Bölümler 5Şu an: Cassian İle İlk Karşılaşma
- 1 Prolog174 kelime
- 2 Çınar Ağacının Altında1.527 kelime
- 3 Tatil1.697 kelime
- 4 Cassian İle İlk Karşılaşma2.643 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Panayır1.777 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Eve geri döndüğümüzde telaşlı bir koşuşturma vardı. Anton beni sırtından indirdi. Geldiğimi gören annem beni baştan aşağı süzdü. Kirli elbiselerim ve kumlu saçlarımla gerçek bir karmaşaydım. Annem birkaç emir verdi ve ben hizmetçiler eşliğinde hızla banyoya sürüklendim. Yıkanmak için zaman kalmamıştı. Bu yüzden tamamen soyunup nemli bezle temizlendim.
Temizliğin ardından kırmızı, askılı elbisemi giydirmişlerdi. Rosa gereksiz olduğunu söyleyip çıkarmak istemişti.
Bu duruma keyiflendim. Eve döndüğümde onun başını bununla şişirecektim.
Dizlerime kadar gelen kabarık elbisem, sadaletlerimle aynı renkti. Giyinme işi tamamen bitip hazır olduğumda hafifçe dönüp beni izleyen hizmetçilere ufak bir şov yaptım.
Benim hazır olmamla dışarda bizi bekleyen arabaya binmek için aşağıya indik. Babam yolcu koltuğuna binerken ben , Zachary ve annem arka tarafa oturduk. Babam gitmeden önce arabanın yanında bizi uğurlamak duran Anton'a son bir kaç telkinde bulunduktan sonra araba yola koyuldu.
Heyecanla cama yapışıp sıcak yaz gününü sonunda bitiren şehri izledim.
Erellia, Aurelia'dan çok farklıydı. Daha renkli daha canlıydı. Geçtiğimiz her yeri büyük bir merakla inceliyordum. Büyük kilisenin önünden geçerken şaşkınlıkla baktım. Mimarisi başkentekilere hiç benzemiyordu. Bahçesi kocamandı bir kere. Sonra sıcak bir havası vardı; Aurelia'daki soğuk, ruhsuz ibadethanelerden farklı olarak
Önünden geçtiğimiz tüm sokaklar gürültülüydü. İnsanlar sıcak yaz gecesini en iyi şekilde değerlendirmek istiyordu. Yemek kokuları , çocuk seslerine karışıyordu. Kimileri ailesiyle yürüyüşe çıkmış, kimisi arkadaşları. Sevgililer ve yeni evli çiftler el ele sokakları geçiyor belki de ayın huzurda yeminler ediyorlardı.
Araç büyük bir panayırın önünden geçtiğinde nerdeyse dilim tutuluyordu. Annem ve Zachary sohbet ediyor ara sıra babam da onlara katılıyordu.
"Zac şuna bak." Zachary yüzünü gösterdiğim tarafa çevirdi. Göz bebekleri büyüdü. Benden 3 yaş büyük olsa bile o da hala bir çocuktu.
"Her sene bu vakitlerde kuruluyormuş bu panayır. Yazın gelişini kutlamak için." Babam panayırın kurulma sebeplerini anlatırken panayır gözden kayboldu.
"Biz de gidebilir miyiz baba? Lütfennnn..." Ellerimi birleştirip yalvaran gözlerle baktım. Babam ensesini kaşıdı.
"Buna ben karar veremem." Hepimiz aynı anda anneme döndük. Sırayla tepkilerimize baktı ben ve Zachary nefesimizi tutmuş olumlu karar vermesini bekliyorduk.
"Olur. Panayır bitmeden bir gün birlikte gideriz." Ben ve Zachary heyecanla birbirmize sarıldık. Zachary kendini ilk toparlayan kişi oldu
"Teşekkür ederiz anne." Annem Zachary'nin saçlarını okşadı. Bu küçük samimi anlar gerçekten çok değerliydi.
