Küllerin Fısıltısı

Vaveyla Yazarı: Ekrem Efe Özbek

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: Küllerin Fısıltısı

Ege, okuldan nasıl çıktığını, o bitmek bilmeyen son iki dersi nasıl atlattığını hatırlamıyordu. Kulaklarında hala Teoman’ın o sakin, zehirli sesi yankılanıyor; zihninin en karanlık köşesinde ise Karya Karataşı’ndan sızan o varlık, adeta zincirlerini zorlayan vahşi bir köpek gibi hırlıyordu.
Okulun demir kapısından çıktığı an derin, titrek bir nefes aldı. Yağmur durmuştu ama kasabanın üzerine çöken o rutubetli, ağır hava genzini yakıyordu.
"Hey! Bekle!"
Ege arkasını döndüğünde Can’ın nefes nefese ona doğru koştuğunu gördü. Can’ın yüzünde, Ege’yi gözden kaçırırsa bir daha bulamayacakmış gibi abartılı bir panik vardı.
"Tüm öğleden sonrayı seni arayarak geçirdim," dedi Can, dizlerine tutunup soluklanırken. "Bora okula gelmemiş. Sarp desen sanki hayalet görmüş gibi köşe bucak kaçıyor. Ve sen... sen o çatlak tarihçinin odasından çıktığından beri bir duvar gibi bakıyorsun. Bana neler olduğunu anlatacak mısın?"
Ege etrafına bakındı. Okul çıkışı dağılan öğrencilerin arasında bu konuşmayı yapmak imkansızdı. Mira'nın dediği gibi, Küller kokusunu almıştı.
"Okulda olmaz," dedi Ege kısık bir sesle. "Bildiğimiz her şey, bu kasabayla ilgili bize anlatılan o saçma sapan balıkçı hikayelerinin hepsi... yalanmış Can. Gidiyoruz."
Can kaşlarını çattı. "Nereye?"
"Bana her zaman, arka sokaklardaki o antika dükkanının sahibinden, Salih Usta'dan bahsederdin. Hani şu eski paraları, garip haritaları toplayan ve definecilerle iş yapan adamdan."
Can yutkundu, rengi bir ton daha açıldı. "Salih Usta mı? Ege, o adam tekinsizin tekidir. Babam, Salih Usta'nın sadece eski eşya satmadığını, kasabadaki karanlık işlerin de kayıtlarını tuttuğunu söylerdi. Neden ona gidiyoruz?"
Ege elini cebine soktu ve dolabında bulduğu o küçük, simsiyah Karya Karataşı parçasını parmaklarının arasında yuvarladı. "Çünkü dün gece o çukurda uyandırdığım şeyin tarih kitaplarında bir cevabı yok. Teoman bir şeyler biliyor ama o bizden yana değil. Eğer bu kasabada gerçekten yeraltı tarihiyle ilgilenen biri varsa, o da Salih Usta'dır."
Yarım saat sonra, kasabanın turistik, aydınlık sahil şeridinden tamamen kopmuş, dar ve rutubetli arka sokaklarındaydılar. Arnavut kaldırımlı yokuşlardan yukarı çıktıkça evler eskiyor, binaların sıvaları dökülüyordu. Sokağın en kör köşesinde, tabelasında sadece "Antik & Sahaf" yazan o ahşap, çürümeye yüz tutmuş dükkanı buldular.
Vitrin camı o kadar kirliydi ki içerisi zor görünüyordu. Ege, kapının pirinç tokmağını çevirip içeri adım attığında, genzine ağır bir tütsü ve eski kağıt kokusu doldu. Dükkanın içi, dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü; tavana kadar uzanan kitaplıklar, eski denizci pusulaları, tuhaf heykeller ve camekanların içindeki oksitlenmiş hançerlerle tam bir kaos halindeydi.
Tezgahın arkasında kimse yoktu.
"Kapalı galiba," diye fısıldadı Can, gergin bir şekilde etrafı süzerken. "Belki de dönmeliyiz."
