9. bölüm · KARANLIĞIN ÇAĞRISI

Bölüm 8

HATİCE TÜRK

BÖLÜM 8 – İLK KAÇIŞ
Evin kalbi attıkça, duvarlar da atıyordu.
GÜM…
Bir nabız gibi.
GÜM…
Bir tehdit gibi.
GÜM…
Bir çağrı gibi.
Leya, çatlağın altına indiği o taş zeminde dizlerinin üstünde kaldı.
Avuçları yanıyordu.
Göğsündeki iz, bir an sönüyor… bir an yeniden parlıyordu.
Nefesi boğazına takılıydı.
Hava ağırdı.
Burada oksijen bile başka kokuyordu.
Nemli taş, paslı demir ve… eski kan.
Başını kaldırdığında Arden’ı gördü.
Karanlığın içinden çıkmış gibi duruyordu.
Uzun, iri, kaslı…
Gövdesi bir duvar gibiydi.
Ama yüzündeki ifade…
Bir duvar değildi.
Bir yaraydı.
Arden, etrafı dinliyordu.
Gözleri her köşeyi tarıyordu.
Sanki burada sadece karanlık yokmuş gibi…
Sanki karanlığın içinde bir şey düşünüyormuş gibi.
Leya boğuk bir sesle konuştu:
“Burası… neresi?”
Arden cevap vermeden önce bir adım attı.
Taş zemine bastığında bile sessizdi.
“Evin altı,” dedi.
“Kalbin odasına giden yol.”
Leya yutkundu.
“Kalp… yukarıda değil miydi?”
Arden’ın bakışları bir an Leya’nın göğsündeki ize kaydı.
Bu bakışta arzu yoktu.
Sadece… ciddiyet.
“Bu evin kalbi tek bir yerde değil,” dedi.
“Her yerde atıyor. Ama merkez… burada.”
Leya titreyen nefesini toparladı.
“Peki… şimdi ne yapacağız?”
Arden kılıcını daha sıkı tuttu.
“Kaçacağız.”
Leya kaşlarını çattı.
“Kaçacağız mı? Az önce ‘kalbe in’ demedin mi?”
Arden gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
“Kalbe indik,” dedi.
“Ve gördüğün gibi… kalp bizi istemiyor.”
Leya başını çevirdi.
Duvarların üstünde çizikler vardı.
Sanki bir şey defalarca tırmalamıştı.
Bazı yerlerde taşın içine kazınmış kelimeler vardı.
Ama kelimeler okunmuyordu.
Çünkü her kelimenin üstü… aynı sembolle çizilmişti:
ÇATLAK.
Leya’nın boğazı düğümlendi.
“Burası… hapishane gibi.”
Arden’ın sesi alçaldı:
“Çünkü burası hapishane.”
Leya’nın gözleri büyüdü.
“Kim için?”
Arden bir an sustu.
Sonra tek kelime söyledi:
“Senin için.”
Leya’nın içi buz kesti.
“Benim için mi?”
Arden başını salladı.
“Sen dışarıda yaşıyorsun sanıyorsun,” dedi.
“Ama sen dışarıda saklanıyordun.”
Leya’nın kalbi hızlandı.
“Beni kim sakladı?!”
Arden cevap vermedi.
Tam o anda…
Zemin titredi.
İnce bir sarsıntı.
Sonra daha serti.
Ve duvarların içinden gelen bir ses…
Çıt… çıt… çıt…
Sanki taş çatlıyordu.
Leya istemsizce Arden’a yaklaştı.
Arden hemen fark etti.
Gözleri bir an Leya’nın yüzüne indi.
Sonra bir anlığına… aşağı.
Çok kısa.
Ama Leya bunu hissetti.
Arden hemen kendini geri çekti.
Bakışını sertleştirdi.
“Yakın dur,” dedi.
“Kaybolursan seni bulamam.”
Leya sinirli bir nefes verdi.
“Beni bulamazsın mı, yoksa bulmak istemez misin?”
Arden’ın çenesi gerildi.
“Şimdi bunun zamanı değil.”
Leya gülümsedi.
Kısa.
Keskin.
“Bence tam zamanı.”
Arden cevap verecekti.
Ama cevap veremedi.
Çünkü karanlığın içinden bir şey çıktı.