Araba kocaman bir malikanenin önünde durduğunda annem arabadan inmeden önce beni son bir kez daha uyardı. Şoför önce babamın sonra da bizim kapımızı açtı. Arabadan indiğimizde bizi ilk karşılayan Blackwell kahyası oldu. Beyazlamış saçları düzgünce geriye taranmış bu gözlüklü adam önümüzde eğildi.
"Blackwell malikanesine hoş geldiniz." başını kaldırıp sözlerine devam etti:
"Buyurun , Dük ve Düşes içerde."
Birlikte malikanenin beyaz mermer merdivenlerini çıkarken sonuna kadar açılmış ağır taş kapının önünde bekleyenler vardı.
Dük ve ailesi tek sıra halinde dizilmişti. Onları ilk gördüğümde dilim tutuldu desem sanırım abartmazdım. Dük uzun boylu ve sarışındı.Gözleri kaliteli bir kehribar taş gibi parlıyordu. Düşesin nadir kızıl saçları ve açık yeşil gözlerinin ise Dükten aşağı kalır bir yanı yoktu. Ebeveynlerimiz selamlaşırken ben ve Zachary sıranın bize gelmesi için sessizce bekledik.
"Albercth bu oğlum Zachary." Babam abimi tanıtırken abim öne çıktı. Sağ elini yumruk yapıp göğsüne koyarken eğildi.
"Selamlarımı sunarım Dük ve düşes." Dük gülerek Zachary'nin omzuna hafifçe vurdu.
"Demek sen Reynold'un zekasıyla övündüğü Zachary'sin." Abim saygıyla eğildi.
"Babam abartmış olmalı." Dük tok bir kahkaha attı. Zachary'nin omzuna iki kez hafifçe vurdu.
"Mütevazisin genç adam." Babam hafifçe öksürerek sohbeti böldü sonra bana döndü. Eliyle beni biraz ileriye itti.
"Kızım Vienne." Soylu etiği derslerinde öğrendiğim gibi reverans yaptım. Dizlerimin hafifçe kırdım ve elbisemi iki tarafından tutup eğilirken havaya kaldırdım.
"Vienne Vale, sizinle tanışmak bir şeref ekselansları Dük ve Düşes." Başımı tekrar kaldırdığımda karşılaştığım annem ve babamın gururlu bakışları başarılı olduğumu gösteriyordu. Karı koca yarı etkilenmiş şekilde baktılar.
"Harika bir selamdı Vienne." Konuşan samimi bir gülüşle Düşesti.
"Teşekkür ederim Düşes." O sırada eteğine yapışmış küçük kızı gördüm. Tıpkı babası gibi sarışındı, ela gözleri ise annesininki andırıyordu. Hiç şüphesiz Düşes ve Dükün kızıydı.
"Kızım Eliza." Diye tanıttı aynı gözlere sahip kadın.
Küçük kız ürkekti. Selam vermek yerine annesine daha da yapıştı. Dük ve düşes arasında ufak bir göz teması oldu.
"Eliza misafirlere selam vermelisin." Diye annesi uyarıda bulundu. Eliza sonunda zor bela öne çıktı.
"E-eliza Black-Blackwell..." Genç kadın endişeli görünüyordu.
"Kusura bakmayın normalde böyle değildir." Bu noktada dayanamadım ve öne çıktım. Eğilip Eliza ile göz teması kurdum. Onun masum ve ürkek doğası bir şekilde içime dokunmuştu. Onu teşvik etmek için konuştum.
"Tanıştığıma memnun oldum Eliza. İsmin çok güzelmiş." Eliza'nın ela gözleri büyüdü. Yanakları kızarırken annesinin arkasına saklandı.
"Eliza yapısı gereği ürkektir." Tanımadığım ses gül kadar kırmızı saçlarıyla konuşan başka bir kıza aitti.
