7. bölüm · Karanlığın ikizleri

Bölüm 7 - İLK ŞÜPHE

Nisa A

“Şüphe, bazen gerçeğin ilk adımıdır.”

Parktan ayrıldıktan sonra ikisi de uzun süre konuşmadı.
Yağmur yeniden başlamış, ön camı döven damlalar şehrin ışıklarını bulanıklaştırmıştı.
Ege direksiyona odaklanmış görünüyordu. Oysa zihni, az önce duyduğu tek bşr cümle de takılı kalmıştı.
“Gerçeği istiyorsanız eski yetimhaneyi bulun.”
Defne ise yolcu koltuğunda sessizce dışarıyı izliyordu.
Elinde ki satranç taşını avucunun içinde çeviriyor, altına kazınmış tarihi tekrar okuyordu.
14 Ekim 2007
“Bu tarih sana bir şey çağrıştırıyor mu?” diye sordu.
Ege başını hafifçe iki yana salladı.
“Hayır.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Fakat içimde kötü bir his var.”

Aynı saatlerde komiser Murat, emniyet olay dosyasını yeniden açmıştı.
Cinayet mahallinden alınan tüm fotoğraflar masanın üzerindeydi. Yanında genç polis memuru Arda bekliyordu.
“Komiserim, kriminal ekip sembolle ilgili yeni bir rapor gönderdi.”
Murat dosyayı aldı.
“Söyle.”
“Uzmanlar sembolün yıllar önce kapanan bir kurumun kayıtlarında fa bulunduğunu düşünüyor.”
“Hangi kurum?”
Can kısa bir duraksamadan sonra cevap verdi.
“Şehrin kuzeyindeki eski yetimhane.”
Komiserin bakışları sertleşti.
“Yetimhane..”
O ana kadar birbirinden bağımsız görünen parçalar ilk kez birleşmeye başlamıştı.
Ege, Defne’yi evinin önünde bıraktığında gece yarısına yaklaşıyordu. Arabadan inerken Defne duraksadı.
“Yarın gerçekten gidecek miyiz?”
“Nereye.”
“Yetimhaneye.”
Ege gözlerini kısa bir süre kapattı.
“Eğer cevaplar oradaysa…”
Derin bir nefes aldı.
“…gitmek zorundayız.”
Defne başını salladı.
“Sabah seni ararım.”
Kapıyı kapatıp apartmana doğru yürüdü.
Ege ise uzun süre aracını çalıştırmadan bekledi.
İçinde tarif edemediği bir huzursuzluk vardı. Sanki biri onların her adımını izliyor gibiydi.
Defne evine girer girmez çantasındaki metal kutuyu masaya bıraktı.
Fotoğrafı tekrar eline aldı.
Çocukluk hâline uzun uzun baktı.
Yüzündeki gülümseme tanıdıktı.
Ama o günü hatırlayamıyordu.
Madalyonu avucuna aldı.
Tam o sıra da telefonu titredi.
Gizli numara.
Bir am tereddüt etti.
Sonra aramayı cevapladı.
Karşı taraftan aynı boğuk ses duyuldu.
“Yalnız gitme.”
Defne konuşmaya fırsat bulamadan hayit kapandı.
Kalbi hızlanmıştı.
Bu kişi yalnızca Ege’yi değil, onu da takip ediyordu.
Ege evine döndüğünde çalışma odasına geçti. Masasının üzerine parkta buldukları krokinin bir kopyasını koydu. Eski yetimhanenin bulunduğu nokta kırmızı kalemle işaretlenmişti.
Tam o sıra da telefonu yeniden titredi.
Yeni bir mesaj gelmişti.
“Bazı kapılar yıllarca kapalı kalır. Açıldıkların da ise hiçbir hayat eskisi gibi olmaz.”
Ege mesajı uzun süre ekrana bakarak okudu.
Bu kez mesajı silmedi.
Telefonu masaya bıraktı ve pencerenin önüne geçti.
Şehir uyuyordu.
Ama o gece yalnızca Ege ve Defne değil,Komiser Murat da aynı ismi düşünüyordu.
Eski Yetimhane.
Hiçbiri bunun, hayatlarını geri dönülmez şekilde değiştirecek ilk ipucu olduğunuzu henüz bilmiyordu.

