2. bölüm · Karadenizli

2. Horon

Mevina 💙💓

Karan ile göz göze geldiğimizde, o da oturduğu masadan bana gizlice 'Sakin ol' der gibi başını salladı.

Karadeniz’e adım atalı henüz yarım saat olmuştu ama kendimi yüzyıllık bir savaşın tam ortasında bulmuştum.

2. Bölüm
~~~~~~

Aradan bir saat geçmesine rağmen hiç bir şey değişmemişti havadaki o ağır gerginlik devam ederken

Biz Karan'la arada bir göz göze gelmeye devam ediyorduk.

Bi an Karan'la olan bakışmamızı Mavi gözlü, dağınık saçlı, Sempatik adam yani benden 2 yaş büyük olan kuzenim Ayaz fark edince hemen Bakışlarımı Karan'dan çekip karşımda horan tepen insanlara döndüm

"Horan tepmeyi biliyormusun.?"

Sağ tarafımda oturan bana benzeyen en büyük kuzenim yani abimle yaşıt olan Doruk abiyle kesişti.

Benden 8 yaş büyüktü

Kafamı hayır anlamında salayıp onaylamayan mırıltılar çıkardım.

Ardından konuştum.

"Bilmiyorum"

"Öğretiriz" dedi. Ne demeye fırsatım olmadan Kolumdan tutup beni Horona kaldırdı.

" Saçmalama Doruk abi ben ne anlarım rezil olucaz şimdi" dedim sitem dolu sesimle

"Asıl sen saçmalama bilmek zorunda değilsin öğrenirsin ayrıca rezil falan olmasın" derken horona girmiştik bile

Aradan on dakika geçti geçmedi ben hala horonu öğrenmeye çalışırken.

Doruk abide bir yandan nasıl hareket etmem gerektiğini söylüyordu.

Kötü oynamıyorum ayak uyduruyorum hatta biraz fazla ayak uydurduğumu düşünüp hareket edince bütün hakimiyeti kaybettim ama devam ettim birden sol kolumda'da bir el hissedince elin sahibine baktım.

Baran abimdi

"Bak şöyle fıstığım" diyip bana hareketleri öğretmeye çalıştı. bir yanımda Doruk abi diyer yanımda Baran abimle birlikte horon tepiyorduk.

Bi an izlendiğimi hissedince hemen etrafa baktım.

Sağ tarafımızdan bizden uzakta oturan Fırtınasoylar bizi izliyorlardı.

Gözüm bi anlığına babasının yanında oturan Yaman Fırtınasoy'a takılınca gözlerimiz kesişti.

Gözlerimi kaçırmadım. Beni izleyen oydu uzun bir bakışmanın ardından.

Ayaklanıp yanımıza gelirken bizim masadada bir hareketlilik fark ettim.

Ateş abim, Kenan abi, ve Çınar abim doğrudan bana ve baktığım yere yani Yaman Fırtınasoy'a bakıyorlardı.

Yaman'ın ayaklandığını görünce onlarda ayaklandılar. daha ne olduğunu anlamadan .

Çınar abim Doruk abinin koluna Kenan abi Baran abimin koluna Ateş abimde Kenan abinin koluna girip Horon tepmeye başladılar.

Baran abim ve Kenan abi arasındaki konuşmaları duydum bir yandan horon tepiyor bir yandanda onları dinliyordum.

Gözüm bi anlığına Yaman'ın geldiği tarafa döndü. Olduğu yerde durmuş bi bana bi abilerime bi kuzenlerime bakıyordu.

"Şerefsiz piç iki saattir Ayza'ya bakıyor. Biz gelmeseydik horon girecekti şerefsiz piç" dedi Kenan abi

Baran abi sinirli nefesler alıp verirken bir yandanda yamana baktığını fark ettim. bi ben ve Barran abi değil.

Çınar abim ,Doruk abi, Kenan abi , Baran abim ,Ateş Abim dik dik Yaman'a baktıklarını fark edince hemn Yaman'da olan Bakışlarımı çektim.

