6. bölüm · Karanlık Hanedanlığın Mirası

KIRIK TAÇLARIN ZİYAFETİ

Asena'nın Kaleminden

Eski Yeminler Tapınağı’nın zirvesinden yayılan o devasa şok dalgası, Aether Diyarları’nın haritasını fiziksel olarak değiştirmemiş olabilir ama ruhsal haritayı paramparça etmişti. Dağın eteklerinden aşağı bakıldığında, Harn Düzlükleri artık bir buğday denizi değil, ufka kadar uzanan bir ceset tarlası gibi görünüyordu. Ancak bu cesetler sessiz değildi; rüzgar estikçe, binlerce zırhın birbirine çarpma sesi, devasa bir metalik kalp atışı gibi vadide yankılanıyordu.
Kaelen, tapınağın soğuk mermer zemininde doğrulduğunda, bedeni sanki bin tane kırbaçla dövülmüş gibi sızlıyordu. Umbra-Mors, kınındaydı ama kılıç artık sadece bir silah değil, vücudunun bir uzvu gibi ağır ve sıcak geliyordu. Yanındaki Lyra, gümüşi gözlerini ufka dikmişti. Saçındaki beyaz tutam, şimdi daha da genişlemiş, bir kar fırtınası gibi omuzlarına dökülüyordu.
"Hissediyor musun?" diye fısıldadı Lyra. "Halkalar birleşti ama bu bir barış değil. Bu bir davet. Malakor, kralların yüreğindeki kapıları çalıyor."
Varathar, asasına dayanarak yanlarına geldi. Yaşlı büyücünün yüzündeki çizgiler, bir gecede on yıl yaşlanmış gibi derinleşmişti. "Lyra haklı," dedi Varathar. "Harn Kralı Theodoric, kadim bir soydan gelir ama korku, en saf kanı bile zehirler. Malakor ona bir seçenek sundu: Ya gölgelerin altında bir vali olarak hükmedecek ya da ışığın külleri arasında bir hiç olarak ölecek."
Thorn, baltasının üzerindeki kara kanı temizlerken homurdandı. "Krallar her zaman yanlış olanı seçer. Altın, onurdan daha ağırdır."
"Harn'a gitmeliyiz," dedi Kaelen, sesi bir bıçak kadar keskin. "Ama bir kurtarıcı ordusu olarak değil. Bir hayalet ordusu olarak. Eğer Theodoric karanlığa eğilim gösterirse, tacını kafasıyla birlikte almamız gerekecek."
Aynı anda, Harn Krallığı’nın başkenti Gümüşşehir (Argentum)’un devasa meclis salonunda, atmosfer bir mezar kadar soğuktu. Kral Theodoric, devasa kemik tahtında oturuyordu. Karşısında, Olyndros’tan kaçmayı başaran ve Malphas’ın gizli ajanı olan Baş Rahip Malphas duruyordu. Malphas, bir mülteci kılığında şehre sızmış ama kısa sürede kralın en yakın danışmanı haline gelmişti.
"Yüce Kralım," dedi Malphas, ellerini cübbesinin içine gizleyerek. "Olyndros'taki patlamayı gördünüz. O, tanrıların bir gazabı değil, mühürlerin kırılışıydı. Valerius gibi yaşlı deliler sizi koruyamaz. Ama Malakor O, size ebedi bir krallık vaat ediyor. Ölümün bile dokunamayacağı bir taht."
Theodoric, titreyen eliyle altın kadehini kavradı. "Halkım, tarlalardaki orduları görüyor Malphas. Gölgeler kapımıza dayandı. Eğer onlara boyun eğersem, tarihimiz beni bir hain olarak yazacak."
"Tarihi sadece hayatta kalanlar yazar, efendim," dedi Malphas, yılan gibi fısıldayarak. "Dışarıdaki o devasa ordu sizin düşmanınız değil, yeni muhafızlarınız olabilir. Tek yapmanız gereken, Gümüşşehir'in kapılarını açmak ve Gölgelerin Yeminini içmek."