Bana yaklaştığında baş döndürücü bir çiçek kokusu burnuma doldu. Gözlerinin sarısı Blackwell Dükünkinden bile koyu ve parlaktı. Belki de güneşe benzetsem abartı olmazdı.
"Ben Beatrice, Blackwell dükalığının büyük kızı." Bizi selamlamak için eğildi.
Beatrice... bu isim dilimde kötü bir tat bıraktı. Dudakları mükemmel bir şekilde kıvırılsa da sarı gözleri bir yırtıcı edasıyla üzerime dikilmişti. Kendimi tebessüm etmeye zorladım. Atmosfer çok boğucu geliyordu. Bilmeyerek de olsa bunu bozduğu için düşese minnet duydum.
"Son olarak Cassian, tek oğlumuz." Diye dükün arkasında duran çocuğu tanıttı. Güzellik bu ailede genetikti bunu anlamıştım ama bu çocuğun güzelliği hiçbir şeyle kıyaslanamazdı.
Kızları bile kıskandıracak ipeksi sarı saçları, bal gibi gözleri ve porselen teniyle insanı duraksatıyordu
Gözlerimiz buluştuğunda sanki zaman durmuş gibiydi. Bu garip durumdan kurtulmak için geri çekildim.
Cassian sadece ufak bir selam verdi. Hiç konuşmadı. Gözleri bizi baştan aşağı süzdü. Bakışları hiç de dostane değildi. Bu davranışı görüntüsüyle bir zıtlık oluşturuyordu. Cassian Erellia güneşi kadar parlaktı. Bu yüzden insan onun sıcak biri olduğu izlenimene kapılıyordu.
Dük hafifçe öksürdü,oğlunun kaba tavrı sonrasında, sesinde gizleyemediği utançla konuştu.
"Öyleyse içeri geçelim." Bu sözlerle ilerlemeye başladık. Geniş holü geçtik. Malikanenin bir yüzü denize bakıyordu. Bu yüzden dikkatinizi verdiğinizde dalgaların sahile vuran sesini duyabilirdiniz.
Beyaz ve bir o kadar soğuk mermer duvarların arasında ilerliyor, uzun sütunların yanından geçerken Dük ve babam önde , annem ve düşes ise onların hemen ardından yürüyordu. Ben Zachary'nin elini tutmuş kendime yakışmayan bir sessizlikle onları takip ediyordum. Aniden Beatrice yanıma yanaştı.
"Sonunda seninle tanıştığım için çok mutluyum Vienne." Bakışları yüzümü delecek kadar dikkatliydi. Sanki bir kusur arıyordu. Zorla gülümsedim.
"Baban yani marki bize her geldiğinde senden o kadar söz etti ki... Gelmeni dört gözle bekliyordum." Sesine kattığı sahte heyecan gizlemeye çalıştığı öfkeyi ele vermeme konusunda pek de başarılı olamamıştı. Buna istemsizce şaşırdım. İlk defa tanıştığım bu kızın öfkesini kazanacak ne yapmıştım?
"Haha... Teşekkür ederim ama babam abartmış olmalı." Zachary şaşkınlıkla yüzümü inceledi. Kendini övmek için sürekli bahane üreten kız kardeşi ilk defa mütevazi davranınca yadırgamış olmalıydı. Bir an önce eve gitme isteğiyle doldum. Beatrice beni bir kez daha baştan aşağıya süzdü ve uzaklaştı. Kurtlarla dolu bir ormana düşmüş gibiydim.
Onun içimi ürperten bakışlarından kaçınmak için yüzümü diğer tarafa çevirdiğim sırada Cassian ile gözlerimiz buluştu. Tüylerim diken diken oldu. Sanki sıcaklık aniden düşmüştü. Ona bakmak tehlikeli hissetiriyordu. Herkesin önünde günah işlemek gibiydi. Soğuk gözlerini ileri dikip , yüzünü çevirmeden önce gözlerim belli belirsiz gülümsesine kaydı. Hayal mi gördüm acaba dedirtecek kadar kısa bir andı ama havaya dikilen olan tüylerim sanki bunu aksini kanıtlamak istiyordu.