Yaman, abilerimin oluşturduğu o etten duvarı aşamayacağını anlayıp öfkeyle olduğu yerde kalırken, bizim horon halkası iyice kenetlenmişti.

Bir yanımda Doruk abi, diğer yanımda Baran abim vardı.

Ama halka o kadar hızlı dönüyordu ki herkes birbirine laf yetiştirme yarışına girmişti.

"Yavaş dönün da! Kızı girdap gibi yutacaksınız şimdi," diye söylendi Baran abim, bir yandan gözünü Yaman’dan ayırmayıp diğer yandan ritme ayak uydurmaya çalışırken.

Kenan abi bıyık altından gülerek Çınar abimin kolunu daha sıkı kavradı. "Oğlum dua etsin horondayız. Yoksa ben ona Fırtınasoy değil, burada fırtına koparmak neymiş gösterirdim. Ayza fıstığım, sen bana bak, o tarafa bakma. Dön arkaya, dön!"

"Abi ne dönmesi, zaten başım döndü!" diye nefes nefese itiraf ettim. Bu bakışmaları kökünden halletmek lazımdı.. "Rezil oluyoruz demedim mi ben size? Beş adam birden horona katıldınız yetmezmiş gibi birde başıma dikildiniz.!"

Doruk abi saçlarını arkaya doğru savurup o bildik, kendinden emin gülüşünü yüzüne yerleştirdi. "Ne rezilliği güzelim? Karadeniz burası. Karşındaki düşman hamle yapıyorsa, sen karşı hamleni horonla yapacaksın. Bak, oruspu çocuğu adım atamadı, dondu kaldı orada."

"Benim yanımda küfür etmeyin istemiyorum ya" dedim

Hepsi birden Güldüğünde ne oluyor dercesine baktım. Benim bu bakışlarımı fark eden Kenan abi konuştu..

" Evin çıtı, pıtı her şeye bir bahane bulan Evin şımarık kızı kendini beli etti" dedi sıcak bir şekilde

Diğerlerine onu onaylarpyan mırıltılar çıkardılar.

"Bu pic hala bakıyor bu tarafa.!" Dedi Doruk abi Yaman'dan bahsediyordu yüksek ihtimale

Tam o sırada halkaya sonradan dahil olan Ateş abim homurdandı. "Doruk, sus da kıza ritim öğret. Ayza, sol, sağ, şimdi salla! Ha şöyle. Yaman mıdır, yaman mıdır nedir, o herif bir adım daha atarsa horon falan dinlemem, o horonun başını onun kafasında kırarım."

"Ateş abi ,sakin ol hızı kaçırıyorsun," dedi Çınar abim gülerek. "Kızın kolunu koparacaksın çekmekten. Ayza, sen bunlara bakma, abini takip et." Dedi kendisini kast ederek.

Hızlanan tulum sesiyle birlikte abilerimin bu korumacı ama bir o kadar da kendi içindeki komik halleri beni güldürmeye başlamıştı.

Karadeniz’e geleli iki iki buçuk saat olmuştu, her an bir kavga çıkabilirdi ama abilerim durumu bir gövde gösterisine çevirmişti bile.

Gözüm bir anlığına halkanın dışındaki Karan’a kaydı. Oturduğu masadan, abilerimin bu 'koruma kalkanı' operasyonunu bıyık altından gülerek, keyifle izliyordu. Bakışlarımızı fark eden Ayaz kuzenim ise arkadan yetişmeye çalışarak halkaya girmek için hamle yaptı:

"Ula bekleyin beni! Beni niye dışarıda bıraktınız, asıl karizmatik kuzen burada!" diye bağırarak Ateş abimin yanına daldı.

Ortalık iyice şenlenmiş, Yaman Fırtınasoy ise arkasını dönüp gitmek zorunda kalmıştı.

Karadeniz'deki ilk savaşımızı, horon teperek kazanmıştık.

Ayaz’ın halkaya dalmasıyla tulumun ritmi iyice hızlandı. Çocuk resmen horon tepmiyor, adeta yerle göğü birbirine katıyordu.

Dağınık saçları önünü kapatmasın diye kafasını arkaya doğru savurup bir de bana göz kırptı.

