yükselmeye başladı.
Sesler aynıydı,ortam,rüya değişsede hiçbir zaman değişmezdi. Biri “Fahişesin sen! Ailenin utanç kaynağısın.” dedi diğer biri, “Annen iyi ki yaşamıyor! Senin utancınla yaşayamazdı zaten.” gözlerimden yaşlar aktı. Durun dedim,diz çöküp bağırdım durmadı.
Sonra annemin sesi geldi. Her taraftan “Senden utanıyorum. Bir fahişeden farkın yok!” ve daha nicelerini söylemeye başladı. Ayağa kalkıp karanlıkta annemi aramaya başladım “Anne utanılacak bir şey yapmadım. Yapma,deme öyle. Acıyor anne acıyor bari sen dinle.” annem dinlemedi. Ne durdu,nede karanlıktan çıkıp geldi.
“Anne ne olur gel çok acıyor sen dinle. Ne olursun gel çok acıyor anne çok acıyor.” sanki beni duymuş gibi annem karanlıktan geldi. Sonra sağdan,soldan her taraftan gelmeye başladı. Bir anda annem bir tane iken bir sürü oldu. Annemler üstüme doğru gelmeye başlayınca ışığın vurduğu yerde diz çöküp yok olmayı diledim.
Annemler daha çok yaklaşıp aralarında küçücük kalınca dışarıdan gelen bir sesle irkilerek uyandım. Silahımı kavrayıp arabanın camına doğru dayadım. Karan gelmişti. Gözlerimi silip kapıyı açtım.
“Neden geldin?” diye sorarken bile burnumu çekiyor,kendimi toparlamaya çalışıyordum.
“Neden gelmiş olabilirim Üsteğmen?” Göz devirdim. Yüzbaşı biraz daha böyle davranırsa elimdeki silahı kafasında patlatacağım.
“Saçma sapan konuşma Yüzbaşı nereden geldiysen oraya git!” gözleri uyumadan önce yan koltuğa koyduğum evlilik cüzdanına kaydı.
“Ne oldu Üsteğmen bakmaya doyamadın mı?” içimden o kadar çok sabır çekmiştim ki cenneti garantilemiştim.
“Ne demezsin öyle doyamadım ki senden boşandıktan sonra bir daha evleneceğim.” bu sefer göz deviren oydu. Arabanın kapısını yüzüne kapatıp,kapıları kilitledim.
“Çıldırabilirsin Yüzbaşı orada ben yokum.” sürekli kapıyı açmamı söylüyordu,ben açmadıkça daha da çıldırıyordu. Bu işin sonunda dosyalar bana kalacaktı ama dışarıdaki şu görüntüye değerdi. Ellerim halen daha titriyordu fakat görmezden gelmeye çalışıyordum.
Karan’ın görüntüsü komikti fakat epey sinirliydi umarım arabama zarar gelmez diye dua edip geriye çektiğim koltuğa yaslandım. Orada kalabilirdi benim için bir mahsuru yoktu. Halen daha kafamda babamın sesleri yükseliyordu. Sesler uzun süre boyunca gitmeyecek gibiydi. Dayanabilir miydim işte orası cevapsızdı. Tek cevapsız kalan benim sorularım değildi. Kötü şeyler yaşadığım zaman bana sorulan sorularda cevapsız kalıyordu.
Tekrardan uyumaya çalışıyordum fakat başımda dikilen dağ ayısı yüzünden hiçbir şekilde uykuya dalamamıştım. Ya cama vuruyordu,ya kapıyı zorluyordu yada beni arıyordu. Acil bir durumda bana ulaşsınlar diye açık bıraktığım telefonumu başka şeyler için kullanıyordu. Artık tek sinirli o değildi. Oflaya puflaya kalktım camdaki dağ ayısına öfkeli gözlerle bakıyordum.
Camı açtım,öfkeli gözlerim aynı şekilde karşımdaki dağ ayısına bakıyordu. “Uyumak istiyorum beni bir rahat bırak artık!”
“Rütbelere ne oldu Üsteğmen? Kendine gel ve sorumu yanıtla!”
“Bu saatte beni takip ederken rütbeler neredeydi Yüzbaşı? Ve sorunu kim olarak soruyorsun,hayatımda sadece bana emir vermek için var olan Yüzbaşı olarak mı yoksa,görev için evlendiğim aramızda hiçbir şey olmayan kocam olarak mı?” yüzündeki sinir yok oldu. Derin düşüncelere dalarken bende fazla mı serttim diye düşünüp bunun pişmanlığını yaşamaya başladım. “Haklısın.” deyip arkasını dönüp ilerleyerek arabasına bindi. Araba önümde uzaklaşıp gidince pişmanlık içimi daha çok kemirmeye başladı. Neye pişmanlık duyduğumu bilmiyordum sadece duyuyordum.
