1. bölüm · Kanatların sessizliği
1. Bölüm
Su krallığında yine soğuğun hakim geldiği bir gün.
Demekki Demeter yine kızından ayrılmış. Demeter kızından nasıl mı ayrılmış?
işte şöyle:
Persephone, Zeus ve kız kardeşi Demeterin kızıdır. Asıl ismi koredir. Persephone ismini Hades onu yeraltına kaçırdıktan sonra vermiştir. Persephone tüm Tanrılar tarafından beğenilen bir kızdır. Demeter kızına duyduğu takıntı yüzünden kızını tüm erkeklerden uzak tutar. Bir gün Hades bahçede gezen Persephonu çok beğenir. Daha önceden de Hades Demetere gidip kızıyla evlenmek istediğini söylemiş ama Demeter bunun imkansız olduğunu söyleyerek kabaca reddetmiştir. Buna rağmen Hades vazgeçmemiştir.
Birgün Persephone vadide çiçek toplarken bugüne kadar gördüğü en güzel çiçek olan Nergiz çiçeğine rastlar, çiçeği yerden çektiği anda altında duran yer yarılır ve yarıktan siyah atıyla Hades çıkagelir.
Persephonu kaçırır ve yeraltına götürür. Olaya sadece babası Zeus ve güneş tanrıçası Helios tanık olur , fakat karışmaz ve karışmak da istemezler. Perişan olsn Demeter arkadaşı Hektenin önerisiyle güneş tanrıçasıyla konuşmaya gider. Ağlayarak ona yalvarır. Demetere üzülen Helios gördüğü herşeyi anlatır. Demeter ise büyük acı ve öfke içine girer. Tek yaverleri ölüler olan Hadesi kızına layık görmez . Tanrıları cezalandırmak için görevini yapmayı bırakır.
Hayvanlar açlıktan ölür ve insanlar isyan etmeye başlar. Zeus insanlığın sonunun geleceğini fark eder. Demeterin öfke ve üzüntüsü Zeusun müdahalesi ile son bulur. Zeus Hadesi, Persephonu serbest bırakması için zorlar. Bir anlaşma yaparlar:
Eğer Persephone orada zorla tutuluyor ise Hades gitmesine izin verecektir. Eğer aksı ise Persephone Hadesin yanına aittir.
Hades tüm gün üzüntüsünden ağlar. Gitmek isteyen isteksiz Persephona yedi nar tohumu yedirir. bu yeraltı meyvesinin tohumlarından yiyenlerin yeraltı dünyasını özlemesine neden olur ve onu oraya bağlar. Eğer tüm yıl hiç orada olmazsa ölür.
Persephona nerede olmak istendiği sorulunca Hdesin yanında olmak istediğini söyler. Bunu duyan Demeter çıldırır. Dünya'ya verim getirmeyeceğini söyleyerek tanrıları tehtid eder.
Zeus bu çatışmaya dayanamaz ve Persephonun yılın yarısında Hdesin yanında, yarısında ise annesi ile Olimposta geçirmesine karar verir.
Çözüm iki tarafıda memnun etmez ama yapacak birşeyleride yoktur. Böylece Persephone Hadesin karısı ve yeraltının kraliçesi olur.
Böylece altı ay boyunca Demeter üzüntüden Dünya'ya verimlilik getirmeyı bırakır, diğer altı ay ise mutluluktan parlayan demeter tüm Dünya'ya verimlilik getirir.
Persephone yeraltında olduğu zamanlar kış ve sonbahar, annesinin yanında olduğu zamanlar ise yaz ve ilkbaharı oluşturur.
Yani Persephone şu anda büyük aşkı Hadesle birlikte. Demeter ise acısını bizden çıkarıyor...
neyseki kışı severim.
kışın bu güzel gününü değerlendirmek için bahçeye çıktım ve kanatlarımı esnettim. Derin bir nefes aldım. Soğuk hava yüzüme vuruyor, saçlarımı uçuruyordu. Gökyüzü bulutlu ama hoş görünüyordu. Yukarıya doğru baktım ve gözlerimi kapatarak rüzgara kucak açtım.
Hazır hissetiğimde ellerimi omuz hizamda açtım, ellerimi birbirine sürttüm.Derin bir nefes aldım ve birden havalandım.
Rüzgarın akışına kendimi bıraktım. Uçmayı, bulutlara yakın olmayı çok seviyorum
ama maalesef saklamak zorundayım. Taht varisi olarak bu çok sorun yaratırdı...
Abartmak istemiyorum ama mesela ölüm gibi. Kanatları olan son kişi olduğumu ailem söyledi çünkü hepsi öldürülmüş. Ailem beni bu konu hakkında çok sert bir şekilde uyardı.
Yinede boş alanlarda uçmaktan zarar gelmez değil mi ? Sonuçta kimsenin topraklarına girmiyorum,kimse göremez.
Bu konuyu açmışken krallıklardan da bahsedeyim;
Hava, Ateş,Toprak ve benim elementim Su.
Başka elementler olma ihtimali de var ama araştırmayı bıraktık. Tabi başka büyülü varlıklar da var.
Su konusunda ise her ne kadar iyi olsamda eğitimim tamamlanmadı.
Zaten daha vaktim vardı fakat ailem bu konuda çok aceleci. Herşeyi hızlı ve en iyi şekilde yapmamı istiyorlar. sahi neden buna bu kadar taktılar?
Bunu düşünürken daldım ve birden bire büyük kayaların arasından geçmeye başladım.
Birden kendime geldim ve panikle dar kayalara çarpmadan geçmeye çalıştım. Fakat hem panikten hem de deneyimsizliğimden olsa gerek kanadımı büyük bir kayalığa çarptım. Canım felaket yanmıştı ve kanadım resmen acıdan ateş gibi yanıyordu. Hızla yere düşüyordum.
Yere çarpmama saniyeler kala sanki zaman yavaşladı ve son bir gayret ile çarpmamak için kanatlarımı çırptım. Yere yinede çok ert düştüm ama son saniye yaptığım hareket biraz olsun hafifletmişti. Bayıldım mı bilmiyorum ama acı içinde gözümü acıtan güneş ışınlarıyla gözümü açtığımda yerdeydim. Güneşten gözlerimi korumak için elimi gözlerimin önüne kapattım ve tek elimle destek alarak kalkmaya çalıştım. Her ne kadar dizlerim,ellerim ve sırtım acıyor olsada kalkmayı başardım ve doğruldum.
