5. bölüm · Kanatların sessizliği
5. Bölüm
Resmen donup kaldım. Bu kızda bir şeyler olduğunu biliyordum!
Tabiki ne Felix'in ne de Ares'in gözünden kaçmıştı. Onlarda biliyordu!
Ama Felix,Aresin aksine aramızda dolaşıp iyi görünmüyordu. Uzaktan izliyor ve en ufak zarar göreceğimiz anda üstüne atlamak için bekliyordu. Gözlerindeki öfke kıvılcımlarını görebiliyordum. O da açıkça Alvara'ya meydan okuyormuş gibi onun göreceği şekilde ellerinde elektrik kıvılcımlarını döndürüyordu.
Bu açık bir uyarıydı.
Hemen Felix’in yanına gittim.
Alvarayla bakışıyorlardı geldiğimi görmüştü ama sanki Alvaradan gözünü ayırsa bir şey yapacakmış gibi hiç gözlerini ayırmıyordu. Bir yandan da bir melodi mırıldanıyordu.
Alvaraya doğru baktığımda Alvara pes edermiş gibi gözlerini devirdi ve kocaman gülümseyerek diğerlerinin yanına gitti.
Felix sonunda bana baktı ve elini omzuma koydu.
"Bir sorun mu var?"
"Anladım! Herşeyi anladım. O çay-"
Felix hemen ağzımı eliyle kapattı.
"Shh sesiz ol! Dinliyorlar."
Kafamı salladığımda ağzımı açtı ve eliyle oturmam için işaret etti. Yanındaki kayalığa oturdum ve görkemli şelaleyi izledim.
"Çok büyüleyici değil mi? Sanırım devler gerçekten vardı?"
"Artık şaşırmıyorum..."
Felixe doğru fısıldadım.
"Ares de farkında."
"Biliyorum. Bende mesajını aldım. Zaten tek olsaydım ne yapardım bilemiyorum. Kısa sürede ailem gibi oldunuz. Gizlenmeden, herşeyimle yanınızda olabildim. Ama bu durum herkesin böyle olması beni acayip geriyor."
"Benim için de öyle Felix, benim içinde öyle..."
"Artık uyusan iyi olur uyu ve dinlen."
"Sen uyumayacak mısın?"
"Hayır ne olur ne olmaz beklesem iyi olur."
Kafamı hafifçe salladım ve yavaşça oturdugum yerden kalktım. Saat çok geç olmalıydı çünkü hava kararmıştı. Tahminimce normal saatlere göre sabaha karşı falandı. Hava buz gibiydi o yüzden oyalanmadan hemen hamağa gittim ve kanatlarıma sıkıca sarıldım.
Fakat bir türlü uyuyamıyordum. Çok tedirgin olmuştum ve deli gibi korkuyordum. Kendim için değil onlar için, onlara bir şey olacak diye çok korkuyordum. Saatlerce uyuyamadım. Sürekli etrafı kontrol ediyordum. Alvara da neredeyse uyumamıştı, bir ara kaybolmuştu ama nereye ve ne zaman gittiğini görmemiştim sonrasında ise ormandan gelmişti. Bana baktığı gibi hemen hamağa saklandım. Görmediğini umuyordum. Peki Felix onun nereye gittiğini görmüş müydü?
Uzun bir sessizlikten sonra ise çok yoğun bir fırtına başlamıştı havada birden şimşekler çakmaya başlamıştı. Bu doğal olamazdı çünkü gerçekten bir anda olmuştu. Hemen kalktım. Aklıma ilk gelen isim Felix olmuştu.
Felixe baktığımda bıraktığım yerdeydi ama her yerinde izler vardı. Cildinde damarlar gibi şimşek ve elektrik izleri parlıyordu dövmesi dışında boynuna kadar ulaşmış gibiydiler.
Felix ise kafasını geriye atmış, boynuna kadar gelen mavi izler canını yakıyormuş gibi dişlerini sıkıyordu.
Herkes uyanmıştı ama tepkisiz bir şekilde duruyorlardı, Ares dışında endişe ile ona bakıyordu. Bir anlığına göz göze geldik. Hemen süzülerek aşağıya uçtum. Aresin yanına gittim.
Alvaraya bakarak resmen bağırdım.
"NE YAPTIN ONA!? ONA NOLUYO!?"
Ares şaşkın bir şekilde konuştu.
