Bölümler 5Şu an: Tatil
- 1 Prolog174 kelime
- 2 Çınar Ağacının Altında1.527 kelime
- 3 Tatil1.697 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Cassian İle İlk Karşılaşma2.643 kelime
- 5 Panayır1.777 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş batarken Anna beni almaya geldi. Noah’la beraber malikaneye döndük. Daha geçen hafta aldığımız elbisemi lekeler içinde gören annem beni biraz azarladı. Noah tüm süre boyunca yüzünü astığı hâlde gözlerindeki eğlenceli bakışı fark edecek kadar onu tanıyordum.
Düşes ve huysuz oğlu ile vedalaşıp evilerinden ayrıldık. Arabamız kapıda bizi bekliyordu. İç geçirerek arabaya bindim. Yolculuk, annemin bitmek bilmeyen nasihatleriyle uzun süreceğe benziyordu.
Bundan günler sonraydı.Uzun bir yolculuk için hazırlıkların sürdüğü bir sabahtı. Annem ve ağabeyimle Velora’nın güneyindeki sıcak topraklara gidecektik. Bir iş gezisi için Erellia’da bulunan babam, son mektubunda orayı çok beğendiğini yazmış ve bizi de çağırmıştı. Benden üç yaş büyük olan ağabeyim çoktan hazırdı; odamın kapısında dikilip sabırsızlıkla bana bakıyordu.
“Bir haftadır hazırlığın bitmedi Ennie!” diye sitem etti. Onu duymamış gibi yaptım.
Hâlâ inatla bavuluma bir şeyler tıkıştırıyordum. Hizmetçim Rosa, koyduklarımın çoğunu kullanmayacağımı söyleyip beni vazgeçirmeye çalışsa da işe yaradığı söylenemezdi. Zachary tabii ki beklemekten sıkılmıştı. Onu daha fazla bıktırmamak için son olarak çizim kalemlerimi ve boya paletimi çantaya tıktım.
“Hazırım!” dedim. Yine de yapamam gereken son bir şey vardı. Babamın Erellia’dan gönderdiği yeni kırmızı sandaletleri giydim. Zachary derin bir nefes aldı.
“Sonunda,” dediğinde Rosa çantalarımı aldı, bir kısmını da Zachary elimden çekip taşıdı.
Üçümüz birlikte aşağıda bizi bekleyen aracın yanına indik. Annem çoktan içinde yerini almıştı. Bavullarımı arabanın arkasına yükledik ve Zachary’le birlikte bindik. Yolculuk uzun ve yorucu olacaktı ama bir haftadan az sürede varmış olacaktık. Eğer babam yeni çıkan motorlu arabalardan almamış olsaydı yol belki de haftalarca sürerdi.
Araba çalışırken arkasından kara bir duman yükseldi. Başımı pencereden çıkarıp bizi uğurlamak için toplanan hizmetçilere el salladım. Onların görüntüsü küçüldü, sonunda görüş açımdan çıktıklarında kafamı camdan içeri sokup koltuğa yerleştim.
Annem ve ağabeyim ön camdan dışarı bakıyorlardı. Ağabeyim beyaz ipek gömlek ve diz altı pantolon giymişti. Annem ince kumaştan yeşil bir elbise ve yalnızca elmas küpeler takmıştı. Yüzü her zamanki gibi güzeldi; ondan miras aldığım yeşil gözleri güneşte parıldıyordu. Benim aksime ikisi de oldukça sakindi.
“Sonunda denizi yakından göreceğim! Belki resmini bile çizerim.” Ellerimi çırptım. Koltuğa yaslanıp olacakları hayal etmeye başladım. Sıcak denizi, kumları, tuzlu havayı düşündüm.
“Anne!”
Biraz yüksek sesle bağırmış olacağım ki annem irkildi, Zachary kaşlarını çattı.
“Vienne, kulağımı patlattın,” diye söylendi. Annem çıkmak üzere olan tartışmayı fark edip araya girdi.
“Efendim Ennie?” Boğazımı temizledim.
“Erellia, Lorein’e yakın değil mi? Düşes’in memleketi.”
Annem başını salladı.
“Evet , orası düşes Amelia’nın doğup büyüdüğü yere yakın.”
Heyecanım arttı.
“Oraya da gidelim mi? Noah bana daha önce anlatmıştı. Ülkenin en büyük limanı oradaymış. Pek çok milletten insanı bir arada görürmüşsün! Anne biliyor musun, kiliseyle papağan manastırı karşı karşıyaymış!” sözlerim ile abim yüksek bir kahkaha attı.