Duvarın içinden.
Evet.
Duvarın içinden.
Taş yarıldı ve içinden uzun bir kol uzandı.
Siyah, ıslak, tırnaklı.
Leya çığlık atmadı.
Sadece nefesi kesildi.
Arden bir anda hareket etti.
Kılıç havada bir çizgi çizdi.
ŞAAK!
Kol kesildi.
Kesilen yerden kan akmadı.
Onun yerine…
duman gibi bir karanlık aktı.
Ve duvardan bir ses yükseldi:
“Aç…”
Leya geri çekildi.
Arden Leya’nın kolunu yakaladı.
“Koş.”
“Ne? Nereye?!”
Arden’ın sesi sertti:
“Koş dedim!”
Leya koştu.
Ayakları taş zeminde kayıyordu.
Nefesi yanıyordu.
Saçları yüzüne çarpıyordu.
Ama Arden yanında koşuyordu.
Adımları ağırdı.
Ama hızlıydı.
Gövdesi Leya’nın yanında bir kalkan gibi ilerliyordu.
Koridor uzuyordu.
Ama koridor düz değildi.
Bir anda sağa kıvrıldı.
Sonra sola.
Sonra…
arkalarından bir ses patladı.
GÜMMM!
Duvar parçalandı.
Karanlık içeri doldu.
Bir dalga gibi.
Bir tsunami gibi.
Leya’nın boğazına soğuk doldu.
Arden kılıcını savurdu.
Ama karanlık, kılıca çarptığında geri gitmedi.
Sadece…
daha da çoğaldı.
Arden dişlerini sıktı.
“Bu… normal değil.”
Leya nefes nefese bağırdı:
“Normal olan ne kaldı zaten?!”
Arden bir anda Leya’yı çekti.
İkisi bir kapının içinden geçti.
Kapı yoktu.
Sadece bir açıklık.
Ama içeri girdikleri an…
arkalarındaki taş kapandı.
ÇAT!
Leya irkildi.
Arden kapıya yumruğunu vurdu.
Taş yerinden bile oynamadı.
Leya’nın sesi titredi:
“Kapandık…”
Arden başını kaldırdı.
Bulundukları yer…
dar bir oda değildi.
Geniş bir salondu.
Ama salonun ortasında…
bir şey vardı.
Bir masa.
Ve masanın üstünde…
eski bir harita.
Kağıt değil.
Deriden yapılmış gibi.
Üstünde kanla çizilmiş çizgiler vardı.
Ve haritanın ortasında tek bir kelime yazıyordu:
ÇIKIŞ
Leya haritaya yaklaştı.
Ama Arden kolunu uzatıp durdurdu.
“Dokunma.”
“Niye?”
Arden’ın sesi fısıltıya döndü:
“Bu ev, her şeyi tuzak yapar.”
Leya, elini geri çekti.
“Sen nereden biliyorsun?”
Arden haritaya baktı.
Gözleri karardı.
“Çünkü ben… daha önce dokundum.”
Leya’nın boğazı düğümlendi.
“Ve ne oldu?”
Arden bir an sustu.
Sonra kısa konuştu:
“Birini kaybettim.”
O kelime…
Leya’nın içine oturdu.
“Kim?”
Arden cevap vermedi.
Ama o sessizlik…
cevaptı.
Leya yavaşça yutkundu.
“Benim annem mi?”
Arden’ın gözleri bir an kapandı.
Ve Leya anladı.
Evet.
O anda…
Leya’nın öfkesi kabardı.
“Sen…” dedi.
Arden başını kaldırdı.
“Benim yüzümden değil.”
Leya bir adım yaklaştı.
“Sen kaçtın!”
Arden’ın sesi sertleşti:
“Sen ne biliyorsun?!”
Leya bağırdı:
“Ben hiçbir şey bilmiyorum çünkü kimse bana anlatmıyor!”
O an ev titredi.
Sanki ev, bağırıştan hoşlanmıştı.
Duvarlar fısıldadı:
“…öfke…”
“…aç…”
“…çatla…”
Leya’nın göğsündeki iz yandı.
Arden bunu gördü.
Bir anda Leya’ya yaklaştı.
“Dur,” dedi.
“Bana dokunma!”
Arden dokundu.
Bileğine.