Arabayı çalıştırıp yola koyuldum. Tabelalar akıp geçerken neden pişman olduğumu düşünüyordum. İçimde sadece pişmanlıktan ziyade geldiği gibi gitmesini istediğim duygular daha vardı. Bunlardan biri Karan'a karşı daha bir yumuşak olmamdı. İstemediğim bir şeydi fakat Arın'a davrandığım gibi davranamıyordum da. Anlatamayacağım fakat anlayamadığımda duygular vardı. Bu duygular benim feministliğimi de bitiriyordu. Acilen geldikleri gibi gitmelilerdi yoksa Sare artık Sare olmayacaktı.
İnsan bazen hissettiği şeyin adını koyamaz. Ne tam bir öfke, ne de alıştığı bir huzur olur bu. Sadece biri vardır… Yanındayken kalbi farklı atar, yokluğunda eksik kalır ama nedenini açıklayamaz. Belki de en karmaşık duygular, adı en geç konulanlardı. Ve insan, en çok ne hissettiğini bilmediği yerde kaybolurdu.
~
Adını bile koyamadığım duyguların içinden çıkabilmemin nedeni evin önüne gelmiş olmamdı. Evin önünde Karan’ın arabasını görünce içime duygular daha da çöktü. Nedenini bilmediğim duygular içerisinde boğulurken arabadan indim. Kendi evine gideceğini söylüyordu,gitmemişti. Merdivenleri çıkarken onu burda tutan neydi diye düşünüyordum.
Kapının önünde dururken ceplerimde anahtar arıyordum. Bir hışımla evden çıktığım için anahtarı evde unutmuştum. Bu ilk değildi. Çoğunlukla unuturdum kapıyı ya Zeus açardı yada Pars gelip açardı. Bu yüzden de Pars ve Elay’da anahtarım vardı. Çoğu zaman bu konu yanlış anlaşılmıştı fakat ben bir yanlışlık olduğunu düşünmüyordum. Kapıyı çalmak için elimi uzattığımda kapı açıldı. İlk başta yine Zeus açmıştır diye düşündüm fakat arkadan oturma odasına doğru ilerleyen dağ ayısını örünce içimdeki duygular daha da sıkıştı.
Evin içine doğru ilerlerken yüzümdeki duygu belirtisi ile içimdeki duygular birbirlerine zıttı. “Küs müsün?”
“Karşında Yüzbaşı var düzgün konuş Üsteğmen! Kimsinde sana küseceğim.” dağ ayısı diye homurdanarak odama döndüm. Silahımı yastığın altına koyup Karan’ın kalacağı odaya girdim. Odanın çarşaflarını değiştirip,havalandırdım. Odanın ışığını kapatıp kendi odama doğru yöneldim. Odaya girmeden önce kalacağı odayı kastederek “Kendi evinde kalmak istiyorsan git seni burada zorla tutan kimse yok! Kalacaksan da odan burası.” diye bilgilendirdim. Yalnız kalmaya alışıktım bana koymazdı. Odaya girip kapıyı kapatacaktım ki aklıma gelenle odadan çıkıp dağ ayısına döndüm. “Gideceksen ışıkları açık bırak.” karanlıktan korkuyordum bunu inkar edemezdim. Kendimi daha savunmasız hissediyordum bu yüzden de panik oluyordum. Zaten evimin geneline bakılırsa perdeleri hep kapalı bırakıyordum bir tek Zeus'un perdesi açıktı. Çünkü dışarıyı izlemeyi seviyordu.
Yatağa girerken uykum vardı fakat o kabuslardan birinde beni öldürmeyeceklerse uyumak istemiyordum. Yatağa girip oturdum,üstümüde battaniyeyle örterek beklemeye başladı. Uyku yavaş yavaş gelip gözlerimi kapatmasını bekledim. Dakikalar geçmesine rağmen göz kapaklarım kapanmıyordu. Oflaya,puflaya yatakta duralı yarım saat olmuştu. Bekleye bekleye ağaç olacaktım. Yataktan kalkıp camın yanındaki koltuğa oturdum. Dışarıyı seyrederken hiçbir şey düşünemiyordum. Olur olmadık yerde düşünürdüm fakat şuan düşünemiyordum. Tek temennim saatin çabucak 6 olmasıydı.
Sıkıntıdan üniformamı 3 defa giyip çıkarmıştım. En sonunda 6’ya bir saat kaldığı için çıkarmamıştım. Odadan çıkıp oturma odasındaki kasaya ilerledim. Kasa evin yedi kat altında gibiydi,dolabı aç aç bir türlü kasaya ulaşamıyordum. Kasayı daha ulaşılabilir bir yere koymamı söylediklerinde dinlememiştim şimdi daha iyi alıyordum. Kasaya ulaştıktan sonra şifreyi girip içindeki her şeyi toplayıp çantaların içine yerleştirdim. Bundan sonra eviminde güvenli olmadığına kanaat getirdikleri için tesiste çalışacaktık. Evimin nesi tehlikeliydi ben günlerce burada kaldım hiçbir şey olmadı.