"Bak bak, izle de kuzen gör Ayza! Doruk abim anca konuşur, icraat burada!" diye bağırdı müzikten sesini duyurmaya çalışarak.

"Ula Ayaz, sus da ayak uydur, tempoyu bozuyorsun!" diye terslendi Doruk abi, ama yüzündeki o ababi gülümsemeyi de gizleyemiyordu.

Sonunda tulumun o tiz ve coşkulu sesi yavaş yavaş azaldı, müzik bittiğinde hepimiz nefes nefese kalmıştık.

Kalbim sanki göğüs kafesimden fırlayacak gibi atıyordu. Abilerim ve kuzenlerim hemen etrafımı sarıp adeta bir koruma çemberi kurarak beni masamıza doğru yönlendirdiler.

Ateş abim geçerken Yaman’ın gittiği tarafa son bir ters bakış atmayı ihmal etmedi.

"Geç otur bakayım fıstığım, yüzün kıpkırmızı oldu," diyerek Baran abim sandalyemi çekti.

Tam oturdum, derin bir nefes alacaktım ki masanın altından Ayaz ayağıma hafifçe vurdu.

Başımı kaldırdığımda mavi gözlerini kısmış, muzip bir gülümsemeyle bana bakıyordu.

"Eee Ayza Hanım," dedi sesini sadece bizim duyabileceğimiz bir tona düşürerek, eğlenceli bir fısıltıyla. "Horon bahane, bakışmalar şahane bakıyorum? Bir yanda şu arkasını dönüp giden Fırtınasoy çakması, diğer yanda..." Gözleriyle masanın biraz ilerisinde, hâlâ bizi izleyen Karan’ı işaret etti. "...bizim fıstık , Karadeniz’e adım atar atmaz iki cephede birden savaşa girdin, farkında mısın?"

Kalbimin ritmi bu sefer horondan değil, panikten hızlandı. Ayaz’ın her şeyi fark ettiğini biliyordum ama bu kadar çabuk yüzüme vurmasını beklemiyordum.

"Ayaz, saçmalama," diye mırıldandım, masadaki abilerimin duyup duymadığını kontrol etmek için hızla etrafıma bakarak. Neyse ki Kenan abi ve Çınar abi o sırada hararetli bir şekilde Fırtınasoylar hakkında konuşuyorlardı.

"Ben saçmalamam kuzen, gözlerimle gördüm," dedi Ayaz, bardağına çay doldururken keyifle sırıtarak.

"Karan’la birbirinize öyle bir bakıyordunuz ki, sanki arada gizli bir şifre var. Hayırdır? İstanbul'da bir şeyler oldu da benim mi haberim yok? Yoksa bu Karadeniz inadı eskilere mi dayanıyor?"

Tam ona ters bir cevap vermek için ağzımı açmıştım ki, masanın başköşesinden dedemin o gür ve otoriter sesi yükseldi.

Bizi buraya, bu kurtlar sofrasına çağıran o ses, bir anda bütün masayı susturdu.

Dedemin o gür sesi havayı bir bıçak gibi kestiğinde, masadaki tüm fısıldaşmalar, abilerimin hararetli Fırtınasoy muhabbeti ve Ayaz’ın muzip gülüşü bir anda bıçak gibi kesildi.

"Yetti bu kadar şamata!" dedi dedem, elindeki gümüş saplı bastonunu yere sertçe vurarak.

Gözleri masadaki herkesin üzerinde tek tek gezindi, en son benim üzerimde durdu.

O bakışlarda Karadeniz’in tüm hırçınlığı, sertliği vardı. "Buraya horon tepip eğlenmeye gelmediniz. Ne diye toplandığımızı, neyin eşiğinde olduğumuzu unutmayın. Şimdi herkes yemeğini yesin, tek bir kelime dahi duymak istemiyorum."

Ayaz masanın altından ayağımı hafifçe dürttü, "Sustuk" der gibi dudaklarını birbirine bastırdı. Hepimiz önümüze döndük.