Elimi gözümden çektim ve kanadıma baktım. Kanadım koyu kırmızı kana bulanmıştı ve beyaz tüylerimin arasından kanlar yere damlıyordu. Midem bulandı ve başım döndü.
Bu şekilde saraya dönemezdim ve çok uzaktaydım.
Etrafıma göz gezdirdim. Ağaçlar, dev kayalar, dev duvarlar, ip ince bir yol ve mağra...
Bir dakika! Mağara mı?
Gözlerim kocaman açıldı. Bu bugün olan en iyi şeydi. Su krallığındaki mağraların iğleştrici özelliği var. İçeride su varsa içine girmem yeterli olacaktı. Sonra eve dönebilirdim. Kanadım yaralı olduğu için dengemi kuramıyordum. Zar zor yürüyerek Mağaraya girdim garip bir şekilde çok sıcaktı ve daha da içine gittikçe mavi renkte aydınlanmaya başladı. İçimi bir korku sardı fakat bunun son çarem olduğunu da biliyordum. Bu yüzden içeriye doğru ilerlemeye devam ettim ve en sonunda mavi berrak suya ulaştım. Etrafta mavi kristtaller vardı. Turkuaz rengi su parlıyordu. Gözlerimi alamıyordum çok güzel gözüküyordu. Ayakkabılarımı çıkarttım ve suya doğru bir adım attım. Su ılıktı. İlk adımlarım da sığ olan su bir kaç adım sonra birden derinleşti ve artık ayaklarım yere değmiyordu. Ilık su sanki tenimi okşuyordu. Gri, uzun saçlarım suyun üstünde bir örtü misali yayılmıştı. Kanadımı iyice suya soktum ve yıkadım. Yaklaşık 20-25 dakika sonra kanadım ve vücudumdaki yaralar iğleşti. Son bir kez kafamı suya soktum ve gözlerimi açtım. Tam çıkacakken suyun altından gelen bir ışık kaynağı gördüm. Mavi ışık o kadar parlaktı ki gözlerimi alamadım. Sanki bir şey beni oraya çekiyordu. Bu hisse karşı gelemiyordum.
Işık kaynağına doğru yüzmeye başladım. Tünel gibi bir yere geldiğimde nefesim bitmek üzereydi. Tünel yavaş yavaş turunculaşmaya başladı. Geri dönmeyi düşündüm fakat çok geçti...
Tam burada öleceğimi düşündüğüm anda birden suyun üstüne çıktım.
Karşımda gördüğüm manzara beni şok etmişti. Resmen bir su geçiti bulmuştum. Geçidin sonunda beni, su krallığının gizemli ve büyüleyici bir yerine ulaştırdı. Bu yer kristal sular ile dolu bir mağaraydı ama çıkışı yoktu. Suyun yüzeyi mağara tavanından sarkan köstebekler gibi, parıldayan bir sürü kristal taşıyla kaplıydı. Her yer kristtaller sayesinde mavi aydınlanıyordu ama nereden geldiğini anlamadığım hafif bir turunculuk vardı. Suda inci yüzgeçli balıklar yüzüyordu. Her köşede farklı bir güzellik ve sır vardı sanki...
O an hiç bir şey fark ettim. Sadece hikayelerde duyduğum bir ateş perisi karşımdaydı. Adeta suyun güzelliklerini temsil ediyordu ama elementi ateşti. Uzun sarı saçları su dalgasıydı, ışıl ışıl parlayan kırmızı gözleri ve zarif bedeniyle o kadar güzeldi ki... cildi ışıl ışıl parlıyordu resmen. Mor mücheverler ile süslenmişti ve şefaf ince kanatları mavi ve yeşil renklerindeydi.
Ama bir sorun vardı. Peri bağlanmıştı! Bu yüce varlığı kim buraya tutsak eder!?
Varlığını bile kimse bilmiyor!
Hasır ip ile ellerinden ve belinden bağlanmış olan perinin kafası aşağıya doğru Sarkıyordu.
Ne yapacağımı bilemedim, korktum.
"Lütfen yardım edin..."
Elim ayağıma dolaştı. Ama o yüce bir varlıktı onu ölüme terk edemezdim.
Titreyen ellerimle ipleri tuttum ve çözmeye çalıştım. Zor da olsa başardım. İp yere düşerken peri korunuyormuş gibi süzülerek yere indi. Önümde eğildi sandığımdan daha büyüktü. Göğüs hizama geliyordu.
"Teşekkür ederim efendim. Çok teşekkür ederim. Ateş varisi bu iyiliğinizi boşa çıkarmayacak."
"Ateş varisi mi!?"
Yine ne gibi bir belaya bulaştım ben...
"Evet Ateş kralı oldu tabi ama evet... o burada onu kurtarmalıyız! Yardım edin lütfen!"
Lanet olsun bunlar niye sürekli benim başıma geliyor.
"Bunu yapamam. Ben su varisiyim ailem beni öldürür."
"Ama... ama sizin kanatlarınız var efendim... onlar sizi nasıl sağ bıraktı?"
Diye sordu çok masum bir ifadeyle.
"Orası biraz karışık..."
"Efendim lütfen. Onun bir suçu yok. Sadece anlaşma yapmak istemişti onu aileniz hapsetti siz onlar gibi olmak zorunda değilsiniz. Bir gün sizide gözden çıkaracaklar. Hepiniz tehlikedesiniz"
"Hepimiz mi!?"
"O size herşeyi anlatır ama Yardım edin lütfen."
Saf, iyilik meleği tarafım ağır basıyor ama bundan kesin pişman olacağım.
Cevap vermektense susmayı tercih ettim. Peri anlamış olacak ki gülümsedi ve
Uçarak yol gösterdi bende isteksiz bir tavırla kendimi zorlayarak takip ettim. Biz yürüdükçe mağara daha da karanlık olmaya başladı. Sonuna ulaştığımızda peri etrafa ateş topları göndererek mağaranın aydınlanmasını sağladı. O an gördüklerime inanamadım. Vücudunun yarısı suda ve kollarından zincirler ile mağaranın tavanına zincirlenmiş ateş varisi vardı. Siyah saçları uzamıştı. Yarı çıplak bir şekilde bayılmak üzereydi. Yapılı vücudunun her yerinde kesikler vardı. Arkasında da... kanatları vardı!
Kömür siyahı kanatları kocamandı ve suya gömülmüştü. Peri hızla adamın yanına gitti. Zincirleri yakmaya çalıştı ama hiçbir etkisi olmadı. O an ikisde bana baktı.
"Ateş etki etmiyor efendim ateşe dayanıklı sanırım lütfen birşeyler yapın!"