Saat 8’de toplanacaktık fakat yolun bana iyi geleceğini düşünüyordum. Çantaların ağızlarını kapatıp kapının önüne koydum. Zeus’a bakmak için odasına girdiğimde arkamdan gelen sesler ile elimi belime atıp silahımı arkama doğrulttum. Karşımdaki kişinin yüzünü tam olarak göremiyordum. Yine halüsinasyonlar görüyordum. Karşımda kim olduğunu bilmiyordum çünkü simsiyah çıkıyordu fakat boyundan Karan olduğunu anlamak çokta zor değildi. Silahımı indirip belime geri koyduktan sonra biraz durup görüşümün düzelmesini umut ettim. Düzelmesi zordu ama umutlandım. “Üsteğmen kocanı öldürüp katil mi olacaksın?” burnumdan sertçe nefes verip simsiyah gördüğüm dağ ayısına aktım. “Ayıları vurmak yasak Yüzbaşı!” az önceki eğlenen sesi gitmişti bu sefer burnunda sertçe nefes veren oydu.
Zeus’un odasına girip Zeus’a baktım fakat odasında değildi. “Zeus!” diye bağırdığımda Karan’ın odasından koşarak çıktı. Zeus’a dik dik bakıyordum. Ne işi vardı orada? Yanıma çağırıp dolabından kıyafet seçip onu giydirdim. Çok tatlı gözüküyordu. Karargahta bir sürü köpek vardı. Çoğuyla anlaşabiliyordu fakat anlaşamadıklarıyla da kavga ediyordu. İnatçı olduğu için asla bir barış sağlanamıyordu ve o günün sonu veterinerde bitiyordu. Karşı taraf köpekleri umurumda bile değildi fakat oğlumun iyiliği için karargah etrafında tasma takıyordum. Sadece tasma takmamız gereken kişi bir tek benim oğlum değildi. Peşimden heryere gelen dağ ayısına da tasma takılmalıydı.
“Erken değil mi?” esneyerek sorduğuna göre ona erkendi. “Hayır,değil Yüzbaşı.” kendimi sürekli kuralları hatırlatmak zorundaymış gibi hissediyordum fakat nedenini bilmiyordum. Bu bir tek dağ ayısına karşı da değildi. En ufak bir şakada bile Pars,Arın,Elay’a hatırlatıyordum. Gözüm parmağımdaki yüzüğe takıldı. Unutmuştum orada olduğunu ama şimdi soğuğu yine en keskin şekilde vurmuştu. En kısa sürede bu işi halledecek ve yüzüğü parmağımdan çıkaracaktım.
Son olarak koltuğun üzerine koyduğum kurşunlarına teker teker Blue yazdığım silahımı aldım. Dağda ismim Blue’du. Ben koymamıştım,koyamazdım da zaten. Fakat beni gördüklerinde sadece mavi saçlarım belirgindi böylece adım tüm dağlara Blue olarak yayıldı. İlk geldiklerinde Blue’yu almaya geldik demişlerdi. Bende o günden sonra saldırıya uğrarsam birini mutlaka bu silahla vuruyordum.
Kapıdan çıkmak üzereydim ki Karan odasından çıktı ve tezgahın üstünden iki kupayla yanıma geldi. Üstünde üniforması vardı fakat Karan erkenden hiçbir zaman gelmemişti. Kolumdaki üç çantadan ikisini aldı ve bana kupalardan birini uzattı. Kupayı aldım ve Zeusu beklemeye başladım. İçimdeki her zamanki ürperti bu sefer yerini anlayamadığım bir diğer hisse bırakmıştı. Bu duygular bana tanıdık geliyordu fakat epeyde bir uzaktı.
“Zeus hadi ama gidicem şimdi!” içerden koşarak geldi. “Tasmanı uzat!” ağzıyla yerde sürünen tasmasını tutup uzattığım elime bıraktı. Zeus’un tasmasını ilk defa parmağımdaki soğuklukla tutuyordum. Bana çok büyük bir güçsüzlük veriyordu. Umarım bu soğuklukla geçinmeyi öğrenebilirdim yoksa bu görevden cayardım. Hiçbir görevden kaçmak istememiştim ama şuan kaçmak istiyordum. Hemde herşeyden çok.
