KARANLIK  KAM : MÜHÜR VE KAN kitap kapağı

1. bölüm / 1

B Ö L Ü M 1 Formaldehit, Toz ve Siyah Mürekkep

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: B Ö L Ü M 1 Formaldehit, Toz ve Siyah Mürekkep

Eski çağ dillerini, yeryüzünden silinmiş alfabeleri ve paleografiyi meslek edinen insanların ortak, iflah olmaz bir kusuru vardır: Canlı insanların gözlerindeki o karmaşık, değişken ve
tekinsiz yalanlardansa, ölü yazarların bıraktığı tozlu harflerin kesinliğine sığınırlar. Yirmi dört yılımı bu kusuru kendime devasa bir zırh yaparak geçirdim. Adım Elin Vural. İnsanların bana bakıp "sessiz, kendi halinde, kitaplara gömülü bir akademisyen" dedikleri o kadındım. Kantindeki gürültülü dedikodulara karışmaz, hocaların bitmek bilmeyen siyasi çekişmelerine sadece dudak ucuyla gülüp geçerdim. Ama dışarıdan görünen o donuk, sakin ve izole yüzümün arkasında durmaksızın çalışan analitik bir tarayıcı taşırdım. Bir metindeki en ufak dilbilgisi hatasını, sahte bir mürekkep katmanını veya karşımdaki insanın yalan söylerken seğiren o milimetrik dudak kıvrımını tek bir bakışta ayırt edebilen bir zihin.
Saat gecenin ikisini otuz dört geçiyordu. Laboratuvarımın titrek florasan ışığı altında mikroskobun odak ayarını ağır ağır çevirirken, parmaklarımın ucundaki o tanıdık, soğuk metali hissettim. VIII. yüzyıla ait Soğdca bir ticaret vesikasının üzerindeki mürekkep tortularını inceliyordum. Parşömenin üzerindeki lifler, yüzyıllar öncesinin çöl kumlarını ve kurumuş terini hala bağrında saklıyordu. Kelimeler basitti: "İki yüz gümüş dirhem karşılığında..." Ama benim aradığım şey kelimelerin anlamı değildi; o kelimelerin altına gizlenmiş olan ihanetti. Metnin sol alt köşesindeki bir harfin kavisinde, bitkisel mürekkebin altına saklanmış demir-mazı mürekkebi kalıntıları vardı. Biri bu belgeyi yüzyıllar önce değiştirmiş, tarihi baştan yazmaya çalışmıştı. Tıpkı günümüzdeki insanların kendi tarihlerini her gün yeniden yazdığı gibi.
Koridorun diğer ucundaki odadan, kapımın altından süzülerek içeri giren keskin formaldehit ve fenol kokusunu içime çektim. Astraea Üniversitesi Kütüphanecilik ve Eski Çağ Dilleri Enstitüsü'nün bu lanetli kanadında geceleri sadece iki kişi kalırdı: Ben ve oda arkadaşım, tek sırdaşım Melis. Ben bin yıl önce ölmüş insanların yalanlarıyla uğraşırken, o, adli toksikoloji laboratuvarında henüz birkaç saat önce ölmüş insanların kanındaki zehirleri arıyordu. Ölüm, bu binada her iki uçtan da kendini hissettiriyordu.
Yine mi o bin yıllık kâğıt parçalarına bakıp dünyayı kurtardığını sanıyorsun Elin?"
Gözümü mercekten kaldırmadan hafifçe gülümsedim. Melis, laboratuvarımın kapı eşiğine omzunu yaslamış duruyordu. Üzerindeki asit lekesi olmuş beyaz önlüğünün ceplerine ellerini sokmuştu. Kısa kesilmiş asimetrik siyah saçları her zamanki gibi dağınıktı. Gözlerinin altındaki derin, koyu mor halkalar, üç gündür Adli Tıp Kriminal Bölümü ile enstitü laboratuvarı arasında mekik dokuduğunun, muhtemelen hiç uyumadığının en dürüst kanıtıydı.
"Bu kâğıt parçaları senin o paslanmaz çelik masandaki kadavralardan daha dürüst Melis," dedim, sesimdeki yorgun pürüzü temizlemek için boğazımı temizleyerek. Sandalyemde geriye yaslanıp, boynumu kütlettim. "En azından bana yalan söylemek için çürürmüş gibi yapmıyorlar. Sadece üzerlerindeki tozu, sahtekârlığı temizlememi bekliyorlar. Hem sen bu saatte niye ayaktasın? Dünkü arsenik davasının adli raporunu emniyete çoktan teslim etmiştin."
