5. bölüm · Kanla Mühürlendik: Varis ve Hain
Kan
Yaptığım son hamleden sonra hata yaptığımı düşünmeye başlamıştım. Sebebi ise iki tane ruhsuz, sinirli ve oldukça tehlikeli yaratıkla aynı odanın içinde olmamdı. İkisi de oldukça sinirli bir şekilde beni izlerken pişman olmuştum. Aren çalışma masasına geçip ellerini masaya yaslayarak, dikilmişti. Sert bakışları ara vermeden hala üzerimdeyken bakışlarımı oldukça kaçırıyordum. Her bir temasta beni boğduracağını düşünerek göz göze gelmemeye çalışıyordum.
Bu uzun süren sessizliği yine o bozmuştu. '' Rowen, çıkabilirsin.'' dediğinde sesinde ürkütücü bir sakinlik vardı. Kontrollü nefesler verip alıyordu. Siniri henüz ses çıkarmıyordu fakat kalbinin atış sesini, damarlarındaki kanının sesini dahi duyabiliyordum. Her an duygusunu dışa vurmazsa, bu daha büyük sorunlara yol açacak gibi duruyordu.
Rowen bana yaklaşarak ''Kızı da zindana götürüyorum. Merak etme her şeyi öğreneceğim.'' dediğinde korkuyla bir kaç ufak adım geriye gittim. Aren başını olumsuz anlamda salladı.
''Komutan!'' dediğinde sesi oldukça keskin ve netti. Rowen ise mesajı almış olacak ki başını hafifçe aşağı yukarı sallayarak sert adımlarla dışarıya ilerledi. Her adımında, ölüm melekleri canınızı alacakmış gibi hissediyordunuz.
O odadan çıktığında Aren ile baş başa kalmıştık. Uzun süren sessizliğin ardından çalışma masasının karşısındaki sandalyeyi tek eliyle kaptığı gibi yanıma bıraktı. Başıyla oturmamı istediğinde boş bakışlarla ona baktım. Bana uzun süre işkence edeceği için ayakta durmamı istemiyordu sanırım. Yeterince gerilerek karşı koyamadan istediğini yaptım.
''Adın ne senin?'' dediğinde karşımdaki duvara yaslanmıştı. Kolları göğsünde birleştiğinde pazıları oldukça belirginleşmişti. Şuan ki duruşu bile bu adamın düşmanı olmadığınız için şükür etmenize neden oluyordu. Herhangi bir silaha ihtiyacı yoktu. Gözleri öldüren, diriltendi. Sinirlendiğinde gözlerindeki turunculuklar daha da parlıyordu.
''Konuşacak mısın artık?'' Komutanıda kendisi de yanıtsız beş saniye bekleyince anında bağırıp homurdanmaya başlıyordu. Bu kadar sabırsızlık olmaz yani. Ömür geçmez anlamıyorum ki cephaneye silah mı yetiştiriyorsunuz? Öyle yapıyorlar Dilge diye kendi kendime cevap verdiğimde onu tekrar cevapsız bıraktığımı hatırladım. Ne diyeceğimi bilemeyerek konuştum.
''Kardeşimi bulmam gerekiyor.'' Dilge salak mısın? Adam zaten sinirli sana amacını mı sordu ismini sordu. Niye konuşamıyorsun sen bu adamın karşısında iki dakikada seni yok etsin diye mi?
''Kardeşim, kardeşim.'' dedi sinirle yanıma yaklaştığında ''Başka bir şey bilmiyor musun sen?'' diye bağırdığında oldukça gerilmiştim. Sandalyenin üzerinde otururken aramızda çokta bir mesafe yoktu bir kaç adımlık uzaklıktaydı. Derken o mesafeyi de kapatarak yanıma ulaştı. Bakışlarım yere düştüğünde sertçe çenemi kavrayarak ona bakmamı sağladı.
Hırıltılı nefesleri yüzüme çarparken yüzünü incelemeye koyuldum. Buğday tenliydi, gözleri hakkında kaçıncı bahsimdi hatırlamıyorum, ama bazılarının yaşama sebebi olacak kadar güzeldi. Saçları siyah denilecek kadar koyu kahverengiydi, dudakları fazla dolgun değildi, somon rengiydiler. Ama öyle bir somon değil biraz koyu, çene hatları oldukça keskindi, karakteristik burnu onu daha da benzersiz kılıyordu.
