3. bölüm · Karanlığa Teslim

2.Bölüm. “ Kan Ve Gölge”

Masal Yılmaz

Sana ne oluyor burada Metin, dedim!"

Adını henüz bilmediğim bu adamla ikinci karşılaşmamızdı. İlki bir trafik kaosu, ikincisi ise bir aile dramının tam ortası... Üçüncüsü olursa "hayırlısı" demekten başka çarem kalmayacaktı. Ama şu an, karşımda heykel gibi dikilen bu adamın keskin bakışlarını düşünecek kadar sakin değildim.

Ben zihnimdeki fırtınayla boğuşurken Metin, kolumu sanki koparmak ister gibi sertçe çekti. "Bu kadın senin kardeşinin aklına olur olmadık şeyler soktu Kuzgun! Yalan dolanla aramızı bozuyor!"

Elimi bir hışımla kurtardım. Acı, damarlarımda bir elektrik akımı gibi yayıldı ama geri adım atmadım. "Bana bak Metin!" dedim, dişlerimi birbirine kenetleyerek. "Senin o sahte kabadayılığın bana sökmez. Karını aldatmadan önce düşünecektin bunları. Yazık değil mi o kadına?"

Sözlerim biter bitmez, karşımda duran o devasa adamın —Kuzgun'un— bakışları buz kesti. Bahçedeki kuş sesleri bile bıçak gibi kesildi. Ardından göğüs kafesimi titreten o sert ses yükseldi:

"Bu kadın neler diyor Metin? Sen benim kardeşimi aldatıp, üstüne bir de böyle ucuz bir kadınla mı kırıştırıyorsun?"

Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Ne dedi o? Ucuz mu dedi.? Ne yaptığımı, kime kafa tuttuğumu düşünmeden üzerine yürüdüm. Aramızdaki o koruyucu mesafeyi ben kendi ellerimle yok ettim.

"Bana bak!" dedim, öfkemden sesim titrerken. "Siz nasıl bir ailesiniz? Sen kim oluyorsun da bana 'ucuz' diyorsun?"

Dudakları küçümseyerek kıvrıldı. O kadar yukarıdan bakıyordu ki, kendimi bir an dev bir fırtınanın önündeki kağıt parçası gibi hissettim. "Asıl sen," dedi, sesi zehir gibi akarak. "Evli bir adamın altına girerek ucuzluğunu konuşturuyorsun. Kardeşimin yuvasına göz dikmişsin, bir de gelmiş burada dürüstlük mü taslıyorsun?"

Elim benden bağımsız hareket etti. Havada süzülen parmaklarım, o sert elmacık kemiğine tam isabet etti. Tokat sesi malikanenin bahçesinde tokat gibi değil, bir silah patlaması gibi yankılandı.
Kalbim deli gibi atıyordu. Ona o kadar yakındım ki, o keskin, erkeksi kokusu ciğerlerime doldu. Başını yana bile savurmamıştı; sadece bakışları daha da kararmıştı. "Gözlerimin içine bak," dedim fısıldar gibi ama hırsla. "Ailen sana bir kadınla nasıl konuşman gerektiğini öğretmemiş anlaşılan."

Zaman o an kırıldı. Bana öyle bir baktı ki, sanki ruhumun en karanlık dehlizlerine sızmaya çalışıyordu. Tam o sırada, malikanenin içinden dünyayı başımıza yıkacak o çığlık yükseldi:

"Kuzgun Bey! Seçil Hanım... Seçil Hanım fenalaştı!"

O an zaman dondu. Adamın bakışlarındaki o kor gibi yanan ifade bir anda yerini buzdan bir kararlılığa bıraktı. Bir saniye bile beklemeden yanımdan rüzgar gibi geçip içeri daldı.

Kuzgun...

İsmi zihnimde bir yankı gibi döndü. Bu bir isimden ziyade, üzerine tam oturmuş bir ünvan gibiydi. Karanlık, yırtıcı ve ulaşılmaz. İçimden bir ses, "Lina, bu isme dikkat et," diye fısıldadı. "Çünkü bu kuşun kanatları altına girdiğinde, bir daha güneş ışığını göremeyebilirsin."

Hastanenin o keskin, geniz yakan steril kokusu genzimden içeri sızdığında, Seçil'in sabahlığındaki o taze kanın metalik kokusu hâlâ zihnimde asılıydı. Adımlarım koridorun parlak zemininde yankılanırken, kendimi bir hastanede değil de bir savaş alanının tam ortasında gibi hissediyordum. Etraf, adeta bir gölge ordusu gibi dizilmiş, siyah takımlı, kulaklıklı adamlarla doluydu. Korumalar, her köşe başında birer heykel gibi dikiliyor, bakışlarıyla duvarları bile delip geçiyorlardı.