"Sana kötü bir haberim var canım," dedi Melis. Odanın içine doğru yavaş adımlarla girdi, masamın kenarında duran, çoktan buz gibi olmuş ıhlamur çayımdan umursamazca büyük bir yudum aldı. Yüzünde o bildik, soğukkanlı, morbid mizahı vardı. Ancak bu kez gözlerindeki ifade farklıydı. Sıradan bir toksikoloji vakasının ötesinde, tehlikeli bir heyecan barındırıyordu. "Aşağıdaki arşivde, eksi üçüncü katta... Birisi senin o dürüst kâğıtlarından birinin üzerine, oldukça taze ve kanlı bir insan bedeni serdi."
Elimdeki ince uçlu antika cımbız masaya düştü. Metalin sert meşe yüzeye vururken çıkardığı o tiz ses, sessiz odada bir silah patlaması gibi yankılandı.
"Ne demek istiyorsun? Bizim enstitüde cinayet mi işlenmiş? Kim?"
"Restorasyon bölümünden Hande. Yeni başlayan o sessiz asistan kız hani." Melis çay bardağını masaya bıraktı, kollarını göğsünde bağladı. "Demek istediğim şu ki tatlım; şu an yukarıda, akademinin o prestijli neoklasik sütunlarının önünde polis araçları disko topu gibi yanıp sönüyor. Kriminoloji Bölüm Başkanı Nadir Hoca kriz geçiriyor, çatı katındaki inzivasından inip polislerin ortasında sigara üstüne sigara yakmaya başladı bile. Ve dürüst olmak gerekirse, kızın boynundaki o korkunç kesik modern bir ameliyat neşterinden ya da sıradan bir meyve bıçağından çıkmışa benzemiyor. Daha çok... Müze deposundan çalınmış, oldukça arkaik bir şeye benziyor."
Mideme soğuk, ağır bir taş oturdu. Hande. Sadece birkaç gün önce kantinde, XV. yüzyıl ciltleme teknikleri üzerine utangaçça sorular soran o solgun yüzlü kız.
''Ve en tatlı kısmı ne biliyor musun Elin?" diye fısıldadı Melis, masama doğru biraz daha eğilerek. Ses tonu bir sırrı paylaşıyormuşçasına alçalmıştı. "Cinayet mahallinin tam ortasında, o kan gölünün yanı başında elinde siyah süet bir ceketle duran ve polislere adeta kendi mekanıymış gibi emreden o herif var. Barlas Karahan."
İçimde bir yerlerde, yıllardır kireçleşmiş, üzerine özenle toprak atılmış bir katman aniden şiddetle çatladı. Nefesim bir an için göğüs kafesimde takılı kaldı. Barlas.

Akademinin gölgede kalan koridorlarında, kantin masalarının en uzak köşelerinde adı sadece ürkek bir fısıltıyla anılan adam. Kimine göre Kapalıçarşı'nın altındaki yeraltı dehlizlerinde tarihi eser kaçakçılarıyla bağlantısı olan karanlık, yasadışı bir saha araştırmacısıydı. Kimine göre ise enstitünün eksi dördüncü katındaki, varlığı bile resmi olarak inkar edilen yasaklı antik fonları korumak için devletin derin kademelerinden yerleştirilmiş sivil bir gölgeydi. Onu birkaç kez kütüphanenin yüksek, tozlu sütunları arasında, nadir eserler rafının önünde görmüştüm. Uzun boylu, geniş omuzlu, boynunun sol tarafından başlayıp çene kemiğine doğru acımasız bir hatla yükselen, simsiyah bir Göktürk runesi dövmesi taşıyordu. O dövme, etrafına soylu ama son derece tehlikeli bir tecrit duvarı örüyordu. Onun yanından geçerken insanlar istemsizce omuzlarını düşürür, nefeslerini tutar ve duvar kenarına sinerlerdi. Barlas Karahan sadece tehlikeli görünmüyordu; tehlikenin tam kalbinden sökülüp gelmiş gibiydi.
"Barlas’ın olay yerinde ne işi var?" diye sordum. Sesimdeki o istemsiz titreşimi gizlemek, kendimi toparlamak için laboratuvar önlüğümün cebindeki kalemi sıktım.
"Belki katildir," dedi Melis omuz silkerek. Yüzündeki ifade tamamen ciddiydi, alay etmiyordu. "Ya da katilin ne aradığını bilen, onu yönlendiren kişidir. Her neyse, Nadir Hoca kükreyerek seni aşağıya çağırıyor. Kurbanın bedenindeki o garip sembolleri ve altındaki kanlı parşömeni okuyabilecek tek kişi sensin. Emniyetin Olay Yeri İnceleme çaylakları, ellerindeki o kaba naylon poşetlerle belgeyi mahvetmeden acele etsen iyi olur."