Derin bir nefes aldığımda çoktan geniş ve yüksek salon kapısına ulaşmıştık. Beyaz ahşap kapı çeşitli oymalarla süslenmişti. Gül ve güneş desenleri ağırlıklıydı.
Güneşin hiç batmadığı erilla ve gülün hiç solmadığı Velora...
Açılan kapıdan geçtiğimizde bizi devasa salon karşıladı. Oda göz kamaştırıyordu. Beyaz duvarların ve mobilyaların tamamlayıcısı olarak altın aksesuarlar tercih edilmişti.
Avize , biblolar, şamdanlar, hatta düşününce gözler bile...Her şey göz yoracak kadar sarıydı.
Dük bizi eliyle uzun ahşap masaya yönlendirdi. Dikkatimi çeken ilk şey dükün oturmak için çektiği sandalyenin arkasındaki tablo oldu. Açık bir pencereden görünen şehir ve deniz resmedilmişti.
Dük başa oturdu. Hemen soluna babam otururken annem de onun yanına oturdu. Abim benim oturmam için sandalyeyi çektikten sonra annemin soluna oturdu ben de onun solundaydım. Benzer bir oturma düzeni karşı tarafta da vardı. Düşes annemin karşısına geçmişti. Cassian babamın. Şansıma Eliza ile karşı karşıya oturuyorduk. Tanrı korusun, Beatrice de olabilirdi.
Herkes yerleştikten sonra bile gözlerim büyük tabloya kayıyordu. "Resmi beğendin mi Vienne?" Konuşan düşes dirseklerini masaya dayamış , ellerini çenesinin altında birleştirmiş, bana samimi bir ilgiyle bakıyordu.
"Evet, oldukça başarılı olmuş." Diye açıkça düşüncelerimi ifade ettim. Düşes sözlerim karşısında memnun olmuş olacak ki gülümsedi.
"Baban resim çizmekten hoşlandığını söylemişti, gerçekten iyi gözlerin varmış."
"Teşekkür ederim. Sadece güzel şeyleri görmek hoşuma gidiyor."
Düşes bir şey söyleyecek gibi olduysa da yemeklerimiz servis edilmeye başlayınca konuşması havada kaldı.
Başlangıç için hafif sebzeli çorba tercih edilmişti. Eliza'nin yanına orta yaşlı bir kadın geldi. Anladığım kadarıyla dadısıydı. Kadın ayakta duruyor Eliza'ye yemek yediriyordu. Eliza dört yaşından büyük değildi muhtemelen. Elleri minicikti. Gülümseyerek yemek yemesini izledim. Bu sırada dük yemek duasını bitirmişti.
Çorbadan sonra hepimizin önüne kalın bir biftek konuşmuştu. Kırmızı ve bir o kadar da lezzetli görünüyordu ama sorun şu ki, nasıl bölecektim?
Tabağa değen çatal ve bıçak sesleri, sohbet seslerine karışıyordu. Bense endişeyle tabağıma baktım.
Ya bir hata yapsaydım, üzerime bulaştırsaydım? Ben kara kara düşünürken beni düşüncelerimden sıyıran Beatrice'in melodik sesi oldu.
"Yapamıyorsan benim tabağımı al Vienne." Tabağındaki et ve sebzeler küçük, düzenli parçalar halinde doğranmıştı. Beatrice gözlerine ulaşmayan bir gülümsemeyle bakıyordu. İleti açıktı: "Bu kadar basit bir şeyi bile yapamıyor musun?"
İşin kötüsü tam da herkes sustuğunda konuşmaya başlamıştı. Bu yüzden herkes bakışlar bize dönmüştü. Beatrice tabağını bana doğru iterken aklıma gelen ilk şeyi söyledim.