"Kapalı bir dükkanın tütsüsü tütmez," dedi kalın, boğuk bir ses.
Karanlık köşedeki bir perdenin arkasından iri yarı, saçlarına kırlar düşmüş, sol gözünün üzerinde derin bir yara izi olan Salih Usta çıktı. Gözlerindeki bakış, bir esnafın değil, tehlikeyi kilometrelerce öteden koklayabilen bir hayatta kalma uzmanının bakışıydı.
Salih Usta tezgahın arkasına geçip ellerini masaya dayadı. Bakışları önce Can'a, ardından çok daha uzun bir süre Ege'ye takıldı. Adamın gözleri hafifçe kısıldı.
"Eğer eski çizgi roman veya dedenizin köstekli saatini satmaya geldiyseniz, yanlış yerdesiniz gençler."
Ege sırt çantasını omzundan yavaşça indirdi. Teoman'ın odasındaki o vahşi, fevri çocuk değildi şu an; dikkatli ve tetikteydi.
"Satmak için gelmedim Usta," dedi Ege. Cebinden o küçük Karya Karataşı parçasını çıkardı ve tezgahın üzerine, ikisinin arasına koydu. "Bunun ne olduğunu öğrenmek için geldim."
Salih Usta'nın gözleri taşa takıldığı an, koca adamın bedeni kaskatı kesildi. Yılların tecrübesiyle şekillenmiş o sert yüzü, bir saniyeliğine saf bir dehşetle gölgelendi. Nefesi kesilir gibi oldu. Titreyen eliyle uzanıp taşa dokunmak istedi ama parmakları milimetreler kala havada asılı kaldı; taştan yayılan o dondurucu soğukluğu hissetmişti.
"Bunu nereden buldun?" diye hırladı Salih Usta. Sesi, ilk konuştuğu andaki o tok esnaf sesinden çok farklı, korku dolu bir fısıltıya dönüşmüştü.
"Dün gece," dedi Ege, sesini sabit tutmaya çalışarak. "Ormandaki eski kalıntıların orada bir göçüğe düştüm. Bunun... bunun çok daha büyüğünü gördüm. Kırılmış bir lahit."
Salih Usta gözlerini taştan alıp Ege'nin yüzüne kilitledi. Adamın bakışları, Ege'nin ruhunu deşiyormuş gibi keskindi. Bir anda Ege'nin bileğini kavradı ve montunun kolunu yukarı doğru sıyırdı.
Ege'nin avuç içinden bileğine kadar uzanan o siyah, damar şeklindeki iz ortaya çıktığında, dükkandaki sessizlik ölümcüldü.
Salih Usta bileği bıraktı ve sanki Ege cüzzamlıymış gibi iki adım geri çekildi. "Allah kahretsin," diye fısıldadı, başını iki yana sallayarak. "Efsanelerin sadece bunak uydurması olduğunu sanırdım... O lanet olası mührü kırmışsın. İçindekiyle birleşmişsin."
"İçimdeki ne Usta?" diye sordu Ege, sesindeki çaresizliği artık saklayamayarak. "Neye bulaştım ben?"
Salih Usta hızla tezgahın altından tozlu, deri kaplı bir kitap çıkardı. Sayfaları hışımla çevirirken elleri titriyordu. "İçindeki şeyin bir adı yok çocuk. Antik Karya parşömenlerinde onlardan sadece 'Gölge Yiyenler' diye bahsedilir. Binlerce yıl önce bu topraklarda yaşayan şamanlar, yeryüzündeki en saf kötülüğü hapsetmek için bu taşları, Karya Karataşı'nı dövdüler. Kendi canlarını feda ederek o varlıkları yeraltına mühürlediler."
Kitabın eski bir sayfasını bulup masaya vurdu. Sayfada, Ege'nin dolabında bulduğu rünün ve siyah bir lahdin kömür karakalemiyle çizilmiş bir tasviri vardı.