Derste eğer zor bir durumda kalırsak metali doldurmamız gerektiği söylemişti.
Pekte başarılı olmamıştım...
Umarım onu dondurmam.
Stresli bir şekilde ellerimi birbirine sürterek adamın yanına gittim. Su boyumu
Aşmıyordu ama çeneme geliyordu.
O an beynim durmuştu. Uçarak gelmek hiç aklıma gelmemişti. Şimdi ise ateş varisinin önünde çaresizce kollarına uzanmaya çalışıyordum. Sinirle hızlıca dışarıya çıktım kanatlarımı silkeledim ve havalandım. Yanına giderek iki elimle kelepçeleri tuttum. Gözlerimi kapattarak odaklandım ve parmaklarımın donduğunu hissettim.
Gözlerimi açtığımda kelepçeler buz tutmuştu ve çıtırdıyordu. Tüm gücümle sıktım ve kelepçeler kırıldı. Ateş kralına güç gelmiş gibi kendine geldi. Yavaşça karaya indiğimde o da sudan çıkmıştı. Heyecan ve stresten ellerim titriyordu. Önümde eğildi ve elimin üstüne bir buse kondurdu.
"Teşekkür ederim su varisi"
"Rica ederim Ateş kralı... sanırım"
"Bana kral demene gerek yok babamı yeni kaybettim o yüzden işleri elime almam gerekti. Bana varis diyebilirsin."
Vay be gerçekten çok açık sözlü.
"Az önce çok kötü durumda gibiydiniz."
Dedim sorgular bir ifadeyle.
" o zincirler güçlerimi ve dayanıklılığımı kısıtlıyordu. Yaralar da iğleşecektir."
Ailem beni kesinlikle mahvedecek...
"Sizin-"
"Benim ne?"
"Kanatlarınız var"
"Seninde var?"
"Ama ben tek olduğumu sanıyordum."
"Ailen herkesi dara soktuktan sonra sana bir şey olmasın diye saklamak
İstedi."
"Herkesi?"
"Sadece bizim olduğumuzu düşünmüyorsun hâlâ değil mi?"
"Başkaları da mı var?"
Acayip cahil kaldığım bir noktadayız şu an resmen gülmemek için zor duruyor!
"Burada olanları kimseye söyleme. Eğer gerçekleri öğrenmek istiyorsan lav bölgesinin sınırına gel, gün doğumunda."
"Öylece gidecek misin yani?"
"Seninle mi gelmeliyim?"
" sana nasıl güvenip oraya geleceğim? Hem krallıkların kendi sınırlarından çıkması yasak?"
"Beni kurtardın. Korkma bir şey olmayacak ve o sadece ailenin uydurduğu başka bir yalan daha."
"Sana neden inanayım?"
"Yarın gelirsen görürsün ve ayrıca bunlar hakkında da yalan söylediler."
Kanatlarını açarak gülümsedi. Kaçmak istedim ve öylede yaptım. Geldiğimi su geçidine doğru koştum ve düşünmeden suya atladım. Geçidin diğer tarafına vardığımda soluklanmak için yere çöktüm. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Sanki rüya görmüştüm, öyle olmasını istiyordum. Yere oturdum ve duvara yaslandım. Dizlerimi kendime çektim ve ağlamaya başladım. Neden bilmiyorum ama iyi geliyordu. Umarım doğru olanı yapmışımdır...
Sonunda kendimi toparladım ve mağaradan dışarıya çıktım. Saatler geçmiş olmalı ki gün batmaya başlamıştı. Derin bir nefes aldım, kanatlarımı gerdim. Saçlarım ve kıyafetlerim ıslaktı ve soğuk
hava sanki vücudumu iğneliyordu. Ayakkabılarım da mağarada kalmıştı.
Saraya vardığımda inanılmaz bir korku kapladı içimi. Hava kararmıştı ve ailem dönmüş olmalıydı. Ya bir şeyleri anlarlarsa? O zaman ne olacaktı? Korkak adımlarla içeriye ilerledim. Yemek salonundan geçip odama gitmeyi planlıyordum fakat tam yemek saatine denk gelmiştim.
Annemin ve babamın gözleri bana döndü.
"Yine ne halt yedin sen!?"
Gelene kadar kurumuştum ama soğuktan dudaklarım morarmıştı ve saçlarım
dağınıktı.
"İstediğiniz gibi çalışmaya gitmiştim ama kontrol edemedim."
Dedim mahçup bir şekilde. Sonra referans yaparak odama çıktım. Çıkarken aşağıdan bağırma sesleri geliyordu ama daha fazla durursam ağzımdan kaçırabilirdim. Odaya girip kapıyı kitledim. Kalbim sanki yerinden çıkacaktı.
Korkudan ter döküyordum.
Rahatlamak için duşa girmeye karar verdim.
Uzun beyaz elbisem toz toprak içindeydi. Omuzlarımdan nazikçe askılarımı indirdim. Elbise vücudumdan süzülerek yere düştü. Takımlarımı çıkarıp aynanın önündeki dalga şeklindeki rafa koydum. Yerdeki elbisemi alarak az ötede duran kutuya attım. Dalga şeklinde motifleri olan şelale şeklindeki büyük duşa baktım. Krallığımı bir felakete sürüklemiş olup olamayacağım aklıma geldi. Bunları düşünmek bile istemiyordum. Yavaşça musluğu açtım. Suyu ılığa ayarlarım ve girdim.llık su beni kendime getirmek istermiş gibi tenime çarpıyordu. Bugün gerçekten su ile iç içeydim. Kanatlarımı oldukça kapattım. Kımıldayamadım...
Sadece suyun tenimden akıp gitmesini bekledim...
Kendimi biraz daha iyi hissedince musluğu kapattım. Küvetten çıkarak
kanatlarımı silkeledim ve yeniden kapattım. Geniş bornozumu askılıktan alıp giydim. Yavaşça kapıya doğru giderken saçlarımdan sular damlıyor ve
ayaklarım iz bırakıyordu.
Metal kapı kolunu kavradım ve kapıyı açtım. Sanki kendimde değilmiş gibi hissediyordum. Kendimi yatağıma attım, yatağın ıslanması hiç umrumda değildi.
Ne giyinesim vardı ne de başka bir şey yapasım. Vereceğim karar hayatımı kökünden etkileyecekti. Bana bunca zamandır yalan söyleyen ama beni koruyan ailemle mi kalmalıyım yoksa gerçeklerin peşinden mi gitmeliyim.
