6. bölüm · Karadenizli
6. Kaçış
Bu iki saatin her bir dakikasını, odanın içinde öfkeyle volta atarak ve kafamdaki o kaçış planını ilmek ilmek işleyerek geçirmiştim.
Beni burada, kendi kurallarına göre tutabileceğini sanan o kibirli Fırtınasoy’a yeraltının asıl liderinin kim olduğunu göstermenin vakti gelmişti.
Sırtımı yatak başlığına yaslayıp derin bir nefes aldım. Elimi gayriihtiyari boynuma, switirin yaka kısmından içeriye doğru götürdüm.
Parmaklarımın ucuna gelen o soğuk metal dokunuş, içimdeki o çaresizlik hissini anında yok etti.
6. Bölüm
~~~~~~~
İstanbul’dayken, o tehlikeli liman baskınından sonra Karan’ın bana verdiği gümüş kolyeydi bu.
Üzerinde Karadeniz’in dalgalarını andıran ince işlemeler vardı. Karan o gece bu kolyeyi boynuma takarken, "Bu sadece bir takı değil Ayza. Bizim dünyamızda düşmanın ne zaman pusu kuracağı belli olmaz. Başına bir şey gelirse, bu pisliğin içinde seni bulabilmemin tek yolu bu" demişti.
Kolyenin arkasındaki küçük, milimetrik çentiğe tırnağımla hafifçe bastırdım.
İçine yerleştirilmiş olan mikro ses ve gizli kamera sistemi anında devreye girdi.
Saniyeler sonra, kolyenin içinden sadece benim duyabileceğim kadar kısık, pürüzsüz ve o çok iyi bildiğim derinden gelen ses yükseldi:
"Ayza? Sesimi alıyor musun? Neredesin sen, iyi misin?"
Karan’ın sesini duymak, bu yabancı düşman evinde üzerime çöken o ağır baskıyı bir anda dağıttı.
Kolyeyi dudaklarıma yaklaştırarak fısıldadım:
"Karan... İyiyim. Dağ yolunda attan düştüm, kafamı vurdum. Beni Yaman Fırtınasoy bulmuş. Şu an onun evindeyim heralde bilmiyorum.
Beni bir odaya kilitledi, aileme karşı koz olarak tutmaya çalışıyor."
Kolyeden anında Karan’ın öfkeli, dişlerinin arasından kaçan nefesi duyuldu. "O şerefsiz... Sana dokundu mu? Bir şey yaptı mı?"
"Hayır, iyiyim dedim ya. sadece başımda sargı var. Ama burada daha fazla kalamam. Abilerim dışarıda deli gibi beni arıyor, eğer burayı bulurlarsa Karadeniz’de kan çıkar. Benim hemen buradan kaçmam lazım. Bana yardım etmelisin."
"Kameradan odanın içini ve pencereleri bana göster, hatları inceliyorum" dedi Karan, sesindeki o profesyonel yeraltı lideri tonuna geri dönerek.
Ayağa kalkıp kolyeyi odanın pencerelerine ve dışarıdaki koridor kapısına doğru yavaşça tuttum.
Karan, kolyenin içindeki mikro kamera sayesinde odanın her detayını kendi ekranından izliyordu.
Birkaç saniye süren ölümcül bir sessizliğin ardından tekrar konuştu:
"Pencereler dışarıdan demirli ama kapının kilidi eski tip ahşap sürgülü. Yaman’ın adamları şu an evin dış avlusunda devriyede, içeride sadece iki koruma var. Ayza, yatağın solundaki komodinin çekmecesini aç. Orada eskiden kalma metal bir şerit var. Onu al."
Çekmeceyi hızla açtım, Karan'ın dediği gibi paslı bir metal parçasını elime aldım.
"Şimdi dinle; kapının altındaki boşluktan o metali uzatıp sürgüyü dışarıdan geriye doğru iteceksin. Kapı açıldığı an koridorda sessizce ilerle. Evin arka mutfak kapısı doğrudan ormanlık patikaya açılır. Ben şu an evin iki kilometre uzağındayım, sinyalini takip ediyorum. Siyah ciple patikanın sonunda seni bekliyor olacağım."
