17. bölüm · Karanlığın ikizi
17.Bölüm
Hogwarts’a geri döndükten sonra her şeyin normale dönmesi gerekiyordu ama hiçbir şey olması gerektiği gibi ilerlemiyordu. Koridorlar yine kalabalıktı, dersler devam ediyordu, öğrenciler gülüyor ve konuşuyordu ama bu kez o seslerin altında fark edilen başka bir şey vardı; görünmeyen bir gerilim, hissedilen ama kimsenin açıkça dile getirmediği bir korku. Voldemort’un gerçek olduğunu bilmek, onun bir zamanlar tanıdığımız biri olduğunu öğrenmek ve artık saklanmadığını fark etmek, içimde sürekli büyüyen bir ağırlığa dönüşmüştü. Geceleri uyumak zorlaşıyor, gündüzleri bile düşüncelerim dağılmıyordu çünkü artık bu bir ihtimal değil, kaçınılmaz bir gerçekti. Bir gün Harry ile koridorda yürürken istemsizce “Sence bu daha ne kadar kötüleşebilir?” diye sordum, o da kısa bir an durup bana baktı ve “Bence daha yeni başlıyor,” dediğinde içimdeki o his daha da netleşti.
Dumbledore bizi daha sık yanına çağırmaya başlamıştı ve her görüşmede konuşmalar biraz daha ağırlaşıyordu. Bir akşam onun odasında otururken Hermione not defterini açmıştı, Harry sessizce bekliyordu ve ben sadece Dumbledore’un yüzündeki ifadeyi inceliyordum çünkü kelimelerden önce orada bir şeyler değişmişti. “Voldemort yalnız değil,” dediğinde odadaki hava bir anda ağırlaştı, Hermione hemen başını kaldırıp “Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu, Dumbledore ise kısa bir süre sustuktan sonra “Hogwarts’ın içinde kontrol edemediğimiz bir hareketlilik var,” dedi. Bu cümle basitti ama anlamı çok büyüktü çünkü bu, tehlikenin dışarıdan değil içeriden geldiğini gösteriyordu. O an Harry hafifçe bana döndü ve kısık bir sesle “Bu iyi değil,” dedi, ben ise sadece başımı sallayabildim çünkü aynı şeyi hissediyordum.
Sonraki günler kütüphanede geçti ama bu kez okuduklarımız bilgi değil, eksiklik hissi veriyordu. Hermione sürekli eski büyü kayıtlarını inceliyor, “Bu tarz bir enerji daha önce kayda geçmemiş,” diye mırıldanıyordu, ben ise karanlık büyülerle ilgili bölümlerde takılı kalmıştım çünkü içimde bunun anahtarının orada olduğu hissi vardı. Harry bazen yanımıza gelip “Bir şey bulabildiniz mi?” diye soruyordu ama çoğu zaman cevap aynıydı: “Hayır.” Bu “hayır” her seferinde biraz daha ağırlaşıyordu çünkü zaman geçtikçe hiçbir şey bulamamak, bir şeylerin bizi geçmekte olduğunu hissettiriyordu.
Bir akşam kütüphanede yalnız kaldığımda o his tekrar ortaya çıktı. Rafların arasında yürürken sanki biri beni izliyormuş gibiydi ama bu sıradan bir izlenme hissi değildi. Daha tanıdıktı, daha derindi. Bir an durup etrafa baktım ve fısıldar gibi “Kim var orada?” dedim ama cevap gelmedi. Tam arkamı dönecekken gözümün ucuyla bir hareket yakaladım. Bir gölgeydi ama normal bir gölge değildi; ışığa bağlı değildi, kendi başına hareket ediyordu. Kalbim hızlandı ama geri çekilmedim, birkaç adım attım ve o gölge de hareket etti. Sanki kaçmıyordu… sanki beni çağırıyordu.
Ertesi gün Harry ve Hermione’ye olanları anlattığımda Hermione hemen “Bu bir tür iz olabilir,” dedi, Harry ise daha temkinliydi ve “Ya bu bir tuzaksa?” diye sordu. Ben ise ikisine bakıp “Bu sadece Voldemort değil,” dedim, “başka bir şey var.” Bu cümleyi kurarken bile içimdeki o kesinlik beni rahatsız etti çünkü emin olmamam gerekiyordu ama emindim.
Sonraki günlerde bu izleri takip etmeye başladık ve Hogwarts’ın farklı yerlerinde aynı şeyle karşılaştık. Hermione her gördüğümüzde diz çöküp incelemeye çalışıyor, “Bu bildiğimiz büyü türlerinden biri değil,” diyordu, Harry ise sürekli etrafı kontrol ediyordu. Bir noktada “Bizi izliyor olabilir,” dediğinde istemsizce etrafıma baktım ama kimse yoktu. Ya da… görünürde kimse yoktu.
Bir gece bu izlerden birini takip ederken kendimi okulun daha önce hiç gitmediğim bir kısmında buldum. Burası daha karanlıktı, duvarlar eskiydi ve ortamda garip bir sessizlik vardı. Arkadan Harry’nin sesi geldi, “Emin misin?” dedi, ben ise durmadan ilerleyerek “Hayır… ama duramayız,” dedim. Hermione arkamızdan gelirken “Bu iyi bir fikir değil,” diye fısıldadı ama yine de bizimle gelmeye devam etti çünkü o da bunun sıradan bir şey olmadığını anlamıştı.
Koridorun sonuna geldiğimizde o şey tekrar ortaya çıktı. Bu kez daha netti. Şekli tam belli değildi, sanki karanlığın içinden oluşmuş gibiydi. Gözleri yoktu ama bize baktığını hissedebiliyordum. Hepimiz bir anda durduk. Harry asasını kaldırdı ve “Bu ne…?” diye fısıldadı ama cevap yoktu. O varlık hareket etmiyordu ama varlığı bile yeterince baskı yaratıyordu. Bir adım attım, içimdeki o tuhaf çekim hissine karşı koyamıyordum. Hermione hemen “Dur, yaklaşma!” dedi ama ben zaten durmuş değildim.
O varlık bir anda hareket ettiğinde refleks olarak gerildim ama beklediğim gibi üzerimize gelmedi, aksine sanki bizi umursamıyormuş gibi yönünü değiştirdi ve koridorun derinliklerine doğru kayar gibi ilerledi. Bu garip davranış beni durdurmak yerine daha da şüphelendirdi çünkü bu bir saldırı değil, bir yönlendirmeydi. Yavaşça arkamı döndüğümde koridorun aslında boş olmadığını fark ettim; karanlığın içinde seçilmesi zor olan ama orada olduğu kesin olan bir varlık daha vardı ve bu sefer hissettiğim şey önceki gibi tanıdık değildi, aksine tamamen yabancı ve rahatsız ediciydi. Harry yanımda asasını daha sıkı tutarak “Bu… bu Voldemort’un işi mi?” diye fısıldadı, Hermione ise gözlerini o karanlık noktadan ayırmadan “Hayır… bu farklı,” dediğinde içimdeki o his netleşti çünkü ben de aynı şeyi düşünüyordum. Bu artık tek bir düşman meselesi değildi, Hogwarts’ın içinde birden fazla güç hareket ediyordu ve biz henüz bunların ne olduğunu bile bilmiyorduk. O an geri çekilmemiz gerektiğini anladım ama aynı zamanda şunu da fark ettim: bu şeyler saklanmıyordu, aksine yavaş yavaş kendilerini göstermeye başlıyorlardı ve bu da yaklaşan şeyin sadece bir tehdit değil, kaçınılmaz bir çatışma olduğunu hissettiriyordu.
