4. bölüm · Kan Kıran
4# Sınırlar ve gölgeler
Bölüm Şarkısı: Teoman - Çoban Yıldızı
Cebimdeki o ağır metal çakmak, günlerdir tenimi yakan bir kor gibi benimle birlikte dolaşıyordu. Ne düşüneceğimi, kime inanacağımı bilemez bir haldeydim. Zihnim bir labirent gibiydi ve ben her döndüğüm köşede o yabancının keskin bakışlarına çarpıyordum.
Kimdi bu adam? Beni neden izliyordu? Çakmağın arkasındaki o silik "K.A." harfleri ne anlama geliyordu? Bir yanım ondan arkama bakmadan kaçmamı söylerken, diğer yanım o köprü altındaki sahte güven hissinin peşinden gitmek istiyordu. Kendimle savaşım, duvarlarımı her geçen gün daha da aşılmaz kılıyordu.
Tam bu kafa karışıklığının ortasında, kliniğin o tekdüze, ruhsuz havasını dağıtan bir gelişme oldu. Bölümümüze yeni bir hasta yatırılmıştı.
Otuzlu yaşlarının başında, solgun yüzüne tezat oluşturan canlı, koyu renk gözleri olan bir kadındı bu. Adı Ahu’ydu.
Buradaki diğer hastalar gibi kendi dünyasına kapanmak yerine, şaşırtıcı bir şekilde benimle iletişim kurmaya çalışıyordu.
Yemekhanede karşıma oturuyor, bahçede adımlarını benimkilere uyduruyordu. Uzun zamandır kimsenin bana yaklaşmaya cesaret edemediği bu yerde, onun bu arkadaşlık kurma çabası içimdeki şüpheci fırtınayı tetiklese de, yalnızlığıma bir anlık da olsa perde oluyordu.
"Burada akıl sağlığını korumanın tek yolu, birinin elini tutmaktır Melina," demişti bir sabah bahçede yürürken. Sesi samimiydi ama içimdeki o görünmez duvarlar onun da yaklaşmasına tam olarak izin vermiyordu.
İşte ne olduysa, o günün ilerleyen saatlerinde oldu.
Ahu ile bahçedeki çardakta oturmuş, havadan sudan konuşurken yanımıza kat görevlilerinden biri yaklaştı. Eğilerek kulağıma fısıldadı: "Melina Hanım, başhekimlik binasının arkasındaki eski depoda İrem Hanım sizi bekliyor. Seans odası doluymuş."Kaşlarımı çattım.
Bu durum alışıldık değildi ama burası bir klinik olduğu için çok da sorgulamadım. Ahu’ya hafifçe gülümseyip ayaklandım. Bahçenin daha tenha, ağaçların sıklaştığı o eski depo alanına doğru yürümeye başladım.
Eski binanın paslı demir kapısını aralayıp loş, terk edilmiş odaya adım attığımda içeride İrem Hanım’ı göremedim. Sadece toz zerrelerinin uçuştuğu sarı bir ışık sızıyordu pencerelerden. Tam arkamı dönüp çıkacakken, kapı arkamdan büyük bir hızla kapandı ve bir gölge önümü kesti.
Çığlık atmak için nefesimi topladığım an, sıcak ve güçlü bir el dudaklarımın üzerine kapandı.
"Şşş... Benim. Ses çıkarma," dedi o aşina olduğum, pürüzlü ve derin ses.
Oydu. Yangın merdivenindeki, köprü altındaki o adam.
Gözlerim irileşti. Göğsüm hızla inip kalkarken beni yavaşça serbest bıraktı. Sırtımı arkamdaki duvara yaslayıp nefes almaya çalıştım. Gözlerindeki o sarsılmaz, karanlık ifade tam karşımdaydı. Ama bu kez yüzünde bariz bir gerginlik vardı.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye tısladım, sesimi alçak tutmaya çalışarak ama içimdeki tüm öfkeyi kusarak. "Buraya nasıl girersin? Sen bir sapık mısın, nesin? Kimsin sen?"
Bir adım yaklaştı, boy farkıyla üzerime çöken bir gölge gibiydi. "Soru sorma, sadece dinle," dedi, sesi emir verir gibiydi ama içinde tarif edemediği bir acelecilik vardı. "O yeni gelen kadından, Ahu’dan uzak duracaksın. Onunla konuşmayacaksın, sana yaklaşmasına izin vermeyeceksin."
Duyduklarımla afalladım. Ardından içimdeki o savunma mekanizması daha da sert bir şekilde devreye girdi. Acı bir kahkaha attım. "Sen kimsin ya? Daha adını bile bilmediğim bir yabancısın! Kimsin de benim hayatıma, buradaki arkadaşlıklarıma karışıyorsun? Anlamsız anlamsız davranmayı kes artık!"
"Melina, senin iyiliğin için—"
"Benim iyiliğim mi?" diyerek sözünü kestim. Öfkeyle göğsüne doğru bir adım attım, parmağımı göğsüne bastırdım. "Senin bu tekinsiz hallerin, bir hayalet gibi arkamda dolaşman beni korkutuyor, anlıyor musun? Gece odama sızıp eşya bırakmalar, bahçede gölge gibi dikilmeler... Sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun? Zaten herkes katil olduğumu söylüyor, bir de senin bu akıl oyunlarınla mı uğraşacağım?"
Parmağımın dokunduğu göğsüne baktı, ardından bakışlarını tekrar gözlerime kenetledi. Yüzündeki o sarsılmaz duvar ilk kez hafifçe sarsılır gibi oldu. Gözlerinde derin, söylenmemiş bir ton şey vardı ama dudaklarını sıktı.
"Sana hiçbir şey söyleyemem," dedi, sesi bu kez fısıltı gibi ama çok ağırdı. "Şu an hiçbir şeyi açıklayamam. Ama bana güvenmek zorundasın. Sadece... bana güven."
"Güven mi?" dedim, sesimdeki kırılmışlığı gizlemeye çalışarak. "Daha kim olduğunu, adını bile söylemeyen birine mi? Ben bu hayatta kendime bile güvenmiyorum. Sana neden güveneyim?"
Arkamdaki kapının koluna uzandım. Duvarlarımı en yüksek haline getirmiştim. Gözlerinin içine bakarak, kelimeleri birer ok gibi fırlattım:
"Söylediklerinin hiçbirini umursamıyorum. Ve bu sana son uyarım... Bir daha sakın karşıma çıkma. Sakın."
Kapıyı hızla açıp arkama bile bakmadan o loş odadan çıktım. Bahçenin aydınlığına doğru koşar adımlarla yürürken, kalbimin arkamda bıraktığım o karanlık odada kaldığını hissediyordum. Ama o duvarları yıkamazdım. Kendimi korumak zorundaydım. Kendimden bile.
Bölüm sonu❤️🩹