"Anlaşıldı," dedim, içimdeki o operasyon yöneten kızın soğukkanlılığıyla.
"Yaman birazdan odaya kontrol etmeye gelebilir, hızlı olmalıyım. Patikanın sonunda görüşürüz."
Dedim su an saat nerdeyese akşam yedi... sularındaydı karanlık iyice çökmüştü ama benim bunu düşünecek vaktim bile yoktur.
Kolyeyi tekrar tişörtümün içine sakladım.
Paslı metal şeridi kavrayıp kapıya doğru adımladım. Yere diz çöküp metali kapının altındaki o dar boşluktan dışarıya doğru uzattım.
Kilidin sürgüsüne denk getirmek için birkaç saniye uğraştıktan sonra, metalin ahşaba sürtünme sesini duydum. Derin bir nefes alıp metali sertçe kendime doğru çektim.
Tık.
Dışarıdaki sürgü büyük bir gürültü çıkarmadan geriye doğru kaydı.
Kapı hafifçe aralandı. İçimdeki heyecan dalgasını bastırıp kapıyı yavaşça ittim ve koridorun loş karanlığına doğru ilk adımımı attım.
Yaman Fırtınasoy, beni bu dört duvar arasında tutabileceğini sanarak hayatının en büyük hatasını yapmıştı.
Karayel kızı, arkasındaki o duman gözlü müttefikiyle birlikte fırtınayı koparmak için hazırdı.
Kapıdan sessizce sızıp mutfak tarafına yöneldim. İçerideki korumaların sesleri oturma odasından geliyordu, beni fark etmediler.
Arka kapının kilidini yavaşça çevirip kendimi dışarıya, Karadeniz’in o nemli ve sık ormanlık alanına attım.
Ayaklarımın altındaki kurumuş yapraklar ve toprak ıslaktı ama yeraltı operasyonlarındaki tecrübem sayesinde adımlarıma dikkat ederek Karan’ın tarif ettiği patikaya doğru koşmaya başladım.
Gözüm sürekli arkamdaydı, kalbim göğüs kafesimi dövüyordu.
Kaçmaya başlamamın üzerinden yaklaşık beş dakika geçmişti ki, ormanın derinliklerinde sert bir dal kırılma sesi koptu.
Hemen ardından dağları titretircesine yükselen o tanıdık, hırçın ve gür ses ormanda yankılandı:
"Ayza! Dur! Buradan kaçamazsın!"
Arkamı dönüp baktığımda Yaman Fırtınasoy’un öfkeyle, devasa adımlarla üzerime doğru koştuğunu gördüm. Arkasında da fenerlerle sise gömülmüş ağaçların arasını tarayan onlarca adamı vardı.
Yaman, "Ayza dur diyorum sana! Kafan yaralı, dikişlerin var, başına bir şey gelecek! Dur!" diye bağırarak hızını daha da artırdı.
Sesi her yaklaştığında ağaçlardaki kuşlar havalanıyordu. Fakat durmaya hiç niyetim yoktu.
İstanbul yeraltında namluların önünde yürümüş bir kadın olarak, beni bu dört duvar arasında bir rehin gibi tutmaya çalışan o kibirli Fırtınasoy’a boyun eğmeyecektim.
Adımlarımı daha da hızlandırdım. Ayaklarım kaygan çamura batsa da, şakağımdaki o taze dikişlerin acısı başımı zonklatsa da arkama bile bakmadan Karan’ın kolyeden tarif ettiği o dik patikanın sonuna doğru delicesine koşmaya devam ettim.
Arkamdan gelen ayak sesleri, Yaman ve adamlarının hırslı nefesleri gitgide yaklaşıyordu.
Karadeniz’in yoğun, dumanlı sisi yüzüme çarparken tek odaklandığım yer, o özgürlüğe açılan patikanın sonuydu. "Durmayacağım Fırtınasoy!" diye fısıldadım dişlerimin arasından.