Sertçe değil.
Ama bırakmayacak kadar güçlü.
“Leya,” dedi.
İlk defa adını bu kadar net söyledi.
“Şu an öfkeni kontrol etmezsen ikinci çatlağı sen açarsın.”
Leya’nın gözleri doldu.
“Neden her şey benim üstümde?!”
Arden’ın bakışı yumuşamadı.
Ama sesi… bir tık kırıldı.
“Çünkü seni bu ev seçti.”
Leya acıyla güldü.
“Ne güzel seçim.”
Arden bir an sustu.
Sonra yavaşça:
“Ben de seçildim.”
Leya gözlerini kıstı.
“Sen mi?”
Arden göğsündeki yarım çatlak izine dokundu.
“Ben kilidim,” dedi.
“Ve kilit… anahtar gelince uyanır.”
Leya’nın kalbi hızlandı.
Arden’ın bakışları bir an Leya’nın dudaklarına kaydı.
Sadece bir an.
Sonra hemen başka yere.
Ama Leya fark etti.
Arden da fark etti.
Arden dişlerini sıktı.
“Bakma öyle.”
Leya alaycı gülümsedi.
“Nasıl bakıyorum?”
Arden bir an sustu.
Sonra dürüstçe:
“Yanlış anlaşılıyorsun.”
Leya’nın kalbi sıkıştı.
“Yanlış anlaşılmak mı… yoksa doğru anlaşılmak mı korkutuyor seni?”
Arden’ın yüzü gerildi.
Cevap vermedi.
Çünkü cevap verirse…
bir şey kopacaktı.
O anda…
harita kendi kendine hareket etti.
Derinin üstündeki çizgiler kıpırdadı.
Kanla çizilmiş yol, bir anda parladı.
Ve haritanın kenarında bir yazı belirdi.
Sanki görünmez bir el yazıyordu:
“İKİ KİŞİ GİRER.
BİRİ ÇIKAR.”
Leya’nın yüzü bembeyaz oldu.
“Ne demek bu?!”
Arden haritaya baktı.
Gözleri karardı.
“Bu evin kuralı.”
Leya nefesini tuttu.
“Ben çıkacağım.”
Arden’ın bakışı sertleşti.
“Saçmalama.”
Leya bir adım yaklaştı.
“Ben anahtarım. Benim yüzümden her şey oluyor.”
Arden bir adım daha yaklaştı.
Bu sefer aralarında neredeyse hiç mesafe kalmadı.
“Senin yüzünden değil,” dedi.
“Senin yüzünden açığa çıktı.”
Leya’nın sesi titredi:
“Fark ne?”
Arden’ın sesi alçaldı:
“Fark şu…”
Bir an durdu.
“…ben seni bırakmayacağım.”
Bu cümle…
Leya’nın göğsüne yumruk gibi indi.
Çünkü Arden bunu “romantik” söylemedi.
Yemin gibi söyledi.
Leya nefes aldı.
Tam cevap verecekti.
Ama salonun tavanı çatladı.
ÇITTT!
Karanlık içeri sızdı.
Sonra bir tane daha.
Bir tane daha.
Ve bir anda…
tavan yarıldı.
İçinden yaratıklar düştü.
İnsan gibi.
Ama kemikleri ters.
Kolları bacaklarından uzun.
Gözleri yok.
Ağızları kocaman.
Ve hepsi aynı anda fısıldadı:
“ANAHTAR…”
Leya’nın kanı çekildi.
Arden kılıcını kaldırdı.
“Arkama geç.”
“Ben—”
“ARKAMA!”
Leya Arden’ın arkasına geçti.
Arden’ın sırtı genişti.
Sıcaklığı bile güven veriyordu.
Ama bu güvenin içinde…
tehlike vardı.
Çünkü Arden bir savaşçı gibi hareket ediyordu.
İlk yaratık saldırdı.
Arden bir yana kaydı.
Kılıcı savurdu.
Yaratığın kolu koptu.
İkincisi atladı.
Arden tek hamlede boğazını yardı.
Ama yaratık ölmedi.
Karanlık duman olup tekrar birleşti.
Leya bağırdı:
“Ölmüyorlar!”
Arden dişlerini sıktı.
“Çünkü bunlar beden değil.”