Tam o sırada, salonun kapıları gürültüyle açıldı. İçeriye, üzerinde kanlı bir pelerin olan, Harn'ın en büyük komutanı ve kralın kızı Prenses Isolde girdi. Isolde, elinde kesik bir Gölge Gezer kafası taşıyordu.
"Baba!" diye bağırdı Isolde, kafayı kralın ayaklarının dibine fırlatarak. "Bu yaratıklarla masaya oturulmaz! Sınır boylarındaki köylerimiz yanıyor. Bu rahibin sözleri zehirli birer yalandan başka bir şey değil!"
Theodoric ayağa kalktı, yüzü öfkeden ve korkudan kızarmıştı. "Isolde! Savaşçılığın seni saygısız kılmış. Biz burada krallığın bekasını tartışıyoruz."
"Bekayı mı?" Isolde kılıcını çekti ve Malphas’ı işaret etti. "Bu adamın gözlerinde ne gördüğünü sanıyorsun baba? Ben sadece karanlığı ve çürümüşlüğü görüyorum. Eğer kapıları açarsan, Gümüşşehir bir kale değil, bir mezbaha olacak."
Malphas, Isolde'ye baktı ve hafifçe gülümsedi. O gülümseme, bir insanın değil, bir iblisin dudaklarında hayat bulmuş gibiydi. "Genç prenses, cesaretiniz takdire şayan. Ama bazen en büyük kahramanlık, kaçınılmaz olana teslim olmaktır."
Dağların eteklerinde, Kaelen ve grubu ilerlerken yer sarsılmaya başladı. Ama bu bir deprem değildi. Toprağın altından devasa, etten ve kemikten yapılma kuleler yükselmeye başladı. Bunlar, Malakor’un "Gözcü Kuleleri"ydi. Bu kulelerin tepesinde, sürekli dönen ve etrafı tarayan devasa, alevli gözler vardı.
"Görünmeden ilerlememiz imkansız," dedi Elian, korkuyla kulelere bakarak.
Kaelen, Lyra’ya baktı. "Lyra, halkaların gücünü kullanabilir misin? Bizi saklayacak bir peçe oluşturabilir misin?"
Lyra ellerini birleştirdi. "Işık, bazen kör etmek için değil, saklamak için vardır." Gümüşi bir sis, grubun etrafını sarmaya başladı. Bu sisin içinde yürürken, dışarıdan sadece bir rüzgar fısıltısı gibi görünüyorlardı.
Ancak sisin içinde bile, Kaelen bir şeyin farkındaydı. Umbra-Mors, sanki bir mıknatıs tarafından çekiliyormuş gibi Gümüşşehir’e doğru zonkluyordu. Şehirde sadece bir ihanet değil, aynı zamanda kılıcın "eş ruhu" olan bir başka kadim nesne vardı.
"Oraya gidiyoruz," dedi Kaelen. "Ama önce, kralların ziyafetine davetsiz misafir olarak katılacağız."
Harn’ın karanlık düzlüklerinde, savaşın ilk boruları çalmaya başlamıştı. Ama bu savaş, orduların ordularla çarpıştığı bir savaş olmayacaktı; bu, ruhların karanlık tarafından yutulduğu bir hasat mevsimiydi.

Lyra’nın yarattığı gümüşi sisin koruması altında, Harn Düzlükleri’ni birer hayalet gibi geçiyorlardı. Ancak bu topraklar artık "yaşayanların" değildi. Ayaklarının altındaki toprak, üzerine basıldığında çürük bir meyve gibi eziliyor; yerdeki çatlaklardan, gökyüzündeki kozmik yarılmalara cevap veren mor buharlar yükseliyordu. Bu atmosfer, meşhur Caelid düzlükleri kadar tekinsiz ve yozlaşmıştı.