Gece ağır ağır ilerliyordu.
Şehrin ışıkları yağmurun ardından oluşan sisin içinde silikleşirken, Komiser Murat masasındaki dosyayı kapatamadı.
Eski yetimhaneye ait arşiv kayıtları eksikti.
Bazı sayfalar yırtılmış, bazı belgeler ise dosyadan tamamen çıkarılmıştı.
Bu durum tesadüf olamazdı.
“Arda,” dedi masasının karşısındaki genç polise.
“Komiserim?”
“Bu dosyaya en son kim erişmiş?”
Arda bilgisayarındaki kayıtları kontrol etti.
“Bundan yaklaşık üç hafta önce biri arşiv talebinde bulunmuş.”
“Kim?”
Arda’nın yüzündeki ifade değişti.
“Kayıtlarda isim görünmüyor.”
Murat kaşlarını çattı.
“İsimsiz bir arşiv talebi mi?”
“Evet komiserim.”
Murat derin bir nefes aldı.
Birileri geçmişe ait izleri bilinçli olarak siliyordu.
Ege sabaha karşı çalışma masasının başında uyuyakalmıştı.
Telefonunun alarmıyla gözlerini açtı.
Masasının üzerinde parkta buldukları fotoğraf duruyordu.
Fotoğraftaki iki çocuğa uzun süre baktı.
Küçük Ege’nin yüzündeki korkudan eser yoktu.
Yanındaki Defne ise gülümsüyordu.
“O gün ne oldu?” diye kendi kendine fısıldadı.
Tam o sırada telefonu çaldı.
Arayan Defne’ydi.
“Hazır mısın?” diye sordu.
“Evet.”
“Bugün cevap bulacağız.”
Ege kısa bir sessizliğin ardından cevap verdi.
“Umarım.”
Yaklaşık yarım saat sonra Defne arabaya bindi.
İkisi de önceki güne göre daha gergindi. Şehrin dışına doğru ilerledikçe binaların yerini boş araziler aldı.
Navigasyondaki işaret, sonunda terk edilmiş bir yapının önünde durdu.
Paslanmış demir kapının üzerinde dolmuş bir tabela asılıydı.
Güneş Çocuk Yuvası
Defne tabelaya bakarken istemsizce ürperdi.
“Sanırım burası.”
Ege arabadan indi.
Kapının zinciri yıllar önce kopmuştu.
Bahçedeki yabani otlar dizlerine kadar uzanıyordu.
Binanın camlarının çöpü kırıktı.
Rüzgâr, içeriden uğultuya benzeyen sesler taşıyordu.
“Emin misin?” diye sordu Defne.
“Emin değilim.”
Ege binaya baktı.
“Ama buradan kaçmayı bırakmamız gerekiyor.”
İkisi ağır adımlarla içeri girdi.
Koridor ben kokuyordu.
Duvarlardaki boyalar dökülmüş, eski çocuk resimleri solmuştu.
Defne ek fenerini duvarlara tuttu.
Bir amda durdu.
“Ege…”
“Neyin var?”
Duvarın köşesinde küçük harflerle kazınmış bir yazı vardı.
E + D
Altında ise tek bir tarih yazıyordu.
14 Ekim 2007
Ege yazıya dokunduğu anda başının içindeki keskin bir ağrı hissetti. Gözlerinin önünde yine parçalanmış görüntüler belirdi.
Bir koridor…
Koşan çocuklar…
Bir kadının panikle bağıran sesi…
Ve duman.
Bu kez görüntü birkaç saniye daha uzun sürdü.
Ege duvara tutunarak dengesini korudu.
Defne endişeyle ona yaklaştı.
“Yine mi?”
Ege yavaşça başını salladı.
“Hatırlamaya başladım…”
Tam o sırada binanın üst katından ağır bşr gıcırtı duyuldu.
İkiside aynı anda başlarını kaldırdı.
Koridorun sonunda, merdivenlerin karanlığında sanki bir silüet durmuş onları izliyordu.
Bir an hareketsiz kaldı.
Sonra karanlığın içine çekilerek gözden kayboldu.
Ege ile Defne birbirlerine baktılar.