Leya avuçlarını ışıkla doldurdu.
“Benim ışığım—”
Arden bağırdı:
“Onlara dokunursan seni yerler! Işığı yere ver!”
Leya şaşırdı.
“Yere mi?”
Arden bir yaratığı tekmeyle geri itti.
“EVİN ZEMİNİNE!”
Leya diz çöktü.
Avuçlarını yere bastı.
Işık bir anda taşın içine aktı.
Zemin parladı.
Ve yaratıklar bir an durdu.
Sanki ışık onları yakıyordu.
Arden fırsatı yakaladı.
Kılıcıyla havada bir sembol çizdi.
Çatlak sembolü.
Yaratıklar bir anda geri savruldu.
Çığlık attılar.
Ama çığlık…
insan çığlığı değildi.
Bir kapının paslanmış sesi gibiydi.
Leya’nın nefesi hızlandı.
“Bu… işe yarıyor!”
Arden bağırdı:
“Şimdi koş!”
Leya ayağa kalktı.
Harita parlıyordu.
Yol kendini gösteriyordu.
Arden Leya’yı kolundan tuttu.
Ve ikisi haritanın gösterdiği yöne doğru koştu.
Kapı açıldı.
Koridor başladı.
Ama bu sefer koridor düz değildi.
Koridor…
yukarı doğru kıvrılıyordu.
Merdivenler.
Dar.
Kaygan.
Duvarlar kapanıp açılıyor.
Sanki ev onları sıkıştırmak istiyordu.
Leya’nın nefesi kesildi.
Bacakları yanıyordu.
Günlerdir koşuyormuş gibi hissediyordu.
“Biz… kaç saattir buradayız?” diye fısıldadı.
Arden arkasına bakmadan cevap verdi:
“Zaman burada doğru akmaz.”
Leya öfkeyle güldü.
“Harika.”
Bir basamak daha.
Bir basamak daha.
Leya’nın ayağı kaydı.
Düşecekti.
Arden bir anda kolundan çekti.
Leya Arden’ın göğsüne çarptı.
Sert.
Kas gibi.
Nefesi bir an durdu.
Arden’ın eli hâlâ Leya’nın belindeydi.
Bir saniye…
çok tehlikeli bir saniye.
Arden’ın gözleri Leya’nın yüzünde kaldı.
Sonra…
aşağı kaydı.
Çok kısa.
Ama Arden’ın nefesi değişti.
Leya bunu hissetti.
Leya’nın sesi alçaldı:
“Bırakmayacak mısın?”
Arden bir an dondu.
Sonra eli hemen çekildi.
Sanki eli yanmış gibi.
“Düşüyordun,” dedi sertçe.
Leya gülümsedi.
“Evet.”
Arden dişlerini sıktı.
“Yürü.”
Leya yürüdü.
Ama içi titriyordu.
Çünkü Arden’ın o bir saniyelik bakışı…
aşk değildi.
Ama bir şeydi.
Ve o şey…
tehlikeliydi.
Merdivenin sonunda bir kapı belirdi.
Kapının üstünde yazı vardı:
“YÜZEY.”
Arden kapıyı itti.
Kapı açıldı.
Ve ikisi bir anda…
başka bir yere çıktı.
Burası evin içi değildi.
Burası bir sokaktı.
Ama…
sokak da normal değildi.
Gökyüzü kapkaraydı.
Ay yoktu.
Yıldız yoktu.
Sadece bulut gibi duran bir karanlık vardı.
Ve sokak lambaları…
ters yanıyordu.
Işık vermiyordu.
Karanlık yayıyordu.
Leya’nın boğazı düğümlendi.
“Burası… dışarısı mı?”
Arden çevreyi kokladı.
Gözleri daraldı.
“Dışarısı,” dedi.
Sonra ekledi:
“Ama senin bildiğin dışarısı değil.”
Leya’nın kalbi hızlandı.
Etraflarına baktı.
Binalar eğilmişti.
Yol çatlamıştı.
Camlar kararmıştı.
Ve en kötüsü…
hiç ses yoktu.
Kuş yok.
Araba yok.
İnsan yok.
Sadece rüzgâr.
Ve rüzgâr bile fısıldıyordu:
“…anahtar…”
Leya boğuk bir sesle konuştu:
“İnsanlar nerede?”