Kendime çok yabancıydım. Ne içimde küçük Sare’den eser kalmıştı nede şimdiki Sare’den… Kendimi özlemeye başladım günlerdeydim ne eskisi gibi olabiliyordum ne de istediğim gibi olabiliyordum. Bana kalan miraslar çok acıtıcıydı ve o miras hiçbir zaman bitmemişti. Yalanlar,sözler,kabuslar… Ne zaman biter diye sordum defalarca karanlığa,hiçbir cevap vermedi. Çünkü bir cevabı yoktu. Tek istediğim mirastı yara bandı. Aldığım ise yara bandı yerine taze yeni yaralardı. Kim sarar diye sordum akan kanlara hiçbir cevap gelmedi. Çünkü bunun da bir cevabı yoktu. Tüm sorularım cevapsız kalmıştı ve cevap ararken ise dibe batmıştım. Şimdi ise nasıl çıkacağımı arıyordum.
Araba yolda ilerlerken çok sessizdi ve haddinden fazla bir sessizlikti bu. Sessizliğin içerisinde ilerliyorken dağ ayısının getirdiği kahveyi yudumluyordum fakat dumanı tütmeye devam eden kahve bile içimi ısıtmaya yetmiyordu. Bu kış ilk defa üşüyordum. Ben hayatı tam tersi yaşardım. Yazın üşür kışın ise terlerdim. Bu döngü çoğunlukla şaşmazdı fakat havaların en ufak bir ısıntısında,daha karlar erimemişken üşüyeceğimi düşünmüyordum. Her şey çok ters gidiyordu ve bunu engelleyemiyordum. Delirmeme çok az kalmıştı ve ay yeniay evresindeyken bu olacaktı.
40 dakikanın sonunda karargajın önüne gelmiştik. Arabadan inip bagajdaki çantaları aldım. 3 çantanın ikisi omzumda biri ise elimdeydi. Dışarıdan ağır gözükürdü fakat üçünün toplamı 12 kilogram kadardı. Arka kapıyı açıp Zeus’u indirdim. Karan arabadan inip çantaları elimden alıp ilerlemeye başladı. Ben gerçekten bir dağ ayısıyla evliydim. Telefonum ısrarla çağrılar alıyordu ve bunlar kısa kısaydı. Kısa kısa çağrıları sadece Adile bana kızgın olduğunda yapardı bu yüzden biraz tereddütlü bir şekilde telefonu açtım.
“Sen gidip o elin Ankara’sında evlendin ve benim bundan haberim yok öyle mi? Hakkım haram olsun sana! Allah taş etsin seni sıfatsız.” Kulak zarımın patlamış olacağını düşünüyordum. Telefonu kulağımdan uzaklaştırmış yürümeye devam ediyordum ki Karan sesler yüzünden arkasını dönüp ne oluyor diye baktı. “Yok bir şey yok. Yürü sen.” diyince arkasını dönüp yürümeye devam etti. Sesi öyle yüksek çıkıyordu ki kulağıma koyup dinlemem imkansızdı. Bir yandan elimde telefon,bir yandan köpeklere sataşan Zeus’la birlikte tesisin önüne gelmiştim. Çok daha fazla azar yiyeceğimi bilmeme rağmen yüzüne telefonu kapatıp sessize aldım.
Tesisin merdivenlerinden aşağı inerken dağ ayısı ilk defa kış uykusundan erken kalktığı için kapıyı açamadığını görünce elinden anahtarları alıp kapıyı açtım. İçeri girince göz devirdim,insan bir teşekkür ederdi ama yok dağ ayısı ne bekliyordum ki.
Etrafımdan gelen sesle arkamı döndüm fakat kimse yoktu. İndiğim merdivenleri geri çıkıp etrafa baktım. Kimse yoktu. Sesler uzaklaşınca merdivenlerden geri indim ve tesise girip kapıyı kapattım. Ben duymayınca yükselerek geri geldi.
‘Ne istiyorsun’ dedim.
‘Anlamanı.’ dedi.
‘Neyi anlamamı?’ sorguladım,neyi anlamamı isteyebilirdi ki.
‘Her şeyi… Sen kendin değilsin sadece bunu anla. İnkar etme,kabullenme…’ bu bir iç ses değildi. İnsan iç sesini tanımaz mıydı? Tanırdı. Bu benim sesim değildi,bambaşka bir şeydi. Her zaman doğruyu söylüyordu ama acımıyordu. Halbuki benim canım çok acıyordu. Ne güldüren ne de ağlatan bir acıydı bu. Önümdeki gül benim acımla solmuştu ama ben solamamıştım. Ve o gül ne kadar denesemde,yanına arkadaş alsamda,sevsemde bir daha açmadı. Bu acı sadece gülü değil,beni,nefesimi aldı.