Bu kez ikisi de aynı şeyi biliyordu.
Yetimhanede yalnızca değillerdi.
Merdivenlerin başındaki silüet gözden kaybolur kaybolmaz Ege refleksle birkaç adım öne çıktı.
“Dur!” diye seslendi.
Cevap gelmedi.
Yetimhanenin sessizliği yeniden koridoru doldurdu.
Defne kokundan tuttu.
“Tek başına gitme.”
Ege başını salladı.
Bu kez birlikte hareket ettiler.
Ahşap merdivenler her adımlarında gıcırdıyor, tavandan düşen yağmur damlaları boş bina da yankılanıyordu.
Üst kata çıktıklarında uzun koridorun ili yanında eski yatakhaneler vardı.
Kapıların çoğu kırılmış, odalar yılların tozuyla kaplanmıştı.
Defne el fenerini duvarlara tuttu bir odanın kapısında solmuş harflerle yazılmış bir isim dikkatini çekti.
Oyun odası
Kapıyı yavaşça itti.
İçeride devrilmiş sandalyeler, parçalanmış oyuncaklar ve duvara yaslanmış küçük bir satranç masası duruyordu.
Ege’nin bakışları masaya kitlendi.
Tahtanın üzerinde yalnızca iki tal kalmıştı.
Siyah şah…
Ve beyaz vezir.
Ege elini siyah şah taşına uzattığı anda zihninde yeni bir görüntü belirlendi:
Bir çocuk sesi…
“Kaybedersen kızmayacaksın.”
Ardından Defne’nin çocuk kahkahası.
Görüntü yine yarıda kesildi.
Ege gözlerini açtığında ekinin titrediğimiz fark etti.
“Burada oynuyorduk…” diye fısıldadı.
Değme yavaşça başını salladı.
“Bende hatırlıyorum.”
Tam o sıra da odanın dışından metal bir cismin yere düşme sesi geldi.
İkisi de aynı anda kapıya döndü.
Koridor boş görünüyordu.
Ege dikkatlice dışarı çıktı.
Yerde eski bir anahtar duruyordu.
Anahtarın ucuna ince bir kağıt bağlanmıştı.
Kağıtta yalnızca tek bir cümle yazıyordu.
“Müdürün odası.”
Defne notu okurken kaşlarını çattı.
“Biri bunu az önce bıraktı.”
“Evet.”
“Bizi yönlendiriyor.”
Ege anahtarı cebine koydu.
Koridorun sonundaki kapının üzerinde dolmuş bir tabela vardı.
Müdür
Kapıya yaklaştılar.
Kilit yıllardır açılmamış gibiydi. Ege anahtarı yavaşça kilide yerleştirdi.
Kısa bir çıtırtının ardından kapı açıldı.
Oda, diğer bölümlere göre daha düzenliydi.
Eski bir masa…
Tozlu bir kitaplık…
Ve duvarda asılı büyük bir fotoğraf.
Fotoğrafta yetimhanenin çalışanları ve çocukları vardı.
Defne el fenerini fotoğrafa tuttu.
Bir anda nefesi kesildi.
“Ege…”
“Ne oldu?”
Defne titreyen parmağıyla fotoğrafın en arkasında ki uzun boylu adama işaret etti.
Adamın yüzü gençti ama bakışları tanıdıktı.
Ege bir kaç saniye fotoğrafa baktı.
Sonra gözleri büyüdü.
“Bu…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Çünkü fotoğraftaki adam, günlerdir kendisine gizemli mesajlar gönderen kişinin yüzüne şaşırtıcı derecede benziyordu.
Tam o anda odanın kapısı sert bşr şekilde aralandı.
Koridordan gelen ayak sesleri binanın sessizliğini bozdu.
Ege ile Defne aynı anda kapıya döndü çünkü birileri yetimhaneye girmişti.
Kapının gıcırtısı odanın sessizliğini ikiye böldü.
Ege, refleksle Defne'nin önüne geçti.
Koridordan gelen ayak sesleri yavaş ama kararlıydı.
Tak...

