5. bölüm · Kanlı Kar

Karanlıkta Kalan İzler

Aslı kardelen Demirci

Ambulansın sirenleri karanlığı yaran bir çığlık gibi yankılandı. Sokaktaki o buz gibi havayı, sirenin keskin sesi dolduruyordu. Kısa sürede beyaz ışıklarıyla ambulans yanımızda durdu. Paramedikler hızla indi.
“Yaralı nerede?” diye seslendiler.
Onur eliyle Mert’i gösterdi. Ben hâlâ onun yanındaydım, ellerim yarasına bastırılmıştı. Birkaç saniye içinde paramedikler yanımıza diz çöktü, çantalarını açıp müdahaleye başladılar.
“Durumu kritik değil ama çok kan kaybetmiş,” dedi biri. “Hemen hastaneye götürmeliyiz.”
Onlar Mert’i sedyeye alırken, ben elimden geldiğince bırakmak istemedim. “Ben de geliyorum! Onu yalnız bırakamam!” diye bağırdım. Zeynep kolumdan tuttu, sakinleştirmeye çalıştı ama gözlerimden yaşlar dinmiyordu.
Ambulansın içine bindiğimizde kalbim boğazımda atıyordu. Zeynep ve Onur hemen arkamızdan başka bir araçla hastaneye doğru yola çıktı. Ambulansın içinde paramedikler sürekli konuşuyor, kan basıncını, nabzını kontrol ediyorlardı.
Mert gözlerini kapatmıyordu. Yüzü solgun olsa da bana bakıyordu. “Sakin ol Melodi… korkma,” dedi kısık sesiyle.
“Nasıl korkmayayım?!” dedim, hıçkırıklar arasında. “Kanıyorsun, gözlerimin önünde kanıyorsun!”
O, zorlukla dudaklarını kıpırdattı. “Yanımda olduğun sürece… hiçbir şeyden korkmam.”
Ambulansın sarsıntıları arasında gözlerimden akan yaşlar, ellerimden süzülen kanla karışıyordu. O an, zaman durmuş gibiydi.
Hastane koridorları, floresan ışıklarının sert beyazıyla daha da soğuk görünüyordu. Mert sedyeyle hızla içeri alındı. Ben peşlerinden koşmaya çalıştım ama bir doktor önüme geçti.
“Lütfen, şu an içeri giremezsiniz. Bekleme salonunda kalın.”
“Hayır! Onu yalnız bırakmayın!” diye bağırdım ama Zeynep sarılıp beni durdurdu. “Melodi, ne olur… Onun için güçlü ol.”
Dizlerimin bağı çözüldü, bekleme salonundaki sandalyeye yığıldım. Ellerim titriyordu. Gözlerim kapıya kilitlenmişti. İçeriden gelen sesler, koşuşturmalar, makinelerin bip sesleri beynimde yankılanıyordu.
Onur yanımıza geldi, hâlâ öfkeyle yumruklarını sıkıyordu. “O herif… kaçtı. Ama onu bulacağım.” dedi hırsla. Zeynep ona sertçe baktı: “Şimdi tek önceliğimiz Mert. Öfkeni bir kenara bırak.”
Dakikalar, saat gibi geçiyordu. Sonunda kapı açıldı. Beyaz önlüklü doktor, yüzünde ciddi bir ifadeyle yanımıza geldi.
“Hastanızın durumu şu an stabil,” dedi. “Bıçak yarası yüzeysel ama kan kaybı çok olmuş. Ameliyata gerek kalmadı, pansuman ve sıvı takviyesi yapıyoruz. Bir süre dinlenmesi gerekiyor. Hayati tehlikesi yok.”
O an dizlerimden güç çekildi, nefesim kesildi. “Tehlikesi… yok mu?” diye fısıldadım.
Doktor başını salladı. “Hayır. Ama çok yorgun ve hassas. Onu üzmeyin, dinlenmesi şart.”
Sözleri kulaklarımda yankılanırken gözyaşlarım yeniden aktı. Zeynep ve Onur derin bir nefes aldı. Ben ise sadece tek bir şey düşündüm: Mert’in yanına gitmek.
Hastane odasına girdiğimde kalbim sıkışıyordu. Beyaz duvarların arasında, solgun yüzüyle Mert yatıyordu. Serum koluna takılmış, nefesi düzenliydi ama gözlerindeki yorgunluk her şeyden belliydi.
Yanına oturdum. Gözlerimden yaşlar hâlâ dinmiyordu, dudaklarım titriyordu.
Mert, yavaşça elini kaldırdı. Zorlansa da yanağıma dokundu. Parmaklarının sıcaklığı, içimdeki bütün korkuları susturmak ister gibiydi. Baş parmağıyla yanağımdan süzülen gözyaşlarını sildi.
“Ssshh… sakin ol Melodi,” dedi fısıltıyla. “Bitti artık… korkma.”
Sesi yumuşaktı, gözlerinde güven vardı. O an, odada sadece onun varlığına tutunabildim. Nefesim yavaş yavaş düzene girdi. Elimi tutmasına izin verdim, o da sıkıca kavrayarak güç vermeye devam etti.
Birkaç dakika boyunca sadece birbirimize baktık. Sessizlikte, onun gözlerinde kaybolup buluyordum kendimi.