Koridorda gezerken sesin neyi kastettiğini anlamaya çalışıyordum. Ben nasıl ben olamazdım? Belkide haklıydı. Kendimi başka yerde arıyorsam duygularımıda bulamazdım. Bu bu kadar kolay ise ben yıllarca duygularımı nasıl bulamamışım? Asıl soru bunlar değildi. Asıl soru ben nereye aittim? Yıllarca hiçbir yere ait olamadıktan sonra ait olduğum yeri buldum derken burasıda mı benim ait olduğum yer değildi? Göçebe gibi farklı yerlerde gezinip durduktan sonraki son durağımdı burası. Kabul almasaydım dünyadaki son günlerimdi. Şimdi ait olduğum yeri bulmak için vazgeçilmeli miydi? Neresiydi benim ait olduğum yer. Ahiret mi…
Elimdeki her şey düşmüştü kuyunun en dibine. Uzansam yetişmiyor,yetmiyordum. İnsem kuyunun en dibine kimse el uzatmıyordu. Çünkü Sare her zaman hallederdi. Çünkü Sare halledemese bile hallederdi. Çünkü Sare güçlüydü,yardım istemezdi,ağlamazdı,dertlerini kimseye anlatmazdı. Çünkü Sare bir hayaletti,sadece bir kuklaydı. Ben başkalarına acıyacağım diye kendime acımayı unuttum. Kendime davrandığım sertlikte başkasına davransaydım,dayanamaz yere yığılır kalırdı.
Yorgun adımlarla ilerlerken bile kimse destek olmadığı halde olmuştum. Şimdi ise ağlayacağım tek bir omuz kalmamıştı. Anlattığımda ‘aman Sare buna mı takıldın?’ deyip geçirdikleri her şey birer birer kabus olarak geri döndü. Ben içimde kocaman bir kurt taşıdım yıllarca. Ve o kurt içimi kemire kemire bir şey bırakmadı. Ne Sare’ye dair ne de duygulara dair hiçbir şey bırakmadı. O kurtla yaşamayı öğrendim,kabullendim fakat bu seferde duygularımı kendi ellerimle katletmiş oldum. Yıllarca kendi duygularımın yasını tuttum. İnanmadım,inanmak istemedim. Duygular ölebilir mi dedim. Ölüyormuş…
İşlemediğim günahların hesabını verirken kayboldum. Manipüle edilmem diyordum,edildim. Annemi benim öldürdüğüme inandırmaya çalıştılar. İnkar ettiğim için defalarca yemediğim tokat kalmadı. Kargalar bile bana acıdı. Benim atamadığım acı çığlıkları onlar attı. Bir kargayı acıya boğan hayat daha ne yapacaktı.
Kargaları sevip besliyorum diye halam büyü yapıyor cadı diye hitamlarda bulundu. Yengem,kuzenlerimi tembihleyip beni zorbalattı. Okul yıllarım daha da korkunçtu. Okula gitmek istemiyorum deyince sorumsuz,bir tane ödevimi yapmayınca tembel,notum doksan altına düşünce vasıfsız olmuştum. Geceleri normal insan olmak istiyorum diye ağladım. Başkaldırı olsun diye ödevlerimi yapmadım,bilerek seksen aldım denilenleri,baskıyı kaldıramadım. Hep gurur makinesi olarak çalıştım,pilim ne zaman bitse vurarak geri çalıştırdılar. Darbelere dayanamayıp ışığımı söndürdüm. Tamir etmek yerine köşeye fırlatıp unuttular. Ben bu dünyada sadece başardığım kadar oldum. Öbür tarafımı kimse görmedi. 27 Ocak 1995’te çocuklara verilen özgürlük bende yok gibiydi. Ne dense yap Sare,sınırlarımı korumaya çalıştığımda saygısızlık yapıyorsun Sare. Dışardan mutlu,huzurlu gözüken aile içerisinde travmalarımın büyümesinin en büyük malzemesiydi.
Bacaklarım koridorda dolanıp durmaktan ağrımaya başlamıştı. Düşüüordum ama bulamıyordum. Ben nasıl kendim olamazdım.
‘Aptal olmayı kes! Anlamamazlıktan geliyorsun. Baştan tüm duygularını katletmeseydin bu halde olmazdık!’
‘Aptal değilim! Anlamamazlıktan gelmiyorum,gerçekten anlamıyorum. Kimsin,nesin,neden birtek seni ben duyuyorum?’
‘Madem anlamıyorsun bil ben öldürdüğün senim. Kendi ellerinle ölüme terk ettiğin senim!’
‘Ben kimseyi öldürmedim! Buradayım işte benim. Ben nasıl ben olamam? Kendine gel ve beynimin içinden çık artık!’ sesi daha öfkeli gelmeye başladı.
‘Sen öldürdün! Kendini kendi ellerinle katlettin. Anla artık şunu. Korkaksın öyle korkaksın ki yüzleşmeye korkuyor kaçıp duruyorsun. Katlettiğin sen öyle değildi. Kendine gel artık şu saçma sapan tuttuğun yası bırak ve kendini kurtarmaya çalış. Beni burada bıraktın yıllarca. Çocuk dedim,ergen dedim ama aptallığı bırak artık. Kaçmayı bırak!. Cesurluk adının yazdığı yada dağlara yazdığın o isimle olmuyor. Yüzleş artık şu öldürdüğü senide dipsiz kuyudan çıkar!’ sesi çok sertti. Kendimi öldürdüğümü söylüyordu.