Tak...

Tak...
Ses, müdürün odasının kapısının hemen önünde durdu.
İkisi de nefesini tuttu.
Ardından derin bir sessizlik çöktü.
Ege dikkatlice kapıya yaklaştı.
Koridora baktığında kimseyi göremedi.
Koridor bomboştu.
Yalnızca kırık pencereden içeri dolan rüzgâr, yerdeki tozları savuruyordu.

"Birileri bizimle oynuyor..." diye fısıldadı Defne.
Ege cevap vermedi.
Bakışları koridorun sonundaki karanlığa takılmıştı.
Sanki birkaç saniye önce gerçekten orada biri durmuştu.
Odaya geri döndüğünde masanın üzerindeki çekmecelerden biri hafifçe aralıktı.
"Emin misin, bunu biz açmadık?" diye sordu.
Defne başını iki yana salladı.
"Hayır."
Ege çekmeceyi yavaşça çekti.
İçinden deri kaplı eski bir günlük çıktı.
Kapağında yalnızca tek bir tarih yazıyordu.

2007
Defne heyecanla yanına geldi.
Ege günlüğün ilk sayfasını dikkatlice açtı.
Sayfaların çoğu boştu.
Bazıları ise bilinçli olarak yırtılmıştı.
Ortadaki sayfalardan birinde solmaya yüz tutmuş mürekkeple yazılmış birkaç satır duruyordu.
"Çocuklar birbirlerinden ayrılmamalıydı."
"Bunu yapan kişi geri dönecek."
"Eğer bir gün Ege ile Defne buraya gelirse, gerçeği anlatacak cesareti bulabilecek miyim, bilmiyorum."
İkisi de donup kaldı.
Defne'nin sesi titriyordu.
"İsimlerimiz..."
Ege satırları tekrar okudu.
Bu kez daha yavaş.
Günlükte adlarının yazıyor olması, buraya gerçekten daha önce geldiklerinin ilk somut kanıtıydı.
Tam sayfayı çevirecekken cebindeki telefon titreşti.
Ekranda yine numara görünmüyordu.
Ege hiç düşünmeden aramayı açtı.
Karşı taraftan tanıdık, boğuk ses geldi.
"Oradan hemen çıkın."
Ege'nin kaşları çatıldı.
"Neden?"
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
Sonra aynı ses, ilk kez telaşlı bir tonla konuştu.
"Geç kaldınız."
Hat kesildi.
Aynı anda binanın alt katından sert bir kapı çarpma sesi yükseldi.
Sessizliği bozan bu sesin ardından ağır ayak sesleri merdivenlere yöneldi.
Bu kez tek kişi değildi.
Birden fazla kişi yukarı çıkıyordu.
Ege günlüğü hızla ceketinin içine yerleştirdi.
Defne'ye baktı.
"Gitmemiz gerekiyor."
Defne başını salladı.
İkisi müdürün odasından çıkıp koridora adım attıkları anda merdiven boşluğundan yukarı doğru uzanan el feneri ışıkları duvarlarda dolaşmaya başladı.
Yetimhanede artık yalnız değillerdi.
Ve onları arayan kişiler, geldiklerini biliyordu.

Koridorda beliren el feneri ışıkları duvarlarda gezinirken Ege, Defne'nin bileğini hafifçe tuttu.
"Ses çıkarma."
İkisi de nefeslerini tutarak müdürün odasının kapısından geri çekildi.
Merdivenlerden yükselen ayak sesleri giderek yaklaşıyordu.

Bir...

İki...

Üç farklı adım sesi...

Defne fısıldadı.
"Birden fazla kişiler."
Ege başını hafifçe salladı.
Koridorun sonundaki kırık pencereye baktı.
Kaçabilecekleri tek yer orasıydı.
Tam hareket edecekleri sırada aşağıdan bir erkek sesi duyuldu.
"Üst katı kontrol edin."
Defne'nin kalbi hızlandı.
"Polis olabilir mi?"
Ege cevap vermedi.
Sesin tonunda resmiyet yoktu.
Daha çok emir vermeye alışmış birinin sesiydi.
Ayak sesleri merdivenleri çıkmaya başladı.
Tahtalar her basamakta gıcırdıyordu.
Ege müdürün odasının kapısını usulca kapattı.
Gözleri odanın içinde hızla dolaştı.
Kitaplığın arkasında dar bir boşluk vardı.
"Oraya."
Defne hiç itiraz etmeden peşinden gitti.
İkisi de kitaplığın arkasına saklandıkları anda odanın kapısı sertçe açıldı.
El fenerinin ışığı masanın üzerinde gezindi.
Bir adamın gölgesi zemine düştü.
Arkasından ikinci bir kişi daha içeri girdi.
"Biri buraya girmiş."
İlk konuşan buydu.
Masanın üzerindeki çekmeceyi inceledi.
"Geç kalmışız."
İkinci kişi sessizce duvardaki fotoğrafı aldı.
Fotoğrafın arkasını çevirdi.
"Onlar bulmuş."
"O zaman günlük de gitmiştir."
Ege duyduklarına inanamadı.
Demek ki müdürün günlüğünü arıyorlardı.
Adam öfkeyle masaya yumruğunu vurdu.
"Patron bunu öğrenirse hepimiz biteriz."
Defne, Ege'nin kolunu hafifçe sıktı.
Patron...
Bu kelime ikisinin de aklına aynı soruyu getirmişti.
Bütün bunların arkasında tek bir kişi mi vardı?
Adamlar odadan çıkmaya hazırlanırken içlerinden biri aniden durdu.
Başını yavaşça kitaplığa çevirdi.