Çenemdeki eli yanaklarıma gittiğinde gözümü korkutmak için elini hafifçe sıkmaya başladı. Bu hareketi kaşlarımı çatmama neden oldu. Şimdi değil ismimi sesimi bile duyurmayacaktım.
''Adını söyle.'' dediğinde adeta askerine emir veriyor gibiydi. Ben onun askeri değildim. Ben onun emir verebileceği biride değildim. Annemi babamı onun yüzünden kaybetmiş birinden emir asla almayacaktım. Beni burada zorla da tutamazdı. Yarın olmadan gitmem gerekiyor bu lanet olası saraydan.
Yüzümü daha da geriye yasladığında bütün boynum açıkta kalmıştı. Diğer elini de sandalyeye yaslayarak beni kendisiyle sandalye arasına hapsetmişti. Tüm hareketleri kasılmama neden oluyordu. Bile bile beni korkutmaya çalışıyordu.
''Aylardır kan görüyorum. Yüzlerce can gözümün önünde farklı fantezilerle yok edildi. Tenime farklı kanlar değdi.'' Adeta tıslarcasına konuşuyordu. ''Rüyalarımda, aynada, gözümü her kapattığımda gördüğüm tek şey kan.'' dediğinde her kelimesini sertçe vurguluyordu. Yüzümün sol tarafını kendine daha da yakınlaştırdığında gözümün içine baka baka devam etti. ''Ben bu kadar delirmişken, kalbini yerinden söküp çıkarmam hiç zor olmaz.''
Yapardı. Her sözü ben bunu yaparım diye bağırıyordu. Basitti dediklerini yapıp ölmeden buradan kaçacaktım. ''Anlaşıldı mı?'' diye sorduğunda sesi yine o sinir bozucu sakinliğine kavuşmuştu. Başımı salladığımda, yanaklarımdaki eli gevşedi.
''Adını söyle.'' dedi tekrar ne vardı kızım en başında konuşsaydın diye içimden geçirmedim değil. Kaşını kaldırıp bana bakmaya devam ettiğinde bende ona bakarak cevap verdim.
''Dilge.'' sesim farkında olmadan titreyerek çıkmıştı. O bağırırken ben karşısında adeta fısıldıyordum. Sonunda ulaştığı yanıtla başını salladı.
''Manasını biliyor musun?'' dediğinde başımı olumsuz anlamda salladım. ''Güzel konuşan demek'' dediğinde gözlerine bakmakla yetindim. 'Çok hoş ama bunu bu sen beni bu şekilde hapsetmişken konuşmasak olur mu Varisim 'desem çok sinirlenir miydi? diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum.
''Dilge,'' dediğinde adımı onun dudaklarından çıkarken izlemek inanılmaz rahatsız edici bir şeydi. Dudaklarını izlediğimi fark ettiğinde gözleri koyulaşmıştı. Anlaşılan tek rahatsız olan ben değildim. Bir sapık gibi adamın dudaklarına bakarsan rahatsız olurdu tabi.
''Kaç yaşındasın?''
''Yirmi bir.'' dediğimde bu odanın havasına alıştığım için her an yanlış bir şey yapabilirdim. ''Sen kaç yaşındasın?'' dediğimde o yanlışın çok geçmeden geldiğini fark ettim.
Sen kimsin varise soru soruyorsun. Rowen haklıydı, bendeki aptal cesaretiydi. Dışarıdan gören kendi canıma kıymaya çalıştığımı falan düşünecek. Yine bağıracak mı diye ona baktığımda, gözlerinin anlık yumuşadığını gördüm. Elini çenemden çektiğinde, dudaklarını gizleyerek kahkaha attı.
''Sen çok garip birisin.'' dedi gülüşlerinin arasından söylediği şeyi duyunca yüzüm istemsizce düştü. ''Yemek salonunda Kral'ın üvey kardeşiyle o şekilde konuştuğunda anlamlıydım, senin yersiz cesur olduğunu.'' dediğinde gözlerim fal taşı gibi açılmıştı.