Arden yavaşça yürüdü.
“Gizlendiler,” dedi.
“Ya da… yok oldular.”
Leya’nın içi buz kesti.
“Bu benim yüzümden mi?”
Arden bir an durdu.
Sonra çok net konuştu:
“Hayır.”
Leya şaşırdı.
Arden devam etti:
“Bu, mühür zayıfladığı için.”
Leya bir adım attı.
Ayağı bir şeye çarptı.
Bir çanta.
Eski bir çanta.
Açtı.
İçinde…
yarım kalmış bir sandviç vardı.
Kurumuş.
Leya’nın midesi kasıldı.
Açlık.
O ana kadar fark etmemişti.
Ama şimdi…
açlık bir bıçak gibi vurdu.
Leya sandviçi eline aldı.
Arden hemen konuştu:
“Yeme.”
Leya şaşırdı.
“Niye?! Açım!”
Arden’ın sesi sertti:
“Bu şehirde bırakılan hiçbir şey temiz değil.”
Leya sinirlendi.
“Ben günlerdir bir şey yemiyorum!”
Arden bir an sustu.
Sonra cebinden küçük bir şey çıkardı.
Bir parça kuru ekmek.
Sert.
Bayat.
Ama gerçekti.
Leya gözleri büyüyerek baktı.
“Sen… bunu nereden buldun?”
Arden ekmeği uzattı.
“Daha önce aç kaldım,” dedi.
Leya ekmeği aldı.
Bir an tereddüt etti.
Sonra ısırdı.
Dişleri zor geçti.
Ama o an…
Leya’nın gözleri doldu.
Çünkü bu ekmek…
hayatta kalmak demekti.
Arden, başka bir şey daha çıkardı.
Küçük bir su şişesi.
Yarım.
Leya bakakaldı.
“Bunu da mı sakladın?”
Arden’ın sesi alçaldı:
“Bu evde su, altından değerli.”
Leya şişeyi aldı.
İçti.
Boğazı yandı.
Ama iyi geldi.
Arden bir an Leya’nın dudaklarına baktı.
Su damlası çenesinden aşağı kaymıştı.
Arden hemen gözlerini kaçırdı.
Çenesi gerildi.
Leya bunu fark etti.
Ama konuşmadı.
Çünkü konuşursa…
ikisi de kontrolü kaybedecekti.
Arden yürümeye başladı.
Leya peşinden.
Sokak boyunca ilerlediler.
Bir köşe döndüler.
Ve o anda…
karşılarında bir gölge belirdi.
İnsan boyunda.
Ama yürüyüşü yanlış.
Bacakları kırık gibi.
Kafası eğik.
Arden hemen kılıcını kaldırdı.
Leya avuçlarını ışıkla doldurdu.
Gölge başını kaldırdı.
Ve bir yüz belirdi.
Bu sefer yüz vardı.
Ama yüz…
tanıdıktı.
Leya’nın kanı çekildi.
“Bu… benim komşum…”
Gölge konuştu.
Ama sesi kendi sesi değildi.
“ANAHTAR…”
Arden bir adım attı.
“Geri çekil.”
Leya nefesini tuttu.
“Bu insan…”
Arden sertçe konuştu:
“Artık değil.”
Gölge saldırdı.
Arden kılıcı savurdu.
Ama bu sefer kılıç geçmedi.
Kılıç sanki cama çarpmış gibi geri sekti.
Arden’ın bileği sızladı.
“Ne—”
Gölge Leya’ya atladı.
Leya refleksle ışığı patlattı.
Işık gölgeye çarptı.
Gölge çığlık attı.
Ama çığlıkla birlikte…
gölgenin içinden bir şey çıktı.
Siyah bir parazit gibi.
Yılan gibi.
Leya geri çekildi.
Arden bir anda Leya’nın önüne geçti.
Kılıcıyla paraziti ikiye böldü.
Ve o an…
gölge yere yığıldı.
İnsan bedeni gibi.
Leya titreyerek yaklaştı.
Gölge… artık insandı.
Gözleri boştu.
Ama yüzü tanıdıktı.
Leya’nın gözlerinden yaş aktı.
“Bu…”
Arden’ın sesi alçaldı:
“Bu şehir, insanları kabuk yapar.”