"Şuraya bakın," dedi Elian fısıldayarak.
Yolun kenarında, Harn ordusuna ait bir devriye birliği duruyordu. Ancak atlar ve biniciler artık birer canlı değildi. Atların göğüs kafesleri açıkta kalmış, içlerinden sarkan bağırsaklar yerine parlayan eterik dokular dolanmıştı. Şövalyelerin zırhları ise derilerine kaynamış, miğferlerinin içinden sadece beyaz, soğuk bir duman tütüyordu. Onlar artık "Yemin Esirleri"ydi; Malakor’un ordusuna katılmak için ölmek bile yeterli bir kaçış değildi.
Kaelen, Umbra-Mors’un kabzasını daha sıkı kavradı. "Gözlerine bakmayın," diye uyardı. "O duman, ruhun son kırıntılarını emmek için orada. Eğer fark edilirsek, bizi sadece öldürmezler, bizi de o sessiz sıraya dizerler."
Gümüşşehir (Argentum) surlarına yaklaştıkça, şehrin o eski görkeminin üzerine sinmiş olan korku elle tutulur hale geliyordu. Şehir, devasa bir gümüş halka gibi inşa edilmişti; yedi katlı surları ve merkezindeki Güneş Kulesi ile bilinirdi. Ancak şimdi, o kulelerin tepesinde Harn bayrakları yerine, Malphas’ın emriyle çekilmiş olan "Kara Güneş" flamaları dalgalanıyordu.
Şehrin gizli kanalizasyon girişine ulaştıklarında, Varathar asasını yere vurdu. "Buradan sonrası karanlık. Ama bu karanlık, dışarıdakinden daha dürüst."
Kanalizasyonun derinliklerinde ilerlerken, karşılarına beklenmedik bir engel çıktı. Suyun içinden yükselen, bedeni yüzlerce fareden ve lağım atığından oluşmuş, boyu üç metreyi bulan bir "Yozlaşmış Kütle" Sewer-Blight yollarını kesti. Yaratığın yüzü yoktu; sadece ortasında, sürekli açılıp kapanan ve içinde insan dişleri olan bir yarık vardı.
"Bu da ne!" diye bağırdı Thorn, baltasını savurarak.
"Gümüşşehir'in günahları," dedi Varathar, asasıyla bir ışık kalkanı oluştururken. "Şehir yozlaştıkça, atıkları bile canlanıyor. Thorn, sol tarafına dikkat et!"
Thorn, baltasını yaratığın merkezine indirdiğinde, kütle saniyeler içinde kendini yeniledi. Kaelen ileri atıldı. Umbra-Mors’un karanlık alevi, yaratığın iğrenç dokusunu yakmaya başladı. Ancak yaratık parçalandıkça, etrafa yayılan asidik sıvı zırhlarını aşındırıyordu.
Lyra, elini kanalizasyonun yosunlu duvarına koydu. "Su" diye mırıldandı. "Arın ve bu pisliği temizle!"
Lağımdaki sular bir anda anafor gibi dönmeye başladı. Lyra, suyu bir silah gibi kullanarak yaratığı duvarlara vurdu ve suyun içindeki Aether enerjisiyle onu moleküllerine ayırdı. Geçit açılmıştı ama Lyra’nın gücü her kullanımda onu daha çok tüketiyordu.
Şehrin yukarısında, kraliyet sarayındaki ziyafet başlamıştı. Masalar en lüks yemeklerle, en pahalı şaraplarla doluydu; ancak konuklar arasında tek bir kahkaha bile duyulmuyordu. Masanın bir ucunda Kral Theodoric, diğer ucunda ise yüzü gölgelerle kaplı Baş Rahip Malphas oturuyordu.
"Yiyin, Yüce Kral," dedi Malphas, önündeki kırmızı şaraptan bir yudum alarak. "Bu, Harn’ın son özgür ziyafeti. Yarın şafakla birlikte, Malakor’un gölgesi bu salonları kutsayacak."