Yaklaşık on dakikalık, nefes kesen amansız bir kovalamacanın ardından ağaçların seyreldiği o ıssız düzlükte siyah, zırhlı bir cip belirdi.
Karan, arabanın önünde tetikte bekliyordu. Beni ormandan fırlarken görür görmez anında sürücü koltuğuna geçti ve cipin motorunu büyük bir gürültüyle kükretti.
Yaman ve adamları tam arkamdaki çalılıkları yararak düzlüğe çıktığı anda, kendimi cipin ön yolcu koltuğuna attım ve kapıyı hızla kapattım. Karan gaza sonuna kadar bastı.
Büyük lastikler çamurlu toprağı ve çakıl taşlarını geriye doğru savururken, Yaman Fırtınasoy’u ve adamlarını arkamızda, o karanlık ormanın içinde çaresizce bırakarak hızla uzaklaştık.
Dikiz aynasından baktığımda Yaman’ın öfkeyle yumruğunu sıktığını görebiliyordum.
Karan, cipin direksiyonunu sıkıca kavrayıp arkamızda kalan Fırtınasoylara son bir sert bakış attıktan sonra hızla bana döndü.
Gözlerindeki o her zamanki soğukkanlı lider duruşu gitmiş, yerini derin, korumacı bir endişeye bırakmıştı. "Ayza! İyi misin? Kafandaki o sargı ne, çok canın yanıyor mu? Sana bir şey yaptı mı o şerefsiz?" diye sordu, sesi daha önce hiç duymadığım bir şekilde titrer gibiydi.
"İyiyim Karan, sakin ol," dedim, derin derin nefes alarak sırtımı koltuğa yaslarken.
Kalbimin ritmini düzene sokmaya çalışıyordum. "Kafamı taşa vurmuşum sadece. Yaman’ın bi doktor getitirip bastırmış herlade ben baygındım hatırlamıyorum, Fiziksel olarak iyiyim, bana zarar vermeye cesaret edemedi zaten."
Karan direksiyonu sıkan parmak boğumları beyazlayana kadar sakinleşmeye çalıştı ve derin bir nefes verdi. "O itin elinden seni aldım ya, gerisi mühim değil."dedi
"Ama şimdi asıl mevzu başlıyor Ayza. Konağa yaklaşıyoruz. Abilerin, kuzenlerin ve baban yani kısacası tün Karayeller dışarıda orduyla seni arıyor."
"Oraya vardığımızda onlara ne diyeceğiz? Gerçeği söylersek, benim seni kolyeyle gizli bir takip sistemiyle bulduğumu öğrenirlerse bizim o İstanbul’daki gizli ortaklığımız da, o depodaki sırrımız da açığa çıkar. Karadeniz’de aileler birbirine girer, kıyamet kopar."
Çok haklıydı. Bir yanda beni sapanla koruyacağını söyleyen 14 yaşındaki küçük kardeşim Mert, diğer yanda dünyayı yakmaya hazır üç öz abim ve buradaki korumacı kuzenlerim vardı.
Arabanın içinde oturup hızlıca mantıklı ve herkesi yatıştıracak bir yalan uydurmamız gerekiyordu.
Kısa bir beyin fırtınasının ardından ortak bir karar aldık.
Şöyle diyeceğiz," dedim Karan’a bakarak, sesimi toparlayıp yeraltı lideri ciddiyetime bürünürken
"Beni dağda o at beni attıktan hemen sonra ben baygın ve kanlar içinde yerde yatarken sen beni buldun diyeceğiz. Fırtınasoylar’ın adamlarının o sırada buralarda devriye gezdiğini ve beni aradığını bildiğin için, dağ başında bir olay çıkmasın, iki aile birbirine girmesip kan davası başlamasın diye beni aceleyle kendi gizli evine götürdün. Orada kendi özel doktorlarına tedavi ettirdin yaralarımı saldırdın. Bana asla zarar vermedin, aksine beni Fırtınasoylar’dan korudun ve güvenliğim tam sağlanınca hemen kendi elleriyle konağa getirdinboyle diyeceğiz. " dedim
Karan başıyla beni onayladı, duman rengi gözlerinde hafif bir rahatlama belirdi.