Leya ağzını kapattı.
“Bunu durduramaz mıyız?”
Arden Leya’ya baktı.
“Durdururuz.”
Leya umutla sordu:
“Nasıl?”
Arden’ın cevabı ağırdı:
“Kalbi tekrar mühürleyerek.”
Leya yutkundu.
“Benimle.”
Arden başını salladı.
“Evet.”
Bir süre yürüdüler.
Sokaklar uzadı.
Şehir bitmiyordu.
Ama her adımda daha çok şey bozuluyordu.
Ve Leya’nın üstündeki kıyafet…
yırtılıyordu.
Dizinde bir yırtık.
Kolunda bir yırtık.
Arden bunu gördü.
Gözleri bir an Leya’nın dizine kaydı.
Sonra hemen başka yere.
Ama Leya fark etti.
Arden’ın sesi sert çıktı:
“Dur.”
Leya durdu.
“Ne oldu?”
Arden çantasını açtı.
İçinden eski bir ceket çıkardı.
Kalın.
Erkek ceketi.
“Bunu giy.”
Leya şaşırdı.
“Sen üşümeyecek misin?”
Arden omuz silkti.
“Ben alışığım.”
Leya ceketi aldı.
Giydi.
Ceket üstüne büyük geldi.
Ama sıcak geldi.
Kokusu geldi.
Arden’ın kokusu.
Duman, metal ve… garip bir şekilde temiz bir şey.
Leya bir an durdu.
Arden fark etti.
“Ne oldu?” dedi.
Leya başını kaldırdı.
“Senin kokun…”
Arden’ın yüzü gerildi.
“Konuşma.”
Leya gülümsedi.
“Niye? Korktun mu?”
Arden bir adım yaklaştı.
Bu sefer gözleri sertti.
Ama sesindeki çatlak, gerçeği söylüyordu:
“Ben korkmam.”
Leya fısıldadı:
“Yalan.”
Arden’ın nefesi kesildi.
Bir an.
Sadece bir an.
Sonra arkasını döndü.
“Yürü.”
Leya yürüdü.
Ama kalbi hızlıydı.
Çünkü bu adam…
duygusunu saklamaya çalıştıkça daha belli ediyordu.
Bir süre sonra bir binaya geldiler.
Kapısı açıktı.
İçerisi karanlıktı.
Arden içeri girdi.
Leya da girdi.
Bina eski bir marketti.
Raflar devrilmiş.
Camlar kırılmış.
Ama içeride bir şey vardı.
Bir jeneratör.
Küçük bir ışık yanıyordu.
Arden gözlerini kıstı.
“Burada biri var.”
Leya fısıldadı:
“İnsan mı?”
Arden cevap vermedi.
Kılıcını kaldırdı.
Marketin arkasına ilerledi.
Ve o anda…
bir silah sesi patladı.
BANG!
Kurşun duvara çarptı.
Arden refleksle Leya’yı yere çekti.
Leya Arden’ın altına düştü.
Arden’ın gövdesi onu tamamen kapattı.
Nefesi Leya’nın yüzüne vurdu.
Kalbi Leya’nın kulağında atıyordu.
GÜM GÜM GÜM.
Leya nefes alamadı.
Arden fısıldadı:
“Kıpırdama.”
Leya boğuk bir sesle:
“Sen… çok ağırsın.”
Arden bir an dondu.
Sonra dişlerinin arasından:
“Şimdi şaka yapma.”
Leya gülmek istedi.
Ama gülmedi.
Çünkü karşıdan bir ses geldi.
Kadın sesi.
Titrek.
“Kim var orada?!”
Arden yavaşça ayağa kalktı.
Kılıcını indirmedi.
“Biz düşman değiliz,” dedi.
Kadın ortaya çıktı.
Gençti.
Elinde silah vardı.
Gözleri korku doluydu.
“Yalan,” dedi kadın.
“Herkes düşman!”
Leya ayağa kalktı.
Ceketini sıkı tuttu.
“Biz… sadece çıkış arıyoruz.”
Kadın Leya’ya baktı.
Sonra Arden’a.
Arden’ın boyunu, kaslı gövdesini görünce yutkundu.
“Sen…” dedi kadın.
“Sen onlardan mısın?”
Arden kaşlarını çattı.