Girişe doğru bir adım attığımda, iki devasa gölge önüme set çekti. Bakışları öyle ruhsuz, öyle mekanikti ki bir an için insan olduklarından şüphe ettim.

"Metin Bey'in talimatı var," dedi içlerinden biri, sesi buz gibiydi. "Girişiniz yasak."

"Bakın," dedim, sesimdeki titremeyi bastırıp o bildiğiniz 'dişli Lina' moduna geçerek. "İçeride bir kadın canıyla uğraşıyor ve ben o kadını görmem lazım. Çekilin önümden, yoksa burayı başınıza yıkarım!"

Kılını bile kıpırdatmadı. Tam o sırada, koridorun derinliklerinden gelen o ağır, otoriter adımları duydum. Adımlar yaklaştıkça havadaki basınç artıyor, korumalar birer birer geri çekiliyordu. Ve oradaydı... Kuzgun.

"Çekilin!" dedi. Sesi bir emir değil, doğa kanunu gibiydi. Kimse itiraz etmedi, kimse nefes bile almadı. Yanıma kadar gelip tam karşımda durduğunda, gölgesi beni tamamen yuttu. Kafasını hafifçe eğip gözlerimin en derinine baktı. "Ne işin var burada? Eserine mi bakmaya geldin?"

Sinirden hafifçe güldüm, alt dudağımı dişlerimin arasına alıp kafamı kaldırdım. "İzin mi almam gerekiyor?" dedim, sesimdeki meydan okumayla. "Sen her şeyi bilip bilmeden insanları böyle cellat gibi yargılar mısın?"

Bakışları bir saniyeliğine dudaklarıma düştü, o an kalbimin ritmi hastane cihazlarını bozacak kadar hızlandı. Ama hemen sonra çenesi kilitlendi. "Senin yüzünden kardeşim o odada can çekişiyor!"

"Hayır," dedim, ona doğru bir adım daha atarak. Mesafe artık yoktu. "Senin o çok güvendiğin, el üstünde tuttuğun enişten yüzünden! Metin kardeşini benimle aldatmadı. O rezilliği bizzat kendi gözlerimle gördüm ve bir kadının daha fazla aptal yerine konmasına izin vermedim. Şimdi söyle, suçlu olan ben miyim, yoksa o aşağılık herif mi?"

Kuzgun'un gözlerinde bir anlık kırılma gördüm; sanki o sarsılmaz buz dağı ilk kez bir çatlak vermişti. Bir şey söylemesine fırsat kalmadan, koridorun başındaki Metin'e doğru bir fırtına gibi atıldı. Metin'in boğazına yapıştığı an, hastane duvarları bile sarsıldı.
"Eğer kardeşime bir şey olursa," dedi Kuzgun, sesi cehennemden geliyormuş gibi boğuk ve hırıltılıydı, "kendi mezarını kaz Metin! Beni uğraştırma, seni canlı canlı o toprağa gömerim!"

Yumruklar ardı ardına patlarken, her darbede Metin'in o sahte dünyası biraz daha yıkılıyordu. Dayanamadım, naptığımı bilmeden Kuzgun'un o çelikten farksız koluna yapıştım. "Lütfen! Dur artık, burası hastane!"

Bağırmamla duraksadı. Gözleri tuttuğum eline, parmaklarımın sıcaklığına kaydı. O an bakışlarında tuhaf bir boşluk belirdi. Sakince elini Metin'in boğazından çekti. Tam o anda ameliyathanenin kapısı açıldı.

Doktorun ağzından dökülen "Bebeği kaybettik" cümlesi, koridorda bir ölüm sessizliği yarattı. Metin'in hıçkırıkları ve Kuzgun'un duvarda patlayan yumruğunun sesi birbirine karıştı. Ben ise... Ben sadece oracıkta yok olmak istedim.

Seçil'in acı haberi koridorda yankılanırken, zamanın akışı benim için durmuştu. Kendimi hiç bu kadar savunmasız ve yabancı hissetmemiştim. Tam o sırada koridorun sonundan gelen, feryat
figan bir ses sessizliği bıçak gibi kesti.

"KIZIM!"

Bu ses, her şeyi bir kenara iten bir annenin acı çığlığıydı. İrkilerek geri çekildim. Kuzgun'un annesi olduğunu tahmin ettiğim kadın, yanında birkaç kişiyle birlikte koridorda belirdi. Dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. Kuzgun hemen atılıp kadının kollarından tuttu, onu ayakta tutan tek güç oymuş gibi sarıldı.