"Bu yalan şimdilik iş görür. En azından abilerinin o sıcak kanını dindirir ve iki ailenin büyük bir savaşa girmesini engeller."
Konağın büyük demir kapısından içeri cip sert bir frenle, toz kaldırarak daldığında avlu resmen ana baba günüydü.
Arabadan indiğimiz an babam amcam, annem ve yengem feryatlarla, gözyaşları içinde bize doğru koşmaya başladı.
Tabii ki en önde, gözü dönmüş bir şekilde Ateş abim ve büyük kuzenim Doruk abi geliyordu.
Ateş abim, Karan’ı cipin sürücü koltuğundan inerken gördüğü an deliye döndü ve belindeki silaha davrandı.
"Ulan Sancaktar İti.! Kardeşimin senin yanında ne işi var!" diye kükreyerek Karan’ın üzerine yürüdü, namluyu doğrudan göğsüne doğrulttu.
Doruk abi de arkasından öfkeyle gelip Karan’ın yakasını kavrayacak gibi hamle yaptı.
Avlu saniyeler içinde patlamaya hazır bir barut fıçısına dönmüştü.
Ancak ben hiç zaman kaybetmeden hemen araya girdim ve Ateş abimle Doruk abinin önüne adeta bir duvar gibi dikildim.
"Durun! Dokunmayın ona! Silahını indir abi!" diye bağırdım sesimin son tonuyla. "Beni o dağ başında at attıktan sonra kanlar içindeyerde yatarken, Karan buldumus bana yardım etti. Fırtınasoylar’ın adamları etraftayken bir olay çıkmasın, iki aile birbirini kırmasın diye beni kendi evine götürüp kendi özel doktorlarına tedavi ettirdimiş Bana en ufak bir zarar vermedi, aksine benim hayatımı kurtardı ve beni buraya getirdi.!"
Ateş abim elindeki silahı tamamen indirmese de gözlerini kısarak önce başımdaki sargıya, sonra da dimdik duran Karan’a baktı.
Avluya çöken o ölümcül ve gergin sessizlik, Karadeniz’in dağlarında kopacak yeni fırtınaların en büyük habercisiydi.
Ateş abimin parmağı tetikte titrerken, gözlerindeki o gözü dönmüş öfke milim azalmamıştı.
Silahın namlusu hâlâ Karan’ın göğsüne kilitliydi. Tam o sırada babam ve amcam büyük adımlarla öne atıldılar
Babam, Ateş’in tetiği tutan bileğini sertçe kavrayıp namluyu yere doğru bastırdı.
"İndir o silahı Ateş! Duymadın mı kardeşini? Haddini bil!" diye gürledi babam.
Sesi avlunun taş duvarlarında yankılandı. Amcam Miran da Doruk’u omzundan tutup geriye çekti.
"Durun daa! Kız canını kurtarana sarılacağına düşmana sarılır gibi dikilirsiniz adamın tepesine! Çekilin bakam!"
Babam Karan’a doğru bir adım attı. Yüzündeki o sert, mesafeli ifadeyi koruyarak kafasını hafifçe eğdi. "Sancaktar... Karayel ailesi olarak sana bir can borcumuz baki kalmıştır. Kızımı o dağ başında bırakmayıp, pusuya düşürmeden sağ salim bana getirdiğin için teşekkür ederim. Bizde iyiliğin hakkı her zaman verilir."
Karan, ceketinin yakasını sakin bir hareketle düzeltti. Yüzünde en ufak bir korku kırıntısı bile yoktu. "Görevimi yaptım Cihan Bey. Ayza’nın güvende olması kâfidir," dedi derin ve pürüzsüz sesiyle.
Arkasını dönüp cipinin kapısına doğru adımladı.
Tam arabaya binecekken, annem özyaşlarını silerek hızla öne fırladı ve Karan’ın kolunu nazikçe tuttu.