"Vienne... Ah..." Soluk soluğa kalkmıştı. Kafayı yemiş gibi ona baktım.
"Papağan değil, huff..." Derin bir nefes aldı. "Pagan." Yine kelime yanlışı yapmıştım. En azından Noah burada değildi.
Yanaklarım çocukça bir utançla kızardı. Annem hafifçe gülümsedi.
“Evet. Lorein ticareti ve özgür yaşamıyla bilinir. Çok uluslu yapısı sayesinde imparatorluğun en eşsiz şehirlerinden biridir.” yanaklarım normal rengini alırken yanımda gülen Zachary'i görmezden geldim.
Lorein… diye düşündüm. Oraya gitmeliydim. Özgürlüğün, ticaretin ve en önemlisi sanatın şehri… Camdan dışarı bakarken çoktan renkli düşlere dalmıştım. Annemle ağabeyim arasında kısa bir bakış alışverişi oldu, ardından Zachary kıkırdadı.
“Ennie yine rüya âlemine daldı.”
Onunla tartışmayacak kadar güzel hayaller kuruyordum. Hepimiz kendi kabuklarımıza çekilirken yolculuk devam etti. Erellia sıcaklığı ve deniziyle bizi çağırıyordu.
Araba beş günün ardından, başkentteki konutumuza kıyasla daha küçük olan bir malikanenin önünde durdu. Babam, iki hafta önce Erellia’ya yaptığı iş gezisinde önce bu evi kiralamış, ardından anlaşma başarılı geçince satın almıştı. Güney’in dükü Albercth Blackwell ile yapılan bu anlaşma ailemiz için çok önemliydi. Detaylarını bilmiyordum; anlatsaydı bile muhtemelen dinlemezdim.
Siyah araba beyazın hâkim olduğu evin önünde durur durmaz indim. Babam kapıda günlük rahat elbiselerle bizi bekliyordu.
Hiç düşünmeden ona doğru koştum. Geniş kolları benim için açılmıştı. Üzerime kapanınca ayaklarımı yerden kolayca kesti. Sıkıca sarıldım. Omurgalarımı sızlatacak kadar sıkıp beni salladı bir yandan yanağımdan da sulu sulu öptü.
Yere indiğimde ıslak yanaklarımı sildim. Annem ve ağabeyim de yanımıza gelmişti. Annem her zamanki gibi onaylamayan bir ifadeyle bakarken Zachary artık bu manzaraya alışmış görünüyordu. Babam onları da kollarının arasına çekti.
Ailemi gülümseyerek izledim. Annem çok güzeldi, babam hepimizi sarmaya yetecek kadar güçlü… Ailemle gurur duydum. Sonra ben de onlara doğru atıldım. Dengeleri sarsılırken güldüm. Çalışanların önünde olduğunun farkına varan annem hemen kendini toparladı. Bunu fark eden babam elini omzuna koydu.
“Hadi içeri geçelim.”
Annemle babam önde kol kola yürürken ben ve Zachary arkalarından takip ettik. Ev, gelişimiz şerefine güllerle süslenmiş, üç kişilik mütevazı bir hizmetli kadrosu kapıda sıraya dizilmişti. Selamlarını alıp bizim için hazırlanmış sofranın bulunduğu salona yöneldik. Ev sade bir biçimde döşenmişti. Günümüz modasından uzak ama klasik tablolar, az eşya, gösterişsiz ama temiz bir düzen… Yine de rahat ve güvenli hissettiren bir havası vardı.
Yemekten önce ellerimizi yıkadık. Başkentteki evimizin aksine burada su borularla taşınmıyordu. Zachary ile aynı leğende ellerimizi yıkadıktan sonra elimi leğenden çıkarıp parmak uçlarımdan damlayan suyu onun yüzüne sıçrattım.
Abimin bunu yanıma kâr bırakmayacağını bilerek salona koştum. Babam masanın başında annemle konuşuyordu. Yaramazlığımın ardından kızaran yüzüme bakıp gülümsedi.
“Böyle koştuğuna göre burayı şimdiden sevmişsin.”
Sözleri bitmeden Zachary içeri daldı. Bana öfke dolu bir bakış atıp sorun çıkarmadan annemin karşısına oturdu. Ben de her zamanki gibi onun soluna geçtim ve dilimi çıkardım . Babam tanrıya dua etti. Dua bitince yemekler servis edildi.