"Ben et yemem!" Masadaki herkes artık tamamen bana dönmüştü. Aile fertlerim şaşkınlıkla baktılar. Zira evde en çok et yiyen kişi bendim. Boğazımı temizledim.
"Yani et yemeyi sevmiyorum... Dokusu beni rahatsız ediyor... Sebze yemeyi daha çok severim..." Konuşmanın sonunda yutkundum ve beceriksizce gülümsedim. Beatrice tabağını tekrardan önüne çekti.
"Ah öyle mi? Ben de doğramakta güçlük çektiğin için yemiyorsun sanıyordum, böyle..." Bir süre sustu ve şüpheyle baktı.
"Böyle bir zevkin olması beklenmedik." Kısa bir süre bakıştık.
"Neden daha önce söylemedim Vienne, senin için özel bir şeyler hazırlardık." Bir kez daha beni kurtaran düşese döndüm.
"Zahmet vermek istemedim." Zachary şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş gibi baktı. Annem ve babam da benzer bir durumdaydılar. Yine de beni ele vermediler. Beatrice'in bakışları hala üzerimdeydi.
"Öyleyse görevlilerden senin için daha fazla sebze getirmelerini isteyeceğim." Zorla gülümsedim.
"Olur." Zachary gülmemek için yanımda kıvranıyordu. Evde tüm aile üyeleri birlik oldukları halde bana sebze yedirmezlerdi. Dirseğimle masanın altından abime vurdum. Artık tamamen kızarmıştı.
Az sonra tabağım tepeleme sebzeyle dolmuştu. İstemeyerek çatalı kaldırdım ve en yenilebilir olan havuçlarla başladım. Böylece yemek sorunsuzca devam etti.
***
Yemekten sonra ebeveynlerimiz balkonda oturmuş, çay eşliğinde sohbet ediyorlardı. Ben ve Eliza ise salonda oturuyorduk. Cassian yemekten sonra ortadan kaybolmuş, Beatrice ve abim ise bahçede yürüyüşe çıkmıştı. Yumuşak bir mizacı olduğunu için Zachary kolaylıkla herkese uyum sağlıyordu. Genel olarak sohbeti hoş ve ağırbaşlı biriydi. Bu yüzden o cadı bakışlı kızla baş edebileceğini düşündüm.
Eliza uzun koltukta oturmuş ara sıra beni süzüyordu. Ne zaman göz göze gelsek bakışlarını hemen kaçıyordu. Onu bu hallerine gülmemek elde değildi.
"Oyun oynamayı sever misin Eliza?" Eliza ürkek yeşil gözlerini kırptı. Sonra başını yavaşça salladı. Sorum çok saçmaydı. Hangi çocuk oyun oynamayı sevmezdi ki?
"Beraber bir şeyler oynamak ister misin?" Eliza beklenmedik şekilde kafasını heycanla salladı.
"Olur!" Yüksek sesle onayladı ama hemen kızardı. Elim istemsizce saçlarına gitti. Hafifçe saçlarını okşadım. Sonra yaptığım şeyi fark edip elimi çektim. Tepkisine ölçmek için Eliza'ye döndüğümde, gözlerinin parladığını gördüm. Yanakları pembeleşmiş, yüzü hoşuna gittiğini belli etmişti. Bu yönden bakınca ilgiye aç bir yavru kedi gibiydi.
"Ne oynamak istersen?" Aramızdaki buzlar aniden eridi sanki. Bu eve geldiğmden beri ilk defa rahat hissettim.
"Oyuncak bebeklerim... Onlarla oynayalım mı?" Başımı salladım.
"Kulağa harika geliyor." Eliza ayağa kalktı ve arkamızda duran hizmetçinin yanına gitti. Tahmince özel hizmetçisiydi.
