8. bölüm · Kanlı Kar
Huzur Ve Mutfak Savaşı
Sabah odada sessizlik çökmüştü, Zeynep ve Onur hâlâ kanepede uyuyordu. Gözlerimi açtığımda Mert hâlâ yatağında uzanıyordu, ama gözlerini açıp bana bakınca hafif bir gerginlik belirdi yüzünde.
“O adamı aramadılar, değil mi?” diye sordu kısık sesiyle. O dedi ‘Babasıydı’.
Onur esneyerek başını salladı, hafif sırıtmayla: “Yok, hayır. Aramadılar.”
Ben endişeyle sordum: “Peki… babanın haberi olmayacak mı?”
Mert başını hafifçe salladı. “Hayır, olmayacak.”
Zeynep gözlerini kısıp uyarı tonuyla: “Ama en sonunda eve gidince anlayacaktır.”
Mert kaşlarını kaldırıp Zeynebe baktı: “O eve gideceğimi kim söyledi?”
Ben hafifçe gülümseyip omzuna dokundum. “Tamam… o zaman ben de kalırsın.”
Doktor kısa bir kontrol yaptıktan sonra, Mert taburcu olabileceğini söyledi. “Artık evde dinlenmeniz yeterli. İlk birkaç gün çok yorulmayın,” dedi.
Hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra, hep birlikte arabaya bindik: Mert, ben, Zeynep ve Onur. Yol boyunca sessizlik yerine hafif sohbet ve kahkahalar geçti; Onur arada espriler patlatıyor, Zeynep ise hafifçe onu susturuyordu.
Mert kolunu hafifçe bana doladı, göz göze geldiğimizde yüzünde huzurlu bir ifade vardı. “Artık yanındayım,” dedi, sesi hâlâ yorgun ama kararlı.
Eve vardığımızda kapıyı açtık. İçeri girdiğimizde, dört kişi de bir an durup etrafı inceledi. Sessizlik, hafif bir huzur ve yeni bir başlangıcın enerjisiyle dolmuştu.
Mert yanımda dururken, Onur ve Zeynep de koltuklara yerleşti. Onların varlığı, odada hem güven hem de hafif bir neşe sağlıyordu. Mert bana baktı, gülümseyerek: “Hadi… şimdi biraz dinlenelim,” dedi.
Ben de başımı hafifçe sallayıp onun yanına oturdum. Parmakları saçlarımı okşarken, o an anladım ki korku artık geride kalmıştı; sadece huzur ve birlikte olmanın verdiği güven vardı.
Eve yerleşir yerleşmez Onur kolunu kaldırıp esnedi. “Bi şey diyeceğim…” dedi, gözlerini kısıp bize baktı. “Ben yine acıktım.”
Zeynep gözlerini devirdi, Onur’un abur cubur alışkanlığını hatırlayarak: “Senin miden hiç durmuyor mu ya? Az önce kahvaltı yapmadık mı?”
Onur ellerini havaya kaldırdı, dramatik bir şekilde: “Kahvaltı mı? O sadece açlığımı bastırmak için bir denemeydi. Gerçek yemek zamanı şimdi!”
Ben ve Mert birbirimize bakıp hafifçe gülümsedik. Mert sessizce dudaklarını büküp fısıldadı: “Benim canım mantarlı makarna çekti… İsterseniz yaparım.”
Hemen itiraz ettim, hafif kızgın ama gülümseyerek: “Hayır! Senin eline mutfakta bıçak vermem. Ben hallederim, merak etme.”
Mert başını salladı ama gözlerindeki kararlılığı gördüm. “Hayır, ben yardım etmek istiyorum. Hem hatırlatayım bu ilk defa mantarlı makarna yapışım değil Melodi…”
Ben kollarımı çaprazlayıp sert bir şekilde karşı çıktım: “Olmaz! Hem ben daha hızlıyım hem de sen elini yakarsın, ne gerek var!”