"Kabus görüyor..."
Alvara bana dönmedi bile keyifli bir şekilde onu izliyordu.
Hemen yanına koştum arkamdan ares bağırıyordu.
"AMARİS KENDİNDE DEĞİL! SENİ ÖLDÜREBİLİR!"
ama umrumda değildi bunu göze alıyordum. Ares dışında herkes bir büyüye kapılmış gibi bakıyordu sadece.
Felixin yanına gittiğimde yattığı yerde toprakta elektrik kıvılcımlarının yayıldığını gördüm. Gücü inanilmazdı.
Yağmurda ıslanıyorduk ve fırtına ciddi zarar verecek duruma gelmişti. Hatta buraya doğru Yaklaşan kocaman bir hortum vardı. Ama bunların hiç birini düşünme sırası değildi.
Felix'in yanına çöktüm yerden yayılan elektrik sanki vücuduma bir sürü iğne batıyormuş gibi canımı yakıyordu.
Elimi elektriklerin tek uzanamadığı yere kafasına koydum.
"Felix beni duyduğunu biliyorum! Her ne görüyorsan artık bitti! Ben yanındayım ve diğerlerini sen olmadan kurtaramam! Nolur kendine gel!"
Felix'in gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
Kendine gelmiyordu ve hortum yaklaşıyordu.
Elektrikler umrumda değildi. Ölebilirdim ama bunu onun için göze alıyordum kimse kendinde değildi.
Ani bir hareket ile sıkıca Felixe sarıldım. O an Ares bana doğru gelmeye çalıştı ama etrafımızda yayılan bir güç onu geri fırlattı.
Sanki damarlarının içinden elektriğin geçtiğini hissediyordum. Ölüyor gibi hissediyordum ama sanki bir güç beni koruyor gibiydi.
"BURDAYIM!"
Bir süre sonra gözlerim karardığında kendimi geriye bıraktım. Son hatırladığım şey yaklaşan hortumun yok olduğuydu.
Bu benim sonum muydu..?
Gözlerim ağır ağır aralandığında önce ışık gördüm. Ne gökyüzünün şimşeği ne de kamp ateşinin alevi… Daha yumuşak, daha huzurlu bir ışık. Nefesim göğsüme geri dönüyordu, boğazımda metal tadı hâlâ kalmıştı ama hayattaydım.
Yanımda biri vardı. Önce sıcak bir el hissettim, sonra bulanıklaşan siluetler netleşti.
Felix… Başımı hafifçe çevirdiğimde yüzünü gördüm. Yorgun ama gözlerinde alışık olmadığım bir yumuşaklık vardı. Çenesindeki kas titriyordu, sanki kendini zorla dik tutuyordu.
“Beni korkuttun,” dedi kısık bir sesle. Sözleri neredeyse fısıltı gibiydi ama öfke değil, endişe doluydu.
Tam karşımdan bir başka ses geldi.
“Daha fazla kendini zorlamamalısın.”
Ares, kollarını göğsünde kavuşturmuş, ama gözlerinden taşan rahatlamayı saklayamıyordu. Yanıma yaklaşıp diz çöktü. “Senin deli cesaretin olmasa şu an hepimiz o hortumun içinde savrulmuş olurduk.”
Felix bakışlarını Ares’e çevirdi, sonra tekrar bana döndü.
“Bir daha böyle bir şey yaparsan…” diye başladı, ama cümleyi bitirmedi. Dudaklarının kenarı seğirdi, gözleri nemlendi. Onun öfkesinin ardında saklanan kırılganlığı ilk kez bu kadar açık gördüm.
Sadece fısıldayabildim:
“Ben… seni orada bırakmadım.”
Felix başını eğdi, alnını hafifçe benim alnıma yasladı. Ellerinden hâlâ hafif bir sıcaklık yayılıyordu, elektrik değil… Daha çok kalp atışının yankısıydı.
Ares sessizce geri çekildi, ikimizin de bu ana ihtiyacı olduğunu bilerek. Ama gitmeden önce omzuma dokundu.
“İyileşiyorsun. Dinlen. Biz buradayız.”
Arese gülümsedim ve Felixe geri döndüm.
"Daha önce böyle bir şey olmuş muydu?"
Felix sertçe yutkundu. Gözlerini kaçırdı ve geri çekildi.
"Seni zorlayamam..."