"Kırmızı ve pembe elbiseli bebeğimi ile çay takımı mı getirir misin?" Dili ağzında dönüyor, kelimeleri yer yer peltek çıkıyordu. Şu an ne kadar tatlı gördüğü hakkında bir fikri yoktu muhtemelen. Az sonra giden hizmetçi bizim için oyuncaklarla geri döndü.
"Hangisini istersin?" Eliza biri kırmızı elbiseli öteki pembe olan iki bebeği seçim yapmam için önüme uzatmıştı. Kırmızı olanı seçtim. Yüzümün yanına getirdim.
"Elbiselerimiz benziyor değil mi?" Eliza başımı salladı. Pembe olan ona kalmıştı. Böylelikle ikimiz koltuğun üzerinde kendi hayal dünyamızı kurduk. Oyun ilerledikçe heyecanımız arttı. İki prensesin çay partisiyle başlayan hikayade, uzak Okyanusları denizleri aştık. Maceralara çıktık, bazen bir deniz kızı yakaladık, bazen de perilerle dipsiz ormanlarda dans ettik. Ben bir an ayağa kalkmış fark etmeden yüksek sesle konuşmaya başlamıştım.
"... Ve prenses Vivi koca canavarı yendikten sonra şöyle dem-"
"Pfftt-" boğuk kahkaha sesi beni canavarlara hadlerini bildirdiğim mağaradan, Blackwell konağına geri döndürmüştü. Sesin geldiği yere baktığımda iki büklüm gülmemek için kendini tutmaktan kızarmış bir yüzle Cassian duruyordu. Onunla göz göze gelince daha fazla dayanamadı ve tüm salonda yankılanan bir kahkaha attı.
Yanaklarım kan topuna dönerken oyuncağı arkama sakladım.
"Sen!" Gözlerinin kenarında birikmiş yaşı sildi. "Ne zamandır bizi dinleyorsun?" duvara yasladı.
"Prenses Vivi'nin topuklu ayakkabısıyla devi dövdüğü yerden beri..." Tekrar gülmeye başladı. Tamamen domatese döndüm. Belki yeşil gözlerim bile utançtan kızarmıştı.
"Gizlece leydileri dinlememen gerektiğini bilmiyor musun!?" Sesim biraz yüksek çıkmıştı. Cassian aniden gülmeyi bıraktı ve tek kaşını kaldırıp duvardan ayrıldı. Bana doğru yırtıcı adımlara yaklaşırken ondan çekinmediğimi belli edercesine kollarımı göğsümde birleştirdim. Bu basit ve çocuksu hareketten güç aldım. Cassian artık dibimdeydi. Boyu benden uzundu. Üzerimde dikilmesi adil olmayan bir hakimiyet kuruyordu.
"Öyle mi minik kuş?" Ona ters ters baktım.
"Evet, öyle! En basit soylu kurallarını bile bilmiyor musun?" Yüzüme doğru eğildiğinde birkaç adım geriye attım.
"Kuralları üstteki kişiler koyar ve babamdan sonra benim geldiğimi bu evde kimse bana ne yapacağımı söyleyemez." Arsız sözleri ağzımı açık bıraktı.
"Koca bir saçmalık! Kurallar düzen ve huzur için konur. Birilerinin keyfine göre değişmez." Yüzümü incelerken bir tutam saçımı eline aldı. İrkilsem de geri adım atmadım.
"Yanılıyorsun. Kurallar düzen için değil, baskı altında tutmak için vardır." Havaya bir bıçak gibi kesen sözleri sakindi, gözleri ise söylediği her kelimeye duyduğu çarpık güveni beyan ediyordu.
Yutkunurken Tehlikeli diye düşündüm. Bu çocuk gerçekten tehlikeli. Omuzlarımı dikleştirdim ve saçımı parmaklarının arasınadan kurtardım.