Meraktan çatlamak üzereydim; bizi İstanbul’dan apar topar buraya getirten, abilerimin gözlerini karartan o büyük mesele neydi? Ama dedemin yüzündeki o aşılmaz duvar, soru sormaya niyetlenen Ateş abimin bile geri adım atmasına yetti.

Dedem konuyu açmadığı gibi, açıklamaya niyetli olmadığını da tavrıyla net bir şekilde koymuştu ortaya.

O andan itibaren üzerimize çöken o ağır sessizlik, akşama kadar adeta peşimizi bırakmadı.

Yemek bitti, kalkıldı, arabalara binildi ve köye, dedemin o devasa beton konağına geçildi.

Yol boyunca arabada çıt çıkmadı. Baran abim direksiyonu sıkmaktan parmak boğumları beyazlamış bir halde yola bakıyor, Doruk abi ise gözlerini dikmiş dışarıdaki sisli dağları izliyordu.

Kimse konuşmuyor, kimse o gergin ipi koparmak istemiyordu.

Konağa vardığımızda da durum değişmedi. Hava kararıp Karadeniz'in o serin, nemli rüzgarı pencereleri dövmeye başladığında bile evdeki herkes bir köşeye çekilmişti.

Abilerim verandada sessizce volta atıyor, dedem ise çalışma odasından dışarı adımını atmıyordu.

Bu gizemli sessizlik, havadaki gerilimi azaltmak yerine daha da tırmandırıyordu.

Akşam yemeğinden sonra dayanamayıp odamdan çıktım ve konağın geniş verandasına doğru adımladım.

Belki biraz temiz hava almak, belki de bu sessizliğin ağırlığından kaçmak istiyordum.

Tam verandaya adım atmıştım ki, karanlığın içinde parlayan bir sigara ateşi ve ardından o çok iyi bildiğim ses yükseldi:

"Sessizlik seni de delirtiyor değil mi, Ayza?"

Karan, oturduğu gölgeliğin içinden bana doğru bakıyordu. Abilerimin hepsi içerideki odada hararetli ama sessiz bir toplantıdayken, o Buradaydı.

Karanlığın içinde sadece sigarasının koru parlıyor, rüzgar saçlarını hafifçe savuruyordu.

Adımlarımı yavaşlatarak ona doğru yürüdüm ve aramızda birkaç adımlık mesafe bırakarak ahşap korkuluklara yaslandım.

Bakışlarımı aşağıdaki uçsuz bucaksız, karanlık vadiye çevirdim.

"Herkes bir şey saklıyor gibi," dedim sesimi olabildiğince alçak tutarak.

"İstanbul’dan buraya gelirken kafamda bir sürü soru işareti vardı ama buradaki sessizlik, oradaki gürültüden daha çok yoruyor insanı. Dedemin o masadaki tavrından sonra kimsenin ağzını bıçak açmıyor."

Karan derin bir nefes çekip sigarasını parmaklarının arasında döndürdü. "Eski topraklar böyledir," dedi sesi Karadeniz'in gece esintisi gibi derinden geliyordu.

"Zamanı gelmeden tek bir kelime dahi etmezler. Hele ki mevzu Fırtınasoylar olunca, herkes iki kat daha dikkatli davranır. Bugün meydanda olanları gördün. Abilerimin arkasında kalıp sıramı beklemeyeceğimi de iyi bilirsin. Tıpkı o geceki gibi..."

Gözlerim aniden Karan’ın gözlerine kenetlendi.

Bahsettiği geceyi unutmak ne mümkündü? Bir buçuk yıl önce İstanbul’daki o liman deposu… Karadeniz’e zehir ve yasadışı silah sokmaya çalışan o pisliklerin mekanını basmak için adamlarımla operasyon düzenlemiştim. Yeraltı dünyasında adımın hakkını vermek, o malları imha etmek için depoya girdiğimde, karşımda aynı amaçla barutu ateşleyen Karan’ı bulmuştum. Birbirimizden habersiz, aynı pisliği temizlemek için oradaydık.