Theodoric tam kadehini kaldıracakken, salonun ortasındaki devasa şamdan aniden söndü. Gölgelerin arasından Prenses Isolde belirdi. Üzerindeki zırh kan içindeydi ve elinde iki tane hançer tutuyordu.
"Bu ziyafet bitmiştir!" diye haykırdı Isolde. "Baba, kapıdaki muhafızların yarısı çoktan boğazlanmış! Malphas’ın adamları şehri içeriden teslim alıyor!"
Malphas yavaşça ayağa kalktı. Gülümsemesi, salonun duvarlarında devasa bir gölge gibi büyüdü. "Çok geç, küçük prenses. Kapılar zaten açıldı. Ama sadece dışarıdakiler için değil ,aşağıdakiler için de."
Tam o sırada, sarayın zemin mermerleri çatladı. Kaelen, Lyra ve diğerleri, kanalizasyon çıkışından fırlayarak tam salonun ortasına düştüler.
Kaelen, kılıcı Umbra-Mors’u Malphas’a doğrulttu. "Ziyafete davetsiz misafirler geldi rahip. Ve karnımız oldukça aç."
Salon bir anda savaş alanına döndü. Kraliyet muhafızları ikiye bölünmüştü; bir kısmı krala, bir kısmı Malphas’a sadıktı. Kılıç şakırtıları, kırılan kadehler ve Malphas’ın attığı o tiz, insanlık dışı çığlık havayı doldurdu.
Ancak asıl dehşet, Malphas’ın arkasındaki duvarda asılı duran devasa Harn Arması’nın ortasından çıkan siyah bir eldi. Malakor, bu kanlı ziyafeti bir kurban törenine dönüştürmek için bizzat oradaydı.

Sarayın tavanındaki devasa kristal avize, Malakor'un o kara elinin yarattığı basınçla titredi ve bir feryat kopararak yere çakıldı. Binlerce kristal parçası, birer elmas mermi gibi salona dağılırken, Kaelen peleriniyle Lyra'yı koruma altına aldı.
"Isolde! Babana sahip çık!" diye bağırdı Kaelen, dumanların arasından fırlayarak.
Ancak Kral Theodoric, Malphas'ın büyülediği şarabın etkisiyle donup kalmıştı. Malphas, yüzündeki o çarpık gülümsemeyle ellerini havaya kaldırdı. Sarayın duvarlarındaki Harn armaları alev almaya başladı. "Bu bir istila değil, Kaelen," dedi Malphas. "Bu bir temizlik. Eski dünyanın paslanmış tahtlarını yakıp kül edeceğiz!"
Thorn, önüne çıkan iki "Yemin Esiri" şövalyesini baltasıyla tek hamlede biçti. Baltası duvara çarptığında mermeri tuz buz etmişti. "Daha çok konuşursan," diye kükredi Thorn, "cenazende konuşacak bir çenen kalmayacak!"
Varathar ise asasını yere vurdu. Asanın ucundan çıkan mavi bir dalga, Malakor'un duvardan uzanan elini bir anlığına dondurdu. "Kaelen, o el sadece bir gölge değil! Bir geçit! Eğer o el tamamen çıkarsa, Malakor'un iradesi bu salonun dışına taşar ve şehri bir saniyede yutar!"
Kaelen, kılıcı Umbra-Mors'u iki eliyle kavradı. Kılıç, Malakor’un varlığına tepki vererek ağlıyormuş gibi bir ses çıkarıyordu. Kaelen ileri atıldı, masaların üzerinden atlayarak doğrudan o devasa, simsiyah ele doğru uçtu. Kılıcını savurduğunda, metalin ete çarpma sesi değil, iki evrenin birbirine sürtünme sesi yankılandı.
