Bölümler 13Şu an: GECENİN KANAYAN DİŞLERİ
- 1 Önsöz160 kelime
- 2 Krallıklar ve Diyarlar53 kelime
- 3 Karakterler192 kelime
- 4 GECENİN KANAYAN DİŞLERİ3.417 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 GÖLGE YEMİNLERİN PRANGASI3.463 kelime
- 6 KIRIK TAÇLARIN ZİYAFETİ2.926 kelime
- 7 KEMİKLERİN ŞARKISI3.273 kelime
- 8 SONSUZ GECE DENİZİ3.956 kelime
- 9 PARÇALANMIŞ İLAHLAR4.614 kelime
- 10 TAHTLARIN KÜLÜ VE KEMİK SALTANATI4.149 kelime
- 11 KORKUNUN ŞEHRİ VE GÖLGELERİN DANSI5.227 kelime
- 12 YILDIZLARIN MEZARLIĞI VE GÖLGE MESİH3.443 kelime
- 13 SONSUZLUĞUN YANKISI1.816 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aether Diyarları’nın gökyüzü, o sabah her zamankinden daha ağır bir griye bürünmüştü. Numen Krallığı’nın başkenti olan Olyndros, bin yıllık beyaz taşlarının üzerine çöken bu kurşunî sisin altında, adeta nefes almakta zorlanan yaşlı bir dev gibi görünüyordu. Şehrin en yüksek kulesi olan Gözcü Kulesi’nde, rüzgarın uğultusu kadim taşların arasından sızarken, Lord Valerius elindeki parşömeni sıkıca kavradı. Parmak uçları, kağıdın soğuk dokusunda titriyordu.
Valerius, yetmiş kış görmüş, yüzündeki her çizgiye bir savaşın ya da bir kaybın hikayesini kazımış bir adamdı. Gözleri, ufuktaki "Karanlık Diş" dağlarına çivilenmişti. O dağların ardında, bin yıldır uyuduğu sanılan bir gölge kıpırdıyordu. Olyndros’un refahı, lüks içinde yaşayan soyluları ve sokaklarda koşuşturan halkı, yaklaşan fırtınanın kokusunu henüz alamamıştı; ama Valerius, kanındaki o eski, sızlayan ağrıdan biliyordu: Miras uyanıyordu.
"Efendim," dedi arkasından gelen boğuk bir ses. Bu, Muhafız Birliği'nin başındaki Kaptan Alistair'di. Zırhı, kulenin loş ışığında donuk bir gümüş gibi parlıyordu. Alistair, sadakatiyle tanınan, yüzünde derin bir kılıç izi taşıyan sert bir askerdi.
"Gözcüler güney sınırından döndü. Harn topraklarında köylerin boşaltıldığına dair raporlar var. Ama saldıran bir ordu yok. İnsanlar sadece... gitmişler. Geride sadece soğumuş ocaklar ve yarım kalmış sofralar bırakmışlar."
Valerius yavaşça arkasına döndü.
"Saldırı olmaması, bir ordunun gelmesinden daha korkunç Alistair," diye fısıldadı. "Düşmanını görebiliyorsan onunla savaşabilirsin. Ama düşman bir fikir, bir gölge ya da uyanan bir lanet ise, kılıçlar sadece havayı döver."
Alistair kaşlarını çattı. "Lordum, halk arasında fısıltılar yayılıyor. 'Karanlık Hanedanlığın' geri döndüğünü söylüyorlar. Kraliyet Meclisi bu iddiaları saçmalık olarak görüyor. Onlara göre bunlar sadece haydut saldırıları ya da mevsimsel göçler."
"Meclis, kendi altın kadehlerindeki şarabın renginden başka bir kırmızıya inanmayı reddediyor," dedi Valerius küçümseyerek. "Oysa bu toprakların altındaki mühürler çatlıyor. Git ve Lyra'yı bul. Onu kütüphanenin gizli mahzenlerinde değil, talim alanında ya da şehrin en ücra köşelerinde ara. O kızın damarlarındaki Eldoria kanı, tehlikeyi benden bile önce hissedecektir."
Aynı dakikalarda, Olyndros'un alt katmanlarındaki dar ve çamurlu sokaklarda, genç bir kadın olan Lyra, pelerinini yüzüne daha sıkı sardı. Lyra, Eldoria’nın yitik varislerinden biri olduğunu kendisi bile tam olarak kabul edememişken, kader onu bu taş yığınının içine hapsetmişti. Keskin gözleri, duvar kenarlarına kazınmış garip sembolleri tarıyordu. Bunlar basit birer grafiti değildi; bunlar, kadim Aether dilinde yazılmış uyarı feryatlarıydı.