"Sana borçluyum... Beni cidden çok korkuttun. Lanet olsun."
"Ne gördün?"
"Daha önceden yaşadığım bir olayı."
İyice doğruldum.
"Anlatmak istersen, dinlemek isterim."
"Ben küçükken bir kabus görmüşüm ve..."
Çok zor konuşuyordu, birden gözlerinden yaşlar süzüldü çenesi kasıldı.
Elimi omzuna koydum ve sıvazladım.
"Babamı orda kaybettim. Hepsi benim yüzümden oldu... onu ben öldürdüm."
Bu bardağı taşıran son noktaydı.
Felix omzuma kafasını koydu ve ağlamaya başladı.
Bir süre sadece rüzgâr sesi ve biz öylece kaldık.
Hepimize zarar vermekten korkmuştu.
Felix’in omzumda titreyen nefeslerini hissediyordum. İçindeki yük o kadar ağırdı ki, gözyaşlarıyla birlikte sanki gökyüzünün kasveti de üzerimizden akıp gidiyordu. Elimi sırtında yavaşça gezdirdim, kelimeler boğazıma dizildi.
“Felix…” dedim alçak bir sesle, “bunu sen yapmadın. Kabusların seni kandırmasına izin verme. Biz buradayız. Ben buradayım.”
Başını kaldırdı, gözleri kıpkırmızıydı. Bana baktığında öfke yoktu, sadece derin bir kırılganlık vardı. Dudaklarını araladı ama cümleyi kuramadı, yine sustu.
O sırada Ares yaklaşarak yanımıza çömeldi. Sesinde alışılmadık bir yumuşaklık vardı.
“Böylesine güçler taşıyan biri… geçmişiyle yüzleşmekten kaçarsa sadece daha çok yara alır. Ama yüzleşirse, sadece kendini değil bizi de koruyabilir. Çok ama çok güçlüsün. Ve harika bir kalbin var. Kendini yıpratma.”
Felix, Ares’in gözlerinin içine baktı. Aralarında görünmez bir meydan okuma vardı ama kavga değil, birbirini anlama isteği gizleniyordu.
Ben ise ikisinin arasında otururken fark ettim; fırtına dinmişti, gökyüzünde ağır bulutların arasında küçük bir ay ışığı kendini göstermişti. Sanki gökyüzü bile Felix’in yükünü paylaşmaya başlamıştı.
O sırada gözüm diğerlerini aradı herkes oturuyordu. Ve gittikçe ağırlaşmışlardı. Sanki canlı değil gibiydiler. Bu kız ne yapmıştı! Bir an önce harekete geçmeliydik.
"Ben biraz uzakta takılacağım. Iyi olduğunu gördüm ya o bana yeter."
Felixin konuşmasıyla yine ona döndüm ve kafamı onaylarcasına salladım.
Felix uzaklaşınca Ares yanıma oturdu.
"Beni korkuttun. Kendine sakın yetersiz yada fazlalık deme. Çok cesur ve güçlüsün."
"Ama sen bunu nerden biliyorsun?"
"Rüyanda sayıklıyorsun su varisi."
Sinsice güldü.
"Ne? Cidden mi? Daha neler dedim!?"
"Oda bende kalsın artık."
Ares bir şey dememi daha beklemeden kalktı. Göz göze geldiğimizde dilim tutulmuş gibiydi, bana göz kırptı ve gitti.
Öylece kala kalmıştım.
Ateş varisi Ares...
Bana ne yapıyorsun böyle?
Saat ilerledi. Ben hala dinleniyordum ve gözlem yapıyordum.
Aklım Felix de kalmıştı.
Hala kayaların üzerinde oturuyordu ama artık gözlem yapmıyor sadece gökyüzüne bakıyordu. Saçlarının hafif rüzgarda hareket edişini görüyordum sadece.
Yavaşça yanına gittim. Oturmadan elimi omzuna koydum.
"Hadi kalk."
Gözleri kapalıydı ve derin derin nefes alıyordu.
"Seni öldürebilirdim."
"Hayır. Bu benim şeçimimdi ayrıca hala hayattayım yani bunun bir önemi yok."
Felix yavaşça bana baktı. Omzundan elimi çekip uzattım.
Elini verdiğinde yumuşak teni artık canımı yakmıyordu. Yavaşça ayağa kalktı.