''O senin halan Cassandra mıydı?'' dediğimde o gülmeye devam etti. ''Sizin... Sizin halanız mıydı?'' diye düzelttiğimde gülümseyerek başını salladı.
''Bana hizmetçi dedi ama'' diye kendimi haklı çıkarmaya çalışıyordum. Haklıydım da zaten fakat o Kralın kardeşiydi.
''O böyle biri,'' dedi Aren bunu anlamak zor değildi zaten ''Üstündekilerle seni öyle sanması doğal. Sana farklı kıyafetler getirmelerini söyleyeceğim.'' dediğinde ona anlam veremeyerek baktım.
''Yeni kıyafetlere gerek yok.'' dedim kaşlarım tekrar çatılmıştı ''Kalıcı değilim.'' dediğimde o benden uzaklaşarak sedirlere geçti. Ardından sandalyeden kalktığımda, bana döndü.
''Mektubu yok etmeden önce düşünecektin.'' dedi Aren ''O gece yaşananları bilmek istiyorum. Kim neden seni bıçakladı?'' diye devam ettiğinde kafayı yemek üzereydim.
Ne yapacaktım. Mektupta yazanlar açıktı. Ya bir şekilde burada kalacaktım. Risksiz bir şekilde hanedanın içinde olup savaşa dair her şeyi öğrenecektim. Bunu yapabilirdim, ama tüm bu bilgileri Eranos'a nasıl ulaştıracaktım. Bunu ne için yapacaktım. Riven yaşıyor muydu bilmiyordum. Ben tüm bunları yaparken onu nasıl yaşatacaklardı, zarar verecekler miydi? Bunların hepsi bir olasılıktı. Diğerini seçip bu saraydan çıkarsam ise Eranos'u karşıma alıp kardeşimi o şekilde kurtaracaktım. Morveth'in karşısında ben yani, nerede olduğunu dahi bilmiyordum. Üstelik şu mektubu getiren hizmetçi beni sarayda göremezse, bunu bir gecede Eranos'a öterdi. Her şeyi Varis Aren'e anlatsam ne olurdu? Hem sonuçta onun savaştığı ülke kaçırdı Riven'ı. O kurtarabilirdi onu, ama neden bunu yapsın ki, zaten aylardır Morveth'in karşısında savaşıyor. Onu yenebilecek donanıma sahip değiller.
Şuan tek çarem Eranos'un istediğini gerçekleştirmekti. Ancak bunu bana ayırdıkları odanın içinde beceremeyecektim. Yakınlarında olmalıydım ki tüm planlarını öğrenebileyim. Bana güvenmesini sağlamam gerekiyordu. Ondanda önce mektubu bana ulaştıran hizmetçiyi bulmalıydım.
''Dilge,'' Varis Aren'in meraklı sesi beni tüm bu düşüncelerden uzaklaştırmıştı. Uzun süre boşluğu izlediğimi fark ettim. Bakışlarım ona yöneldiğinde kapı iki kez çalındı. Varis kapının ardındaki her kimse gelmesini söylediğinde kapı gıcırdayarak açıldı.
İçeriye Seren başta olmak üzere bir kaç hizmetçi kadın ellerinde tepsilerle geldiler. Seren varisin önünde ufak bir reverans yaptı. Beni görünce ise başını hafifçe öne eğip, gülümsedi
''Varisim kahvaltınızı yapmadan yemek salonundan ayrıldığınız için Kraliçe Elira bunları hazırlattı.'' diyerek arkasındaki kadınlara sedirin ortasında minik ayaklı masayı işaret etti. Her biri ayrı bir nizam içinde masanın etrafına dolaşıp yemekleri düzmeye başladılar.
''Ellerine sağlık Seren sağolasın.'' dedi Varis ona resmi bir tebessüm verirken Seren ellerini birleştirip bana döndü.
''Odanıza sizi görmeye geldiğimde yoktunuz. Yemeklerinize ise dokunulmamıştı.'' dedi Seren'in ilgili tavırları oldukça hoşuma gidiyordu. Bana kendimi bu sarayın kraliçesi gibi hissettiriyordu.