"O geceyi hiç açmayacaksın sanıyordum," dedim, sesimdeki sertliği korumaya çalışarak. "Namluları birbirimize doğrulttuğumuz o ilk anı."

Karan hafifçe gülümsedi, sigarasının ışığında keskin yüz hatları belirginleşti.

"Birbirimizin kim olduğunu anladığımızda çok geçti. Ama sen tetiği çekmek yerine, arkamdan sızan şerefsizi fark edip önüne atladın. O kurşun benim için sıkılmıştı Ayza. Sol omzundan vurulup yere düştüğünde, bu dünyanın benden daha mert bir kadını barındırdığına ilk kez şahit oldum."

"Sen de beni orada bırakmadın," diye fısıldadım. O acıyla gözlerim kapanırken Karan’ın beni kucağına alışını, günlerce abilerimden gizli o güvenli evde yarama nasıl merhem olduğunu dün gibi hatırlıyordum.

Karadeniz’in iki büyük ailesinin çocuklarıydık, düşman olmamız gerekirken o evde birbirimizin nefesi olmuştuk.

"Yaramı iyileştiren, o kurşunu göğsünden vurulmuş gibi acıyla çıkaran sendin Karan." Dedim

Karan bana doğru bir adım yaklaştı.

Aramızdaki mesafe azaldığında havadaki o gerginlik yerini tuhaf bir güven duygusuna bıraktı.

"Çünkü sen bu yeraltı dünyasının tek dürüst, sözünün eri liderisin..... Kurşun yarası geçer Ayza, ama o gece kalbime bıraktığın........ o mertlik izi geçmez."

"Şimdi buradasın, Fırtınasoylar’ın hedefindesin. İstanbul’da benim için göğüslediğin o kurşunun diyetini ödeme sırası bende. Bu yüzden buradayken yalnız başına hareket etme."

Tam o sırada içeriden Ateş abimin sert ayak sesleri duyulunca hızla birbirimizden uzaklaştık.

Karan arkasını dönüp karanlığa doğru adımlarken, ben de kalbimin güm güm atışını gizlemeye çalışarak konağın kapısına yöneldim.

Ateş abimin sert adımları konağın taş zemininde yankılanırken, Karan çoktan Karadeniz’in sisli karanlığına karışıp kaybolmuştu.

Göğsümün sıkışmasını, kalbimin göğüs kafesimi döven ritmini sakinleştirmek için derin bir nefes aldım.

Üzerimdeki gerginliği hızla silkeleyip, sanki az önce Karadeniz’in en büyük düşman ailesinin lideriyle yeraltını sarsacak bir sırrı paylaşmamış gibi kapının kulbunu kavradım ve içeri adım attım.

Konağın devasa ahşap kapısı gıcırdayarak açıldığında, Karadeniz’in o ağır, buram buram tarih ve çatışma kokan havası yüzüme çarptı.

"Ayza'm?"

Merdivenlerin başındaki Ateş abimin gözleri beni bulduğunda sesindeki o her zamanki korumacı, sahiplenici tonu işittim.

Karayel aşiretinin tek kızı, abilerinin ve babam Cihan'ın göz bebeğiydim; bana seslerini yükseltmeye bile kıyamazlardı.

Ateş abim merdivenleri hızla inip yanıma geldi, elini hafifçe omzuma koydu.

Bakışları açık kapının ardındaki zifiri karanlığa kaydı, ardından yüzüme bakıp sevecen ama endişeli bir sesle konuştu.

"Neredesin sen bu saate kadar güzelim? Merak ettik. Dedem içeride herkesi topladı, seni soruyor."

"Hava alıyordum abi," dedim sesimi olabildiğince sakin tutarak. "İstanbul’un basık havasından sonra Karadeniz’in havası biraz... ağır geldi."

