4. bölüm · KARANLĞIN YASAK VARİSİ~

4 - Gözlerin Hatırladığı

Asya Naz

Şövalye perspektifinden,

“Şövalye Kael Draven!”
Ses koridorun taş duvarlarında sertçe yankılandı.
Başımı hemen kaldırdım. Az önceki düşüncelerim dağıldı. Sesin sahibini tanımamak imkânsızdı.
Komutan Garrick.
Saray muhafızlarının başı.
Ağır adımlarla bana doğru geliyordu. Zırhının metal halkaları her adımda kısa, sert sesler çıkarıyordu. Gri sakalı göğsüne kadar iniyor, yüzündeki çizgiler yılların savaşını anlatıyordu.
Hemen dikildim.
“Komutanım.”
Başımı eğdim.
Garrick birkaç adım önümde durdu. Önce koridorun ucuna baktı. Prenses Elena’nın az önce kaybolduğu yere.
Sonra bakışlarını bana çevirdi.
“Az önce burada kim vardı?”
“Prenses Elena Valerion, komutanım.”
Kasları hafifçe gerildi.
“Konuştuğunuzu gördüm.”
Bir anlık sessizlik oldu.
“Prenses tokasını düşürdü,” dedim. “Onu geri verdim.”
Garrick birkaç saniye bana baktı. Sanki yüzümde başka bir şey arıyordu. Ama metal asktan dolayı bir şey anlayacağını sanmıyordum.
Sonra başını yavaşça salladı.
“Anlıyorum.”
Ama sesinde hâlâ dikkatli bir ton vardı.
Bir adım daha yaklaştı, ve tok ve uyarır bir ses tonuyla konuştu.
“Draven… bir şövalyenin görevi nedir?”
“Krallığı ve hanedanı korumak.”
“Doğru.”
Bir an durdu.
“Ve bazen… onları kendilerinden de korumak.”
Sözleri ağırdı.
Ama ne demek istediğini anlamamak mümkün değildi.
Başımı eğdim.
“Anlaşıldı, komutanım.”
Yüzünde memnun bir ifade oluştu ve yavaşça hareketlenerek yanımdan geçmek için hazırlandı. Tam geçerken tekrar durdu. İstemsizce gerildim.
“Bugünden sonra kuzey avlusunun devriyesi senin sorumluluğunda.” Neden bir anda bunu söylemişti şimdi?
“Emredersiniz.”
Komutan uzaklaştı.
Koridor tekrar sessizleşti.
Ama içimdeki düşünceler sessiz değildi.
Başımı eğip elime baktım. Az önce prensesin parmaklarının değdiği yere. Kaşlarım çatıldı. Elimi yumruk yapıp önüme döndüm.
Bir şövalye krallığını korumalıydı. Hatta bazen kendinden bile, tıpkı komutan Garric'in söylediği gibi...
Öğle vakti geldiğinde kuzey avlusundaydım.
Güneş artık yükselmişti ve sarayın avlusu ışıkla dolmuştu. Taş yolların arasındaki çimlerde serçeler zıplıyor, hizmetliler su kovaları taşıyordu.
Devriyemi ağır adımlarla yapıyordum.
Her şey normaldi.
Gözlerim bahçeyi tarıyordu. Bedenim burada olsa da zihnim Elena'nın görüntüsündeydi. O bana yakınken onu inceleme fırsatım olmuştu, gamzesi vardı mesela. Gülümsemese bile konuşurken ortaya çıkıyordu. Tek tük de olsa çilleri vardı yanaklarında. Kızıl saçları daha parlaktı sabahları. Gerçekten eşi benzeri yoktu.
Başımı iki yana salladım.
Göreve odaklan, Kael.
Saatler yavaş geçti.
Bir noktada avludaki taş banklardan birine iki hizmetli oturdu. Fısıldaşarak konuşuyorlardı.
Rüzgâr seslerini bana kadar taşıdı.
“Bugün prensesi gördün mü?”
“Sabah erkenden bahçedeydi.”
“Her zaman böyle özgür dolaşmasına izin vermezler.”
“Evet ama prenses farklı…”
Sözleri yarım kaldı.
Çünkü beni fark ettiler.
Hemen sustular. Çünkü kılıcımı tutan elim yumruk oldu. Prenses hakkında dedikodu tamamen yasaktı. Hizmetliler hızlıca uzaklaştı. Ben de devriyeme devam ettim.
Herkes prenses hakkında konuşurdu. Ama kimse onu gerçekten tanımıyordu.
Benim dışımda tabii...
Öğleden sonra güneş daha sert oldu.
Zırhımın içi ısınmaya başlamıştı. Avludaki gölgeler kısalmıştı. Bir süre kapı nöbetindeki başka bir askerle yer değiştirdim.
Adı Toren’di.
Genç bir askerdi ve fazla konuşmayı severdi.
“Draven,” dedi bana yaklaşırken. “Bugün seni koridorda gördüm.”
Sessiz kaldım.
Toren gülümsedi.
“Prensesle konuşuyordun.”
“Görevdi.”
“Evet, elbette.”
Sesinde hafif bir alay vardı.
Ama sonra omuz silkti.
“Yine de şanslısın.”
“Şanslı mı?”
“Çoğumuz onu sadece uzaktan görürüz.”
Buna cevap vermedim.
Çünkü doğruydu.
Kimse prensesle konuşmaya cesaret edemezdi. Ben de pek cesaretli sayılmazdım ama işte şans...
Güneş yavaş yavaş batıya kayıyordu.
Işık artık daha yumuşaktı.
Avludaki gölgeler uzamaya başlamıştı.
Ve tam o sırada…
Bahçenin kapısı açıldı.
Başımı kaldırdım.
Prenses Elena içeri girdi.
Bu sefer yalnız değildi. Yanında iki muhafız ve bir hizmetli vardı.
Yavaşça bahçede yürüyordu.
Güneş batmaya yaklaştığı için ışık altın rengindeydi. Saçlarının kızıllığı arasında parlıyordu.
Ve o an fark ettim.
Saçındaki toka.
Sabah yere düşen aynı toka.
Gözlerim bir an ona takıldı.
Prenses yürürken başını kaldırdı.
Ve o anda…
Bakışlarımız buluştu.
Sadece bir an sürdü.
Ama bu sefer o bakışı hemen kaçırmadı.
Kısa bir süre bana baktı.
Sonra yürümeye devam etti. Beni hatırlamamıştı...
Güneş ufka yaklaşırken gökyüzü turuncuya döndü.
Avlu yavaş yavaş boşaldı.
Bende bölgemden uzaklaşmak üzereydim. Ama bir şey fark ettim. Anında vücudum kaskatı kesildi.
Kral Alaric...
Kuzey avlusundaki çardakta, gözlerini kısarak bana bakıyordu. Ve yanında komutan Garrick vardı...
-------------------------------------------------------------------------
Sonunda olaylara giriş yaptık canlarım. Umarım sevmişsinizdirrr. Sizce kral Alaric bunun hakkında şövalyemize ne yapacak? Yorumlarınızı bekliyorum 3. bölümede destek olmayı unutmayın, Yorumlarınızı ve beğenilerinizi eksik etmeyin sövalye ve prenseslerimm. Seviliyosunuzz