"Sarılalım mı? Ama bu sefer elektrik olmasın lütfen"
Kıkırdadım ama Felix suçluluk hisseidyor gibi yeniden baktığında bunun yanlış bir şaka olduğunu anladım.
"Şaka yapmak istemiştim. Üzgünüm..."
Onu kendime çektim ve sıkı sıkı sarıldım.
Felix bana bir abi ve ya kardeş gibi hissetiriyordu. Onu kısa sürede benimsemiştim.
O sırada sarılmamızı bölen çok şaşırtıcı bir ses geldi.
"Felix! Amaris! Buraya gelin!" Baktığımda seslenen kişinin Alvara olduğunu gördüm.
Sanırım patlama noktasına yaklaşmıştık.
Felixe baktığımda gülümsedi.
"Ben burdayım."
Ona karşılık verdim ve yanlarına gittim.
Arese baktığımda oda bana dik dik bakıyordu.
"Ben bir karar verdim. Ekip adına."
"Pardon da sen kim oluyorsunda karar veriyorsun ekip adına!?"
Felixin kesin sesi kulaklarımda çınladı.
Artık doruk noktasına gelmişti.
"Onlara ne yaptın bilmiyorum ama bunuda çözücem!"
"Bende seninle ilgili konuşacaktım Felix."
"Pardon?"
"Bence Herkesin iyiliği için gitmelisin."
"Ne!?"
Bu sefer bağıran ben olmuştum felix ise donup kalmıştı.
"Bu gece hepimiz ölebilirdik. O tehlikeli ve gitmeli!"
"Buna karar verecek olan son kişi bile değilsin! Çocuklar kendinize gelin! Öylece durmayın burda Felix söz konusu! Uyanın!"
Alvara’nın sesi gittikçe sertleşiyordu.
“Felix, burada olman doğru değil. Gitmelisin.”
Sözleri öyle yumuşak başlamıştı ki, neredeyse bir ricaydı. Ama saniyeler içinde, kelimeler bir emir gibi ağırlaştı. Sanki her hecesi, etrafımızdaki havayı sıkıştırıyordu.
Felix hiç tepki vermedi. Gözleri Alvara’ya dikilmiş, sessizce ama kararlı bir şekilde bakıyordu. O bakış, geri adım atmayacağının işaretiydi.
Tam o anda içimde bir kıvılcım koptu. Kalbim sıkıştı, boğazım düğümlendi. Sanki göğsümün derinliklerinden, kelimelere bürünmek isteyen bir melodi yükseliyordu. Ben daha anlamadan dudaklarımdan dökülmeye başladı…
Bir şarkının yankısı.
Tanıdık, ama unuttuğum bir dost gibi.
"Trouble he will find you no matter where you go,oh oh"
Sözler dudaklarımdan süzülürken tüylerim ürperdi. Sesim titriyordu, ama şarkı kendi
yolunu buluyordu.
Ares bana döndü, yüzünde şaşkınlık vardı. Ardından, Adelina’nın gözleri parladı. O da aynı sözleri mırıldanmaya başladı.
"No matter if you're fast no matter if you're slow, oh oh"
Derken Tomris, Amaya, Alina,Lyra… Hepsi birden, farkında olmadan bana katıldılar.
Ve Ares:
"The eye of the storm or the cry in the mourn,oh oh"
Yemin.
O eski yemin, güçlerimizin birbirine bağlandığı o an…
Şimdi yeniden uyanıyordu.
Kanatlar hafifçe titredi, yerdeki su dalgalandı, havadaki kıvılcımlar ışıldadı. Her birimiz, sanki görünmez bir iplikle aynı şarkıya, aynı duygunun fırtınasına çekiliyorduk.
"You're fine for a while but you start to lose control"
Herkes yavaş yavaş farkına varmış ve Ayağa kalkmaya başlamıştı.
Adelina bile şaşkınlıklıkla devam ettirdi ama o melodi o kadar uyumlu ve güzeldi ki...
"He's there in the dark"
Ve tabiki ilk arkadaşı Alina da katıldı.
"He's there in my heart"
Felixe baktığımda gözleri dolmuştu. Az önceki sert tavrı tamamen kaybolmuş gibiydi.
"He waits in the wings"
"He's gotta play a part"
Ardından Felixde katıldı
"Trouble is a friend, yeah, Trouble is a friend of mine"
Ve hepimize kocaman bir gülümsemeyle baktı. Ardından kendinden emin bir şekilde Alvaraya baktı.