"Baskı huzursuzluğu getirir, huzursuzluk; öfke ve kızgınlığı." Daha önce Noah'ın bana söylediği sözlerdi bunlar. Noah'a neden çok çalıştığını sorduğumda "halkımı, toplumumu memnun etmek için, onların huzuru için" demişti. Şimdi karşımda duran kişi onun tam tersiydi. Kendi huzuru için halkını feda edebilecek biriydi.
"Ne kadar ezbere ve sıkıcı sözler Vienne." İsmim dudaklarından bir zehir gibi döküldü. Geriye çekilip bana alan bıraktı.
"Beni biraz daha eğlendirmeni umuyordum." Ellerini cebine koydu. Beni baştan aşağıya süzdü, sonra yanımdan geçip balkona çıktı. Derin bir nefes aldım, o ana kadar kendimi sıktığımı fark etmemiştim bile.
Tüm bu konuşma sırasında bizi endişeyle izleyen Eliza ayağa kalktı.
"Özür dilerim vivi..." Gözleri dolmuştu. Muhtemelen ne hakkında tartıştığımızı bilmiyordu. Yine de kendini suçlu hissedecek kadar duygusal zekaya sahipti. Elimi şevkatle omzuna koydum.
"Sorun yok Eliza." Güven verici şekilde omzunu sıktım. Tam o sırada abim ve Beatrice içeri girdi. Abim ile gözlerimiz buluştuğunda bir sorun olduğunu hemen fark etti. Birkaç seri adımda yanıma geldi.
"Bir şey mi oldu Vienne?" İki taraftan kolumu tuttu. Dokunuşu sıcak ve rahatlatıcıydı.
"Sorun yok Zac." Arkada kalan Beatrice bize yaklaştı. Gözleri beni süzdü
"İyi misin Vienne?" Başımı salladım ve kısaca onu onayladım. Beatrice ile fazla işletişime girmek istemedim ama
O tatmin olmadı. Bakışları ben ve abim arasında gidip geldi.
"Senin için bu kadar endişe eden bir ailen olması harika olmalı Vienne." Başımı ona çevirdim ve gözlerine baktım. Tıpkı onun gibi, soğuk ve mesafeli. Bu anlamsız düşmanlığın kaynağı ne bilmesem de artık sinir bozucuydu.
"Öyle Beatrice. Sonuçta... aile her şeydir." Sözlerimle yüzü kasıldı. Bir an maskesi düşmüş gibi oldu. Kısa anda hızla kendini toparladı. Bilmeden bir damarına dokunmuştum.
"Haklısın Vienne" isimimi bastıra bastıra söyledi. Tam o esnada ebeveynlerimiz içeri girdi.
"Vienne, Zachary. Dük ve düşese teşekkür edin. Gidiyoruz." Zachary ile bakıştık. Sonra aynı anda eğilip tek bir ağızdan konuştuk.
"Her şey için teşekkür ederiz dük ve düşes." Bunun üzerine herkes güldü.
Eliza ile vedalaşırken ona sarıldım. Beatrice ile yarım yamalak vedalaşırken Cassian bizi uğurlamaya gelmediği için sevindim. Bizi bekleyen arabaya en son ben binerken büyük malikanye baktım. Rüzgar saçlarımı uçurup denizin tuzunu içime doldururken balkonda duran onu fark ettim.
Cassian.
Gözlerimiz kısa bir an için buluştuğunda hızla arabaya bindim. Bunu neden yapmıştım bilmiyorum. Kolay kolay geri adım atmazdım. Sanırım içgüdüseldi. Cassian uzak durmam gerektiğini hissettiriyordu.
Araba siyah bir dumanla harekete geçtiğinde tamamen bitmiştim. Yolculuk, oyun ve akşamın yorgunluğu üzerime çöktü. Ailemin yanında güvende hissediyordum, bundandır ki daha eve varmadan arabada gözlerim kapandı.
Bölüm etkileşimi