Yanından geçen sarhoş bir dilenci, birden Lyra’nın kolunu yakaladı. Adamın gözleri tamamen kararmıştı, sanki gözbebekleri tüm gözakını istila etmişti. "Görüyorum..." diye hırıldadı adam. "Karanlık, ışığın köklerini kemiriyor. Hanedanlığın mirası kanla yazılacak!"
Lyra, adamın elini üzerinden atarken kalbinin hızla çarptığını hissetti. Bu sadece bir delinin sayıklaması değildi. Tam o anda, gökyüzünde bir şimşek çaktı ama gürlemesi alışılagelmiş bir ses değildi; sanki devasa bir canavarın acıyla haykırışı gibiydi. Şehrin merkezindeki güneş saati, tam öğle vaktini göstermesi gerekirken, güneşin aniden tutulmasıyla derin bir gölgeye gömüldü.
Olyndros, saniyeler içinde zifiri karanlığa büründü. İnsanlar çığlık atmaya başladı. Meşaleler yakılmaya çalışıldı ama ateşler, sanki görünmez bir güç tarafından emiliyormuşçasına sönüktü.
Lord Valerius, kuleden aşağı bakarken fısıldadı: "Başladı. Karanlık, mirasını almaya geldi."
Olyndros üzerindeki o doğaüstü karanlık, sadece bir ışık kesilmesi değildi; adeta yoğun bir sis gibi insanların ciğerlerine doluyor, onlara en derin korkularını fısıldıyordu. Sokaklardaki panik bir çığ gibi büyürken, Lyra kalabalığın arasında omuzlarını dikleştirip derin bir nefes aldı. Gözleri, sıradan insanların göremediği bir şeyi fark etmişti: Karanlığın içinde yüzen morumsu, damar benzeri hatlar. Bunlar, Aether enerjisinin bozulmuş, zehirli haliydi.
"Açılın!" diye bağırdı bir ses. Şehrin asayişinden sorumlu Altın Miğferliler, meşaleleriyle kalabalığı yarmaya çalışıyordu. Ancak ellerindeki meşalelerin alevi cılız, mavi bir renk almıştı ve etraflarını aydınlatmaktan çok, birer mezar mumunu andırıyordu.
Lyra, dilencinin yanından uzaklaşıp ara sokağa saptığında, karşısında gölgelerin arasından süzülen bir siluet gördü. Bu, Kaelen’di. Yüzünün yarısı eski bir yara iziyle kaplı, sırtında ise deri sargılara sarılmış, kınından taşan karanlık bir enerji yayan o lanetli kılıcı taşıyan bir paralı asker. Kaelen, Lyra’yı gördüğünde duraksadı. Gözleri birbirine kilitlendi; ikisi de birbirinin içindeki o "farklılığı" sezmişti.
"Sen," dedi Kaelen, sesi bir bıçak kadar keskin ve soğuktu. "Eldoria’nın kanını taşıyan küçük kuş... Burada ölmek için çok değerlisin."
Lyra elini pelerinine gizlediği hançerin kabzasına attı. "Kim olduğunu bilmiyorum yabancı, ama bu karanlık senin eserinse, seni burada bitiririm."
Kaelen acı bir gülüşle karşılık verdi. "Benim eserim mi? Ben sadece yaklaşan ziyafetten payını almaya çalışan bir akbabayım. Ama bu karanlık... Bu, senin soyunun bin yıl önce toprağa gömdüğü bir günahın geri dönüşü. Bak!"
Eliyle yukarıyı, Gözcü Kulesi'nin tam üzerindeki gökyüzünü işaret etti. Karanlık bulutlar dönerek devasa bir girdap oluşturuyordu. Girdabın merkezinden aşağıya, sanki gökyüzü kanıyormuş gibi kızıl bir ışık süzülmeye başladı. Bu ışık, şehrin altındaki kadim mahzenlere, Karanlık Hanedanlığın mühürlendiği iddia edilen o unutulmuş derinliklere doğru iniyordu.
Bu sırada, yukarıda, Gözcü Kulesi'nde Lord Valerius ve Kaptan Alistair bu dehşeti izliyordu.
"Alistair, hemen şövalyeleri topla," dedi Valerius, sesi her zamankinden daha otoriterdi. "Kraliyet Sarayı’na değil, Aşağı Şehir’deki 'Gözyaşı Mahzenleri'ne gideceğiz. Eğer o mühür kırılırsa, Olyndros güneşin doğuşunu bir daha asla göremez."
Alistair tereddüt etti. "Ama Lordum, Meclis'in emri olmadan mahzenlere girmek vatana ihanet sayılır."