Alvara geri adım attı. Gözlerindeki dinginlik gitmiş, yerini öfkeye bırakmıştı.
“Hayır…” diye fısıldadı. “Bunu hatırlamamanız gerekiyordu.”
Ama çok geçti.
Şarkı, artık hepimizin içindeydi.
Ve her dizesi, Felix’in yanımızda kalması için atılan bir çığlık gibiydi.
Felix üzerine doğru bir adım attı.
"Su kralı bunu unutmayacak!"
Dondum...
Onu babam mı göndermişdi? Bütün bu yaralanması, iyi ve kötü davranışları herşey onun eseri miydi...
Sanki herkesin gözleri bana dönmüş gibi hissettim, suçluluk hissi saniyeler içinde beni yiyip bitirdi. Kanım çekilmiş gibi rengim atmıştı ve sadece Alvaraya bakabiliyordum...
Kız öleceğini biliyordu. Ruhu sönmeye başlamıştı. Mavi saçları uçlarından yukarıya doğru hafifçe beyazlamış ve yüzündeki renk gitmişti. Güzel cildi ve yüzü resmen taşlaşıyor gibiydi.
Bense kimseye bakamadan sadece ona bakıyordum. Üşüyordum ve titremeye başlamıştım.
Ama tüm bu olanlar Felixin umrunda değildi. Alvara onun travmasını tetiklemiş ve içindeki nefreti iyice körüklemişti.
Felix ona doğru yavaşça yaklaşıyordu. Umutsuzlukla ölmesini istiyordu.
Alvara yavaşça gücünü kaybederek yere yığıldı. Saçları tamamen beyaza dönmüştü ve vücudu tamamen taşa dönüşmüştü.
Yüzüne doğru yayılıyordu.
Kız hafifçe gülümsedi.
"Ailen seni bulduğunda asıl umutsuzluğu sen yaşayacaksın... ama sen benim kadar şanslı olmayacaksın, çünkü hızlıca sona varıyorum ve bu bitmek üzere..."
Son nefesini vermesiyle beraber gözlerini kapattı ve tamamen taşa dönüştü.
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Öylece kala kalmıştım.
Alvara ölmüştü.
Taşlaşmış bedenin üzerine sessizlik çöktü.
Kimse hareket etmiyordu. Sanki bir rüyanın içinde donup kalmıştık. Ateşin çıtırtısı bile duyulmaz olmuştu. Saçlarımı rüzgâr savuruyordu. Sanki doğa elf kızının yasını tutuyordu. O doğanın bir parçası olmuştu...
Alvara’nın bir zamanlar ışıldayan saçları, bembeyaz ve kırılgan bir taş dokusuna dönmüştü. Yüzünde o son gülümseme donup kalmıştı.Alaycı mıydı, yoksa gerçekten huzurlu muydu? Karar veremiyordum.
Nefesim sıkıştı. İçimdeki buz, damarlarıma kadar yayılıyordu. Dudaklarım titreyerek açıldı ama sesim çıkmadı.
Felix ise hâlâ onun önünde duruyordu. Yumrukları kenetlenmişti. Vücudunun etrafında kıvılcımlar hâlâ dans ediyordu ama artık öfkeyle değil, sanki nefes almayı unutan kalbin yankısıyla titriyordu.
“Felix…” dedim sonunda, sesi zar zor çıkararak.
O an, yavaşça başını bana çevirdi. Gözleri parlaktı ama parıltının ardında derin bir uçurum gizleniyordu.
“Ben istemedim.” Sesinde hem inat hem acı vardı. “Ben sadece… onun gerçeği söylemesini istedim.”
Ares öne çıktı. Çenesinde sert bir ifade vardı ama gözlerinde alışılmadık bir yumuşaklık da parlıyordu.
“Gerçek ya da değil… kimseyi bu şekilde kaybetmeyi istemezdik.”
Adelina ürpererek Alvara’nın taşlaşmış bedenine baktı. “Ama o… o bizi uyutmuştu. Bizi kandırmıştı. Uyanmasaydık kim bilir daha neler olurdu! Felix kendini suçlu hissetmemelisin en doğrusu buydu.”
Amaya da başını salladı, sesi titriyordu. “Evet, o düşmanımızdı. Yine de… bu kadar hızlı…”
Grubun sözleri birbiri ardına geldi ama ben hiçbirini tam duyamıyordum. Kulağımda hâlâ Alvara’nın son sözleri yankılanıyordu.