Mantıklı bir karar vermek için toparlanmalıydım. Kalktım ve geceliğimi giydim yatağa tam geri oturacakken birden annem ve babam odama girdi. Yüzlerinde tarif edilemez bir öfke vardı. Anlamışlarmıydı? Annemin yüzüme sert bir tokat atmasıyla sersemledim. "Onu sen mi çözdün!?"
Aklıma ilk gelen şey salağa yatmaktı.
"Kimi? Neyden bahsediyorsunuz?"
"Sen yaptın! Muhafızlar senin eşyalarını buldu!"
Lanet olsun bu hiç aklıma gelmedi!
"Senden utanıyorum bizi hayal kırıklığına uğrattın."
"Baba bu sadece benim suçum değil! Herşeyi sakladınız benden! Beni buraya
gizlediniz!"
"Merak etme yarın artık gizlenmen gerekmeyecek."
"Ne..?"
"Onlarla vedalaş"
"Hayır... Hayır lütfen yapmayın!"
Muhafızlar beni içeriye itti ve kapıları üstüme kitlediler. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Çaresizdim. Kanatlarımı koparmalarına izin veremem. Tek çözümü oraya gitmek ama buradan nasıl çıkacağım?
Bunu düşünürken gözüme yerden tavana kadar uzanan camlar çarptı. Oradan çıkabilirdim. Hızlıca üstüme ava giderken giydiğim korumalı kıyafetlerimi giydim. Koyu mavi takımın üstünde zırh gibi korumalı katmanlar vardı. Yanıma hiç bir şey almadan sadece ceplerime ve kıyafetin belli bölmelerine birşeyler koyarak cama yöneldim.
Derin derin nefes aldım. İçimdeki üzüntü öfkeyle arttı. Camı açarak korkuluklara çıktım. Kanatlarım ucu ucuna geçti. Derin bir nefes aldım ve kapı tam o anda açıldı. Kapıda duran muhafız beni görünce gözleri faltaşı gibi açıldı.
"Kaçıyor!"
Üstüme doğru koştu bende korkuyla kendimi camdan attı ve aşağıya doğru düşerken son anda kanatlarımı çırparak kıl payı kurtulmayı başardım.
Arkamdan gelen çığlık sesleri, küfürler, oklsr ve tehtitler...
Sadece kaçmak istiyordum. Resmen ailemin canavara dönüşmesi izledim. Ne
zaman böyle oldular?
Uzaklaştıkça hem rahatladım hemde korkum arttı.
Gidiyorum ama umarım başıma bir şey gelmez...
Sınıra geldiğimde aşağıya indim ve dik uçurumdan aşağıya baktım. Sertçe yutkundum.
"Resmen alev alev yanıyor..."
"Çünkü ateş krallığı sınırdasın su varisi"
Arkamda birden duyduğum ses ile irkildim.
Nasıl olur da bu kadar sessiz yaklaşabilirsin ki ateş varisi.
"Beni korkuttun!"
"Neden erken geldin?"
Gözlerimi kaçırdım. Bunu ona söylemelimiydim?
"Öğrendiler değil mi?"
Siktir...
"Eşyalarım mağarada kalmış. Sen nerden biliyorsun?"
"Benimde sırlarım var."
"Yani söylemeyeceksin?"
"Burada beklemeye devam mı edeceğiz yoksa gelecek misin?"
"Önden sen."
"Peki sen bilirsin."
Geri geri yürüdü ve bana bakarak kendini geriye bıraktı.
Şok içinde ona baktım neredeyse yere çarpmak üzereyken kanatlarını açtı ve havalanarak kendini durdurdu sonra ise aşağıya indi. Bana bakıp sırıttığı zaman içimdeki bilinmezlik beni resmen öldürüyordu.
Derin bir nefes aldım. Havalandım ve aşağıya doğru yavaşça süzülmeye başladım. Aşağıya indikçe kanatlarım ve cildim sıcakdan terlemeye başladı.
Yere ayaklarımı bastığımda içimdeki heyecâna dur diyemiyordum. Sadece
kalbimin sesinin duyulmamasını umdum.
"Sonunda inebildin su varisi." Dedi sırıtarak.
"Hadi gidelim."
Onu umursamadan etrafımı incelemeye başladım.
Büyük kayalar gri ve siyah tonlarındaydı etrafta çok görkemli taştan yapılar vardı.
Bütün herşeyde sanki damar gibi turunculuklar vardı. Gerçekten çok sıcaktı.
Tam yürümeye devam edecekken iki muhafızın ateşten ve kayadan oluşan
kılıçları önümde çapraz bir şekilde kesişti.
Bunu beklemediğim için bir an irkildim ve geri adım attım ama sonra duruşumu
koruyarak sert bir şekilde ileriye baktım.
Tuzağa düşünüldüğümü düşündüm.
Ateş varisi sesleri duymuş olacak ki arkasını döndü ve beni geride ve böyle bir
şekilde görünce gözlerini devirdi.
"Gerçekten mi adelina? Onu ben getirdim bir tehtit değil."
Adelina mı? Oda kim?
Ateş varisi etrafına bakındı ve sert bir ifadeyle kollarını önünde bağladı.
"Hadi çık ortaya adelina."
Nasıl bu kadar rahat olabilirsin. Önümdeki kılıçlara baktım cidden bu durumda
nasıl bu kadar sakin.
Bunları düşünürken kulaklarımı dolduran bir topuk sesi ile önüme döndüm.
karşımdan topuklu botlarıyla hızlıca bana doğru ilerleyen bir kadın vardı.
simsiyah giyinmişti ve saçlarını tmamen örten şapkalı bir pelerin giyiyordu.
Yürürken pelerini arkada uçuşuyordu ve bol bir takım giymişti. Sert bakışları tam olarak benim üstümdeydi. Tam önüme geldiğinde ateş varisinin yanında durdu ve onun gibi kollarını önünde birleştirdi.
"Bu kim Ares?"
"Bu su varisi ismi şey... ismin neydi?"
"Su varisi mi! Onu buraya mı getirdin ve Gerçekten kızın ismini sormadın mı!?"
"Birincisi evet oda benim gibi ve ikincisi için pek vaktim olmadı."
Ben yokmuşum gibi konuşuyorlar resmen.
"Pardon ama bende burdayım ve ismim Amaris. Ayrıca hayla boynumda alev alev
yanan kılıçlar var fark ettiyseniz!"
Adelina elini havaya kaldırarak çekmelerini işaret etti. Muhafızlar hemen dediğini uyguladılar.
"Teşekkür ederim."
"Adelina seninle biraz konuşabilir miyiz?"
"Aklında ne var yine senin? Bunca zamandır ne yapıyorsun?"