Valerius, Alistair'in zırhının göğüs kısmına sertçe vurdu. "Vatan, üzerinde yaşayan insanlar olmazsa sadece kuru bir toprak parçasıdır, Kaptan! Şimdi seç: Ya yasalarla birlikte küle döneceksin, ya da yasaları çiğneyip dünyayı kurtaracaksın!"
Alistair selam verip hızla kuleden aşağı koştururken, Valerius odasının gizli bir köşesinden kadim bir asayı çıkardı. Asanın başındaki kristal, dışarıdaki karanlığa inat, soluk bir sarı ışıkla parlamaya başladı. Bu asa, Numen Krallığı’nın kurucularından kalan son yadigârlardan biriydi.
Şehrin dışında, "Karanlık Diş" dağlarının eteklerinde ise başka bir karakter sahneye çıkıyordu. Varathar, binlerce yaşında olduğu söylenen bir büyücü-keşiş. Uzun, gri pelerini rüzgarda dalgalanırken, önündeki taş masanın üzerinde duran kemikten yapılma rünleri havaya fırlattı. Kemikler yere düştüğünde, hiçbirinin bir şekil oluşturmadığını, aksine hepsinin dik durduğunu gördü.
Varathar'ın gözleri dehşetle açıldı. "Denge bozulmadı," diye mırıldandı. "Denge yok edildi. Tanrılar bile bu savaştan sağ çıkamayacak."
Hemen yanında duran ve sessizliğiyle bilinen devasa savaşçısı Thorn, baltasını toprağa vurdu. "Gidiyor muyuz?"
"Gidiyoruz dostum," dedi Varathar. "Olyndros yanmaya başladı bile. Ama asıl yangın, insanların kalplerinde başlayacak."
Olyndros sokaklarında ise ilk kan dökülmeye başlamıştı. Karanlığın içinden çıkan, insana benzeyen ama derileri kül rengi, gözleri ise kor gibi parlayan yaratıklar , "Gölge Gezerler" binaların damlarından aşağı süzülmeye başladılar. Bu yaratıklar, Karanlık Hanedanlığın öncü birlikleriydi. Çığlıklar, kılıç sesleri ve metalin metale çarpmasıyla şehir bir cehenneme dönüştü.
Lyra ve Kaelen, kendilerini birdenbire üç tane Gölge Gezer ile çevrili buldular. Lyra hançerini çekti, Kaelen ise sırtındaki o devasa, lanetli kılıca elini uzattı.
"Kapa gözlerini çocuk," dedi Kaelen, kılıcını kınından çıkarırken. Kılıç çıktığı anda, etraftaki karanlık bile bu silahtan yayılan daha koyu bir siyaha teslim oldu. "Bu manzara, rüyalarını sonsuza dek kirletecek."Kaelen’in kılıcı "Umbra-Mors", kınından sıyrıldığı anda havada buz gibi bir ıslık sesi yankılandı. Kılıcın çeliği sanki ışıktan nefret ediyordu; etrafındaki cılız meşale alevlerini kendine doğru çekiyor ve onları yok ediyordu. Karşılarındaki üç Gölge Gezer, bu silahı tanıdıklarını belli edercesine bir an duraksadılar. Boğazlarından gelen hırıltı, paslı bir testerenin kemiğe sürtünmesi gibi rahatsız ediciydi.
İlk yaratık, imkansız bir hızla Kaelen’e atıldı. Pençeleri havayı yırtarken, Kaelen sadece yarım adım geri çekildi. Kılıcını savurduğunda, arkasında siyah bir mürekkep lekesi gibi duran bir iz bıraktı. Gölge Gezer’in gövdesi ikiye ayrıldı, ancak yere kan dökülmedi; yaratık toz ve duman halinde dağılırken, geride bıraktığı tek şey etrafa yayılan çürümüş et kokusuydu.
Lyra, diğer iki yaratığın kendisine yöneldiğini görünce hançerini ters tutarak savunma pozisyonuna geçti. Kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Eldoria’nın o meşhur "Işık Dansı" tekniği zihninde canlandı. Küçükken dadısının anlattığı masallar, şimdi bir ölüm kalım mücadelesinin anahtarı haline gelmişti. Yaratıklardan biri üzerine atladığında, Lyra sadece eğilmekle kalmadı, sanki rüzgarın üzerinden kayıyormuş gibi bir kavis çizerek yaratığın sırtına hançerini sapladı.
Hançer, yaratığın derisine girdiğinde parlak, mavi bir ışık patlaması yaşandı. Lyra’nın damarlarındaki o gizli güç, istem dışı olarak silaha akmıştı. Gölge Gezer acıyla uluyarak yere yığıldı ve parça parça oldu.
