15. bölüm · Karanlığın ikizi
15.Bölüm
İkinci görev başladığında herkes gölün kenarında toplanmıştı ama ben o kalabalığın içinde değildim. Suyun altındaydım ve bu hissi ilk fark ettiğim anla tam olarak alıştığım an arasında garip bir boşluk vardı. Gözlerimi açtığımda etrafımda sadece kırılmış ışıklar ve koyu bir sessizlik vardı. Su, insanın sadece hareketini değil, düşüncelerini bile yavaşlatıyordu. Ne kadar süredir orada olduğumu anlamak mümkün değildi çünkü zaman suyun içinde farklı akıyordu. Bağlanmıştım, hareket edemiyordum ama garip bir şekilde panik de yapmıyordum. Sanki bu anın olması gerektiğini kabul etmiş gibiydim. Etrafımda diğerleri de vardı, onları siluet olarak seçebiliyordum ama kimseyle iletişim kuramıyordum. Herkes aynı sessizliğin içindeydi.
Bir süre sonra içimde tuhaf bir his oluşmaya başladı. Bu his korku değildi ama rahatlık da değildi. Daha çok… bir şeyin yaklaşmakta olduğunu bilmek gibiydi. Gözlerimi karanlığa daha dikkatli çevirdiğimde uzakta bir hareket gördüm. Önce sadece bir gölgeydi, sonra şekil kazandı. Harry’di. Suyun içinde hızlı ama kontrollü hareket ediyordu. Önce diğerlerine baktı, sonra direkt bana yöneldi. Yüzündeki ifade sakindi ama gözlerinde zamanın daraldığını belli eden bir odaklanma vardı.
Yanıma ulaştığında bağları çözmeye başladı. Hareketleri hızlıydı ama düzensiz değildi, ne yaptığını biliyordu. O an içimdeki o garip his değişti. Yerini daha net bir şeye bıraktı. Güven. Bağlar çözülür çözülmez kolumdan tuttu ve beni yukarı çekti. Suyun içindeki o ağır, bastıran his bir anda yerini hızlanmaya bıraktı. Yukarı doğru çıkarken etraf bulanıklaştı, ışık güçlendi ve birkaç saniye sonra yüzeye ulaştık.
Yüzeye çıktığım an her şey geri geldi. Sesler, bağırışlar, alkışlar… hepsi bir anda kulaklarımı doldurdu. Nefes aldığımda ciğerlerim yandı ama bu bile gerçekliği hissettiriyordu. Harry sadece beni değil, başkalarını da kurtarmıştı. Bu onu öne geçirmişti ama benim için o an önemli olan tek şey buydu. Ona baktım. İyiydi. Ve bu yeterliydi.
Kıyıya çıktığımda hâlâ suyun altındaki o his içimdeydi. Orada sadece beklememiştim. Bir şey hissetmiştim ama ne olduğunu tam olarak çözemiyordum. Bu görev bitmişti ama içimde bir şeyler hâlâ devam ediyordu, sanki o suyun bir parçası benimle birlikte çıkmıştı.
İkinci görevden sonra Hogwarts’ta herkes daha rahat görünmeye çalışıyordu ama bu sadece yüzeydeydi. Üçüncü görev yaklaşırken havadaki gerginlik hissediliyordu. Labirenti ilk gördüğümde içimdeki o his tekrar ortaya çıktı. Duvarlar çok yüksekti, içeri girildiğinde dış dünya tamamen kayboluyordu. Bu yer sadece bir yarış alanı değildi, kendi başına bir sınavdı.
Cedric
Labirentin içine adım attığım an her şey değişti. Dışarıdaki sesler bir anda kesildi ve geriye sadece önümde uzanan yollar kaldı. Duvarlar o kadar yüksekti ki gökyüzü bile neredeyse görünmüyordu. İçerideki hava ağırdı, sanki nefes almak bile daha fazla çaba gerektiriyordu. İlk birkaç dakika her şey normal gibi görünüyordu ama sonra fark ettim ki bu yer sabit değildi.