''Öyle mi?'' Varis çatık kaşlarıyla bana döndüğünde ona ve bu yüz ifadesine çok alışmaya başlamıştım. Artık birisi Aren dediğinde gözümün önünde çatık kaşlı biri canlanacaktı.
''Ben acıkmamıştım.'' dediğimde midem tam o an bunu inkar etti. Tanrım tam şuan mıydı sırası? Yüzüm alev alev yanmaya başladığında, yer yarılsa da içine girseydim diye bildiğim tüm duaları okumaya başladım.
Seren hafifçe kıkırdığında yüzümün domatese dönüştüğüne yemin edebilirdim. Elimi karnıma götürdüğümde yarayı hissetmiştim. Ancak şuan daha utanç verici şeyler yaşanıyordu.
''Dilge bana eşlik edecek Seren, onun içinde bir şeyler hazırla.'' dedi Aren olmaz anlamında ona başımı salladığımda o eliyle yanındaki sedire işaret etti. Ne yaparsam yapayım en sonunda o kahvaltıya oturacaktım. İtiraz etmeden yanına ilerlemeye başladım. Zaten istemesemde ona yakın olmak zorundaydım.
Aren başıyla Seren'e işaret verdiğinde diğer kızlarıda toplayıp odadan çıktı. Masadaki fincana uzanıp içmeye koyuldu. ''Neden yemeğini yemedin?'' diye bana döndü sırtını iyice sedirlere yasladığında sadece fincanındaki çayı yudumluyordu.
''İstemedim.''
''Miden öyle demiyor ama.'' dediğinde sedirin üzerindeki yastıklardan birini alıp yüzümü utançla kapattım. O ise bu hareketimle daha da keyiflendi. Yastığı yüzümden çekmeye çalıştığında sedirin en köşesine gidip konuşmaya başladım.
''Varis Aren çok kabasın'' diye sinirlendiğimde ufak bir kahkaha attı. Yastığı sonunda yüzümden çekebildiğinde, alıp yatağına fırlattı. Ardından gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
''Kusurum olduysa affet beni. İlk defa birinin midesi karşımda konuşunca ne yapacağımı bilemedim.'' dediğinde daha da yere battım. Üzgünüm varis midemde ilk defa bir soylunun karşısında konuştu.
''Bu yaşanmamış gibi devam edebilir miyiz lütfen?'' diye sızlandığımda başını iki yana salladı. Saçları hafiften dağılmaya başlamıştı. Hafif dalgalı bukleleri vardı.
''Asla.'' dedi sesi oldukça netken devam etti. ''Kasaba söylediklerini de unutmuş değilim.'' dediğinde yüzünde yapmacık bir öfke vardı.
''Ortaya çıkacağını bilseydim daha fazlasını söylerdim.'' dediğimde şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Yüzünü bana yaklaştırdığında gözlerini kısarak biraz daha yaklaştı. Ben ise daha geriye gidiyordum. Af mı dilemeliydim tam şuan?
''Seni zindanlara yem ederim küçük.'' diye fısıldadığında nefesi yüzüme çarpmıştı. Hitabı beni sinirlendirmiş olacak ki kaşlarımı çattım. Yakınlığı beni adeta mest etmişken aldığım nefes kokusuyla karışık giriyordu bedenime. Daha fazla nefes almaya başladım.
Uzaklaşmaya niyetli değildi. Bunu istediğimi de düşünmüyordum. Yüzüne alık alık baktığımın bile farkında değildim. Ancak bu yakınlık dışarıdaki savaştan bile daha çok acı barındırıyordu. Bakışları bir anlığına dudaklarıma kaydığında rüya gördüğümü sandım. Bir kaç saniyelik bir rüya savaştaki tüm feryatları kalbimde toplamıştı. Göz yaşları, çığlıkları, kırıklıkları, ölümleri her şeyiyle savaş benim içimde yaşanıyordu. Kalbim bebeğini kaybetmiş bir anne gibi acıyla kıvrandığında gözleri tekrar gözlerimle buluştu. O an gözlerinde çok tanıdık bir anı yeniden yaşam buldu.