‘Acıyor,acıyor!’ bu sefer onun gibi serttim. ‘Kalbim parçalanıyor. Parçalarını tutamıyorum,kayıp düşüyor. Yüzleşmiyorum çükü çok acıyor. Sen napıyorsun sadece konuşuyorsun. Ya görevim yüzünden fahişe damgası yedim be alnımın ortasına. Acıdı ya çok acıdı. Yıllarca onarmaya çalıştım kırık parçalarımı kabuk bağladı,iyileşiyorum dedim geri kopardılar. Kan aka aka ben kaç defa bayıldım kaldım haberin varmı senin? Yok! Çünkü sen anca nasihat ver. Benim yaslanacağım omuz yok. Sırtımda onlarca yük birde parmağımdaki şu keskin soğuk öldürüyor beni. Taşıyamıyorum yardım et.’ sustu o susunca ben gözümden akan yaşla devam ettim.
‘B-ben ölmek istiyorum artık. Başkalarını değil kendimi kurtarmak istiyorum. Ben zaten ölüyüm. Yaşıyorum mu sanıyorsun! Ölüyüm,ölü. Nefes alıyorum,kalbim atıyor ama boş. Ya şuan beni öldür intikamını al yada defol git aklımdan!’ yumuşadı zannetttiğim ses sinirle devam etti.
‘Saçma sapan konuşma. Yaslanacak omuz mu yok? Aptallığın yanında körsünde. Etrafına bak da öyle karar ver. Ölmek istiyormuş. Ne oldu hevesin kısa sürdü herhalde! Sen kendin gizlice çalışıp para biriktirmedin mi asker olucam ben diye? Salak salak düşüncelere kanıyorsun! Felek bir yazı yazdıysa silgide mi yok? Al silgiyi eline sil yeniden yaz. Yine mi yazdı yine sil. Kağıt yırtılsın yenisine yaz. Boşuna öğrenmedin yazı yazmayı. Sırf sana askerlikte belgeleri imzala,doldur diye öğretmediler. Feleğin yazdığını lehine çevireceksin,oyunlarına kanmayacaksın. Madem öldürmeyi becerdin geri diriltmesini de bileceksin!’ feleği kandırmamı söylüyordu. Felek çoktan yazmıştı yazacağını silmek mümkün müydü? Katlettiğim ben olduğunu iddia eden ses bile bana bir şeyler söylüyordu. Fırtınadayken çiçeği suluyordu. Kimse gerçeği duymuyor,görmüyor ama fırtınadaki çiçek yorgunsa sağ çıkamazdı.
~
Koridorda sırtımı duvara yaslamış bir şekilde oturarak müzik dinliyordum. Müzik olmasaydı fırtınadaki çiçek kendini zorda olsa koruyamazdı. Dış kapı açılınca daltonlar çetesinin diğer üyeleri geldi. Arın daha kapının başından “Daltonların en önemli üyesi Arın Karaca geldi. Dikkat!” diyip koşarak koridorda ilerledi. Son anda ayağa kalkıp yanımdaki odaya girdim. Kulaklığı çıkarıp koltuğa attım. Arın kayarak mutfağa girdi.
“Aç ayı!” diye Elay arkadan bağırıyordu. Mutfağa giricem diye Elay ile Pars’a hor davranmış olmalıydı. “Kaçta kaldırdınız? Yada en son ne zaman yemek yedi?” diye sorarak yanlarına ilerledim.
“Aslında çok abartılacak bir saat değil ama aç ayı olduğu için 5 saat ağzına bir şey sürmeyince bu hale geliyor.” Elay her zamanki gibi Arın’ın abarttığını düşünüyordu. “Abartılacak bir saat bir kere huysuz cadı.”
“Arın ağzında yemek varken konuşma! Sonra boğuluyorsun seni kurtarmak zorunda kalıyoruz.” yine bir anne gibi Arın’ı uyarıyordum. Küçük çocuklar gibi sürekli yaramazlık yapıyordu sonra arkasını ben topluyordum.
“Kulaklık geri gelmiş. Anlat dinliyorum.” Pars kolunu omzuma atınca beraber oturma odasına ilerledik. Burayı bir ev gibi düzenlemiştik çünkü kışın kış uykusuna yatan arkadaşlar vardı. Pars ile her şeyi konuşabiliyordum. Bana bir babadan daha çok sahip çıkıyordu. “Fahişe ilan edildim.” bunu çok normal bir şeymiş gibi söylemiştim fakat söylerken bile canım acımıştı.