“Kimlerden?”
Kadın titreyerek fısıldadı:
“Gölge askerlerden.”
Leya’nın içi buz kesti.
“Gölge asker mi?”
Kadın başını salladı.
“Şehirde dolaşıyorlar,” dedi.
“İnsanları alıyorlar… sonra geri getiriyorlar ama… boş.”
Arden’ın yüzü sertleşti.
“Kim yönetiyor onları?”
Kadın bir an durdu.
Sonra fısıldadı:
“Karanlık.”
Leya’nın göğsündeki iz yandı.
Arden bunu gördü.
Ve ilk defa…
Arden’ın yüzünde bir şey belirdi.
Öfke.
Saf öfke.
“Demek çıktı,” dedi.
Kadın şaşırdı.
“Sen ne biliyorsun?”
Arden cevap vermedi.
Sadece Leya’ya baktı.
“Vakit yok,” dedi.
“Kalbe geri döneceğiz.”
Leya’nın sesi titredi.
“Geri mi?!”
Arden başını salladı.
“Evet.”
Leya yutkundu.
“Oraya geri gidersek…”
Arden’ın sesi alçaldı:
“Ya mühürleriz…”
Bir an durdu.
“…ya da ölürüz.”
Marketin dışından sesler geldi.
Ayak sesleri.
Çok.
Çok fazla.
Kadın panikledi.
“Geliyorlar!”
Arden kılıcını kaldırdı.
Leya avuçlarını ışıkla doldurdu.
Kapıdan gölgeler girdi.
Siyah üniformalar.
Ama yüz yok.
Hepsi aynı anda konuştu:
“ANAHTAR… TESLİM.”
Leya’nın kanı çekildi.
Arden Leya’nın önüne geçti.
“Alamazsınız,” dedi.
Gölge askerler saldırdı.
Arden kılıcıyla birini devirdi.
Leya ışıkla diğerini yaktı.
Ama onlar bitmiyordu.
Her devrilenin yerine iki tane geliyordu.
Kadın çığlık attı.
“Bunlar bitmiyor!”
Arden dişlerini sıktı.
“Çünkü bu bir av.”
Leya nefes nefese:
“Beni istiyorlar.”
Arden başını çevirmeden konuştu:
“Evet.”
Leya boğuk bir sesle:
“O zaman ben—”
Arden bağırdı:
“SAKIN.”
Leya sustu.
Arden’ın sesi kırıldı:
“Bunu düşünme bile.”
Leya’nın gözleri doldu.
Ama o an…
Leya’nın içindeki güç yükseldi.
Göğsündeki iz parladı.
Işık büyüdü.
Marketin içi aydınlandı.
Gölge askerler geri çekildi.
Sanki yanıyorlardı.
Arden şaşırdı.
“Leya… dur—”
Ama Leya durmadı.
Avuçlarını yere bastı.
Işık zemine yayıldı.
Bir çember.
Koruyucu bir mühür.
Gölge askerler çemberin içine giremedi.
Çığlık attılar.
Leya titreyerek ayağa kalktı.
“Ben… yapabiliyorum.”
Arden Leya’ya baktı.
İlk defa gözlerinde bir şey vardı.
Hayranlık değil.
Korku değil.
Bir şey daha derin:
İhtiyaç.
Arden fısıldadı:
“Evet…”
Sonra dişlerini sıktı.
“…ama bedeli var.”
Leya’nın başı döndü.
Bir an her şey karardı.
Açlık.
Susuzluk.
Yorgunluk.
Işık, canını yiyordu.
Leya dizlerinin üstüne çöktü.
Arden hemen yanına geldi.
Onu tuttu.
“Hey,” dedi.
Leya zor nefes aldı.
“Ben iyiyim…”
Arden sertçe:
“Değilsin.”
Kadın korkuyla baktı.
“Ne oluyor ona?!”
Arden kısık sesle:
“Gücü… onu tüketiyor.”
Leya Arden’ın göğsüne yaslandı.
İstemeden.
Ama o an…
sıcaklık iyi geldi.
Arden’ın eli Leya’nın saçına gitti.
Bir saniye.
Sonra geri çekti.
Sanki kendini durdurdu.
Arden fısıldadı:
“Şimdi kaçıyoruz.”