O an, Kaelen'in zihnine Malakor'un sesi doldu: "Benim parçam olan kılıcı bana mı doğrultuyorsun, küçük solucan? Ben senin damarlarındaki korkuyum. Ben senin asla kaçamayacağın mirasınım!"
Kaelen dişlerini sıktı, ağzından kan sızıyordu. "Sen sadece ,benim kılıcımın bileme taşısın!"
Kaelen'in vuruşuyla elin bir parmağı koptu ve yere düştüğünde siyah bir lav gibi mermeri eritti. Malakor'un acı dolu haykırışı, Gümüşşehir'in tüm sokaklarında, insanları sağır edecek kadar güçlü yankılandı.
Ancak Malphas bu boşluğu fırsat bildi. Elindeki kara hançeri, savunmasız kalan Prenses Isolde'nin sırtına saplamak üzere hamle yaptı.
"Hayır!" diye bağırdı Lyra.
Lyra'nın içindeki ışık, kontrolsüz bir şekilde patladı. Ama bu seferki ışık beyaz değil, kor gibi yanan bir turuncuydu. Işığın vurduğu Malphas, geriye doğru savrulup bir sütuna çakıldı. Ancak Lyra da dizlerinin üzerine çöktü; kullandığı bu yeni, öfkeli enerji onu zehirlemeye başlamıştı.
Sarayın dışından ise korkunç bir ses geldi. Şehrin devasa gümüş kapıları, dışarıdaki "Unutulmuşlar" ordusunun koçbaşları altında pes etmişti. Gümüşşehir artık düşüyordu.

Sarayın mermer zeminine damlayan Malakor’un eterik kanı, sadece taşı eritmekle kalmıyor, gerçekliğin dokusunda onarılamaz yaralar açıyordu. Havada, çürümüş çiçeklerin tatlımsı kokusu ile yanmış metalin acı tadı birbirine karışmıştı. Kaelen, kestiği elin yarattığı şok dalgasıyla geriye savrulduğunda, zırhının göğüs kısmındaki rünlerin solduğunu gördü. Malakor ile her temas, ruhundan bir parçayı eksiltiyordu.
"Şehir ,kalbi durdu," diye fısıldadı Lyra. Dizlerinin üzerinde dururken ellerini kulaklarına bastırmıştı. Olyndros’un düşüşünde duyduğu o binlerce çığlık, şimdi Gümüşşehir’in sokaklarından yükselen feryatlarla birleşmişti. Ama bu seferki farklıydı; şehir sadece istila edilmiyor, bir ritüel gibi tüketiliyordu.
Sarayın dışından gelen uğultu, devasa bir dalganın kıyıya vurması gibi şiddetlendi. Gümüş kapıların devrilmesiyle birlikte, şehre akan Unutulmuşlar, sadece kılıçlarla değil, vücutlarından sızan "Gölge Vebası" ile geliyorlardı. Geçtikleri her yer kararıyor, dokundukları her canlı saniyeler içinde gri bir küle dönüşüyordu.
Baş Rahip Malphas, çarptığı sütunun dibinde yavaşça doğruldu. Cübbesi yırtılmış, altından bir insanınkine hiç benzemeyen, simsiyah pul benzeri bir deri ortaya çıkmıştı. Gözlerindeki insani parıltı tamamen kaybolmuş, yerini boş birer kozmik çukura bırakmıştı.
"Aptallar" diye hırıldadı Malphas. Sesi artık boğazından değil, sanki çevredeki gölgelerin içinden geliyordu. "Kralın kalbi çoktan mühürlendi. Gümüşşehir artık Malakor’un yeni bedeninin rahmi olacak!"
Kaelen, Umbra-Mors’u toprağa saplayarak destek aldı. "Varathar! Kapıyı mühürleyemez miyiz?"
Varathar, titreyen elleriyle asasını havaya kaldırdı. Yaşlı büyücünün alnındaki damarlar patlayacakmış gibi şişmişti. "Çok geç Kaelen! Malphas, krallığın temel taşlarına kan döktü. Şehrin altındaki gümüş damarlar artık karanlığı taşıyan sinir sistemine dönüştü. Buradan çıkmalıyız!"