"Fena değil, Eldoria kızı," dedi Kaelen, son yaratığın kafasını tek hamlede uçururken. Kılıcını tekrar sargılarına sarmaya başladı ama gözleri hala etrafı tarıyordu. "Ama bu sadece bir tadımlıktı. Şehrin her köşesinden bu hırıltıları duyuyorum. Olyndros’un surları dışarıdan gelecek ordular için yapılmıştı, içeriden gelen gölgeler için değil."
Bu sırada, Gözyaşı Mahzenleri'ne giden gizli geçitlerde meşalelerin alevi titriyordu. Lord Valerius, yanındaki on sadık şövalye ve Kaptan Alistair ile birlikte rutubetli merdivenlerden aşağı iniyordu. Duvarlardaki yosunlar, yukarıdaki o karanlık enerjinin etkisiyle parlamaya, sanki canlanmış gibi hareket etmeye başlamıştı.
"Buradaki hava... çok ağır," diye mırıldandı Alistair, kalkanını sıkıca tutarak. "Sanki taşlar üzerimize çökecekmiş gibi hissediyorum."
"Taşlar üzerimize çökmeyecek Alistair," dedi Valerius, asasının kristalini daha parlak hale getirerek. "Ama taşların arasındaki o eski yeminler kırılıyor. Gözyaşı Mahzenleri, Numen Krallığı’nın günahlarını sakladığı yerdir. Buraya sadece en karanlık sırlar gömülürdü. Eğer 'Kadim Hükümdar'’ın mezarı açıldıysa, sadece Olyndros değil, tüm kıta diz çökmek zorunda kalır."
Devasa, üzerinde mühür rünleri bulunan demir kapıya ulaştıklarında durdular. Kapı, normalde binlerce yıl dayanması gereken bir büyüyle korunuyordu. Ancak şimdi, kapının ortasındaki mühür çatlamış, içinden sızan siyah bir sıvı (Eterik Kan) zemine yayılıyordu.
Valerius, asasını kapıya doğru uzattı. "Işığın son kırıntısı adına, açıl ve gerçeği göster!"
Kapı, bin yıllık bir uykudan uyanıyormuşçasına büyük bir gürültüyle açıldı. İçerideki manzara, en tecrübeli şövalyelerin bile kanını donduracak türdendi. Mahzenin ortasındaki lahit parçalanmıştı. İçinde yatması gereken ceset yoktu. Onun yerine, odanın tavanına kadar uzanan ve nabız gibi atan siyah, damarlı bir kütle vardı. Bu kütlenin merkezinde ise, henüz tam oluşmamış bir siluet havada asılı duruyordu.
"O uyanıyor," dedi Valerius, dehşet içinde. "Hanedanlığın ilk ve son kralı... Malakor."
Tam o sırada mahzenin tavanından aşağı onlarca Gölge Gezer dökülmeye başladı. Şövalyeler daire oluşturarak savunmaya geçti. Alistair'in kılıcı ilk kurbanını bulurken, Valerius asasıyla bir ışık kalkanı oluşturdu. Ancak karanlık o kadar yoğundu ki, ışık her geçen saniye biraz daha sönükleşiyordu.
Şehrin kuzeyindeki Büyük Kütüphane'de ise, her şeyden habersiz görünen ama aslında her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlayan bir başka figür vardı: Baş Rahip Malphas. Kütüphanenin en yasaklı bölmesinde, insan derisinden yapılmış bir kitabı karıştırıyordu. Dışarıdaki çığlıklar ona bir ninni gibi geliyordu.
"Gecikmiş bir adalet," diye mırıldandı Malphas, parmağını kitaptaki kanlı bir rünün üzerinde gezdirerek. "Numen soyluları, kurdukları bu sahte cennetin altında yatan cehennemi unuttular. Ama ben unutmadım. Ben, gölgelerin sadık kulu, mirasın sahibine dönmesini izleyeceğim."
Yanındaki masanın üzerinde, Olyndros’un haritası duruyordu. Haritanın üzerine, şehrin stratejik noktalarına yerleştirilmiş küçük, siyah taşlar vardı. Bu taşlar, karanlık enerjiyi şehre yayan odak noktalarıydı. Malphas, cebinden çıkardığı son taşı, haritadaki Gözcü Kulesi’nin üzerine bıraktı.
"Ve son perde," dedi gülümseyerek. "Olyndros düşerken, yeni dünya bizim küllerimizden doğacak."