“Nasıl yani? Baban mı dedi bunu?” inanmak istemiyor gibiydi fakat gerçek buydu. Omuzlarımı silkip yanından ayrıldım. Oturma odasına girdiğimizde dağ ayılarından biri çoktan koltukta uyuyakalmıştı. Pars odada Karan’ı görünce gözleriyle bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. “Pars ne diyeceksen söyle anlamıyorum.”
“Erken gelmiş. Dünya başımıza mı yıkılacak?” güldüm. “Peşime takıldı ve bence yıkılmayacak,havaya uçacak.” bu sefer gülen oydu. Gözlerindeki gülme bir anda soldu ve yanıma geldi. “Sen eminsin dimi yanlış duymadın. Sana” sertçe yutkundu “fahişe dedi.” kafamı ağır ağır sallayınca gözünde hem üzüntü hemde öfke vardı.
“Ben sana dedim gelirse eve alma diye dinlemedin dimi!” sesi sert çıkmaya başlamıştı. “Sürekli aynı hatayı yapıyorsun Sare. Dedim sana dedim kapıyı açma dedim. Her defasında daha beterini yapıyor şerefsiz. Sende inadına kapıyı açıyorsun.” Pars kızınca küçük bir çocuk gibi ağlamaya başlıyordum ve şimdiden gözlerim dolmaya başlamıştı. Birtek ondan bir şey isteyebiliyordum çünkü anlıyordu. Kimsenin anlamadığını anlıyordu. Yaşadıklarımı gördüğü için sinirleniyordu,kendimi bu duruma düşürdüğüm için kızıyordu.
“Kızım ben seni defalarca hastaneye götürmedim mi?” sesi yumuşamaya başlamıştı. “Her zaman böyle mi olucak? Ben seni normal bir yere götüremeyecek miyim? Ya sen en son ölüyordun,yoğun bakımda kaldın günlerce.” sesi çok yumuşaktı ve bu ilk defa oluyordu. Dolan gözlerime bakınca ilerleyip bana sarıldı. Öyle sıkı sarıldı ki kemiklerim kırılacak zannettim. “Korkuyorum güzelim anlasana. Kardeşimi kaybedicem diye çok korkuyorum.” geriye çekilip gözlerime,akan yaşlara baktı. “Bir daha gelirse açmayacaksın tamam mı?” kafamı salladıktan sonra tekrar sarıldı. Bu sefer engel olamadım,gözyaşlarım akıp yeri buldu.
Göğsüne yaslanıp ağlarken bir anda gözlerimi açınca Karan’ın keskin kahve irisleriyle denkleştim. Bir süre bakıştıktan sonra gözlerini kapattı. Sanki yarım kalan uykusuna geri dönmek istiyordu. Kendime bile örülü olan o duvarın arkasına birtek Pars’ı almıştım. Geri kalana güvenmiyorum demek değildi bu sadece hepsinin yasını tutmak ağır gelirdi. İşimiz dağı temizlemek ve tek canımızıda vatan uğruna harcamaktı. Bir gün olurda yine saldırı olursa bu sefer üç kişi dönmek yerine tek kişi dönersek ve o kişi ben olursam. İşte o zaman kaldıramazdım. Üç kişi kaldığımızda bile kaldıramadım,beni hastanelerden topladılar. Tek kalırsam bu sefer morgdan alırlardı.
Arın ile Elay’ın kavga sesleri gelince ayrılıp mutfağa ilerledik. Pars normal bir şekilde ilerleyince “Elay’ı sağı solu belli olmaz koşsana.” diye kızarak koşup mutfağa gittim. Mutfakta Arın ile Elay’ı saçlarını yolarken görünce bir oh çekip kapıya yaslandım. Araya karışırsam saçlarıma yazık olurdu. Araya gireceğim tek savaş bıçaklar çekilinceydi. “Saçımı bıraksa aç ayı!”
“Asıl sen bırak be huysuz cadı!”
“Bak bana huysuz cadı deyip durma bıçak fırlatacağım yine!”
“Hep ıskalıyorsun umrumda bile değilki.” deyip Arın gülmeye başlayınca Elay sinirle bıçaklara uzanıyordu ki bıçakları arkaya doğru ittirip almasını engelledim. Ters ters bakınca geri geri yürüyerek uzaklaştım. Pars ile arkada gülerek izliyorduk ki birden arkamızda Karan belirince öksürmeye başladım. Pars arkasını dönüp bakınca bize değil kavga eden aç ayıyla huysuz cadıya bakıyordu.
“Ayırsanıza ne suratıma bakıyorsunuz?” konu birden bize sıçramıştı. Biz ne yaptık ki? Yerimizden ayrılmadığımızı görünce Karan ilerlemeye başladı. Tamam dağ ayısıydı anlaşırlardı ama bu kavgaya girilmezdi.