“Ailen seni bulduğunda asıl umutsuzluğu sen yaşayacaksın…”
Bu sözler benim için söylenmişti. Sanki damarlarımda akan su birden buz kesmişti. Babam… gerçekten babam mıydı bunun ardında? Demek istediğim hala beni canından bir parça olarak görüyor muydu..?
Başımı eğdim, kanatlarım omuzlarıma sarıldı. Nefesim kesik kesikti. İçimde bir çığlık kopuyordu ama kimse duymuyordu.
Tam o sırada Felix sertçe nefes aldı. Ellerini saçlarına götürdü, gözlerini yumdu.
“Bunun sonu burada değil.” dedi, sesi çatallıydı. “Alvara… sadece bir habercisiydi.”
Ares’in gözleri kısıldı. “Sen de farkındasın, değil mi?”
Felix başını salladı, bakışları hâlâ taşlaşmış bedene saplanmıştı.
“Bizi izliyorlar. Hepimizi. Bu,”
yumruğunu sıktı, “sadece bir uyarıydı.”
Lyra ürperdi, sesi rüzgâr gibi inceydi.
“Eğer bu bir uyarıysa… asıl fırtına ne zaman gelecek?”
Felix ona dönmedi. Bana baktı. Sanki gözlerinin içinde cevapları arıyordu. Ama bulduğu tek şey benim suçluluk dolu yüzüm oldu.
“Amaris.” Adımı söyleyişinde yumuşaklık değil, bir kararlılık vardı. “Ne olursa olsun, senin yanında olacağım. Anladın mı?”
Sözleri kalbime ağır bir taş gibi düştü. Başımı salladım ama içimdeki şüphe susmadı.
Xandria hala tedbirlerine rağmen buna nasıl kandığının pişmanlığını çekiyordu.
Hepimiz dağılmıştık
O gece kimse uyumadı.
Alvara’nın taş bedenini kampın biraz ilerisindeki dev kayaların arasına koyduk. Xandria birkaç büyüyle onu mühürledi. Lyra kısa bir dua okudu. Ama hiçbirimiz onun için gözyaşı dökmedik. Bu daha çok, ardında bıraktığı gölgeye karşı bir temkin ritüeliydi.
Felix ateşin yanında oturdu. Hiç konuşmadı. Yalnızca parmaklarının arasında kıvılcımlar dönüyordu. Ne kadar bakarsam bakayım, onun içinde bir fırtına kopuyordu ama bana sadece yüzeydeki sessizlik yansıyordu.
Ares ise nöbet tuttu. Gözleri sık sık Felix’e kayıyordu, bazen bana da. O bakışların içinde hem koruma isteği hem de gizlenmiş bir korku vardı.
Ben ise… uyuyamadım. İçimde büyüyen buz, beni sürekli babamın ismine doğru
çekiyordu.
Alvara ölmeden önce “Su kralı” demişti. Eğer bu doğruysa, ben sadece bir yol arkadaşı değil… hedefin ta kendisiydim.
Sabah olduğunda gökyüzü griydi. Güneş bulutların arkasından bile ışığını göstermeye çekiniyordu. Hepimiz yorgun, sessiz ve tedirgindik. Bir kaç gündür sürekli cidden hava karardığında uyuyor ve aydınlandığında kalkıyorduk. Bunun anlamı sadece bir kaç saat dinlendiğimizdi.
Felix sonunda ayağa kalktı. Sesi kararlıydı.
“Burada kalamayız. Onlar bizi bulacak. Ve eğer bulurlarsa…” Sözlerini bitirmedi ama hepimiz anladık.
Ares onayladı. “Doğuya gitmeliyiz. Orada saklanabileceğimiz eski bir tapınak var. Bizi bir süre koruyabilir. ”
Sonra yavaşça Amayaya döndü.
"Henüz size gidemeyiz çok tehlikeli."
Adelina çekingen bir şekilde sordu. “Ya tapınak çoktan ele geçirildiyse?”
Felix sertçe karşılık verdi. “O zaman da savaşırız. Ama burada beklersek, zaten ölmüş sayılırız.”
Bana döndü. Gözleri yorulmuştu ama hâlâ kıvılcımlarla doluydu.
“Amaris… bana güveniyor musun?”