Astraea Enstitüsü’nün eksi üçüncü katına, o meşhur Nadir Eserler Arşivi'ne inen devasa, spiral taş merdivenler, sanki zamanın gerisine, yeryüzünün karanlık çağlarına doğru
atılan ağır adımlar gibiydi. Giovanni Battista Piranesi’nin XVIII. yüzyılda çizdiği o kaotik ve ruh daraltıcı Carceri d'invenzione (Hayali Hapishaneler) gravürlerinin canlı, nefes alan bir simülasyonundaydım adeta. Yüksek, sivri tonozların arasına sıkışmış gıcırdayan ahşap yürüme yolları, nereye açıldığı belirsiz zifiri karanlık nişler ve Bizans sarnıcının bin beş yüz yıllık kireçli taşlarından durmaksızın süzülen ıslak nem izleri... Aşağı doğru indikçe hava belirgin şekilde ağırlaşıyor, oksijen yerini yüzyıllık kâğıt tozu, güherçile ve şimdi de genzi yakan taze, paslı bir kan kokusuna bırakıyordu.
Sarı emniyet şeritleri, V. yüzyıldan kalma devasa korint başlıklı mermer sütunların arasına acımasızca, mekanın tarihi dokusuna hakaret edercesine çekilmişti. Olay yeri inceleme ekiplerinin patlayan beyaz flaş ışıkları, sarnıcın durgun, siyah suyuna yansıyor, duvardaki Selçuklu taş işçiliği kabartmalarında ürkütücü, devasa gölgeler yaratıyordu.
Eski bir polis amiri olan, şimdiki Kriminoloji Bölüm Başkanı Nadir Hoca, sütunlardan birine sırtını dayamış duruyordu. Kır saçları darmadağınıktı. Hırsla nikotin sakızını çiğniyor, bir yandan da elinde yaktığı ama içmeyi unuttuğu sigarasının külünün lacivert takım elbisesine dökülmesine aldırmıyordu. Yorgun ve öfkeli gözleri, kurbanın yattığı ahşap masaya sabitlenmişti.
"Gel Elin, yaklaş!" diye bağırdı Nadir Hoca beni merdivenlerin son basamağında görünce. Gür sesi sarnıcın kemerlerinde yankılandı. Alnındaki derin kırışıklıklar öfkeden daha da belirginleşmişti. "Emniyetten gönderdikleri şu cinayet büro çaylakları bunun sıradan bir Satanist ayini olduğunu, kurbanın şeytana adandığını falan sanıyor. Televizyonda çok dizi izlemişler. Onlara filolojinin, tarihsel gramerin ve kadim ritüellerin ne olduğunu öğret de saçmalamayı bıraksınlar. Belgeleri delil torbasına tıkıp mahvedecekler!"
Soğuk terlerin sırtımdan aşağı süzüldüğünü hissederek sarı şeridin altından eğilip geçtim. Masanın üzerine, o korkunç manzaraya yaklaştığımda midemdeki düğüm daha da sıkılaştı. Hande, sırtüstü, kollarını iki yana açmış şekilde yatıyordu. Bedeninden şah damarı yoluyla pompalanan kan, ahşap tezgahın üzerinde açık duran XIII. yüzyıl ceylan derisi nüshaya, devasa bir kızıl göl oluşturacak şekilde akmıştı. Genç kızın gözleri tavandaki karanlık tonozlara dikilmiş, dehşetin son anında donup kalmıştı.
Ancak bir paleograf olarak yıllardır eğittiğim gözlerim, kurbanın yüzündeki o donuk dehşete değil, köprücük kemiğinin hemen üzerine, eti amansızca yarılarak kazınmış o köşeli işarete takıldı. Polisler buna sadece bir kesik, psikopatça bir imza diyebilirdi. Ama ben bunun ne olduğunu çok iyi biliyordum.
"Bu bir kurban etme ritüeli değil," dedim fısıltıyla. Dizlerimin üzerine çöküp, kanla ıslanmış mühre daha yakından baktım. Parşömendeki silinmiş Soğdca harfleri ve onların tam üzerine denk gelecek şekilde, kurbanın derisine kazınmış o antik runeyi inceledim. Zihnimdeki analitik motorlar, insani korkuyu tamamen devre dışı bırakarak tam kapasite çalışmaya başlamıştı. Parçaları birleştiriyordum. "Bu bir düzeltme. Katil bir kurban vermiyor Nadir Hoca... Katil, antik bir gramer hatasını düzeltiyor."
"Nihayet okumayı bilen, kör olmayan biri."
Ses, tam arkamdan, ense kökümün sadece birkaç santim üzerinden geldi. O kadar yakındı ki, adamın soluğundaki soğuk, sert tütün ve ıslak deri kokusu tenime bir tokat gibi çarptı. Arkamı dönmeden önce, omzumun üzerinden sarnıcın siyah suyuna vuran o uzun, geniş gölgeyi gördüm. Barlas Karahan.