Sokaklarda, Lyra ve Kaelen sırt sırta vermişlerdi. Etrafları onlarca Gölge Gezer ile sarılmıştı. Kaelen’in kılıcı her savuruşta birkaçını yok etse de, yaratıklar sonsuz bir sel gibi geliyordu.
"Daha ne kadar dayanabilirsin?" diye sordu Lyra, nefes nefese.
"Kılıcım doyana kadar," dedi Kaelen, yüzündeki o vahşi ifadeyle. "Ama senin o mavi ışığın... Eğer onu daha büyük bir patlama için kullanabilirsen, buradan çıkabiliriz."
"Nasıl yapacağımı bilmiyorum! O kendiliğinden oldu!"
"O zaman hisset!" diye bağırdı Kaelen. "Korkunu değil, öfkeni kullan! Eldoria’nın ormanlarını düşün, yanan evini düşün, kaybettiğin her şeyi düşün ve o enerjiyi dışarı it!"
Lyra gözlerini kapattı. Çevresindeki kaosu, çığlıkları ve ölüm kokusunu bir anlığına susturdu. İçinde, göğüs kafesinin tam ortasında bir sıcaklık hissetti. Bu sıcaklık, damarlarında akan bir lav gibiydi. Gözlerini açtığında, gözbebekleri parlak gümüş rengine dönmüştü.
"Geri çekil!" diye bağırdı Lyra.
Ellerini yere vurduğu anda, vücudundan dışarıya doğru devasa bir ışık dalgası yayıldı. Bu, basit bir ışık değildi; saf, arındırıcı bir Aether patlamasıydı. Işığın değdiği her Gölge Gezer anında toza dönüştü. Sokaktaki binaların camları patladı, karanlık sis bir anlığına dağıldı.
Ancak bu büyük güç, Lyra’yı tamamen tüketti. Dizlerinin üzerine çökerken, bilinci bulanıklaşmaya başladı. Kaelen onu son anda yakaladı.
"Aferin küçük kuş," dedi Kaelen, sesinde ilk defa bir takdir kırıntısı vardı. "Ama şimdi gitmemiz lazım. Bu patlama, sadece gölgeleri değil, onların efendisini de buraya çekecek."
Kaelen, baygın Lyra’yı omuzuna alıp karanlık ara sokaklara daldığında, gökyüzündeki o kızıl girdaptan aşağı devasa bir kanatlı gölge süzülmeye başladı. Bu, basit bir yaratık değildi; bu bir Varkas’tı, Karanlık Hanedanlığın efsanevi binek canavarı.
Olyndros için gece, daha yeni başlıyordu.
Kaelen, omuzunda baygın yatan Lyra ile birlikte Olyndros’un labirenti andıran arka sokaklarında ilerlerken, şehir bir can çekişme sesine teslim olmuştu. Yukarıda, gökyüzünü yırtan Varkas’ın kanat çırpışları binaların kiremitlerini yerinden söküyor, yaratığın attığı çığlık insanların zihinlerinde onarılmaz yaralar açıyordu. Kaelen, her adımında kılıcı Umbra-Mors’un sarsıldığını hissediyordu. Kılıç, yakındaki kadim karanlığa tepki veriyordu; sanki sahibine "Beni serbest bırak, bu kan gölünde ben de yıkanayım" diye fısıldıyordu.
"Kes sesini," diye mırıldandı Kaelen kendi silahına. Bir ara sokağın köşesinde durup nefeslendi. Lyra’nın vücudu buz gibiydi ama alnından ter damlıyordu. Az önce serbest bıraktığı o saf Aether enerjisi, genç kadının hayat bağlarını zorlamıştı.
Tam o sırada, sokağın sonundan ağır metal sesleri duyuldu. Alistair’in birliği miydi bunlar, yoksa Kraliyet Muhafızları mı? Kaelen gölgelere sindi. Ancak yaklaşanlar ne asker ne de Gölge Gezer’di. Bunlar, üzerlerinde paslı zırhlar taşıyan, yüzleri maskeli ve ellerinde mızraklar olan tuhaf bir gruptu: Kül Kardeşliği. Bu tarikat, yıllardır yer altında Karanlık Hanedanlığın dönüşünü bekleyen bağnaz bir gruptu.
"Onu hissediyorum," dedi maskelilerden biri, sesi derinden ve boğuk geliyordu. "Saf kan... Eldoria’nın son ışığı bu sokaklarda titriyor. Efendimiz Malphas onu istiyor."
Kaelen dişlerini sıktı. "Her yerden fırlıyorlar," diye düşündü. Lyra’yı yavaşça duvar dibine bıraktı. Kılıcını bu sefer sargılarından tamamen çıkardı. Kılıcın üzerindeki rünler, kana susamış bir kırmızıyla parlamaya başladı. "Görünüşe göre bu gece sadece canavarlarla değil, canavarlardan daha aşağılık insanlarla da uğraşacağız."