''O gece duman her yeri kaplamıştı. Annemin eli elimdeydi ''Koş.'' diye bağırıyordu. Ama koşamıyordum. Nasıl koşabilirdim ki ardımda babamı Riven'ı bırakarak. Annem her ne kadar çekiştirse de gözlerim babamdan kopmuyordu.
Babam ve Riven, kapının önünde zırhlı adamlara karşı tek başlarına duruyordu. Kılıcını salladığında bile nefesi kesilecekmiş gibiydi. Sonra... sonra o ses uğursuz soğuk demirin ete saplanma sesi...
Sesle irkilip geriye baktığımda babamın yolun sonu olduğunu fısıldayan gözlerine buldum. Bir anlığına bana baktı. Sonra yere düştü. Tüm ülkenin acısını unutmuştum. Yüreğim içinde onu mahveden bir yumru oturdu.
''Baba!'' diye bağırdım ama sesim boğazıma takıldı.
Annem beni itti. ''Dilge, bakma!'' dedi. Ama nasıl bakmam? O an... onu gördüm. Karnına saplanan kılıç dudaklarının kenarından akan kan son bakışı bunları görmeme rağmen gözlerim bir daha nasıl başka yere bakabilirdi?
Riven kaçmamızı söylüyordu. Ama sesler birbirine karıştı. Her şey bulanıklaştı. Annem beni kollarımdan kavrayıp, arka sokaklara sürüklemeye başladı. ''Koş, Dilge! Arkana bakma!'' diyordu. Ama bu mümkün değildi. Babamı orada bırakmıştım.
Arkamızdan gelen ayak sesleri, çeliklerin birbirine çarpma sesi… göğsümün içinde yankılanıyordu. Annemin nefesi hızlı, yüzü ter içinde. O an bile umutla bakmak istiyordu... sanki her şey yolundaymış gibi.
Bir köşeye dönmemizle, karşımızda iki zırhlı adam belirdi. Annem beni geriye itti.
''Git!'' dedi.
''Hayır! Sen de gel!'' dedim.
Ama annem gözlerime baktı… ve o bakışta binlerce söz gizliydi.
''Git… Riven’i bul… ne olursa olsun.''
Adamların biri hızla üzerimize yürüdü. Annem elindeki küçük bıçağı kaldırdı ama…O kılıç, onun narin bedenini delip geçtiğinde… çıkan o boğuk nefes sesi… hala kulaklarımda.
Yüzüme bir kaç damla kan sıçradı. Gözlerim gözlerine kitlendi. Saçım başım darmadağın, üstüm toz toprak ve kan... ama hiç birini hissetmiyordum. Sadece anneme koştum. Ellerini uzattı ama son kez bebeğinin ellerini tutamadan gözlerindeki sıcaklık kayboldu. Hala bana bakıyordu ama eskisi gibi değil.
Dizlerimin üstüne düştüm. Ellerim titreyerek karnına gitti. Parmak uçlarımda sıcak ve ıslak bir his yayıldı. Elimi kaldırıp baktığımda kırmızıya bulanmıştı. Yemin ederim yüreğimden bir şey koptu. Öyle bir acıyla ayrıldı ki bedenimden kalbim bir daha atmayacak gibi hissettim.
''Anne!'' diye hakırdım. Öyle bir haykırıştı ki o an gökteki kuşlar bile halime acıdı, gecenin karanlığı bile sabaha kalmak istedi.
Riven, geriden koşup geldi. Gözleri bana, sonra annemin cansız yüzüne kaydı. Sol gözünden bir damla yaş süzüldü ama olduğu yerde donup kaldı.
O küçücük an ikimiz için de bir ömür kadar uzundu.''
İşte, o gecenin karanlığını Aren'in gözlerinde gördüm. Bu yasak, yanlış yakınlığı onun göğüslerinden ittirerek bozdum. Her şeyin sorumlusu olan o adamla nasıl böyle yakınlık kurabilirdim. Anne ve babam çekilen o kılıncın sebebi olan adamın gözlerinde o günden başka bir şey nasıl görebilirdim.