Prenses Isolde, babası Kral Theodoric’in yanına koştu. Kral, tahtında bir heykel gibi donmuştu; gözleri açık ama feri sönmüştü. Isolde babasının elini tuttuğunda, kralın elinin buz gibi olduğunu ve parmak uçlarından başlayarak siyaha boyandığını gördü.
"Baba! Lütfen, bırakma beni!"
"O artık senin baban değil, prenses," dedi Kaelen, yanlarına gelerek. Isolde’nin kolundan kavrayıp onu zorla ayağa kaldırdı. "O artık sadece bir kapı. Ve o kapıdan içeri giren şeyin ne babanla ne de insanlıkla bir alakası var."
Tam o sırada, Kral Theodoric’in ağzından siyah bir duman sızmaya başladı. Kralın vücudu gerildi, kemiklerinin kırılma sesleri tüm salonda yankılandı. Vücudu imkansız bir şekilde uzuyor, sırtından kanat yerine devasa kemik iğneler fırlıyordu. Malakor, kralın bedenini kendi fiziksel tezahürü için bir kurban olarak kullanıyordu.
"Kaçın!" diye gükredi Thorn. Dev savaşçı, sarayın ana girişine doğru ilerleyen ilk "Unutulmuş" dalgasını karşılamak için baltasını devasa bir yay şeklinde savurdu. Baltanın darbesiyle beş zırhlı ceset havada parçalandı ama arkadan gelenlerin sonu yoktu.
Kaelen, grubu sarayın arka balkonuna, yani şehrin aşağı mahallelerine bakan o uçurumlu yamaca doğru yönlendirdi. Ancak balkonun korkuluklarına ulaştıklarında gördükleri manzara, cehennemin bir tasviri gibiydi.
Gümüşşehir’in o meşhur yedi suru, şimdi devasa yanan halkalara dönüşmüştü. Gökyüzünden dökülen kızıl kar, binaların üzerine yağarken her şeyi eritiyordu. Şehrin merkezindeki Güneş Kulesi, tepesinden siyah bir ışık süzülerek gökyüzündeki çatlağa bağlanmıştı.
"Elian, yolu biliyor musun?" diye sordu Kaelen.
Genç gözcü, titreyen parmağıyla surların altındaki gizli bir tüneli işaret etti. "Harn’ın kaçış yolu 'Ölülerin Sığınağı'na çıkan tünel. Ama orası ,orası bin yıldır açılmadı."
"Açılacak," dedi Kaelen, kılıcını tekrar kınından çıkarırken. "Çünkü başka bir seçeneğimiz yok."
Grup balkondan aşağı, şehrin kaosuna doğru atladığında, arkalarında saray büyük bir patlamayla çöktü. Kral Theodoric’in bedeni tamamen parçalanmış, yerine devasa, gölgelerden oluşmuş bir siluet yükselmişti.
Malakor artık Harn’ın kalbindeydi.
Sokaklarda ilerlemek, erimiş bir lav nehrinde yüzmek gibiydi. Kaelen en önde, her darbesiyle bir gölgeyi yok ediyor; arkada Lyra, bitkin düşmüş olmasına rağmen grubu görünmez kılan o gümüşi sisin son kırıntılarını korumaya çalışıyordu.
Birden, dar bir sokakta önlerini General Vespera kesti. Ama bu seferki Vespera, tapınaktakinden daha kudretli görünüyordu. Elinde, üzerinde taze kan damlayan ve her damlası yere düştüğünde bir çığlık koparan "Ruh Yiyen" mızrağı vardı.
"Kaelen," dedi Vespera, boşluktan ibaret olan yüzüyle ona bakarak. "Halkalar seni koruyamaz. Senin karanlığın, efendimin karanlığına ait. Onu bana geri ver."