"Dur oğlum, gidemezsin böyle," dedi annem, sesindeki o samimi İstanbul şefkatiyle. "Kızımın hayatını kurtarmışsın, seni bu saatte kapımızdan aç susuz, bir bardak çayımızı içirmeden hayatta göndermem. Akşam yemeği hazır zaten, bizimle kalacaksın. Misafirimiz ol."
Ateş abim, Baran ve Çınar aynı anda "Anne!" diye itiraz edecek oldu ama annem elini kaldırıp onları tek bir bakışıyla susturdu. Karan duraksadı.
Normalde bu kurtlar sofrasından anında uzaklaşması gerekirdi ama annemin o içten, ısrarcı bakışlarına ve belki de benim gözlerimde çakan o 'kal' ricasına dayanamadı.
"Peki efendim, madem öyle buyurdunuz, davetiniz başım üstüne," diyerek kabul etti.
Büyük yemek salonuna geçildiğinde masadaki oturma düzeni adeta bir savaş stratejisi gibiydi.
Masanın tam ortasında, birbirimize doğrudan bakacak şekilde Karan’la karşılıklı oturmuştuk.
Sol yanımda Ateş abim adeta bir gardiyan gibi dik oturuyor, sağımda ise Baran abim ile Çınar abim bana koruma kalkanı oluşturuyordu.
Doruk ve Kenan abiler de onların hemen yanına dizilmişti. Ayaz ise masanın ucundan mavi gözlerini kısmış, sinsi bir gülüşle ikimizi izliyordu.
Masada ağır bir sessizlik varken, küçük kardeşim Mert anında Karan’ın yanındaki sandalyeye tünemişti. Mert, Karan’ın kolundaki siyah deri saate ve dik duruşuna hayran kalmış gibi gözlerini büyüterek sordu: "Karan abi, o cip zırhlı mı gerçekten? Dağ yolunda virajları dönerken savrulmuyor mu?"
Karan’ın o sert yüz hatları, Mert’in bu çocuksu heyecanı karşısında ilk kez yumuşadı.
Dudaklarının kenarında samimi bir tebessüm belirdi. "Zırhlı koçum. Alt takımı Karadeniz’in bu dik yolları için özel yapım. İstersen yemekten sonra seni biraz gezdirebilirim, ne dersin?"
Mert sevinçle elindeki çatalı havaya kaldırdı. "Yemin et! Gerçekten mi? Sapanımı da alabilir miyim arabaya?"
Karan hafifçe güldü, Mert’in saçlarını karıştırarak, "Al tabii, arkada sapan için özel yer açarız," dedi. İkisinin bu kadar çabuk ve iyi anlaşması masadaki abilerimin homurdanmasına neden olsa da ortamdaki o gergin buzu tamamen eritmişti.
Gümüş saplı bastonunu masanın kenarına dayayan Asaf Dedem, elindeki tesbihi kenara bırakıp Karan’a doğru baktı. "Sancaktar’ın veliahdı," diye başladı dedem, şiveli ve otoriter sesiyle. "Yirmi yıldır bu topraklarda ailelerimiz arasında esen o soğuk rüzgarları bilirsin. Ama erkek adamın mertliği zor zamanda belli olur. Torunumu, Karayel’in tek pırlantasını o dağda bırakmadın. Sana şahsım ve aşiretim adına teşekkür ederim. Bu konakta yerin her zaman hazırdır."
Karan, dedeme saygılı bir şekilde başını salladı. "Sağ olun Asaf Bey. Karayel ailesinin misafirperverliği de mertliği kadar büyükmüş, bunu görmüş oldum."
Gözleri masanın üzerinden doğrudan benim gözlerime kaydı. Başındaki o beyaz sargıya, gözlerimin içine bakarken yaka kartımın altındaki kolyeyi hissettiğini biliyordum.
Herkes yemek yerken, biz masanın iki ucunda, abilerimin ve kuzenlerimin o etten duvarının arkasında sessizce birbirimize bakıyorduk.
Karadeniz’in en büyük iki düşman ailesinin çocuklarıydık ama bu masada, birbirimizin en büyük sırdaşı olarak yan yana duruyorduk.