Kaelen, Kül Kardeşliği’nin önüne çıktığında, tarikat üyeleri duraksadı. "Lanetli kılıcın taşıyıcısı..." dedi liderleri. "Yolumuzdan çekil paralı asker. Senin ruhun zaten karanlığa ait. Bize engel olma, sen de ödüllendiril."
Kaelen’in cevabı kısa ve özdü: "Benim ruhumun kime ait olduğu seni ilgilendirmez. Ama senin kellenin kime ait olacağı belli."
Kaelen bir gölge gibi ileri atıldı. Kül Kardeşliği üyeleri büyüyle güçlendirilmiş mızraklarını savurdular ama Kaelen’in stili bir dövüşten çok bir kasaplıktı. Umbra-Mors, mızrakların çeliğini tereyağı keser gibi kesti. İlk maskelinin göğsünü boydan boya yardığında, kılıç kurbanın ruhunu emercesine simsiyah bir duman çıkardı. Kaelen durmadı; bir diğerinin boğazını yakalayıp duvara çarptı ve kılıcını kalbine sapladı.
Ancak tarikat üyeleri korkusuzdu. Acı hissetmiyor gibiydiler. Liderleri, elindeki asayı yere vurduğunda yerden siyah sarmaşıklar fırlayarak Kaelen’in ayaklarına dolandı.
"Işığın sönmesi kaçınılmaz, Kaelen!" diye bağırdı lider. "Sen bile bunu durduramazsın!"
Aynı anda, Gözyaşı Mahzenleri’nin derinliklerinde Lord Valerius ve Kaptan Alistair, imkansız bir kuşatma altındaydı. Mahzenin her köşesinden sızan gölgeler, ölü askerlerin bedenlerini ayağa kaldırıyordu. Valerius, asasının ışığını korumaya çalışırken yaşlı bedeninin sınırlarına ulaştığını biliyordu.
"Alistair!" diye bağırdı Valerius, sesi çatallanarak. "Lahit... Lahitin altındaki gizli bölmeyi bulmalısın! Orada 'Güneşin Gözü' adında bir mücevher olmalı. Eğer onu aktive edemezsek, Malakor’un ruhu bu bedende tamamen sabitlenecek!"
Alistair, üzerine gelen iki zombi-askeri kalkanıyla geri itip parçalanmış lahide doğru atıldı. Elleriyle taşları kenara itti, tırnakları kanıyordu. Sonunda, toz ve kemik yığınlarının arasında, altın bir kutu gördü. Kutuyu açtığı anda mahzen, binlerce güneşin parlaklığına rakip olacak bir ışıkla doldu.
Ancak tam o anda, mahzenin tavanındaki o siyah kütle yarıldı. İçinden çıkan uzun, solgun ve pençeli bir el, Alistair’in boğazına yapıştı. Bu, Malakor’un fiziksel dünyaya uzanan ilk parçasıydı.
"Küçük ölümlü..." dedi bir ses, zihinlerin içinde yankılanan binlerce kırık cam sesi gibi. "Güneşin Gözü... artık sadece benim karanlığımı besleyecek bir lamba."
Valerius dehşetle izledi. Malakor, Alistair’in elindeki mücevherden yayılan ışığı emmeye başlamıştı. Işığın rengi maviden kızıla, kızıldan ise kör edici bir siyaha dönüştü. Valerius, son bir gayretle asasını havaya kaldırdı. "Hayır! Henüz değil!"
Yaşlı lord, hayat enerjisinin tamamını tek bir büyüye odakladı. "Aetheris-Translatio!"
Büyük bir parlama yaşandı. Mahzenin içindeki herkes ve her şey bir anlığına mekansız kaldı. Valerius, Alistair ve kalan birkaç şövalye, kendilerini şehrin dışındaki ormanın derinliklerinde buldular. Işınlanma büyüsü başarılı olmuştu ama bedeli ağır olmuştu. Valerius, yere yığıldığında asası paramparça oldu.
"Lordum!" Alistair yanına koştu ama Valerius’un gözleri kapanıyordu.
"Benim zamanım bitti Alistair..." diye fısıldadı yaşlı adam. "Kızı bul... Lyra’yı. Ve o paralı askeri... Kaelen’i. Onlar... madalyonun iki yüzü. Birleşmezlerse... dünya küle dönecek."
