2. bölüm · Kan Kıran
2# Duvarların fısıltıları
Bölüm şarkısı: Beni kendinden kurtar
İyi okumalar
Köprü altındaki o soğuk beton, Melina’nın ruhunun en sıcak yeri olmuştu birkaç saatliğine. İsmini bile bilmediği o adamın göğsünde, dünyanın tüm gürültüsü kesilmişti.
Genç adam, Melina’nın sarsılan omuzları yavaşça durulana, hıçkırıkları yerini derin, yorgun iç çekişlere bırakana kadar kıpırdamadı. Koruyucu bir kalkan gibi sarılmıştı ona. Melina, onun kokusunda tarif edemediği bir tanıdıklık, tekinsiz ama bir o kadar da huzurlu bir güven hissetti.
Hayatında ilk kez, bir yabancının yanında kendini tehlikede hissetmiyordu.
Adam, Melina’nın başını hafifçe kaldırıp yüzüne baktı. Başparmağıyla genç kızın yanağından süzülen son gözyaşını silerken hareketleri şaşırtıcı derecede narindi.
"Gidiyoruz," dedi, sesi rüzgarın uğultusunu kesen bir kararlılıktaydı. "Bu gece için bu kadar delilik yeter."
Melina itiraz etmedi. Zaten karşı koyacak, mantıklı bir cümle kuracak dermanı da kalmamıştı. Adam onu kibarca kolundan tutup ayağa kaldırdı. Birlikte yokuş yukarı, park ettikleri arabaya doğru yürüdüler. Gece yarısı sokakları bomboştu; sadece soluk sokak lambaları ikisinin gölgesini asfaltın üzerine upuzun düşürüyordu.
Arabaya bindiklerinde içeriye çöken sessizlik, dışarıdaki soğuktan daha yoğundu. Adam motoru çalıştırdı, vitesi geriye taktı ve dikiz aynasından son kez o kasvetli sokağa baktıktan sonra gaza bastı. Melina başını hemen yan cama yasladı. Sileceklerin ritmik sesi, kalbinin yorgun atışlarına karışıyordu. Aynadaki yansımasından adamı izlemek istedi ama cesaret edemedi. Adamın direksiyonu tutan güçlü ellerine, çatık kaşlarına ve yola odaklanmış keskin bakışlarına gözü kaydı.
"Beni neden ihbar etmedin?" diye sordu Melina fısıltıyla, camdaki buğuyu izlerken. "Ya da neden orada bırakmadın? Gerçekten deli olduğumu düşünüyor olabilirdin."
Adam kısa bir anlığına bakışlarını yoldan ayırıp Melina’ya çevirdi, ardından tekrar önüne döndü. Direksiyonu sıkılaştırdı. "Seni orada bıraksaydım, o sokak seni yutardı. Ayrıca... senin canını sıkan şeyin ne olduğunu biliyorum."
Melina irkilerek başını camdan kaldırdı. "Ne biliyorsun ki?"
"İçindeki o suçluluk duygusunu," dedi adam, sesi buz gibi ama sarsılmazdı. "Gözlerinde gördüm. Kendini cezalandırmak için yer arıyorsun. Ama burası, o ringler veya o köprü altı senin cezan değil."
Melina daha fazla soru soramadı. Adamın bu kadar derin konuşması, sıradan bir yabancı için fazla fazlaydı ama zihni o kadar bulanıktı ki bu detayı birleştiremedi.
Yolculuğun geri kalanı sessizlikle aktı. Sokak lambalarının sarı ışıkları Melina’nın yüzünden birer film şeridi gibi geçip gidiyordu.
Klinikten birkaç sokak ötede, arabayı karanlık bir köşeye çekti. Farları söndürdü.
"Bundan sonrası sende," dedi adam, başıyla tepedeki yangın merdivenini işaret ederek. "Geldiğin gibi sessizce gir içeri. Kimseye de yakalanma."
Melina kapıyı açmadan önce duraksadı. "Seni bir daha görecek miyim? Adını bile söylemedin."
Adamın dudak kenarı çok hafifçe yukarı kıvrıldı, ama bu kez gözlerinde hüzünlü bir ifade vardı. "Görmen gerekiyorsa görürsün. Şimdi git."
Melina arabadan indi. Soğuk hava dalgası yüzüne çarparken, arkasından kapıyı kapattı. Yangın merdiveninin demir basamaklarını tırmanırken kalbi göğsünü dövüyordu. Kapıyı aralayıp koridorun loş ışığına süzüldüğünde, sanki bir rüyadan uyanmış gibi hissetti.