Mert gülümseyip bana yaklaştı. “Sen bunu diyorsun ama bu ilk defa beraber yapışımız değil hem daha eğlenceli olur. Hem bıçakla ilgilenirsen ben de karıştırırım sadece.”
İçimde bir direnç oluştu ama bakışlarını görür görmez geri adım atamadım. Hafif bir iç çekişle: “Peki… ama sadece karıştırırsın, anladın mı?”
Mert zafer kazanmış gibi başını salladı. “Anlaştık.”
Mutfağa girdik. Tencereyi ocağa koydum, mantarları doğramaya başladım. Mert yanımda duruyor, hafif meraklı bir ifade ile bekliyordu.
“Tamam, mantarları ben yıkayayım,” dedi.
“Hayır, sen onları doğramayacaksın. Yemezler Mert bey… Ben hallederim,” diye yanıt verdim.
Mert dudaklarını büküp hafifçe alaycı bir tonla: “Sadece yardım etmek istiyorum, Melodi. Biraz güven bana.”
“Hayır!” dedim kararlı bir sesle. “Senin eline bıçak vermem!”
Mert gülümseyerek elini cebine soktu. “Tamam o zaman, ben karıştırırım, gözlem yaparım. Ama uzak duracağımı sanma.”
Ben de hafifçe pes ettim. “Tamam… sadece karıştırabilirsin.”
Makarnayı kaynatırken Mert sosu hazırlamak için yanımda durdu. “Ne kadar tuz koymalıyım?” diye sordu.
“Birkaç tutam,” dedim, ama o tuzu ölçmeden eklemek için hazırlandı.
“Dur!” diye bağırdım. “Az koymalıyız, sonra çok tuzlu olur.”
Mert kaşlarını kaldırdı. “Tamam, tamam. Ama ben de biraz tat versin istiyorum.”
Mutfakta böyle hafif tartışmalar devam ederken Onur ve Zeynep salonun bir köşesinden bizi izleyip birbirlerine gülümsüyordu. Onur arada seslendi: “Hey, Mantarlı Makarna Ustaları! Birkaç tane ekmek dilimi de alsak mı yanına?”
Zeynep onu uyardı: “Sen sus Onur, bak bakalım ne kadar becerecekler.”
Ben Mert’e döndüm, hafif gülümseyerek: “Görüyorsun, herkes bizi izliyor. Şimdi biraz dikkatli ol!”
Mert, parmaklarını saçlarımı okşar gibi hafifçe elimi tuttu. “Bak, birlikte yapıyoruz. Hatta çok iyi gidiyoruz.”
Makarnayı süzdükten sonra sosu tencereden makarnaya ekledik. Karıştırırken Mert’in eli ara ara bana çarpıyor, ikimiz de gülüyorduk.
“Bak, söyledim sana! Birlikte yapmak daha hızlı” dedi.
Mert gözlerini kısıp, zafer kazanmış gibi: “İşte! Bu yüzden birlikte yapmak en iyisi.”
Sonunda masayı hazırladık. Onur ve Zeynep biraz önce mutfaktan gelen kokulara dayanamayarak oturup ilk lokmaları aldılar. “Hmm… bu çok güzel olmuş,” dedi Onur, dudaklarını sildi.
Zeynep ise hafif alaycı bir tonla: “Bakalım bu ikili mutfakta daha çok anlaşacak mı?”
Ben ve Mert birbirimize bakıp gülümsedik. Makarnamız hazır, birlikte hazırlanmış olması ise tadını daha da güzel kılmıştı.
Mert parmağını bana doğrulttu: “Bak seninle yemek yapmak… hâlâ çok güzel.”
“Evet evet, beni mecbur bıraktın için izin verdim” diye karşılık verdim.
Onur ve Zeynep tekrar kahkahalarla gülmeye başladı. O an, mutfakta sadece yemek değil, güven, eğlence ve birlikte olmanın sıcaklığı da vardı.