Tam o anda kapı aralandı. İçeri önce Zeynep, ardından Onur girdi. Yorgun ama ikisinin de yüzünde gülümsemeye benzeyen bir ifade vardı.
“Ya siz ikiniz film sahnesi gibi olmuşsunuz,” dedi Onur hafifçe sırıtıp. “Bir tek fonda romantik müzik eksik.”
Zeynep kaşlarını kaldırıp ona dirseğini geçirdi. “Tamam be, çocuk yeni yaradan çıktı, sen hâlâ espiri peşindesin.”
Mert acıya rağmen gülümsedi. “İyi ki geldiniz…” dedi kısık bir sesle.
Ben ise dudaklarımda küçük bir tebessümle onları izliyordum. O an, içimde ilk kez biraz olsun sıcaklık hissettim.
Ama bu huzur uzun sürmedi. Kapı yeniden açıldı. Bu kez içeri iki polis memuru girdi. Ciddiyetleri, havayı bir anda değiştirdi.
“Melodi Hanım?” dedi biri. “Sizinle konuşmamız gerekiyor. Olayla ilgili ifade alacağız.”
Bir anda yutkundum, kalbim yeniden hızlandı. Zeynep endişeyle bana baktı, Onur ise ayağa kalktı.
“Ben… gelebilir miyim?” diye sordum kısık sesle.
Polislerden biri başını salladı. “Elbette, ama ifadeyi yalnız vermeniz gerekecek.”
Mert elimi hafifçe sıktı. Yorgun gözleriyle bana baktı. “Korkma. Buradayız.” dedi sadece.
Nefesimi tuttum, başımı salladım. Yavaşça ayağa kalktım, kalbim boğazımda atıyordu. Onların bakışlarının arasında polislerle birlikte odadan çıktım.
Arkamda Mert’in gözleri kaldı.
Soğuk hastane koridorundan geçerken ayaklarımın sesi bile kulağımda yankılanıyordu. Polislerin sert adımları önümdeydi, ben ise onları takip ederken içimdeki korku her saniye büyüyordu. Ellerim hâlâ titriyordu, avuçlarım buz gibiydi.
Beni küçük, sade bir odaya götürdüler. İçeride yalnızca bir masa, üç sandalye ve floresan ışığın soğuk aydınlığı vardı. Kapı kapanınca derin bir yalnızlık çöktü üzerime.
Polislerden biri dosyalarını açtı, diğeri kalemini eline aldı. Karşıma oturdular.
“Melodi Hanım,” dedi yaşça büyük olan polis. “Bu gece çok ciddi bir olay yaşandı. Sizin tanıklığınız bizim için önemli. Ne gördüyseniz, ne hissettiyseniz çekinmeden anlatmanızı istiyoruz.”
Boğazım kurumuştu. Dudaklarımı araladım ama kelimeler çıkmakta zorlandı. Birkaç saniye boyunca sadece nefesimin titremesini duydum. Sonunda kısık bir sesle konuştum:
“Ben… ben sadece yürüyordum. Sonra yerde… bir kadın gördüm. Karın üzerinde… kan içindeydi.”
Gözlerim doldu, elimle hızlıca sildim ama titremem dinmiyordu. Polislerden biri başıyla onayladı, sakin bir tonla devam etmem için işaret etti.
“O sırada… Kaçmaya çalıştım… Ama adam beni fark etti. Yüzü maskeliydi. Elinde bıçak vardı… ve bana doğru yürümeye başladı.”
Nefesim boğazımda düğümlendi. Ellerim birbirine kenetlendi.
“Kaçamıyordum… dizlerim tutmuyordu. O an… Mert ve Onur yetişti. Onlar olmasaydı…” Sesim çatladı, kelimelerim boğazımda kayboldu.
Polislerden biri hemen not aldı. Diğeri ise biraz yumuşak bir sesle sordu:
“Adamı daha önce gördünüz mü? Tanıyor musunuz?”
Başımı hızla salladım. “Hayır… gözlerini asla unutamam ama kim olduğunu bilmiyorum.”
Bir sessizlik oldu. Kalemin kâğıt üzerinde kayma sesi odayı doldurdu.
Bir süre sonra büyük olan polis dosyayı kapattı. “Anlattıklarınız bizim için çok önemli, Melodi Hanım. Sizi tekrar çağırabiliriz. Şimdilik dinlenmeniz en doğrusu.”
Sanki içimdeki bütün güç çekilmişti. Sandalyede biraz daha oturdum, sonra yavaşça kalktım. Kapıyı açtıklarında dışarıda Zeynep ve Onur’u gördüm. İkisi de beni bekliyordu.
Zeynep hemen yanıma geldi, kolumu tuttu. “İyi misin?” diye sordu kaygıyla.
Sadece başımı sallayabildim. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti.
Onur ise moral vermek ister gibi gülümsedi. “Bak, bitti işte. Şimdi gidip Mert’i biraz daha darlayabilirsin.”
İstemeden hafifçe gülümsedim. Onların varlığı bana güç veriyordu.
Ama içimde bir şey hâlâ susmuyordu: O maskeli adamın gözleri… hâlâ ruhumda bir bıçak gibi duruyordu.