9. bölüm · KAN SENFONİSİ
9.
Malikanenin salonu o gece, daha önce hiç şahit olunmamış, neredeyse havayı ağırlaştıran tuhaf bir enerjiyle doluydu. Sayer, gümüş telleri piyanoya yerleştirdikten sonra adeta başka bir adama dönüşmüştü; omuzları dikleşmiş, yüzündeki her zamanki mahzun ifade yerini ürkütücü, kararlı bir aydınlığa bırakmıştı. Zahir’i bizzat yanına, piyanonun hemen dibindeki kadife kaplı koltuğa davet ettiğinde, odadaki mumlar sanki görünmez bir cereyanla aynı yöne doğru eğilmişti.
Sayer, parmaklarını tuşlara vurduğu an, salonun havası fiziksel bir patlamayla sarsıldı. Bu sıradan bir piyano sesi değildi; gümüş teller, notaları birer kristal parçası gibi havada dağıtıyor, sesi malikanenin taş duvarlarında yankılanan metalik bir fırtınaya dönüştürüyordu. Sayer, piyanoyu o kadar içten, o kadar gür çalıyordu ki Zahir bir an için göğüs kafesinin daraldığını ve nefes alamadığını hissetti. Müziğin şiddeti, kütüphanedeki eski ciltli kitapları raflarında titretiyor, yerdeki tozları sanki görünmez bir büyüyle havaya kaldırıyordu. Sayer'in parmakları tuşların üzerinde adeta birer cellat gibi inip kalkıyordu.
Zahir, melodinin devasa dalgaları arasında kaybolmuşken bir an için duraksadı. Piyanonun o gürleyen senfonisinin tam ortasında, ona hiç ait olmayan, çok tiz ve iğne ucu kadar keskin bir ses daha vardı. Sanki birisi, bir teli binlerce kilo ağırlıkla sonsuz bir gerilime mahkûm etmişti de o tel kopmak üzereymiş gibi acı dolu bir rezonans yayıyordu. Zahir kulaklarını kabarttı; ses piyanonun içinden gelmiyor gibiydi. Ancak Sayer tuşlara öyle bir hırsla basıyordu ki, o tiz ses müziğin görkemi altında hemen ezilip kayboluyordu. Zahir başını iki yana salladı; “Tellerin metalik tınısı herhalde,” diye düşündü içindeki korkuyu bastırarak. Sayer’in alnından ince bir ter süzülen yüzüne bakarken, sanatın bu en yüksek noktasında ondan şüphe duymaktan bile utandı.
Gece yarısına doğru müzik, son bir gürlemeyle bitti. Sayer, son notayı vurduktan sonra uzun süre ellerini tuşların üzerinde bıraktı. Salona ağır, kulakları sağır eden, insanın kendi kalp atışını duymasına neden olan bir sessizlik çöktü. Kısa bir sohbetin ve yenen yemeğin ardından Sayer, yorgun olduğunu belirterek kendi karanlığına çekildi. Zahir de odasına geçti ama zihni piyanonun o tiz sesiyle doluydu.
Gece uyku tutmamış, derin düşüncelere dalmışken boğazının kuruduğunu, içindeki gerilimin fiziksel bir susuzluğa dönüştüğünü fark etti. Gecenin bir yarısı, malikanenin her tıkırtısını dinleyerek su içmek için odasından çıktı. Parmak uçlarıyla odasından çıkarken koridorun soğuk havası tenine değiyordu. Mutfakta, karanlığın içinde el yordamıyla bir bardak su doldurdu. Tam suyu içmek için bardağı dudaklarına götürmüştü ki, o ses tekrar geldi.
Tıııınnnnn...
Çok kısa, tek bir seferlik ama o kadar tiz bir sesti ki bu; mutfaktaki bakır tencereler bile o tonda titreyerek cevap verdi. Piyano çalınmıyordu, ev sessizdi ama o tiz, metalik acı çığlığı andırıyordu. Zahir’in elindeki bardak hafifçe titredi, içindeki suyun üzerinde küçük halkalar oluştu. Bu tellerin doğal sesi değildi. Bu, bir gerilimdi.
Bardağı sessizce tezgâha bırakıp mutfaktan çıktı. Koridorda ilerlerken kütüphanenin kapısının aralık olduğunu ve içeriden zayıf bir hışırtı geldiğini fark etti. İçerisi karanlıktı, ay ışığı bile bu odaya girmeye korkuyor gibiydi. Zahir kapı aralığından içeri baktığında nefesi boğazında düğümlendi. Sayer kütüphanedeydi. Elinde ne bastonu vardı ne de bir yerden destek alıyordu. Karanlığın içinde bir gölge gibi, neredeyse ayakları yere değmiyormuşçasına hareket ediyordu. Zahir, onun masaların ve dar kitaplıkların arasından şaşırtıcı bir rahatlıkla geçtiğini gördü. Ancak tam o sırada Sayer bir anlığına duraksadı. Eliyle masanın kenarını hafifçe yokladı, sanki yerini milimetrik olarak teyit etmeye çalışıyor gibiydi. Ama bu duraksama o kadar kısaydı ki; Zahir, onun gerçekten kör mü olduğunu yoksa bu karanlığı kendi ruhu gibi ezberlediği için mi böyle rahat hareket ettiğini bir türlü ayırt edemedi.
Sayer, kütüphanenin sonundaki masaya ulaştı. Çekmeceden ince bir kâğıt çıkardı. Karanlığın içinde parmak uçları kâğıdın üzerinde ritmik bir şekilde hareket ediyordu. Zahir, onun bir şeyler yazdığını ya da kâğıdı belirli bir sırayla işaretlediğini hissetti ama tam olarak ne yaptığını karanlık yüzünden seçemiyordu. O an Sayer başını yavaşça kapı aralığına, tam Zahir’in saklandığı yöne doğru çevirdi. O bembeyaz gözler karanlıkta hiçbir şeye bakmıyor gibiydi ama Zahir, o boşluğun ruhunu bir bıçak gibi delip geçtiğini hissetti. Sayer’in dudaklarında belli belirsiz, neredeyse silik ama zafer kazanmış bir adamın edasını taşıyan karanlık bir tebessüm belirdi.
Zahir, arkasına bakmadan, koridorun gölgelerine sığınarak en sessiz ve en hızlı adımlarla odasına doğru yürüdü. Odaya girdiğinde kapıyı hızlıca kilitledi. kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Sırtını kapıya yasladı, nefesini düzene sokmaya çalıştı. Ancak yatağının kenarına çöktüğünde kapısının altındaki ince ışık süzülmesinde bir karartı fark etti.
Bir gölge...
Dışarıda hiçbir ses yoktu. Ne bir tıkırtı, ne bir nefes alış, ne de uzaklaşan bir ayak sesi... Sadece o karanlık gölge, kapının altındaki boşluğu tamamen kaplamış, öylece bekliyordu. Gölge çok hafif bir şekilde sağa sola kımıldadı; sanki dışarıdaki kişi kulağını soğuk ahşaba dayamış, Zahir’in korku dolu nefes alışlarını bir müzik gibi dinliyordu. Kapı çalınmadı. Bir ses gelmedi. Sadece o dilsiz ve hareketsiz bekleyiş dakikalarca sürdü.