Ateş abim saçlarımı hafifçe okşadı, yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi. "Dikkat et, buraların havası da insanı da serttir. Geç içeri hadi, herkes seni bekliyor."

Büyük salona girdiğimde, odadaki hava adeta buz gibiydi. Yirmi yıldır bu topraklardan uzak olan bizdik;

Babam Cihan, annem Esma, abilerim Ateş, Baran, Çınar, en küçük kardeşimiz Mert ve ben... Bugün yirmi yıl sonra bu konağa ilk kez ayak basmış, ilk gecemizi geçiriyorduk.

İçeri girdiğimde gözüme çarpan ilk şey, babam Cihan ile dedem arasındaki o aşılmaz duvar oldu.

Yirmi yıllık küslük, odanın tam ortasında ağır bir sis gibi çökmüştü.

Babam Cihan gözlerini dedeme çevirmemek için büyük bir direnç gösteriyor, annem Esma ise endişeyle babamın elini tutarak ona destek olmaya çalışıyordu.

Abilerim Baran ve Çınar odanın bir köşesinde dururken, en küçük kardeşimiz Mert meraklı gözlerle etrafı inceliyor, bu gergin sessizliği bozmamaya çalışıyordu.

Ben içeri girince Baran abim hafifçe göz kırptı, Çınar abim ise oturduğu yerden bana yer açtı. Karayel aşiretinin tek kızı olduğum için, aralarındaki tüm gerginliğe rağmen bakışları bana döndüğünde hepsinin gözlerinde o korumacı şefkat belirdi.

Amcam, yengem ve kuzenlerim Doruk ile Kenan ise zaten yıllardır dedemin yanında, bu topraklarda oldukları için ortama daha hakim duruyorlardı.

Doruk içeri girdiğimi görünce başıyla beni selamladı.

Odanın baş köşesinde oturan dedem, Karayel aşiretinin heybetli çınarı, başını kaldırıp bana baktı.

Bakışlarında yirmi yıl sonra ilk kez gördüğü tek kız torununa olan özlemi sezdim ama hemen ardından gözlerini yavaşça babam Cihan’a çevirdi.

"Nihayet," dedi dedem, sesi odadaki ahşap duvarları titretircesine gür ve mesafeliydi. "Demek benim topraklarıma basmak için yirmi yıl beklemeniz, bunca oğlanı ve kızı benden mahrum etmeniz gerekiyordu Cihan."

Babam Cihan’ın çenesi kasıldı, bakışlarını dedeme dikti. Sesindeki buz gibi ton salonu sardı.

"Biz buraya eski defterleri açmaya gelmedik baba. 'Gelin' dedin, canından can olan çocukları, ailemi aldım getirdim. Sadede gel."

Dedem derin bir nefes alıp elindeki tesbihi sertçe masaya bıraktı. "Sadet şudur; siz İstanbul'da kendinize yeni bir hayat kurarken, Karadeniz'de sular hiç durmadı..."

"Sancaktarlar ve Fırtınasoylar... Buraya döndüğünüzü, ayak bastığınızı çoktan öğrendiler. Düşman uyumaz. Şimdi o İstanbul havalarını bırakacaksınız. Silahlarınızı kuşanacak, gözünüzü dört açacaksınız. Benim canımı yakmak için önce sizden başlayacaklar. En çok da gözbebeğimiz Ayza'yı koruyacaksınız."

Dedem konuşurken aklım dışarıda, o karanlığın içinde kalan Karan Sancaktar’daydı.

Ailem, Sancaktarlar'ı en büyük düşmanımız sanıyordu.

Oysa benim canımı kurtaran, yaramı saran ve kalbime o mertlik izini bıraktıktan sonra az önce kapının önünde beni korumak için söz veren adam, dedemin bahsettiği o düşmanın ta kendisiydi..

~~~~~~~~

2. Bölümde bitti beğenmenizi umuyorum

Fikirleriniz benim için çok önemli....

Beğenip yorum yazarmısınız...

Sevgilerle💕🌸💕

2026/ 17/ Haziran

(Kelime 2404)