"Sakin ol anne, Seçil iyi... Durumu iyi," dedi Kuzgun. Sesi az önceki o yırtıcı adamdan çok uzak, yatıştırıcı ve derin bir şefkat doluydu.

"Nasıl iyi olur Kuzgun?" Kadın, oğlunun göğsüne vurarak ağlıyordu. "Benim kuzum bebeğini kaybetti... Nasıl oldu bu? Kim sebep oldu buna, anlat bana!"

Kuzgun'un çenesi kasıldı, gözlerini bir saniye kapatıp açtı. O an bakışları bir anlığına benimle kesişti; o buz gibi gözlerdeki çaresizliği ilk kez bu kadar yakından gördüm. Sert bir soluk verdi. "Anlatacağım anne, her şeyi anlatacağım. Önce bir sakinleş, otur şuraya."

"Kızıma götür beni oğlum, görmek istiyorum onu."

"Birazdan odaya alacaklar. Gel, şuraya geç," dedi ve annesini yavaşça oturttu. Sonra başını kaldırıp az önce bana kafa tutan korumasına döndü. "Ahmet! Üç su al gel, hemen."

Oluşan o ağır sessizliğin içinde telefonumun sesi bir patlama gibi yankılandı. Çantamdaki telefon, Leyla'nın meraktan delirdiğinin kanıtıydı. Ben telefonu çıkarırken, Kuzgun'un annesiyle göz göze geldim. Kadın, yaşlı ve kederli gözlerini kısmış, kim olduğumu, bu mahşer yerinde ne aradığımı tartmaya çalışıyordu.

Telefonu alelacele açtım. "Efendim Leyla'm?" dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeyerek.

"Neredesin Lina? Başına bir şey geldi diye ödüm koptu! Kaç saattir sesin çıkmıyor."

"İyiyim, gerçekten iyiyim... Birkaç saate geleceğim, her şeyi anlatacağım."

"Bekliyorum ama bilmiş ol, burnuma hiç hoş kokular gelmiyor," diyerek kapattı Leyla. Telefonu çantama koyduğumda hem Kuzgun'un hem de annesinin bakışlarının üzerimde sabitlendiğini fark ettim. Yerimde huzursuzca kıpırdanıp kadına doğru bir adım attım.

"Ben... Lina," dedim, sesimdeki titremeye engel olamayarak.
Ben daha cümlemi bitiremeden Kuzgun söze girdi, sesi odayı dolduran bir otoriteyle yankılandı: "Seçil'in arkadaşı." Annesine dönüp bunu söylerken, gözleriyle bana "Sakın daha fazlasını anlatma" der gibiydi.

Tam o sırada doktor göründü ve Seçil'i odaya aldıklarını, şimdilik sadece tek bir kişinin girebileceğini söyledi. Kuzgun annesini hazırlayıp içeri girmesine yardım ederken, ben artık burada fazlalık olduğumu hissetmeye başlamıştım. Yavaşça yerimden kalkıp

Kuzgun'a doğru yaklaştım."Ben artık gitsem iyi olacak," dedim. Kendimi hem suçlu hem de bu tablonun içinde çok eğreti hissediyordum.

Kuzgun önce gözlerime, sonra ellerime baktı. Kaşları aniden çatıldı. Ben de bakışlarını takip edip ellerime baktığımda, Seçil'in kurumuş kanlarının hâlâ parmak uçlarımda olduğunu gördüm. Yüzüm bir anlık iğrenti ve kederle kasıldı; ellerimi refleksle arkama saklamaya çalıştım.

Ama Kuzgun benden daha hızlı davrandı. Uzandı ve bileklerimi yakaladı. "Elin..." dedi, sesi bu sefer incitmekten ölesiye korkar gibiydi. "Neden temizlemedin bunu?"

"Fırsatım olmadı," diye fısıldadım.
Kuzgun ellerimi bırakmadı. Aksine, bileklerimdeki tutuşu bir mühür gibi derinleşti. Bakışlarında, o sert adamın ardındaki korumacı gücü hissettim. "Gel," dedi, sesi koridorun geri kalanına kapalı, sadece bana özel bir fısıltı gibiydi.Beni koridorun sonundaki lavaboya doğru yönlendirirken, içimdeki tüm dirençlerin kırıldığını hissettim.