"Anlatıcam ama özel olarak konuşmamız lazım."
"Tamam tamam. Gidelim."
Çok bir şey demedim açıkçası burası gerçekten çok gericiydi. Daha önce hiç
krallık dışına çıkmadım. Bu yüzden bir şey demeden onları takip ettim.
Kız bizi büyük bir saraya götürdü. İçerisi de dışı kadar ihtişamlıydı.
Sonunda bir odaya girdik. Kız Masanın en başındaki büyük koltuğa oturdu. Ares de oturduğu zaman onun yaptığını yaptım ve hemen bende oturdum.
Kız bacak bacak üstüne atarak ellerini masaya koydu.
"Öncelikle Amaris, bu Adelina ateş krallığında bizden sonra gelen en soylu ailenin kızı. Kendisi çok güçlüdür."
Kız yan bir gülüşle bana baktığı zaman bir şeyler söylemem gerektiğini anladım.
"Bende Amaris. Aresinde söylediği gibi su varisiyim."
Kız bana cevap vermeden arese döndü.
"Eee anlat bakalım. Neredeydin?"
Ares derin bir nefes aldı ve en başından anlatmaya başladı. Anlaşma için geldiğini ama ailemin onu esir aldığını. Daha sonra benim onu kurtardığımı ve bana sunduğu teklifi.
Kız hayretle ve öfkeyle duyduklarını sindiremeye çalışıyordu.
"Sana oraya tek gitmemeni söylemiştim! En azından bende gelebilirdim!"
"Çok tehlikeliydi. Anlamalısın."
Kız ilk defa bana dönerek konuştu.
"Peki madem sana nasıl güvenicez. Neden buraya gelme kararı aldın."
Yutkundum. Söyleyip söylememek arasında kaldım ama söylemeye karar verdim.
"Ailem onu kurtardığımı anladı ve kanatlarımı kopartmak için muhafızlara emir verdiler. Onların böyle canavarlar olduklarını bilmiyordum."
Kızın yüzündeki o sert ifade bir anda silindi ve yumuşadı.
"Nasıl yani? Kendi öz kızlarının bu kadar sene o kadar güzel baktıktan sonra
kanatlarını mı koparmaya karar verdiler!? Bu çok vahşice!"
"Öyle. Bende kaçtım. Aresi bulana kadar başkaları olduğunu bile bilmiyordum.
Hatta hiç kimsenin başka krallıkların sınırına bile yaklaşmadığını sanıyordum."
"Ne? Bu çok saçma. Tamam tabi sevmediğimiz kişiler var ama iletişim
kurduğumuz çok kişi var."
Ares lafa atladı.
"Mesela Adelina nın kız kardeşi Alina gibi. O hava krallığından. Hatta oda hava
krallığının kraliyetten sonra gelen en soylu ailesinin kızı."
"İyide bu nasıl olabilir ki? Yani sen ateş ve o hava..."
"Babamız ateş soylularından ve annemiz de hava soylularından. Ben babama çekmişim o ise anneme. Bu yüzden ailemiz boşanınca ben babamla kaldım. Oda annemle tabi."
Tüm bu olanları düşündüm yeni öğrendiğim şeyleri ve ailemin ihanetini sindirmeye çalıştım. Onların yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Annem... Babam... Bana sevgiyle bakan o gözler artık bir celladınki gibi donuktu. O anı tekrar hatırladım. Sadece emri duymuştum: "Kanatlarını alın."
Bir anlığına her şey sustu. Kalbim bile atmayı unutmuştu sanki.
Kıpırdayamadım. Tüylerim ürperdiğinde, kelimenin tam anlamıyla ürperdim. Kanatlarım sanki kendi canlarına sahipti; korkuyla titrediler.
Beni taşımaya alışkın olan o zarif parçalar, şimdi yüküm haline gelmişti.
Ama sonra içimde bir şey kırıldı. Hayır, bir şey kırılmadı uyanıp parladı.
Hayatta kalma, özgür kalma... Uçmaya değil, kaçmaya yarayan bir içgüdü.
Kendime geldiğimde o an ne kadar güçlü görünmeye çalışsam da sesim
titredi:
"Kanatlarımı koparamadılar... Ama niyetleri yetti. Güven dediğin şey bir kere kırıldı mı, eski haline dönmüyor."
Gözlerimi kaçırdım. Kanatlarım hâlâ yerinde, ama ağırdı artık. Sadece bedenimde değil, ruhumda da taşınıyordu bu yük.
"Ben artık onlardan biri değilim," dedim sessizce.
"Ve bir gün bu ihaneti onlara unutturmayacağım."
Ares üstüme gelmek istemedi ve adelinaya kendi planını anlattı Alinanın yanına gitmemiz gerekiyordu ve orada bir plan yapacaktık. Adelina çok istemese de kabul etti ve toparlanmak için odasına gitti. O sırada hizmetkarlar bize yemek servisi yapmıştı. Adelina hazır olduğunda ise hemen yola koyulduk...
Ateş krallığından ayrıldığımızdan beri hava yeniden kararmıştı. Yol anca bitiyordu. Dağların arasında, sisle örtülü bir vadiye kurulmuş zarif bir malikâneden yükselen ışıklar, sığınacak bir umut gibi parlıyordu.
Alina'nın evi bir kule değildi; burası, zamanında krallara ev sahipliği yapmış taş işçiliğiyle süslenmiş bir soylu malikanesiydi. Camlı kemer pencereler, rüzgarla dalgalanan ince perdeler ve avlunun ortasındaki mermer çeşme... Her şey zarif ama sadeydi. Abartı yoktu ama asalet vardı. Bizi hizmetkârlar değil, Alinanın kendisi karşıladı. Beyaz, sade ama asil bir elbise içindeydi. Saçları kahverengiydi ama önlerinde ve altlarında beyaz tutamlar vardı. Gözlerinde krallık entrikalarının değil, halkın acılarını tanıyan bir bilgelik vardı.
"Hoş geldiniz," dedi usulca. "Zor bir yolculuk geçirdiğiniz belli."
Sesi o kadar yumuşaktı ki, içimdeki dikenler bile bir anlığına sustu.
Bizi misafir salonuna aldı. Oda genişti, tavan boyu kitaplıklarla çevriliydi.
Ateşin çıtırtısı dışında hiçbir ses yoktu.
Bana ait olmayan ilk yerdi ki beni parçamış gibi hissettirmedi.
Alina oturdu, sonra ellerini dizlerinde birleştirerek gözlerini bana dikti.
"Artık kaçmayacaksınız, değil mi?"