Kaelen durdu. Grubun geri kalanına tünele gitmelerini işaret etti. "Varathar, onları götür. Ben bu yarım kalmış hesabı kapatacağım."
"Kaelen, yalnız yapamazsın!" diye bağırdı Lyra.
"Git!" diye kükredi Kaelen.
Vespera mızrağını savurduğunda, sokaktaki tüm binaların cepheleri bir kağıt gibi yırtıldı. Kaelen, Umbra-Mors ile mızrağı karşıladı. İki silahın çarpışmasıyla oluşan enerji, sokağı bir anlığına mutlak bir sessizliğe ve ardından kör edici bir patlamaya boğdu.

Sokağın ortasında oluşan o devasa enerji boşluğu, taş binaların duvarlarını toz haline getirirken, yerçekimi bir anlığına hükmünü yitirdi. Kaelen ve Vespera, havada asılı kalan moloz parçalarının arasında, gerçekliğin yırtıldığı o dar boşlukta birbirlerine kilitlenmişlerdi. Umbra-Mors’un karanlık rünleri, Vespera’nın mızrağından sızan o "Ruh Yiyen" enerjiyle çarpıştıkça, çevredeki gölgeler sanki canlanıyor, acı içinde kıvranan yüzlere dönüşüyordu.
"Sen sadece bir taşıyıcısın, Kaelen!" diye haykırdı Vespera. Sesi artık sadece bir rüzgar değil, doğrudan Kaelen'in kemiklerinin içinde yankılanan bir titreşimdi. "Kılıç seni tüketiyor. Her savuruşunda ruhundan bir parça daha Malakor’a akıyor. Kendini kurtarmaya çalışırken aslında ona ziyafet hazırlıyorsun!"
Kaelen dişlerini o kadar sert sıktı ki ağzına kan tadı doldu. "Eğer sonum onun midesinde olacaksa," dedi Kaelen, vücudundaki tüm kasları bir yay gibi gererek, "içeriden midesini delecek kadar sivri olacağım!"
Kaelen, kılıcını geri çekip imkansız bir açıyla Vespera’nın göğüs zırhına vurdu. Darbe, bir metalin metale çarpması gibi değil, bir yıldızın sönmesi gibi sağır edici bir sessizlik yarattı. Vespera’nın göğsündeki o karanlık çekirdek çatladı. General, acı dolu bir feryatla geriye savrulup yıkılan bir kütüphanenin enkazına gömüldü. Ancak Kaelen de bedelini ödemişti; kılıcı tutan sağ kolu, omuzuna kadar simsiyah damarlarla kaplanmış, sanki kömürleşmişti.
Bu sırada Varathar, Lyra, Thorn ve Isolde, "Ölülerin Sığınağı"na açılan tünelin devasa girişine ulaşmışlardı. Tünelin kapısı, Harn’ın ilk kralları tarafından devasa birer kafatası şeklinde oyulmuştu. Kapının önünde binlerce "Unutulmuş" birikmişti; sanki bir nehir yatağına doluşan simsiyah bir zehir gibi tünelin girişini zorluyorlardı.
"Geri durun!" diye gükredi Thorn. Baltasını iki eliyle kavrayıp toprağa vurduğunda, zeminde bir yarık açıldı ve ilk sıradaki onca ceset uçuruma döküldü. Ama sayıları çok fazlaydı. "Usta, bu kapıyı açmak ne kadar sürer?"
Varathar, tünelin mühür rünlerine ellerini bastırdı. "Burası fiziksel bir anahtarla açılmaz Thorn! Burası bir yas kapısıdır. Sadece en derin acıyı taşıyanın kanıyla açılır!"
Prenses Isolde öne çıktı. Gözlerindeki yaşlar, babasının az önceki korkunç dönüşümünün acısıyla doluydu. "Benim kanım ,benim acım yeterli mi?" diye sordu, sesindeki o asil titremeyle. Elindeki hançerle avucuna derin bir kesik attı ve kanayan elini kafatasının alnına bastırdı.