Önüme konan tabağı babama uzattım. Sebze ve eti küçük lokmalara böldü. Annem bunu görüp onaylamaz bir ifadeyle baktı.
“Bunu kendin yapmaya alışmalısın Vienne. Baban her zaman yanında olamaz.”Gözlerimi kaçırdım. Duymamış gibi umursamaz bir tavırla masanın altındaki ayaklarımı salladım,
“O daha küçük Rosalinda. Bıçakla kendine zarar verebilir,” diye babam hemen beni savundu. Annem memnuniyetsiz bir ses çıkardı.
“Alışması gerek Reynold.”
Babam bir şey demedi. Tabağımı bana verdi. İştahtan parlayan gözlerle yemeye başladım. Bir an önce bitirip dışarı çıkmak istiyordum.
Yemek faslı nihayet sona erdiğinde masadan kalktım.
“Anne, hepsini yedim. Dışarı çıkabilir miyim?”Üçü de daha yemeğin yarısındaydı. Annem çatalını tabağa bıraktı. Hayırdan anlatmayacağımı çoktan biliyordu.
“Yanına bir hizmetçi al.”Babam da onu onaylarcasına başını salladı.
“Evet. Bir de Anton’u götür. Arka bahçede olması gerekiyordu.”diye de ekledi.Anton babamın yardımcısıydı zeki olmasının yanında iyi silah kullanırdı. Kısaca yarı zamanlı korumaydı.
“Tamam baba.” Tam çıkarken arkamdan babam seslendi.
“Vienne!”
“Efendim baba?”
“Geç kalma. Akşam bir yere davetliyiz.”Annemle Zachary merakla babama baktılar.
“Ortaklığı kutlamak ve sizlerle tanışmak için Dük Blackwell bizi yemeğe çağırdı.”Annem bundan hoşnut olmamıştı.
“Daha yeni geldik… beş gündür yoldaydık, biraz toparlanmamız gerek.”Babam ensesini kaşıdı.
“Biliyorum ama dük ve düşes dün özellikle rica ettiler. Sizi merak ediyorlar. Burası sakin bir yer; pek misafirleri olmaz. Bir de küçük çocukları var…”Annem babamın sıkıntılı hâlini görünce anında yumuşadı.
“Sanırım yapacak bir şey yok.” Babam anneme minnetle gülümsedi.
“Pekâlâ… Ben gidiyorum o hâlde.” diye gitmek üzere olan varlığımı hatırlattım.
“Babanın dediği gibi erken dön Ennie,” diye arkamdan seslendi annem.
Ben ise çoktan dışarı fırlamıştım. Arka bahçeye yönelirken genç bir hizmetçi peşime takıldı. Anton gerçekten de oradaydı meyve ağaçları ve kurumaya yüz tutmuş çimleri ile bakımsız duran bahçede, iki ağacın arasına gerilmiş hamakta uyuyordu.
“Anton!”diye seslenedim. Uykusunda sıçrayıp hamaktan düştü. Başını ovuştururken yanına gittim.
“Ben geldim.” Dengesini toplayıp ağaca yaslanarak ayağa kalktı.
“Gürültünün sebebi anlaşıldı…” dedi uykudan çatlayan sesiyle. Mahmur gözleri beni baştan aşağıya taradı. Çoktan başının dertte olduğunu anlamıştı.
“Hadi sahile gidelim!”Anton yüzünü ovuşturup başını salladı.
“Tamam ,gidelim.” Bu sözlerin ardından o yüzünü yıkayana kadar hamakta sallandım. Geri döndüğünde yola koyulduk.
Kalbim deli gibi çarpıyordu. Denizi ilk kez görecektim. Dalgaların sesi bile beni heyecanlandırıyordu. Beni çok iyi tanıyan Anton koşmamı engellemek için elimi sıkı sıkı tutmuştu. Genç hizmetçi hemen arkamızdaydı.
Özenle yapılmış taş yol boyunca yürüdük. Sonunda görmüştüm. Sonsuza uzanan masmavi deniz karşımdaydı. Anton’un elinden kurtulup koşmaya başladım. Ayakkabılarım nemli kuma değer değmez eğilip onları çıkarıp kenara fırlattım. Çığlık atıp suya atlayacaktım ki ayaklarım havada asılı kaldı. Anton belimden yakalamıştı. Sinirle ona döndüm. Daha ben ağzımı açmadan konuştu.
“Orada dur bakalım.”Kollarından kurtulmak için çırpındım ama faydasızdı. Benim üç dört katım bir yetişkindi.