"Eğer o lahdin mührü senin kanınla kırıldıysa..." diye devam etti Salih Usta, yutkunarak. "O varlık artık senin bedeninde yaşıyor demektir. Ve inan bana çocuk, o gölge bir gün senin insanlığını tamamen tükettiğinde, kasabadaki herkes ölecek."
Can dehşet içinde Ege'ye baktı. "Peki bunu çıkarmanın... onu geri hapsetmenin bir yolu yok mu?"
Salih Usta acı acı güldü. "Geri hapsetmek mi? Sence kasabanın altındaki o mağaralarda yüzyıllardır ritüel yapanlar, o mührün kırılmasını ne zamandır bekliyordu sanıyorsunuz?"
Ege kaşlarını çattı. "Mira 'Küller' demişti..."
"Küller..." diye fısıldadı Salih Usta, adeta o kelimeyi telaffuz etmekten iğreniyormuş gibi. "Kasabanın yönetiminden okullarına kadar her yere sızmış bir tarikat. O mührün asıl varisleri olduklarına inanırlar. Yıllardır Gölge'yi serbest bırakıp onun gücünü kontrol etmek için o mahzeni arıyorlardı." Salih Usta masaya doğru eğildi. "Eğer Küller o mühre senin kanının bulaştığını, gücün sende olduğunu öğrenirse..."
Cümlesi yarım kaldı.
Çünkü dükkanın o kirli, kalın vitrin camı büyük bir gürültüyle patladı.
Cam kırıklarının kulakları sağır eden şangırtısı, dükkanın içine bir şarapnel yağmuru gibi yağdı.
Ege içgüdüsel olarak kollarını yüzüne siper ederken, Can çığlık atarak kendini devrilen bir kitaplığın arkasına attı. Salih Usta ise yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle tezgahın altına siper almıştı. İçeri dolan soğuk rüzgarla birlikte, dükkanın zeminindeki asırlık toz ve tütsü dumanı havaya kalktı.
Dumanın içinden, kırık vitrin çerçevesine basarak üç karaltı içeri adım attı.
İlk bakışta sıradan liman işçilerine veya tersane çalışanlarına benziyorlardı. Üzerlerinde ıslak, koyu renkli yağmurluklar vardı. Ancak Ege başını kaldırdığında asıl dehşeti gördü: Üç adamın da yüzü hissizdi, gözleri fanatik, ölü bir boşlukla bakıyordu. Ellerinde ağır levyeler ve paslı demir borular vardı.
Ortadaki, diğerlerine göre daha iri olan adam, başını yavaşça dükkanın içinde çevirdi ve gözleri doğrudan Ege'ye kilitlendi. Adamın dudaklarından, sanki kendi sesi değilmiş gibi mekanik ve boğuk bir fısıltı döküldü:
"Varis... Kanını getirin."
Ege'nin içindeki Gölge bu tehdidi duyduğu an zihninde kükredi. Ege'nin elleri iki yanında titremeye, parmak uçlarından siyah dumanlar sızmaya başlamıştı.
"Dükkanımdan defolun lan köpekler!"
Tezgahın arkasından yükselen bu kükremeyle birlikte Salih Usta ayağa kalktı. Elinde namlusu kesilmiş, eski bir çifte vardı. Hiç tereddüt etmeden tetiği çekti. GÜM! Sağır edici patlamayla birlikte, saçmalar öndeki adamın omzuna saplandı ve onu kapıya doğru savurdu.
Ancak adam yere düşmesine rağmen acıdan bağırmadı. Sadece saniyeler içinde, sanki hiçbir şey olmamış gibi o ölü gözlerle ayağa kalktı ve kanayan omzuna aldırmadan levyeyi kaldırıp Salih Usta'nın üzerine atıldı. Diğer iki kült üyesi ise doğrudan Ege'ye ve kitaplığın arkasında titreyen Can'a yönelmişti.
"Ege!" diye bağırdı Can, üzerine gelen adamı gördüğünde.