Kadın bağırdı:
“Nereye?!”
Arden gözlerini kaldırdı.
“Kalbe.”
Ve o anda…
marketin camları patladı.
Karanlık içeri girdi.
Bu gölge asker değildi.
Bu…
gerçek karanlıktı.
Koltuktaki varlık.
O ses.
“İkiniz de…”
Kahkaha.
“…çok uğraşıyorsunuz.”
Arden Leya’yı kaldırdı.
Kucağına aldı.
Leya’nın gözleri büyüdü.
“Ne yapıyorsun?!”
Arden dişlerini sıktı.
“Koşamıyorsun.”
Leya itiraz edecekti.
Ama Arden’ın kolları…
taş gibi sağlamdı.
Kasları gerildiğinde Leya bunu hissetti.
Ve o an…
Leya’nın kalbi hızlandı.
Ama korkudan değil.
Arden koşmaya başladı.
Kadın da peşlerinden koştu.
Gölge askerler çemberi kırmaya çalışıyordu.
Karanlık marketi yutuyordu.
Arden kapıdan çıktı.
Sokakta rüzgâr fısıldıyordu.
Ama Arden durmadı.
Koştu.
Koştu.
Koştu.
Leya Arden’ın boynuna tutundu.
İstemeden.
Ama düşmemek için.
Arden bir an duraksadı.
Sanki o temas…
onu çıldırtacak gibi oldu.
Ama durmadı.
Sadece daha hızlı koştu.
Ve o anda…
şehrin ortasında dev bir çatlak açıldı.
Gökyüzünde.
Evet.
Gökyüzünde.
Bir yara gibi.
Çatlağın içinden kırmızı ışık sızdı.
Karanlık güldü.
“İkinci çatlak geliyor…”
Arden bağırdı:
“GÖZLERİNİ KAPAT!”
Leya gözlerini kapattı.
Ama göğsündeki iz…
açık kaldı.
Işık patladı.
Arden sendeledi.
Ama düşmedi.
Çünkü Arden’ın tek düşüncesi vardı:
Leya.
Arden dişlerini sıktı.
“Dayan…”
Leya tiLeya titreyerek fısıldadı:
“Arden…”
Arden’ın sesi kırıldı:
“Sus.”
Leya şaşırdı.
Arden devam etti:
“Adımı böyle söyleme.”
Leya boğuk bir kahkaha attı.
“Nasıl söyleyeyim?”
Arden bir an sustu.
Sonra çok alçak bir sesle:
“Hiç söyleme.”
Ve o anda…
önlerinde bir kapı belirdi.
Evin kapısı.
Ama bu sefer kapı…
dışarıdan içeri değil…
içeriden dışarı açılıyordu.
Arden kapıyı tek hamlede açtı.
İçeri girdiler.
Kapı kapandı.
Ve şehir…
arkalarında kaldı.
Leya nefes nefese Arden’ın kollarında kaldı.
Arden onu yere indirdi.
Leya dizlerinin üstüne çöktü.
Kadın duvara yaslandı.
Titriyordu.
“Bitti mi?” dedi.
Arden başını salladı.
“Hayır,” dedi.
“Yeni başladı.”
Leya başını kaldırdı.
“Bölüm 9’da ne olacak?” demedi.
Sormadı.
Çünkü yüzünden belliydi.
Bölüm 9’da…
güven testleri başlayacaktı.
Ve ev…
onları ayırmak isteyecekti.
Arden Leya’ya baktı.
Gözleri bir an Leya’nın yüzünde kaldı.
Sonra sertçe başka yere çevirdi.
Ama Leya bunu yakaladı.
Arden’ın içinde bir savaş vardı.
Karanlıkla değil.
Kendisiyle.
Arden fısıldadı:
“Yarın…”
Leya kaşlarını çattı.
“Yarın mı?”
Arden acı bir gülümseme attı.
“Eğer yarın olursa…”
Bir an durdu.
“…sana her şeyi anlatacağım.”
Ve evin kalbi tekrar attı.
GÜM…
Bu sefer daha yavaş.
Ama daha tehditkâr.
Çünkü ev, onların sözlerini dinliyordu.
Ve ev, bir şeyi biliyordu:
Arden yalan söylemiyordu.
Ama gerçek… öldürecekti.