Ares gözlerini bana çevirdi. Sessizlik beni itekledi.
"Hayır," dedim. "Artık savaşacağım. Ama tek başıma değil."
Alina hafifçe başını salladı.
"Ve bu savaş sadece seninle ilgili değil."
"Evet," diye devam ettim. "Bizler... kanatlılar. Soylarımız farklı, elementlerimiz farklı olabilir. Ama hepimiz tehdit altındayız. Her krallık, kendi halkını bastırmakla meşgul. Artık dayanacak yerimiz kalmadı."
Alina derin bir nefes aldı.
"Bunu yıllardır görüyorum. Soylu olmak, her zaman korunduğun anlamına gelmiyor. Bazen sadece daha sessiz ölmeni sağlıyor."
Ares alçak sesle konuştu:
"Onları bir araya getirmenin bir yolunu bulmalıyız. Ateş, hava, su, toprak.
Hepsi birbirinden nefret etmeye şartlandırılmış. Ama birlikte olmazsak, yok olacağız."
Alina ayağa kalktı. Raflardan eski bir harita çıkardı. Yüzeyi el çizimiyle doluydu.
"Bu harita, eski İttifak zamanından kalma. Dört elementin birleştiği sınırda bir yer var nötr toprak. Orası hâlâ keşfedilmemiş. Belki de
başlamak için doğru yerdir."
O an içimde bir şey yankılandı. Korkudan çok daha güçlü bir hisdi: amaç
"Bir ordu değil," dedim. "Bir umut kuracağız. Kanatlarını saklamak zorunda kalan herkes için."
Alina gözlerimin içine baktı.
"Buna önderlik edecek cesaretin var mı?"
Bir an bile tereddüt etmedim.
"Ben artık sadece kendim için uçmuyorum."
Bir süre derin bir sessizlik oldu Adelina dalgınlaştı. Gözleri ikizini baştan ayağa süzerken, bir zamanlar paylaştıkları çocukluk anılarının izi bile silinmiş gibiydi.
"Yine mi merhamet oyunları, Alina?" dedi sesi alayla karışık bir öfkeyle.
"Senin yumuşak kalbin bir gün hepimizi mahvedecek."
Alina dönüp ona baktı. Gözlerinde sönük bir keder belirdi, ama sesi sakindi."Ve senin öfken, hep tek başına yanman seni yok edecek."
Aralarında görünmez bir ip vardı sanki; biri çektiğinde diğeri kopacak gibi. Ama o ip hiçbir zaman tamamen kopmuyordu. Birbirlerine hem kırgın ve mesafeli, hem de başka kimseye benzemeyecek kadar kardeş.
Alina'nın gözlerinde hayal kırıklığı vardı."Sen hâlâ bunu anlamıyorsun, değil mi? Güç, yıkmak için değil, korumak için var olmalı."
Adelina ona yaklaştı, durdu. Yüzleri yalnızca birkaç adım uzaktaydı.
"Ben seni hep korudum, Alina. Hep. Ama sen beni hiç anlamadın.
Ben hep merhametli olduğum için, korumak için yıktım. Annem babama çektim diye hep bana mesafeliydi ama babam hiç öyle bakmadı sana."
Alina'nın sesi kırılgandı ama netti.
"Sen beni hep kurtarmak istedin, ama kendinden bile koruyamadın bizi."
Adelina'nın yüzü sertleşti. Çenesini hafifçe kaldırdı, gözleri hâlâ kız kardeşinin gözlerinde.
"Ben sizin için canımı verirdim," dedi, sesi kısık ama kararlı.
"O geceyi unuttun mu? Saray alev aldığında seni kollarımda dışarı taşıyan bendim." Alina'nın gözlerinde bir anlığına eski bir görüntü parladı, dumanlar arasında kavrulan koridorlar, çığlıklar, yanan tavanlar..
Alıp kaçırdığı o an. "Unutmadım," dedi Alina sessizce. "Ama o günden sonra sen artık başka biri oldun." Adelina bir kahkaha attı, acı dolu bir kahkaha. "Hayır, Alina. Ben hep aynıydım. O gün sadece sen fark ettin kim olduğumu. Herkes yanarken ben soğukkanlıydım çünkü ben küçükken bile o karanlığa hazırlanıyordum."Alina gözlerini yere indirdi.
Ardından, ona doğru bir adım attı. "Biz karanlığı seçmedik, içine doğduk. Değiliz, Adelina. Hâlâ seçim şansın var."
Adelina'nın gözleri bir anlığına titreşti. Ama hemen ardından bakışlarını kaçırdı ve sırtını döndü. "Savaşta seçim olmaz, Alina. Ya kazanırsın ya ölürsün.".Alina onun arkasından fısıldadı:
"Bunu kendine kaç kere tekrar ettin? Kaç kere inanmak istedin buna?"
Adelina durdu. Omuzları bir an için çöktü, sonra toparlandı. Sesi neredeyse duyulamayacak kadar yumuşaktı. "Yeterince."
Tam o anda Ares araya girdi. Hava ağırdı, gerilimin kokusu odadaydı adeta. "Gitmemiz gerek," dedi Ares. "Gün doğmadan yola çıkarsak, Buz Nehri'ne gün batmadan varırız."
İkizler birbirlerine son bir kez baktı. Ne tamamen
Düşman, ne tamamen kardeş. Aralarındaki bağ, kırılmış bir aynanın parçaları gibi keskin ve karmaşıktı. Ve o aynada, her biri diğerinin yansımasıydı. Bence ikisininde amacı iyilikti ama gidiş yolları farklıydı. Yola çıktığımızda karanlık hâlâ dağların üzerindeydi. Sessiz bir yürüyüş oldu. Alina öncüydü, Ares haritayla ilgileniyordu. Adelina ise geriden geliyordu ama gözleri hep arkada
değil, yanındakilerdeydi. Ve ben...
Ben artık sadece kaçan biri değildim.
İki ateşin arasında kalan bir kanatlıydım.
Ama belki de bu yeni dünyanın ihtiyacı olan şey buydu:
Ateşin yakmaktan çok aydınlattığı bir lider...
Sis dağların eteğinde ağır ağır dağılırken vadinin soğuk sabah havası yüzümü okşadı. Ayaklarımız karla örtülü taşlara bastıkça çıkan çıtırtılar dışında hiçbir ses yoktu. Alina'nın ayakları yere kararlı basıyor, Ares haritaya her birkaç adımda bir göz atıyor, Adelina ise sessizce ama temkinli adımlarla bizi takip ediyordu. Ne önümüzdeki yola ne de ardımızda kalan geçmişe dair konuşacak gücümüz kalmamış gibiydi.