Barlas, siyah süet ceketinin yakaları açık halde, bir yırtıcının sessizliğiyle tepemde dikiliyordu. Boynunun sol tarafından çene kemiğine doğru yükselen o karanlık Göktürk runesi, sarnıcın cılız sarı ışığında sanki teninin altında atan canlı bir damar gibi hafifçe seyİriyordu. Gri-yeşil gözleri, etraftaki polisleri, cesedi ya da Nadir Hoca'yı tamamen yok sayarak doğrudan benim gözlerime kilitlenmişti. O bakışta ne bir şefkat, ne bir akademisyen merakı, ne de bir cinayet mahalli paniği vardı. O bakışta sadece, karşısındaki avın zekasını tahlil eden o soğukkanlı ve acımasız bir avcı dikkati vardı.
"Devam et Elin," dedi Barlas. Adımı ilk kez telaffuz ediyordu. Benim ismim, onun pürüzlü ağzında incelenmesi gereken tehlikeli bir obje gibi duruyordu. Sesi alçak, karanlık ve sarnıcın nemli havasını bir anda donduran tekinsiz bir tınıya sahipti. "Polislerin kör olduğu ama parlak bir paleografın tek bakışta anlayacağı o şeyi anlat onlara. Saklama."
Yavaşça ayağa kalktım. Barlas geri çekilmedi. Medeni bir insanın bırakması gereken o kişisel alanı tamamen ihlal etmişti. Araya giren mesafe o kadar azdı ki, nefesinin sıcaklığı dudaklarımın hemen üzerindeki ince deriyi yaktı. Göğsünün ağır ağır kalkıp inişini izlemek, ceketinden yayılan o tekinsiz yağmur kokusunu içime çekmek zorunda kaldım. Kalbim kaburgalarıma bir balyoz gibi vuruyordu ama bakışlarımı ondan bir milim bile kaçırmadım.
"Codex Cumanicus’un bu nadir nüshasında," dedim, sesimdeki o insani titreşimi bastırmak için dişlerimi sıkarak. Önce Nadir Hoca'ya, ardından not alan polislere, en son da tekrar Barlas’ın o dipsiz, kışkırtıcı gözlerinin içine baktım. "Kâtip, Şamanik bir trans duasını aktarırken yanlış bir Soğdca yönelme eki kullanmış. Yüz yıllar önce yapılmış basit bir harf hatası. Katil, kurbanın şah damarından akan taze kanı mürekkep gibi kullanarak, o ceylan derisindeki hatalı eki adeta silmiş. Ve yerine, kurbanın tenine Göktürkçe Yada damgasını kazımış. Bu bir adak değil... Kurban, bu antik metnin kenarına düşülmüş kanlı bir dipnot sadece."
Sarnıçta ölümcül, ağır bir sessizlik oldu. Flaşlar durdu. Sadece, yüzyıllık tonozlardan süzülen su damlalarının siyah göle düşerken çıkardığı monoton ses duyuluyordu.
Barlas’ın keskin çene hattında ve dudaklarının kenarında karanlık, belirsiz bir kıvrılma belirdi. Bu, zeki bir hamleyi takdir eden şehvetli ve son derece tehlikeli bir onaylamaydı.
"Çok güzel," dedi mırıldanarak. Bana doğru, adeta görünmez bir sınırı daha ihlal edercesine yarım adım daha attı. İki elim masanın kenarına sıkışmış durumdaydı; arkamda parçalanmış bir ceset, önümde o vardı. Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Barlas başını hafifçe eğip kulağımın altına, polislerin ve Nadir Hoca'nın o karmaşa içinde asla duyamayacağı bir fısıltıyla konuştu: "Şimdi söyle bana dahi kız... Bu karanlık metin uyanmaya başladığında kendini koruyabilecek misin? Yoksa sen de o katilin sıradaki kusursuz dipnotu mu olacaksın?"
Tenimdeki bütün tüylerin aynı anda diken diken olduğunu hissettim. Olay yerindeki en büyük şüpheli oydu; cinayetin arkasındaki asıl mimar ya da o katili buraya getiren kişi olma ihtimali çok yüksekti. Ama o an, sarnıcın o kanlı, klostrofobik ve rutubetli atmosferinde, Barlas'ın gözlerindeki o dipsiz derinlik bana hayatımda ilk kez sınırları olan, sıkıcı bir akademisyen değil, karanlığı çözebilecek kadar tehlikeli bir kadın olduğumu hissettirmişti.
Ona cevap vermedim. Sadece gözlerimi ondan çekemedim. Karanlık uyanmıştı ve ben tam ortasındaydım.
Her hafta perşembe günü görüşmek üzere :)

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…