Sessizlik...

Sadece yağmurun kırık camdan içeri taşıdığı uğultu duyuluyordu.
Adam bir adım daha yaklaştı.
El fenerinin ışığı kitaplığın kenarına vurdu.
Defne nefesini tuttu.
Ege cebindeki günlüğü daha sıkı kavradı.
Tam o anda binanın alt katından yüksek bir gürültü koptu.
Camlardan biri büyük bir sesle kırılmıştı.
İki adam irkilerek kapıya yöneldi.
"Aşağıya bakın!" diye bağırdı biri.
Koşarak odadan çıktılar.
Koridor yeniden sessizliğe gömüldü.
Ege birkaç saniye daha bekledi.
Sonra derin bir nefes alıp kitaplığın arkasından çıktı.
"Bu bizim şansımız."
Defne kapıya doğru baktı.
"Ama o camı kim kırdı?"
Ege'nin aklına tek bir ihtimal geliyordu.
Ya gizemli mesajları gönderen kişi...
Ya da onları, kendilerinden bile önce izleyen biri.
Ege, müdürün günlüğünü ceketinin iç cebine yerleştirdi.
"Gitmemiz gerekiyor."
Defne başını salladı.
İkisi de sessiz adımlarla odadan çıktı.
Koridor yeniden karanlığa gömülmüştü.
Merdiven boşluğundan aşağı baktıklarında el fenerlerinin ışıkları giriş katında dolaşıyordu.
Onları arayan adamlar hâlâ binadaydı.
Ege gözleriyle koridoru taradı.
"Arka tarafta bir yangın merdiveni olmalı."
Defne el fenerini duvara çevirdi.
Tozun altında kalmış soluk bir yön tabelası dikkatini çekti.
Acil Çıkış
"Şurada."
İkisi de tabelanın gösterdiği yöne doğru ilerledi.
Koridorun sonunda paslanmış demir bir kapı vardı.
Ege kolu indirdi.
Kapı ilk denemede açılmadı.
Bir kez daha denedi.
Bu kez paslı menteşeler uzun bir gıcırtıyla aralandı.
Tam o anda alt kattan bir bağırış yükseldi.
"Üst kata bakın!"
Ege ile Defne birbirlerine baktılar.
Artık saklanacak zaman kalmamıştı.
Demir merdivenlerden hızla inmeye başladılar.
Yağmur yeniden başlamıştı.
Basamaklar kaygandı.
Defne dengesini kaybettiği anda Ege kolundan yakalayarak düşmesini engelledi.
"İyi misin?"
"Evet... Devam edelim."
Arka bahçeye ulaştıklarında bina karanlığın içinde dev bir gölge gibi yükseliyordu.
Yabani otların arasından geçerek tel çitin yanına geldiler.
Tam çitin önünde Ege durdu.
Yerde yeni bırakılmış gibi duran siyah bir zarf vardı.
Ne ıslanmıştı...
Ne de çamura bulanmıştı.
Sanki biri onları bekliyordu.
Defne zarfı yerden aldı.
Üzerinde yalnızca iki kelime yazıyordu.
Ege Yılmaz
"Ege..."
"Evet."
"Emin misin?"
Ege derin bir nefes aldı ve zarfı açtı.
İçinden tek bir fotoğraf çıktı.
Fotoğraf yıllar öncesine aitti.
Eski yetimhanenin bahçesinde çekilmişti.
Ön sırada çocuklar dizilmişti.
En sağda küçük Ege...
Hemen yanında Defne...
Fakat ikisinin arkasında duran uzun boylu bir adam dikkat çekiyordu.
Yüzü gölgede kalmıştı.
Fotoğrafın arkasına siyah mürekkeple tek bir cümle yazılmıştı.
"O gece yalnız değildiniz."
Defne'nin elleri titremeye başladı.
"O gece..."
Ege fotoğrafa dikkatle baktı.
Adamın silueti ona tanıdık geliyordu.
Tam o sırada Ege'nin telefonu titredi.
Yine gizli numara.
Aramayı açar açmaz boğuk ses konuştu.
"Oradan hemen uzaklaşın."
"Sen kimsin?" diye sordu Ege.
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
Sonra ses, her zamankinden daha ciddi bir tonla konuştu.
"Artık sizi saklayamam."
Hat aniden kesildi.
Aynı anda yetimhanenin ön cephesinde güçlü bir el feneri ışığı belirdi.