Ege'nin gözlerindeki kahverengilik o saniye tamamen silindi. Sıvı Karataş karanlığı göz bebeklerini yutarken, içindeki o kadim varlık dizginleri eline aldı. Ege, Can'a saldıran adamın önüne bir anda, insanüstü bir hızla belirdi. Adamın havaya kaldırdığı demir boruyu çıplak, siyah damarlı sağ eliyle havada yakaladı. Metalin, Ege'nin parmakları arasında ezilip bükülme sesi dükkanda yankılandı.
Ege adamı boğazından kavradığı gibi havaya kaldırdı. İçindeki ses çığlık çığlığaydı: Boynunu kır! Hepsini parçala!
Ege tam adamı karşıki duvara fırlatıp ölümcül darbeyi indirecekti ki, dışarıdan, dar sokağı inleten inanılmaz derecede yüksek bir motor kükremesi duyuldu.
Ses o kadar ani ve şiddetliydi ki, herkes bir anlığına donup kaldı.
Kırık vitrinin olduğu yerde, farı karanlığı bıçak gibi yaran simsiyah, modifiye edilmiş bir Scrambler motosiklet belirdi. Motor hız kesmek bir yana, tam gaz hızlanarak vitrinin kalan tahta çerçevelerini de paramparça edip havadan dükkanın içine daldı.
Ağır motosiklet, Salih Usta'nın üzerine çullanan kült üyesine havada tam isabetle çarptı. Adam kemiklerinin kırılma sesiyle birlikte kitaplıkların arasına fırlarken, motor ustaca bir manevrayla dükkanın ortasında yanlayarak durdu. Lastiklerin çıkardığı acı fren sesi ve havaya kalkan toz bulutu her yeri kaplamıştı.
Sürücü, ayağıyla motorun ayaklığını açıp siyah kaskını başından çıkardı.
Dağılmış siyah saçları, deri ceketi ve buz gibi gözleriyle Mira oradaydı.
Göz ucuyla Ege'nin havada tuttuğu adama ve Ege'nin o zifiri karanlık gözlerine baktı. Elini ceketinin içine atıp, Ege'nin boynunda hayalet sızısını hala hissettiği o Karya Karataşı hançeri çıkardı. Hançer, dükkanın loşluğunda kırmızı rünlerle parlamaya başladı.
O hançerin varlığı, Ege'nin içindeki Gölge'ye anında bir kırbaç gibi çarptı. Ege'nin gözlerindeki siyahlık acıyla geriye çekilirken, elinde tuttuğu adamı yere düşürdü. Ege nefes nefese dizlerinin üzerine çöküp öksürmeye başladı; kendi kontrolünü zar zor geri kazanıyordu.
Mira, yerde kıvranan adamların işini şansa bırakmadı. İnanılmaz derecede akıcı ve ölümcül hareketlerle, yerde doğrulmaya çalışan adamın ensesine hançerin kabzasıyla sert bir darbe indirip onu tamamen bayılttı.
Dükkana aniden derin, barut ve egzoz kokulu bir sessizlik çöktü.
Mira hançerini ceketinin içine geri soktu, siyah botlarıyla yerdeki cam kırıklarını ezerek Ege'ye doğru yürüdü.
"Eğer her sinirlendiğinde içindeki o köpeğin tasmasını bırakırsan, seni Küller'den önce ben öldürürüm," dedi buz gibi bir sesle. Sonra başını Salih Usta'ya ve korkudan rengi atmış Can'a çevirdi. "Toplanın. Bütün arka sokakları sardılar. Beş dakikaya burası tarikat üyeleriyle kaynayacak."
Can titreyerek ayağa kalktı. "Sen... Sen gökten mi indin az önce? Bizi nereye götüreceksin?"
Mira, kaskını tekrar koltuğunun altına alıp motora yönelirken omuz silkti. "Aydınlıkta yaşayamayacağınız kadar kirlendiniz artık. Sizi kendi cehennemime götürüyorum. Güvenli eve."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.