3. bölüm · KAN SENFONİSİ
3.
Zahir’in parmakları tuşların üzerinde bir makine gibi hızlanırken, alnından süzülen soğuk ter damlaları fildişi tuşların üzerine düşüyordu. Yukarıdan gelen o sürüklenme sesi, piyanonun ritmiyle korkunç bir uyum içindeydi; Zahir her sert akor bastığında tavandan tok bir darbe sesi geliyor, parmaklarını tuşlarda hafifçe gezdirdiğinde ise zincirlerin o ince, tiz şıngırtısı salonun soğuk havasında asılı kalıyordu. Bu bir düet gibiydi ama notalar havada değil, Zahir’in boğazında düğümleniyordu.
"Sayer Bey, durmalıyım! Parmaklarım... parmaklarım artık beni dinlemiyor!" diye bağırdı Zahir. Sesi, piyanonun gövdesinden yayılan o titreşimin içinde cılız kalmıştı.
Sayer, yerinden bir milim bile kıpırdamadı. Gölgesi, piyanonun kuyruğuna karışmış, devasa bir karaltı gibi duvara vuruyordu. "Daha hızlı, Zahir Bey," dedi Sayer. Sesi, o karmaşanın içinde bile ürkütücü derecede pürüzsüzdü. "Efruz, tembel bir ritmi asla affetmezdi. Onun kalbi her zaman bu tempoda atardı; hızlı, düzensiz ve telaşlı."
Zahir, Sayer’in o buz gibi tehdidini duyduğunda piyanodan uzaklaşmak için hamle yaptı ama tam o sırada gözü piyanonun mekanizmasına takıldı. Tuşların hemen gerisinde, piyanonun gövdesinden çıkıp tavana doğru uzanan, ince ve şeffaf bir dizi kablo vardı. Bu kablolar, tavandaki o ağır alçı süslemelerin arasından geçerek doğrudan üst kata bağlanıyordu.
Zahir, tuşlara her bastığında bu kabloların gerilip titrediğini, sanki yukarıdaki bir şeyi hareket ettirdiğini hissediyordu. O an, tam tepesindeki o kablolardan birinin üzerinden küçük, koyu, kıvamlı bir damla süzüldü.
Zahir’in nefesi kesildi. "O... Oda nedir?" Diye fısıldadı titrek sesi.
Sayer hızla piyano kapağını sertçe kapattı. Çıkan gümleme sesi salonda bir bomba gibi patladı. "Siz sadece bir bestecisiniz Zahir Bey, bir müfettiş değil"
Zahir daha fazla dayanamadı. Tabureyi devirerek ayağa kalktı. Göğsü hızla inip kalkıyor, zihnindeki soruların altında eziliyordu.
"Yeter artık!" diye bağırdı Zahir, sesi salonun yüksek tavanlarında yankılanarak. "Bu evde normal olmayan bir şeyler var. O kablolar, yukarıdan gelen o sesler... Ben bir aptal değilim Sayer Bey. Şimdi, tam şu an yukarı çıkıp o seslerin kaynağını kendi gözlerimle göreceğim."
Zahir, Sayer’in yanından sıyrılıp merdivenlere doğru hamle yaptı. Ancak Sayer, bir körden beklenmeyecek bir hızla, adeta Zahir’in atacağı adımı önceden duymuş gibi kolunu uzatıp onu omuzundan yakaladı. Parmakları, Zahir’in etine bir pençe gibi geçti.
"Merak, bir bestecinin en büyük hatasıdır Zahir Bey," dedi Sayer. Sesi fısıltı kadar alçaktı ama salonun sessizliğinde bir çığlık gibi yankılandı. "Siz yukarıdaki 'sesi' değil, kendi korkunuzu merak ediyorsunuz. Ama madem bu kadar çok görmek istiyorsunuz..."
Sayer aniden elini gevşetti ve bir adım geri çekilerek merdiven yolunu açtı. Yüzünde o tekinsiz, donmuş gülümseme yeniden belirdi. "Buyurun, gidin."
Zahir duraksadı. Sayer’in bu kadar kolay yol vermesi, merdivenlerin tepesindeki o karanlığı daha da korkunç kılmıştı. Bir adım attı, kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Tam o sırada Sayer, piyanonun yanındaki o küçük gümüş çanı yavaşça çaldı. Çın.
Yukarıdaki sesler bıçak gibi kesildi. Öyle bir sessizlik oldu ki, Zahir kendi nabzını kulaklarında duymaya başladı.
"Vazgeçtiniz mi?" diye sordu Sayer, arkası dönük bir şekilde piyanoya otururken. "Güzel. Çünkü dışarıdaki fırtına dinmek üzere. Eşyalarınızı toplasanız iyi olur Zahir Bey. Sizin akordunuz bu eve fazla... sağlıklı geldi. Ben, sadece kırılmış kalplerle çalışabilirim. Kapı orada. Lütfen çıkarken kilitlemeyi unutmayın."
Zahir, Sayer'in bu ani değişimine anlam veremedi. Az önce onu durduran adam, şimdi onu kovuyordu.
Zahir eşyalarını toplamak için odasına yöneldi. Tam odasının kapısına ulaşıp metal kulpa elini koyduğu an, salondan o ses yükseldi.
Piyanonun tuşları bu kez dövülmüyor, adeta okşanıyordu. Sayer’in çalmaya başladığı melodi, daha önce duyduğu o sert ve disiplinli eserlere hiç benzemiyordu. Bu, insanı iliklerine kadar titreten bir besteydi.
Zahir elini kapı kolundan çekemedi. Müziğin içinde bir veda vardı; ama bu, iki insanın vedası değildi.
Sayer, piyanoyu çalmıyordu; sanki parmaklarıyla Zahir’in zihnindeki o kaçma isteğini ilmek ilmek söküyordu.
"Bu... Bu imkansız," diye fısıldadı Zahir. Gözyaşlarının yanaklarından süzüldüğünü fark ettiğinde şaşırdı. Melodi o kadar hüzünlüydü ki, sanki Sayer az önce onu kovan adam değilmiş de, dünyadaki tek dostunu kaybetmiş bir yetimmiş gibi hissettiriyordu.
Zahir, kapı kolunu bırakıp salona doğru yürüdü. karanlık salonun ortasındaki piyanoya baktı. Sayer, bembeyaz gömleğiyle o gri ışığın altında parlıyordu. Başını hafifçe geriye atmış, Dudakları belli belirsiz kıpırdıyor, sanki notalarla birlikte bir isim fısıldıyordu: Efruz...
Ölen karısının adıydı.
Zahir, sayerin karısını çok sevdiğini ve çok özlediğini o an anlamıştı. Onun bu aşırı sevgisi piyanoda eşsiz bir senfoni yaratıyordu.
O an müzik bir anlığına duraksadı. O meşhur, tiz ve keskin nota geldi; ama bu kez bir çığlık gibi değil, bir iç çekiş gibi döküldü piyanonun kalbinden.
Zahir, valizini alıp gitmesi gerektiğini biliyordu. Mantığı "Kaç!" diye bağırıyordu. Ama Sayer’in müziği bir zehir gibi kanına karışmıştı. Bu senfoniyi bitirmeden giderse, hayatı boyunca o eksik notayı arayacağını hissetti.
Sayer, müziğin en hüzünlü yerinde fısıldadı,
"Gidiyorsunuz Zahir Bey... Ama her sustuğunuzda bu melodiyi duyacaksınız."