Ardından ikinci...

Ve üçüncü...

Onları arayan kişiler binanın dışına çıkmıştı.
Ege, fotoğrafı sıkıca kavradı.
"Arabaya."
Defne tek kelime etmeden peşinden koştu.

Fakat ikisinin de fark etmediği bir şey vardı.
Yetimhanenin çatısındaki karanlık silüet, onlar uzaklaşırken sessizce onları izlemeye devam ediyordu.

Yağmur, yetimhanenin paslanmış çatısına vurmaya devam ediyordu.
Ege ile Defne, arka bahçeden uzaklaşırken tek kelime etmiyorlardı. Islak toprağın üzerinde bıraktıkları ayak izleri, karanlığın içinde yavaş yavaş siliniyordu.
Arabanın yanına ulaştıklarında Ege cebinden anahtarı çıkardı.
Tam kapıyı açacağı sırada ikisi de aynı anda durdu.
Yetimhanenin üst katındaki kırık pencerelerden birinde bir silüet belirmişti.
Hareketsizdi.
Onları izliyordu.
Defne fısıldadı.
"Gördün mü?"
Ege gözlerini ayırmadan başını hafifçe salladı.
"Gördüm."
Silüet birkaç saniye daha pencerenin önünde kaldı.
Sonra yıldırım gökyüzünü aydınlattığı anda bir anda ortadan kayboldu.
Ege hemen arabayı çalıştırdı.
Motorun sesi gecenin sessizliğini böldü.
Araba ağır ağır yoldan uzaklaşırken Defne, bahçede buldukları siyah zarfı yeniden açtı.
İçindeki fotoğrafı dikkatle inceledi.
Fotoğrafın arkasındaki cümle hâlâ aynı soğukluğu taşıyordu.
"O gece yalnız değildiniz."
Sessizlik içinde birkaç dakika ilerlediler.
Sonunda Defne, Ege'nin ceketinin iç cebindeki günlüğü işaret etti.
"Artık okumalıyız."
Ege aracı yol kenarına çekti.
Derin bir nefes aldı ve eski deri kaplı günlüğü çıkardı.
Sayfalar yılların etkisiyle sararmıştı.
İlk okunabilir sayfayı açtı.
Titrek el yazısıyla yazılmış birkaç satır gözlerinin önüne geldi.

"14 Ekim 2007..."

"Yangın başladığında çocukları tahliye etmeye çalıştık."
"Ama iki çocuk için özel talimat verilmişti."
Ege ile Defne aynı anda birbirlerine baktılar.
Sayfayı çevirdi.
Bir sonraki satır yarıya kadar yırtılmıştı.
Okunabilen tek cümle şuydu:
"Ege ve Defne hiçbir koşulda..."
Devamı koparılmıştı.
Defne'nin sesi titredi.
"Birisi bunu bilerek yırtmış."
Ege cevap veremedi.
Çünkü o anda telefonu yeniden titreşti.
Ekranda yine numara görünmüyordu.
Aramayı açtı.
Karşı taraftaki boğuk ses, bu kez her zamankinden daha telaşlıydı.
"Dinle beni."
Ege sessiz kaldı.
"Artık sizi koruyamam."
Kısa bir duraksama oldu.
"Patron, günlüğün sizin elinizde olduğunu öğrendi."
Hat kesildi.
Arabanın içinde derin bir sessizlik oluştu.
Ege yavaşça dikiz aynasına baktı.
Uzakta iki far karanlığı yararak onlara doğru yaklaşıyordu.
Farların ışığı her saniye biraz daha büyüyordu.
Defne de aynaya baktı.
"Bizi takip ediyorlar."
Ege direksiyonu sıkıca kavradı.
Motor yeniden homurdandı.
"Hayır..." dedi sakin ama kararlı bir sesle.
"Artık biz de onları bulacağız."
Araba yağmurun altında hızla karanlığın içine doğru ilerlerken, eski yetimhane arkalarında küçülüyor; fakat taşıdığı sırlar, ikisinin de peşini bırakmıyordu.
Asıl hesaplaşma daha yeni başlıyordu.