Yemek boyunca Mert’in Karan’a olan hayranlığı bir an bile hız kesmedi.
Tabağındaki köfteleri aceleyle yutarken bir yandan da heyecanla Karan’ın kolunu dürtüyordu.
"Karan abi, peki o zırhlı camlar gerçekten kurşun geçirmiyor mu? Geçen yıl bizim okulun yakınlarında bir çatışma çıkmıştı da..." Mert’in bu aşırı samimi ve hayran dolu halleri, masanın diğer tarafında pusuya yatmış bekleyen abilerimi ve kuzenlerimi iyice çileden çıkardı.
Ateş abim elindeki çatalı tabağına sertçe vurarak Mert’e dik dik baktı. "Mert! Amma uzattın be koçum. Sancaktar buraya araba satıcısı olarak gelmedi, yemeğini ye," diyerek lafı yapıştırdı.
Hemen ardından büyük kuzenim Doruk abi bıyık altından gülerek imalı bir şekilde söze girdi. "E tabii Mert, Sancaktar aşiretinin arabaları meşhurdur. Yeraltında o kadar çok düşmanları var ki, zırhlı araç olmadan bakkala bile gidemiyorlar haliyle. Dikkat et de o zırh seni de çarpmasın."
Çınar abim de durmadı, Mert’in sandalyesini hafifçe geriye doğru çekerek onu Karan’dan uzaklaştırmaya çalıştı. "Aynen öyle koçum, sen gel şöyle benim yanıma otur. Sancaktarların yanında fazla durma, adamların havası bile insanı barut gibi çarpar. Biz seni Karayel kurallarına göre büyüteceğiz, öyle elin züppelerine özenme."
Erkekler ordusu el birliğiyle Mert’i Karan’dan uzaklaştırmak, onu korumak için masanın altını üstüne getirirken hiç fark etmedikleri bir şey oldu.
Çınar’ın Mert’i kendi yanına çekmesi ve abilerimin masadaki yerlerini değiştirmesiyle oluşan o kargaşada, Karan’ın hemen yanındaki sandalye tamamen boşalmıştı.
Üstelik masanın o ucundaki baskıyı azaltmak isteyen babam Cihan, beni korumak adına fark etmeden beni o boş sandalyeye doğru yönlendirmişti.
Birkaç saniye içinde kendimi, abilerimin o kör korumacılık çılgınlığı sayesinde Karan’ın tam yanında otururken buldum.
Omuzlarımız birbirine değecek kadar yakınlaşmıştık. Karan, abilerimin bu taktiksel hatasını fark edince duman rengi gözlerini bana çevirdi ve dudaklarının kenarında sadece benim görebileceğim o muazzam, alaycı tebessüm belirdi.
Bakışlarıyla resmen 'Beni kardeşinden uzak tutalım derken seni kollarıma bıraktılar' diyordu.
Ayaz ise masanın en ucundan bu manzarayı gördüğü an çayını boğazına kaçırıp öksürmeye başladı.
Abilerim durumu fark edip panikle beni geri çekmeye yeltenemeden, Karan ağır bir şekilde ayağa kalktı.
Ceketinin düğmelerini ilikledi. "Bu güzel misafirperverlik için teşekkür ederim Esma Hanım, Cihan bey, Asaf Bey," dedi dedeme babama ve anneme bakarak. Ardından bana ve Mert’e dönüp göz kırptı.
"Mert, sözüm söz. Bir dahaki sefere seni o ciple gezdireceğim." Karan ağır adımlarla avluya çıktı, zırhlı cipinin motorunu kükreterek kendi konağına doğru gecenin karanlığında gözden kayboldu.
Ancak masada bıraktığı o elektrikli hava, abilerimin kendi yaptıkları hataya yanmalarına yetmişti.
~~~~~~
6. Bölüm
Yorum ve begenilerinizi bekliyorum
Takip etmeyi unutmayın...
Bölümü Nasıl buldunuz?
Öpüldünüz 💓🤍
(Kelime 2432)