Buz Nehri'ne doğru ilerlerken zaman kavramını yitirmiştik. Güneş, gri bulutların ardında kendini saklıyor, gökyüzü sanki hep şafağın ilk anlarında donmuş gibi görünüyordu. İçimden bir parça hâlâ titriyordu ama bu kez soğuktan değil. Yaklaşan karşılaşmanın ağırlığı omuzlarıma yük bindirmişti. Buz Nehri, adını sadece soğukluğundan değil, taş gibi keskin akan suyundan alırdı. Bu nehir, dört krallığın birbirine sınır olan tek yeriydi. Nötr toprak dedikleri yer, burada başlıyordu. Kutsal bir alan sayılmazdı, ama eski İttifak döneminde burada savaşmak yasaktı.
Toprak bile barışı hatırlıyordu sanki, biz unutmuş olsak bile.
Kıyıya ulaştığımızda su
yun üzerindeki ince buz tabakası güneş ışığını yansıtarak etrafa keskin bir aydınlık saçıyordu. Alina öne geçti, ellerini nehrin üstünde açtı. Parmak uçlarında toplanan enerji dalgaları suyun yüzeyini titretti. Su bir anlığına geri çekildi, ardından buzun altında dönen bir halka gibi yoğunlaştı. Bu bir işaretti. Burada toplanacak olanlar, barışa niyetli olanlar, bu enerjiyi tanırdı.
"Buradan çağrıyı yayacağım," dedi Alina. "Eski İttifak kodlarını hâlâ bilenler varsa, bunu hissedecekler."
Ares başını salladı. "Ama bu aynı zamanda düşmanlara da bir sinyal olacak."
"Zaten bizi çoktan izliyorlar," dedi Adelina alçak sesle. Kılıcını kavradı.
"Bir barış çağrısı, bazen savaşın ilk adımıdır."
Sessizlik oldu. Gözüm bir an gökyüzüne kaydı. Kanatlarımı açmadan
Önce düşünmem gerektiğini biliyordum, çünkü artık uçmak sadece
Kaçmak değildi. Bir işaretti. Bir mesajdı.
Yavaşça açtım kanatlarımı. Gümüş beyazı tüyler güneşte parladı.
Her hareketim sanki geçmişin zincirlerini kırıyordu.
"Ben buradayım," dedim içimden. "Ve artık saklanmayacağım."
O sırada bir çırpınma sesi duyduk.
Ardımızdaki ağaçların arasından üç siluet belirdi. Hepsi farklıydı:
Biri alev kırmızısı zırhlarla, biri toprağın renklerini taşıyan cübbeyle,
Diğeri ise buz mavisi kanatlarıyla yürüyordu. Sessizce yaklaştılar.
Bu üçlü, farklı krallıklardan gelen temsilcilerdi.
Güvenliklerinden emin olmadıkları hâlde gelmişlerdi.
"İttifak çağrısını hissettik," dedi buz mavisi kanatlı olan. "Kim yaptı bunu?"
Alina öne çıktı. "Ben yaptım. Ama yalnız değilim. Bu çağrı sadece benim değil... bizim."
Gözler bana döndü. Sesim netti. "Biz, elementlerin çocukları, kanatlılar, artık birbirimizi düşman olarak görmüyoruz. Çünkü artık gerçek düşmanın kim olduğunu biliyoruz."
Ares, sırtından çıkardığı parşömeni yere serdi. "Buraya barışla geldik.
Ama savaşmaya da hazırız. Seçim sizin."
Toprak elementinden gelen temsilci öne çıktı. Yaşlı ama güçlü bir kadındı. Gözleri beni baştan aşağı süzdü.
"Kanatlarında kraliyet tüyleri var... su soyundan mısın sen?"
Başımı eğdim. "Artık değil. O krallık, kendi halkına sırt döndü. Ben özgür kanatlıyım."
Kadın bir süre sustu, sonra yavaşça başını salladı. "O hâlde biz de dinleyeceğiz. Ama bu kez eski kurallarla değil... yeni bir düzenin sözleriyle."Gözüm köşede sessizce bekleyen Adelina'ya kaydı.
Göz göze geldik. Gözlerinde ilk kez bir şey vardı: Kararsızlık değil...
Kabullenme. Belki de bu, kardeşliğin yeniden inşa edildiği andı.
Alina yanımda durdu. Sesi rüzgar kadar hafifti.
"Bu sadece başlangıç."
Gözlerimi kapattım.
Hayır, bu bir sonun değil, yeni bir çağın doğumuydu.
"Bir yere gitmemiz gerekiyor."
"Haklısın Adelina, saklanacak bir yer bulmalıyız."
"Aslında bu sınırlarda bildiğim bir saray var, Yani artık kimse yok.Orda kalabiliriz."
"Ares bunu sen nerden biliyorsun?"
"Sevgili Alina bilirsin gezmeyi severim."
Aline sesizce kıkırdadı. Yeni gelenler ise sadece sessizce bekliyordu.
Daha fazla beklemek istemiyordum.
"E hadi gidelim o zaman."
"Pekala beni takip edin."
Ares ellerini ceplerine sokarak önden yürümeye başladı. Bir süre kimse buna karışmadı tabi ama sonra arkadan Alina'nın sesi duyuldu.
"Hadi ama bizim kanatlarımız var! Neden sürekli yürüyoruz?"
"Çok zekisin kardeşim."
Adelina ona baktı fakat Alina anlamaz gözlerle ona bakınca göz devirdi.
"Ah cidden mi..? Tamam anlatıyorum. O pek parlak zihinlerinizi açık tutun."
Adelina boğazını temizledi.
"ÇÜNKÜ BU TEHLİKELİ SİZİ ÜSTÜN ZEKALILAR."
Herkes birden durdu ve şok içinde Adelina'ya bakarken o hafifce gülümsedi.
"Bu kadardı teşekkür ederim. Yola devam edin."
Eliyle ileriyi işaret ederek önden yürümeye başladı. Hepimiz birbirimize bakıyorduk.
"Hadisenize!"
Birden hepimiz hızlı adımlarla ona yetişmek için arkasından gittik. Yeni gelen üçü dışında... onlar biraz daha, umursamazdı.
Onlarda beni rahatsız eden bir şeyler vardı.
Dalgın bir şekilde yürürken Adelina yanıma geldi ve beni kolumdan sertçe çekerek diğerlerinden uzaklaştırdı. Kısık sesle konuştu.