Lavabonun soğuk fayansları arasına sığındığımızda, dışarıdaki o kaos ve hastane kokusu bir anlığına silindi. Sadece musluktan akan suyun sesi ve Kuzgun'un tenime değen sıcak elleri vardı. Kurumuş kanlar suyun altında eriyip giderken, o sessizlikte bir şeylerin mühürlendiğini hissedebiliyordum.

"Çok beğendin sanırım?"

Kuzgun'un alaycı ama bir o kadar da derin sesiyle kendime geldim. Alt dudağını o tehlikeli tavrıyla dişlerinin arasına almış, aynadaki yansımamdan beni izliyordu.

"Hmm," diye mırıldandım dalgınlıkla. Sonra zihnim söylediklerimi idrak edince ellerimi hızla onunkilerin arasından çektim. "Ben... yani, gözüm daldı sadece. Yorucu bir gündü."

Yanaklarımın alev aldığını hissetmekten nefret ederek lavabodan fırladım. Arkamdan gelen o erkesi kahkaha, koridorda yankılanırken adımlarımı hızlandırdım. Otoparka ulaştığımda serin hava yüzüme çarptı ama kalbimdeki o tuhaf ritim yavaşlamadı. Kendi kendime söylenerek arabanın kapısını açacakken arkamda yine o gölge belirdi.

"Kendi kendine de konuşmaya başlamışsın. Ne kadar tuhaf bir kızsın sen?"Ellerini cebine koymuş, bir omuzunu duvara yaslamış şekilde beni izliyordu.

"Sende insanları gizlice dinleyen birisin demek. Asıl tuhaf olan bu," dedim, kaşlarımı çatarak. "Ayrıca, her hareketimi analiz etmeyi bırakırsan sevinirim."

Kuzgun'un dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Analiz etmiyorum küçük kız, sadece gözlemliyorum. Aradaki farkı zamanla anlarsın."

"Küçük kız mı?" Gözlerimi devirdim. "Ah evet, haklısınız bayım. 25 yaşında bir kadın olarak, sizin gibi bir fosilin yanında çocuk kalıyorum herhalde. Kaç yaşındasınız siz? 40 mı?"

Gözleri bir anlığına gülümsememe takıldı, sonra tekrar gözlerime çıktı. Bakışı ağırlaştı, daha dikkatli ve karanlık bir hal aldı.
"Otuz üç," dedi sakin, baskın bir sesle.

Kaşlarımı kaldırdım. "Vay, demek o kadar da yaşlı değilmişsiniz. Sadece duruşunuz fazla... ağır diyelim."

Kuzgun bir adım attı. Aramızdaki mesafe bir anda yok oldu. Hafifçe üzerime eğildiğinde o baş döndürücü kokusu tekrar her yanımı sardı. "Hayal kırıklığına mı uğradın?" diye fısıldadı. Nefesi yanağımı yalayıp geçtiğinde kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. "Daha mı korkutucu duruyordum uzaktan?"

Geri çekilmedim. Bakışlarımı gözlerinden ayırmadan, "Biraz," dedim umursamaz görünmeye çalışarak. "Daha erişilmez duruyordunuz."

"Ben zaten korkutucuyum Lina," dedi, sesi bir uyarı gibiydi.

"Beni korkutmadınız," dedim hemen.

Bir an sustu. Gözleri dudaklarıma kaydı, o an nefes almayı unuttum. "Emin misin?" diye fısıldadı alçak bir sesle. Sesindeki o ton, sadece kulaklarımda değil, tüm ruhumda titreşti.

"Eminim," dedim ama sesimdeki o ufak titreme, en büyük yalanımı ele verdi.

Kuzgun bunu fark etti. Dudakları tehlikeli bir şekilde kıvrıldı. "Yalan söylemeyi beceremiyorsun," dedi. Başını hafifçe yana eğdi, burnu yanağıma dokunup kulağıma yaklaştı. "Ve tehlikeli yerlerde dolaşıyorsun küçük kız. Benim dünyamda kuralları ben koyarım. Ve kural bir: Benim bakışlarımdan kaçamazsın."

Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim ama o, hiçbir şey olmamış gibi geri çekildi. "Şimdi evine git ve dinlen. Yarın her şey daha zor olacak."

Arabama binip motoru çalıştırdığımda ellerimin titrediğini gördüm. Dikiz aynasından ona baktığımda, Kuzgun hâlâ otoparkın karanlığında bir gölge gibi dikilmiş beni izliyordu. Gaza basıp oradan uzaklaşırken tek bir şeyden emindim: Lina'nın o renkli dünyası, artık bu siyah adamın gölgesiyle ebediyen kirlenmişti.

💕💕💕
Evet nasıldı ballarım lütfen yıldıza basmayı unutmayın ❤️