İçimdeki sesler beni kemiriyordu. Ama ona baktığımda, fırtınaların bile sarsamadığı o kararlılığı gördüm. Dudaklarım titreyerek de olsa cevap verdim:
“Evet.”
Hepimiz hızlıca hazırlandık. Xandria ve Lyra da bizimle gelmeye karar vermişti.
Çok zor olmuştu ama sonunda 'biz olmadan yapamazlar' diyerek gelmeye karar verdiler. Oysa Alvaraya ilk kanan kişilerden biride oydu.
Son kez kaldığımız yere baktım.
Ardından yola koyulduk.
Ama her adımda biliyordum ki, Alvara’nın son sözleri peşimizi bırakmayacaktı. Ve babamın gölgesi, artık çok daha yakınımızdaydı.
Felix önden uçuyordu, omuzları dik, gözleri keskin. Ares yanımdaydı, bazen sessiz, bazen kısa cümlelerle beni ayakta tutmaya çalışıyordu. Arkadakiler hâlâ tam anlamıyla kendilerine gelememişti ama süzülerek ilerliyorlardı. Kanatlarımızın arasından soğuk rüzgâr geçiyordu. Çok erken çıktığımız için hava buz gibiydi. Gideceğimiz yer uçarak pek de uzak değildi ama rüzgâr bunu zorlaştırıyordu. Ellerim soğuktan uyuşmuşdu.
Ormanın üstünde uçuyorduk, sessizlik büyüdü. Kuşlar bile susmuştu. Sanki bütün dünya nefesini tutmuş, bizi izliyordu.
Ve ben artık biliyordum. Bu sadece bir yolculuk değil… aynı zamanda bir hesaplaşmaydı.
Hem Felix için.
Hem benim için.
Hem de hepimiz için.
Hala Alvara'nın sözleri kulaklarımdaydı ve sanki birileri beni takip ediyormuş gibi hissediyordum.
soğuğun bedenime işlediğini hissediyordum. Ne kadar sarılsam da bu yalnızca havadan gelen soğuk değildi… içimdeki buzdan daha ağır, daha keskin bir ürpertiydi.
Felix önde süzülüyordu, arada bir başını çeviriyor ama gözlerimizi buluşturduğunda hiçbir şey söylemiyordu. Sanki gözlerinde hem bir teşekkür hem de söylemekten korktuğu kelimeler vardı. Ares ise yanımdaydı, arada omzuma çarpıyor, yol boyunca bana sessizce ayakta kal diye hatırlatıyordu.
“Biraz daha,” dedi kısık sesle. “Tapınağa çok kalmadı.”
Ama gözleri sık sık ormana kayıyordu. O da benim gibi bir şeyin peşimizde olduğunu hissediyordu.
Lyra arkadan seslendi:
“Burası… çok sessiz. Hiç normal değil. Hatta hayvan sesleri bile yok.”
Xandria ise dudaklarını ısırarak büyü işaretleri çiziyordu havaya. “Bizi izleyen bir şey var. Eminim.”
Kalbim hızla çarptı. Alvara’nın son sözleri yeniden zihnime doldu: “Ailen seni bulduğunda asıl umutsuzluğu sen yaşayacaksın…”
Birden Felix’in sesi yankılandı:
“İn!”
Hepimiz tereddüt etmeden yere doğru süzüldük. Ormanın kalın ağaçları arasına indiğimizde kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
Ares hızla bana döndü. “Ne hissediyorsun?”
Bocaladım. “Bir… soğukluk. Ama sadece havadan değil. Biri… ya da bir şey, bizi izliyor.”
Tam o sırada, ağaçların arasından bir uğultu yükseldi. Dallar kırıldı, kuşlar bir anda fırladı. Lyra çığlık attı.
Ama ortalık sessizleştiğinde tek gördüğümüz… sudan yapılmış bir siluetti.
Şeffaf, dalgalanan bir figür. Gözleri yoktu, yüzü belirsizdi. Ama bana baktığını biliyordum. Kalbim sıkıştı.
“Su kralının habercisi…” diye fısıldadı Xandria.
Felix öne atıldı, kıvılcımlar avuçlarında toplandı. “Uzak dur!”
Ama yaratık hiç ona bakmadı. Gözleri—hayır, o boşluğun derinliğihep bendeydi.
Adımlarım geri gitti. Kanatlarım istemsizce açıldı.