"Bakışını gördüm. Sende anladın değil mi?"
"O üçünde bir şey olduğunu mu? Kesinlikle evet."
Adelina cidden mi der gibi baktı.
"Anlamadın mı? Cidden mi?"
"Neyi?"
"Sana 'kanatlarında kraliyet tüyleri var' ayrıca 'su soyundan mısın' dediler?"
Eee dermiş gibi ona baktım. Adelina artık burnundan soluyordu.
Kolumu daha sert tuttu.
"Sence öyle bir şey var mı?"
Durdum.
"Tabiki yok!"
Sesi biraz yüksek çıkmıştı. Fark ettiğinde boğazını temizleyerek sesizce fısıldadım.
"Teorin ne?"
"Bence onlar ajan. Ve senin sen olduğunu doğrulamak istediler."
"Şimdi bu konuşmayı kessek iyi olur bence baya bi dikkatlerini çektik..."
Adelina başını sallayarak sesizce yanimda yürümeye devam etti sanki beni korumak istiyordu.
Ares dönüp dönüp bana bakıyordu ve o üçü asla hizamdan ayrılmıyorlardı.
Yanlış tarafa mesaj iletmiştik ve onları sığınacağımız yere kadar götüremezdik.
Bir şeyler yapmamız gerekiyor.
"Durun!"
Adelina ne yapıyorsun sen der gibi bana baktı, gözlerimle sakin ol der gibi ona baktım.
"Ares bu yer çok uzak değil mi şu an bence biraz dinlenelim."
Ares durdu, ellerini ceplerinden çıkarıp arkasına döndü. Kaşlarını hafifçe kaldırarak beni süzdü.
"Dinlenmek mi? Şu an mı?"
Sesinde ince bir şüphe vardı ama yorgun görünmediğimi fark edince omuz silkti.
"Tamam, ama fazla uzun sürmesin. Güneş batmadan önce orada olmalıyız."
Herkes etrafa dağılırken ben Adelina'ya yanaştım. Fısıltıyla konuştum.
"Şu üçlüyle biraz mesafe koymamız gerek. Burada daha fazla ilerleyemeyiz."
Adelina başını salladı.
"Bir planın var mı?"
"Belki."
Alina otların üstüne uzanmış, gökyüzünü izliyordu. Yeni gelen üçlü ise, hep birlikte bir ağacın altında durmuş, neredeyse hiç konuşmadan bizi gözlüyordu. Bu sessizlikleri, en çok da ilgisizlik numaraları canımı sıkıyordu.
Ares yanıma geldi.
"Gerçekten bir şey mi dönüyor? Yoksa bana mı öyle geliyor?"
Ona hafifçe baktım.
"Bize güveniyor musun?"
"Adelina'ya güvenirim. Sana da... alışıyorum."
"Güzel. O zaman şu an hiçbir şeye şaşırma, tamam mı?"
Ares gözlerini kıstı ama başını salladı.
Adelina aniden ayağa kalktı, sesi biraz yükselmişti.
"Su getirmemiz gerek! Kaynak vardı az ileride, hatırladım. Alina, bizimle gelir misin?"
Alina kalkarken isteksiz görünse de başını salladı.
"Tabii... ama neden ben?"
"Çünkü suyu sen iyi hissediyorsun," dedim gülümseyerek.
Üçlüden biri ayağa kalktı. Uzun boyluydu, saçları neredeyse gümüş rengindeydi.
"Biz de yardımcı olabiliriz," dedi sahte bir nezaketle.
Adelina gülümsedi ama gözleri buz gibiydi.
"Olmaz. Siz dinlenin. Zaten uzun yol geldiniz."
Onlar istemsizce yerlerine çökerken biz üç kişi ormana doğru yürümeye başladık. Ağaçların arasında ilerlerken tüm duyularımı açtım. Gölge gibi yürüyordum.
Bir çıtırtı.
Sonra biri, adımlarımı taklit eder gibi arkada.
Tam düşündüğüm gibi.
Biraz daha yürüdüm, sonra aniden durdum. Geri döndüm.
Orada, ağaçların arasında biri vardı.
Bizi izleyen üçlüden biri.
Gülümsedim.
"Sen miydin? Merak ettim de, suyun tadına bakmak için mi gelmiştin, yoksa beni mi test ediyorsun?"
Gölgenin içinden çıkan ses soğuktu.
"Gerçekten düşündüğümüz kişi misin, bunu anlamamız gerekiyordu."
"Ve anladınız mı?"
Sessizlik.
"Şimdilik," dedi sonra, "ama bu daha başlangıç."
Gözleri parladı bir anlığına. Bu sıradan bir izci değildi.
Ben de zaten sıradan biri değildim.
Adamın gözleri kısa bir anlığına kıpkırmızı parladı. Kalbim bir an duracak gibi oldu. Bu doğaüstü bir şeydi; sihir ya da genetik bir karanlık... ne olduğunu bilmiyordum ama içgüdülerim haykırıyordu: kaç.
"Sen... kimsin?" dedim ama cevabı zaten biliyordum.
Gülümsemesi çarpıktı.
"Bizi hatırlamalısın. Ailen seni unuttu sanma."
Gözlerim büyüdü.
"Sen... onlardan mısın?"
"Kanatlıları yok edenler," dedi sanki bu bir unvanmış gibi. "Ve seni almaya geldik. Gücün, yanlış ellerde büyümeye başladı."
"Ben Velka majesteleri. Kanatlarınızı koparacak ve sizi ailenize geri götürecek ve sizin yaşamanızı sağlayacak kişi benim. Daha önce de hiç başarısız olmadım."
Meydan okurmuş gibi gülümsedim
"Bunu umduğunu biliyorum ama maalesef bu gün senin yenilgiyi tadacağın gün."
İğrenir gibi bir ifadeyle baktı ve burnumun dibine kadar geldi.
"Sanmam."
Hiç beklemediğim bir anda birden eline ne zaman aldığını bile bilmediğim bir bıçakla aniden üstüme atıldı.
Şok olmuştum ama kendimi yana fırlatmayı başardım fakat bıçak kolumu sıyırmıştı ve canım felaket yanmıştı. Yüksek bir çığlık attım ve kolumu tuttum.
Velka dik duruşunu korudu ve pis pis güldü.
Acı içinde konuştum.
"Hani görevin beni sağlam götürmekti lan senin!?"
"Ben yaşamanı sağlayacağım dedim yaralamayacağım demedim ki?"
Üstüme yine beklenmedik bir anda atıldı ve vücudumu tamamen sarsan bir acı hissi ile yere yığıldım...