“Hiç tavsiye etmem Yüzbaşı.” arkasını dönüp baştan aşağı beni süzdü. Baştan aşağı süzerken ne düşünüyordu diye merak içerisindeydim fakat çaktırmadım. “Neden Üsteğmen?” Pars’a kaş göz yaparak kavgayı ayırmaya çalışmasını söyledim. Anlamış olacak ki dehşetle bakıyordu.
“Kızım git sen ayırmaya çalış. Ayrıca ben niye ayırıyorum?”
“Saçlarımı yeni boyayıp,bakım yaptım kendimi o riske atamam.” göz devirdi. Yenilmişti. Ağır adımlarla kavganın olduğu yere ilerleyince Karan geriye doğru geldi. Pars kollarını ikisinin ortasına koyup ayırmaya çalışınca ikisi birden kendi kavgalarının arasında Pars’ında saçını yolmaya başladılar. İki kişilik kavga üç kişiye dönüşmüştü. Karan’a dönüp “İşte bu yüzden.” diyerek kavganın olduğu yere ilerledim. Hiç ayırasım yoktu ama Pars’a yazıktı.
Saçlarımı üstten bağlayıp kollarımla ayırmaya çalıştım. Olmayınca son çare “Asker!” diye bağırmak zorunda kaldım. Bu bağırış bir nevi çığlık gibiydi. Hepsi kulaklarını tutarak ayrılınca hepsini ayrı ayrı köşelere çekip odadan ayrıldım. Benden bu kadardı kızma seansını Yüzbaşları olarak Karan yapabilirdi.
Bilgisayarların ve hücrelerin bulunduğu odaya ilerlerken odanın kilidinin açık olduğunu fark ettim. Koşarak odaya girdim fakat hücrelerin hepsi boştu ve bilgisayarların hiçbiri yoktu. Oturma odasından Zeus’a seslendim. Zeus gelir gelmez havlamaya başlayınca hepsi buraya doluştu. Donmuş gibi sadece bilgisayarların olduğu masaya bakıyordum.
Hızlıca masanın oraya gittim. Hücredekiler umurumda bile değildi önemsediğim şey sözümdü. 6 kişiye verdiğim sözdü. Masanın çekmecelerini hızla açıp kapıyordum fakat boştu. Hepsi boştu…
Bilgisayarların hepsi buradaydı emindim ama şuan yoktu. “Bilgisayarlar nerede? Elay biz en son buraya koyduk nerede bilgisayarlar?” ben telaşla soru sorarken Karan’da hücreleri kontrol ediyordu. Odanın bir o tarafına bir bu tarafına koşuşturarak bilgisayarları arıyordum. “Kasalara baktım,çekmecelere baktım yoklar. Nerede bunlar,neredeler?” parmaklarımı saçlarıma geçirip koltuğa oturdum. Sözümü tutamıyordum. Hayat sürekli bir engel çıkarıyordu ve ben sözümü tutamıyordum. Pars önüme eğilip bana bakarak sakin olmam gerektiğini söyleyip duruyordu.
Hızla ayağa kalktım. “Pars nasıl sakin olayım ben? Sakin ol deyip durma!” hücreleri gösterdim. “Konuşturacaktım. Bulucaktım,kimler yaptı bulacaktım.” masayı ve kasayı gösterdim. “Görüntüler vardı. O bilgisayarlarda görüntüler vardı. Düzeltecektim. Söz vermiştim. Bulucam dedim,sizi kara toprakta üşütenleri bulucam dedim. Tutamıyorum,sözümü tutamıyorum.” odanın içinde deli gibi dolaşırken peşimden Zeus’da ilerliyordu. Hepsi sadece bana bakıyordu hiçbir şey yapmıyorlardı. Etrafa bakındıkça gözlerim doluyordu. Kameralar patlamış,bilgisayarlar yok,kasa normalce açılmış.
Söz vermek kolaydı; birkaç kelime, birkaç saniye… ama o sözün ağırlığını taşımak, insanın omuzlarına görünmeyen bir yük bindiriyordu. Onlara ‘bitireceğim’ demiştim. ‘Yarım bırakmayacağım’… Ama her adımda yeni bir engel çıktı, her ipucu elimden kaydı, her umut biraz daha uzaklaştı. Şimdi ne bilgisayarlar yerindeydi ne de yakaladığımız insanlar… Sanki her şey, verdiğim sözü benden almak için planlanmıştı.
İnsan bazen kaybettiği insanlara değil, tutamadığı sözlere yeniliyor. Çünkü gidenler geri gelmez ama yarım kalan bir söz, insanın içinde yaşamaya devam eder. Ben hâlâ buradayım, nefes alıyorum, savaşıyorum… ama onlara verdiğim o söz, her başarısızlıkta biraz daha ağırlaşıyor. Ve en acısı şu; ben düşmedim, pes etmedim… ama yine de başaramadım.
….