“Yalnızca ayakların suya girecek. Elbiseyle denize atlayamazsın küçük hanım.” Yanaklarımı şişirip derin bir nefes aldım. İnat yapıp kollarımı bağladım ama hiçbir etkisi olmadı. Dakikalar geçerken anton hala beni tutuyordu. En sonunda vazgeçtim.
“Peki!” dedim. Sesim sinirden çatlamıştı.
“Şimdi seni bırakacağım. Eğer suya atlarsan eve döneriz. Anlaştık mı?”İstemeden başımı salladım. Anton dediğini yapardı.
“Pekâlâ…” Beni yavaşça yere bıraktı. Ayaklarım nemli kumun içine gömüldü. Kumun sıcak ve yumuşak dokusu parmaklarımı ve ayak tabanımı gıdıkladı.
Denizin tuzlu kokusu burnuma doldu. Nemli rüzgâr siyah saçlarımı savurdu. Gözlerimi kapayıp anın tadını çıkardım. Denize açıldığımı, bilinmeyen diyarlara gittiğimi, canavarlarla savaştığımı hayal ettim. Gülümsedim. Gözlerimi açıp suya birkaç adım attım.
Su önce ayak parmaklarıma, sonra bileklerime ulaştı. Dizlerimin altına geldiğinde durdum. Mavi elbisemin eteğini topladım, eğilip ellerimi suya soktum. Bir avuç su alıp aniden Anton’un yüzüne fırlattım.
Anton tepki bile veremeden kahkaha atıp koşmaya başladım. O peşimden koştukça ben kaçtım. Uzun bacaklarıyla birkaç adımda beni yakaladı elbette. Kahkaha içinde ellerinden kurtuldum ya da belki o beni bilerek bıraktı.
Güneş ufka yaklaşırken sahil ayak izlerimizle dolmuştu. Sonunda yorgun düşüp kumlara oturdum. Anton da nefes nefeseydi.
“Siz gerçekten canavar soyundan geliyor olmalısınız, leydim.” Nefeslene nefeslene yanıma çöktü. “İki gün yolculuktan sonra hâlâ bu kadar enerjik olmak…”
"Kime canavar diyorsun Anton!" Karışmış saçlarımı çocuk ellerimle beceriksizce geriye ittim. "Büyüdüğümde ilk iş seni kovacağım" Anton göğsünden gelen derin bir kahkaha attı.
"Boşuna hayal kurmayın yaramaz leydim, babanız buna izin vermez."
"Verir." Dedim kendimden emin bir şekilde. "O benim müfettiğim." Çok bilgece bir laf etmişim gibi ellerimi belimin iki yanına koydum.
Anton gülümseyip elini başımın tepesine koydu. "Genç Lord Noah'tan yeni bir kelime öğrenmişsiniz anlaşılan." Hafifçe gülümsedi. "Müfettik değil, müttefik olacaktı." Onu duymamış gibi yaptım ve bacaklarımı kuma uzattım. Şapşal Noah, bana hep kelimeleri yanlış öğretiyordu.
Anton, dağılmış saçlarımı, perişan hâle gelmiş elbisemi süzdü. Sonra başını iki yana salladı. Genç hizmetçi oldukça gerimizde kalmıştı; sanırım bir yerden sonra bizi takip etmeyi bırakmıştı.
Güneş denizin üzerine eğilip turuncuya boyarken bu görüntüyü zihnime kazıdım. Mutlaka resmini çizmeliydim.
Anton ayağa kalktı.“Geç oluyor. Dönelim.”
Ben de kalktım. Babama söz vermiştim ama yine biraz gecikmiştim. Yine de kızacaklarını sanmıyordum. Vienne Vale’nin dışarı çıktıktan sonra hemen eve dönmesinin zor olduğu herkesçe bilinen bir gerçekti.
Anton'un elini tuttum ve yürümeye başladık. Üzerime yavaş yavaş bir yorgunluk çöktü.Bir süre sonra Anton beni sırtına aldı. Böylece daha hızlı hareket edebilirdik. Güneş batarken eve doğru yola koyulduk. Yüzümü Anton'nun sırtına yasladım. Gözlerim yorgunluktan ağırlaşmıştı. O gün neşeliydim, o gün bu anıların hep güzel şeyleri anımsatacağını düşünüyordum. Oysa lanetli kaderimin ilk ilmeği o gün atılmıştı.
Bölüm etkileşimi