Mühürler aniden kızıl bir ışıkla parladı. Tünelin devasa dişleri andıran kapıları, bin yıllık bir hıçkırıkla açılmaya başladı. "İçeri! Çabuk!" diye bağırdı Varathar.
Ancak Lyra kapı eşiğinde durdu. Bakışları, şehrin yanan siluetine, Kaelen'in kaldığı o toz bulutuna çivilenmişti. "Onu bırakamam" diye fısıldadı. "Pranga. Onu hissediyorum. Canı yanıyor."
Kaelen, enkazın içinden doğrulan Vespera'nın tekrar ayağa kalktığını gördü. General, fiziksel bedenini kaybetmiş, artık saf bir gölge kütlesine dönüşmüştü. Tam o anda, gökyüzündeki Malakor'un o devasa silueti aşağıya baktı. Malakor’un gözü Kaelen’e kilitlendiğinde, Kaelen dizlerinin üzerine çöktü. Bu bir korku değildi; bu, bir tanrının iradesi altında ezilen bir canlının biyolojik tepkisiydi.
"Diz çök, kulum," dedi Malakor. Sesi, tüm dünyayı sarsan bir deprem gibiydi.
Kaelen tam pes etmek üzereyken, uzaktan gümüşi bir ışık huzmesi sokağa sızdı. Bu, Lyra'nın uzaklardan ona gönderdiği son güç kırıntısıydı. Işık, Kaelen’in kömürleşmiş koluna değdiğinde, acı bir anlığına dindi. Kaelen bu boşluğu kullanarak ayağa fırladı.
"Bugün değil" diye mırıldandı. Belinden bir duman bombası çıkarıp yere çarptı; bu sıradan bir sis bombası değildi, Varathar’ın ona verdiği "Unutulmuşluk Tozu"ydu. Sis dağıldığında Kaelen, gölgelerin arasından süzülerek tünele doğru bir gölge gibi koşmaya başladı.
Vespera arkasından yetişmek istedi ama tünelin kapıları tam Kaelen içeri daldığı anda devasa bir gürültüyle kapandı. Kapının dışındaki binlerce el, taşa vurarak bir ritim tutturdu; sanki içeri girenlere bir veda marşı çalıyorlardı.
Tünelin içi mutlak bir karanlıktı. Sadece Varathar’ın asasının yaydığı zayıf, titrek ışık duvarları aydınlatıyordu. Duvarlar, Harn’ın eski krallarının ve kahramanlarının mumyalanmış bedenleriyle doluydu. Burası bir sığınak değil, devasa bir mezarlıktı.
Kaelen, karanlığın içinden tökezleyerek yanlarına geldi. Kolu hala titriyordu ve yüzü kireç gibiydi. Lyra hemen yanına koşup onu tuttu.
"Geldin," dedi Lyra, başını onun omzuna yaslayarak.
"Geldik," dedi Kaelen, zorlukla nefes alarak. "Ama Gümüşşehir artık yok. Harn düştü. Ve Malakor artık ,ete kemiğe büründü."
Prenses Isolde, tünelin derinliklerine, babasının ve halkının mezarlarına bakarak kılıcını havaya kaldırdı. "Eğer Gümüşşehir düştüyse," dedi, sesi mezarların içinde yankılanarak, "biz de yerin altından yeni bir ordu çıkaracağız. Ölülerin artık huzura ihtiyacı yok. Onların intikama ihtiyacı var."
Varathar asasını yere vurduğunda, tünelin derinliklerinden gelen binlerce fısıltı ona cevap verdi. "Yolculuğumuzun ilk aşaması bitti," dedi büyücü. "Şimdi, kralların sustuğu yerde, ölülerin konuşacağı ,Kemiklerin Şarkısı başlıyor."