Şehirde, Kaelen son tarikat üyesini de yere sermişti ama kendisi de ağır yaralıydı. Bacağına dolanan o karanlık sarmaşıklar etini yakmıştı. Tam o sırada, gökyüzündeki Varkas, onların olduğu sokağa doğru alçalmaya başladı. Canavarın devasa gölgesi üzerlerine çöktü.
Kaelen, Lyra’nın yanına gitti ve onu kucağına aldı. "Uyan çocuk," dedi sarsarak. "Uyan yoksa ikimiz de bu kuşun yemi olacağız."
Lyra’nın gözleri yavaşça aralandı. Gördüğü ilk şey, gökyüzünden üzerine inen devasa, dişlerle dolu bir ağızdı. Korku, bedenindeki son enerji kırıntılarını tetikledi. Ama bu sefer kontrolsüz bir patlama yerine, elini Kaelen’in kılıcına uzattı.
Saf ışık ile saf karanlık birbirine dokundu. Umbra-Mors, Lyra’nın temasıyla bir anlığına bembeyaz bir aleve büründü. Kaelen şaşkınlıkla kılıcı havaya kaldırdı ve Varkas tam üzerlerine çökerken kılıcı savurdu.
Beyaz bir ışık huzmesi sokağı boydan boya yardı, binayı ikiye böldü ve devasa canavarı tam göğsünden ikiye ayırdı. Varkas’ın bedeni daha yere düşmeden toz bulutu halinde dağıldı.
Olyndros sessizliğe büründü. Ama bu huzurlu bir sessizlik değildi. Bu, bir fırtınanın ardından gelen yıkımın sessizliğiydi.
Kaelen, kılıcının tekrar siyaha dönmesini izledi. Lyra’ya baktı. Genç kızın saçlarının bir tutamı, kullandığı güçten dolayı kalıcı olarak beyaza dönmüştü.
"Gidiyoruz," dedi Kaelen, sesi yorgundu. "Şehir düştü. Ama oyun daha yeni başlıyor."
Uzaktan, şehrin kulelerinden birinden yükselen uğursuz bir çan sesi duyuldu. Malphas, kütüphanenin balkonundan yanmakta olan şehri izlerken gülümsedi. Efendisi Malakor artık serbestti.
Olyndros’un bin yıllık surları, o gece sadece taş ve harçtan ibaret olduklarını kanıtlamıştı. Karanlık Hanedanlığın ilk dalgası şehri bir veba gibi sarmış, geriye sadece tüten enkazlar ve sokaklarda yankılanan, kime ait olduğu belli olmayan fısıltılar bırakmıştı. Kaelen, Lyra’nın zayıflayan bedenini bir kez daha sırtlanarak şehrin batı çıkışındaki "Feryat Kapısı"na doğru ilerledi. Burası, fakirlerin ve dışlanmışların kullandığı, sarayın muhafızlarının bile uğramaya çekindiği çürümüş bir kapıydı.
"Dur..." dedi Lyra, sesi bir rüzgarın yaprakları kımıldatması kadar cılızdı. "Amcam... Lord Valerius... Onu bulmalıyız."
Kaelen durmadı. Botları, yerdeki kan ve kül karışımı çamurda ağır sesler çıkarıyordu. "Yaşlı adam başının çaresine bakmayı bilir, çocuk. Eğer o mahzenlerden çıkamadıysa, şu an çoktan gölgelerin bir parçası olmuştur. Bizim önceliğimiz hayatta kalmak."
"Sen sadece... kendini düşünüyorsun," dedi Lyra, bilinci tekrar kapanmadan hemen önce.
Kaelen’in yüzünde acı bir gülümseme belirdi. "Bu dünyada başka birini düşünmek, mezarını kendi ellerinle kazmaktır."
Tam kapıya ulaştıklarında, yıkılmış bir kule parçasının arkasından bir gölge belirdi. Kaelen anında kılıcını çekti ama karşısındaki kişi bir düşman değildi. Bu, üzerinde Numen ordusunun parçalanmış pelerinini taşıyan, genç ve çömez bir gözcüydü. Adı Elian’dı. Gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı ve elleri titriyordu.
"Lütfen... ateş etmeyin," diye kekeledi Elian, elindeki kısa yayı indirerek. "Şehir bitti. Kraliyet ailesi katledildi. Meclis üyeleri... Tanrılarım, onlar artık insan değiller."
Kaelen, genci süzdü. "Kaç kişisiniz?"
"Sadece ben. Diğerleri... o uçan canavarın alevlerinde kül oldular. Ben sadece saklandım."
Kaelen, Elian’ın gözlerindeki o saf korkuyu gördü. Bu korku, Karanlık Hanedanlığın en büyük silahıydı; insanları içeriden çürütüyordu. "Eğer yaşamak istiyorsan arkama geç ve ağzını sıkı tut," dedi Kaelen sertçe. "Batı ormanlarına, Karanlık Diş dağlarının eteklerine gideceğiz."