Yollar değişiyordu. Döndüğüm bir köşe başka bir yere çıkıyor, az önce geçtiğim yer tamamen farklı görünüyordu. Bu sadece yön bulmayı zorlaştırmıyordu, aynı zamanda zihni de yoruyordu. Karşıma çıkan engeller beklediğimden daha karmaşıktı. Bazıları doğrudan saldırıyordu, bazıları ise sadece dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Birkaç kez büyü kullanarak kurtuldum ama her seferinde biraz daha yorulduğumu hissediyordum.
İlerledikçe labirentin bana tepki verdiğini fark ettim. Sanki hareketlerimi izliyor, ona göre şekil değiştiriyordu. Bu düşünce bile rahatsız ediciydi. Bir noktada durup etrafı dinledim ama hiçbir şey yoktu. Bu sessizlik… normal değildi.
Bir süre sonra Harry ile karşılaştım. İkimizin de hali belliydi. Yorulmuştuk ama geri dönmek gibi bir düşüncemiz yoktu. Birlikte ilerlemeye karar verdik çünkü bu labirentte yalnız olmak daha büyük bir riskti. Birlikte hareket ettiğimizde önümüze çıkan engeller daha zorlaştı. Sanki labirent bizi fark etmişti.
Bir noktada önümde aniden bir engel belirdi, kaçmaya çalıştım ama sıkıştım. Tam o an Harry yardıma geldi. Eğer yalnız olsaydım o durumdan çıkmam zor olabilirdi. Aynı şekilde o da birkaç kez zorlandı ama birlikte devam ettik. Bu artık bir yarış değil, birlikte çıkılması gereken bir yer haline gelmişti.
Sonunda kupayı gördük.İkimiz de durduk.Aramızda kısa bir bakış geçti.Hiçbir şey söylemedik.Sonra aynı anda koşmaya başladık.
Bu bir rekabet değildi. İkimiz de aynı şeyi istiyorduk. Kupaya ulaştığımızda aynı anda dokunduk ve o an her şey değişti. Zemin kaydı, etraf karardı ve bir anda başka bir yere çekildik.
Burası Hogwarts değildi.
Hava soğuktu, ortam sessizdi ve her şey yanlış hissettiriyordu. Etrafı incelerken içimde garip bir huzursuzluk oluştu. Bu yer boş değildi ama görünürde hiçbir şey yoktu. Sanki bir şey saklanıyordu.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken bir anda her şey tekrar değişti.Ve geri döndük.
Aurelia
Kalabalığın ortasında durduğumda ilk yaptığım şey Harry’ye bakmak oldu. O da iyiydi. Cedric de iyiydi. İkisine de bir şey olmamıştı. İnsanlar bağırıyor, alkışlıyor, herkes sevinç içindeydi. Kupayı birlikte kazandıkları için bunu büyük bir zafer olarak görüyorlardı ama benim için en önemli şey bu değildi. Onlara bir şey olmamıştı ve bu tek başına yeterliydi.
Kalabalığın içindeki o yoğun gürültüye rağmen dikkatimi başka bir şey çekti. Sanki eksik bir şey vardı. Gözlerim istemsizce etrafı taramaya başladı, yüzlerin arasında birini arıyordum. Önce fark etmedim, sonra tekrar baktım. Yine yoktu.
Tom orada değildi.
Başta gözümden kaçtığını düşündüm ama ne kadar baksam da sonuç değişmedi. Bu normal değildi. Çünkü o her zaman bir şekilde orada olurdu. Konuşmasa bile hissedilirdi, varlığı ortamda belli olurdu. Ama bu sefer… hiçbir şey yoktu.
Ve garip olan şu ki, bu eksiklik içimde büyümeye başladı. Kazanılan zaferin önüne geçti. Sanki herkes kutlama yaparken benim aklım bambaşka bir yerde takılı kalmıştı.
Bu sadece basit bir kayboluş gibi hissettirmiyordu.
Sanki bir şey değişmişti.