“Beni… buldular,” dedim titreyerek.
Ares hemen önümde siper oldu, alevleri avuçlarında dans etmeye başladı. “Sana kimse dokunamaz.”
Ama su silueti hafifçe başını yana eğdi, sanki onun bu sözleriyle dalga geçiyordu. Sonra bir ses yankılandı. Ne kadın ne erkekti; suyun kendi uğultusuydu.
“Varis… geri dön. Krallığın seni bekliyor.”
Dizlerim boşalacak gibi oldu. O an Felix’in eli omzuma kondu. Sıcaktı, kıvılcımlar beni yakmadı.
Tomris konuştu.
“Onun oyununa gelme. Sen artık yalnız değilsin. Bu bir haberci. Gücün sayesinde seni bulabildi. Nerde olduğumuzu bilemez.”
Su figürü bir an titreşti, sonra yok oldu. Ardında sadece nemli bir rüzgâr ve toprağa düşen birkaç damla kaldı.
Sessizlik yeniden çöktü.
Ama bu kez hiçbirimiz eskisi gibi nefes alamıyorduk.
Felix bana döndü. Çenesindeki kas gergindi.
“Gördün mü? Seni izliyorlar. Bu daha başlangıçtı.”
Ares yumruklarını sıktı. “Onlara seni geri vermeyeceğiz.”
Ama gözlerinde gördüğüm şey sözlerinden farklıydı… O da korkuyordu.
Ben ise titreyerek fısıldadım:
“Peki ya… gitmem gerekirse? Eğer kalırsam hepinize zarar verirlerse?”
Felix’in gözleri şimşek gibi parladı.
“Hayır. Asla. Sen bizimlesin, Amaris. Seni geri alamayacaklar.”
O an gökyüzünden uzaklarda bir gök gürültüsü yankılandı.
Bu kez fırtına Felix’ten değil… bizden çok uzakta bir yerden geliyordu.
Yolculuğumuzun daha yeni başladığını o an anladım.
Ares etrafımıza baktığında Sislerin arasında, kayalara oyulmuş devasa bir yapı görünüyordu. Zaman onu yutmaya çalışsa da taş duvarlardaki dalga kabartmaları hâlâ seçilebiliyordu. Kapının üstünde yosunlarla kaplı bir arma vardı: su damlasını saran toprak kökleri.
Lyra hayranlıkla fısıldadı. “Bu… imkânsız. Toprak toprakta, su suda kalır. Krallıkların birbirine ait tapınakları olamaz.”
Xandria gözlerini kıstı. “Olur. Eğer bir krallık, diğerine bir sır emanet ettiyse…”
Kalbim sıkıştı. Gözlerim o arma üzerinde donup kaldı.
“Yani… bu tapınak…”
Felix yanıtladı, sesi kararlı ama yumuşak:
“Su krallığının kutsal tapınağı. Ama neden toprak sınırlarının içine gömüldüğünü yalnızca çok az kişi biliyor olmalı.”
Adelina ürkek bir adım attı. “Peki… ya sebep, Amaris’se?”
Söz boğazımda düğümlendi. İçimdeki buz yeniden büyüdü. Daha önce hiç görmediğim bu tapınak… beni bekliyormuş gibiydi.
Ares sessizce bana baktı. Gözleri ciddileşmişti.
“Su varisi…” dedi fısıltıyla, “burası senin için yapılmış olabilir.”
Kapıya yaklaştığımızda taşların arasında su damlacıkları belirdi. Kayadan süzülen su, güneş ışığında parlıyordu. Ama en garibi… damlalar ayaklarıma doğru yol buluyordu. Sanki tapınak beni tanıyor, bana açılmak istiyordu.
Felix hemen önümde durdu. “Bunu sen yapmıyorsun, değil mi?”
Başımı salladım. “Hayır… kendi kendine oluyor.”
Kapının üzerinde mavi çizgiler belirdi, damarlar gibi taşın arasında yayıldılar. Ardından su, büyük kapının ortasında döndü ve şekil aldı: dalgalanan bir taç.
Xandria’nın nefesi kesildi. “Su krallığının tacı… Bu tapınak sıradan bir mabed değil. Burası, varis için saklanmış bir emanet yeri. Yasaklı doğumunu,kanatlarını toprak krallığı biliyor olmalı. Burası onun için bir tapınak..."