"Ama orası... orası yasaklı topraklar!" diye itiraz etti Elian.
"Olyndros artık güvenli değil, çocuk. Yasaklı topraklar, şu an dünyadaki en güvenli yerimiz olabilir. Çünkü oradaki canavarlar en azından ne olduklarını gizlemiyorlar."
Şehrin merkezindeki sarayda ise durum çok daha vahimdi. Bir zamanlar ziyafetlerin verildiği, altın şamdanların parladığı Büyük Salon, şimdi bir ritüel alanına dönüşmüştü. Baş Rahip Malphas, tahtın önünde diz çökmüş, havada asılı duran o karanlık küreye bakıyordu. Kürenin içinden, Malakor’un sesi artık sadece bir fısıltı değil, gök gürültüsü gibi yankılanıyordu.
"Eldoria’nın kanı..." dedi Malakor. "Onu hissettim. Saf Aether’in sıcaklığı... Onu bana getirmelisin Malphas. O kız, benim tam anlamıyla bu dünyaya dönmem için gereken son anahtar."
Malphas başını eğdi. "Merak etmeyin Efendimiz. Kül Kardeşliği şimdiden izini sürüyor. Yanındaki paralı asker ne kadar güçlü olursa olsun, gölgelerden kaçamazlar."
"Ve o kılıç..." diye ekledi Malakor. "Umbra-Mors. Kendi silahımın bana karşı çevrilmesi ne kadar ironik. Onu da geri istiyorum. Kaelen’in ruhu, kılıcın içine hapsolmuş binlerce ruhun yanında yerini alacak."
Sarayın gölgelerinden bir başka figür daha öne çıktı. Bu, yüzü bembeyaz bir maskeyle kaplı, üzerinde simsiyah zırhlar olan bir kadındı: General Vespera. Karanlık Hanedanlığın savaş stratejisti ve Malakor’un en ölümcül generali.
"Efendimiz," dedi Vespera, sesi ruhsuz ve mekanikti. "Ordularımız güneye, Harn düzlüklerine doğru ilerliyor. İnsan krallıkları hala birbirleriyle çekişiyor. Biz kapılarına dayanana kadar birleşmeyecekler."
"Güzel," dedi Malakor. "Onlara birleşme şansı verme. Şehirleri yakın, kütüphaneleri yok edin. Geçmişi silin ki, gelecek sadece benden ibaret olsun."
Şehrin kilometrelerce uzağında, ormanın derinliklerinde Kaptan Alistair, Lord Valerius’un cansız bedeninin başında duruyordu. Işınlanma büyüsü yaşlı adamın kalbini durdurmuştu. Alistair, yanında kalan üç şövalyeye baktı. Hepsi yorgun, yaralı ve umutsuzdu.
"Gömün onu," dedi Alistair, sesi boğuklaşarak. "Lord Valerius, bu krallığın onurunu koruyan son adamdı. Onu buraya, bu ağaçların altına gömelim. Mezarının üzerine taş koymayın, düşman bulamasın."
Şövalyeler işe koyulurken, Alistair gökyüzüne baktı. Olyndros’un üzerinden yükselen siyah dumanları buradan bile görebiliyordu. Elindeki "Güneşin Gözü" mücevheri artık karanlık ve sönüktü. Valerius’un son sözlerini düşündü: Lyra ve Kaelen.
"Eğer bu dünya kurtulacaksa," diye mırıldandı Alistair, kılıcının kabzasını sıkarak. "O karanlık kılıç ve o parlak ışık yan yana durmak zorunda."
Şövalyelerden biri yanına geldi. "Kaptan, şimdi nereye gideceğiz?"
Alistair, ufuktaki "Karanlık Diş" dağlarını işaret etti. "Kaelen gibi bir adamın gideceği tek bir yer var: Eski Yeminler Tapınağı. Eğer kehanet doğruysa, her şey orada başladı ve orada bitecek."
Kaelen, Lyra ve genç Elian, ormanın içindeki dar patikalarda ilerlerken, arkalarında Olyndros’un son çığlıkları yavaş yavaş siliniyordu. Ancak orman da sessiz değildi. Ağaçların arasından gelen çıtırtılar, peşlerinde olanın sadece Kül Kardeşliği olmadığını gösteriyordu.
Karanlık Hanedanlığın Mirası, toprağın altına ekilmiş bir tohum gibi hızla filizleniyordu. Ve bu filiz, kanla sulandıkça daha da güçlenecekti.
Bölüm etkileşimi