Kimseye yakalanmadan odasına girdi, üzerindeki ıslak kıyafetleri hızla çıkarıp yatağın içine sokuldu.
Zihni bomboştu; abisinin o ringdeki vahşi, acımasız görüntüsü, koridordaki kadının zehirli kelimeleri ve en sonunda o yabancının kokusu… Hepsi bir sis bulutunun arkasındaydı. Hatırlayabildiği tek şey, canının çok yandığıydı. Gözlerini hastane odasının o bildik, ruhsuz tavanına açtığında sabaha çoktan dönmüştü ve yanağında kurumuş gözyaşlarının gerginliğini hissediyordu.
Kapı iki kez hafifçe vuruldu ve hemen ardından İrem Hanım içeri girdi...
Elinde her zamanki deri kaplı not defteri ve yüzünde o profesyonel, sakin gülümsemesi vardı.
"Günaydın Melina," dedi İrem Hanım, odadaki tekli koltuğa yerleşirken. "Geceyi rahat geçirdiğini umuyorum. Bugün seninle biraz uzun konuşacağız, biliyorsun değil mi? Saatlerimizi esnettik."
Melina yatakta doğruldu, dizlerini göğsüne doğru çekip kollarını bacaklarına doladı. Kendini bir zırhın içine alıyor gibiydi. "Konuşacak bir şeyim yok. Her gün ne konuşuyorsak bugün de aynısı olacak," dedi, sesi sabahın mahmurluğuyla pürüzlüydü.
İrem Hanım gözlüklerini burnunun üzerine yerleştirdi, defterini açtı ama henüz bir şey yazmadı. "Her gün aynı şeyi konuşuyoruz çünkü sen her gün aynı duvarın arkasına saklanıyorsun. Bugün o duvarı biraz aralayalım istiyorum. O geceden konuşalım. Ailenin… bittiği geceden."
Melina "aile" kelimesini duyduğu an kalbinde o tanıdık sızıyı hissetti. Nefesi bir anlığına daralır gibi oldu ama derin bir nefes alarak kendini sakinleştirmeye çalıştı. "Benim hatırladığım bir şey yok, bunu biliyorsunuz. Boşuna kürek çekiyoruz."
"İnsan zihni, Melina, kaldıramayacağı kadar büyük travmalarla karşılaştığında bir savunma mekanizması geliştirir. Buna 'disosiyatif amnezi' diyoruz. Yani zihnin, seni hayatta tutabilmek için o geceyi bir kutuya kilitledi ve anahtarı sakladı. Ama o kutu içeride çürüyor ve seni de zehirliyor. Bana o geceden kalan son görüntüyü anlatır mısın? Kutunun dışındaki ilk şeyi."
Melina gözlerini odanın köşesindeki saksıya dikti. Zihnini zorladı. Ama ne zaman o geceye gitse, karşısına devasa bir karanlık, kulakları sağır eden bir uğultu ve ardından gelen bir hissizlik çıkıyordu.
"Hiçbir şey," dedi fısıltıyla. "Sadece… eve girdiğimi hatırlıyorum. Hava kararmıştı. Annemin mutfaktan gelen sesi vardı sanki, emin değilim. Sonra… sonrası yok. Uyandığımda ellerim kan içindeydi ve polisler beni tutuyordu. Herkes çığlık atıyordu." Melina’nın gözleri doldu, dudakları titremeye başladı. "Eğer ben yapmadıysam, ellerimdeki o kan kimindi? Neden oradaydım? Ben… ben bir canavarım, İrem Hanım. Herkes benim yüzümden öldü. Üvey abim bile benden bu yüzden nefret ediyor."
İrem Hanım not defterine birkaç satır karaladı. Melina’nın suçluluk duygusunun ne kadar derine kök saldığını görüyordu. Genç kız, kendini suçlamaya öyle bir koşullandırmıştı ki, masum olma ihtimalini düşünmek bile ona bir lüks gibi geliyordu.
"Melina, bir insanın şok anında ne yapacağını bilemeyiz. O kan, onları kurtarmaya çalışırken de ellerine bulaşmış olabilir. Zihnin sana oyun oynuyor. Kendinden bu kadar emin olmamanın sebebi, aslında içeride bir yerlerde bu suçu kendine yakıştıramıyor oluşun. Gerçek katil sen olsaydın, zihnin bunu bu kadar kusursuz bir şekilde saklamazdı. Sen bir canavar değilsin, sen sadece çok ağır bir yükü taşımaya çalışan küçük bir kız çocuğusun."
"Küçük bir kız çocuğu mu?" Melina acı bir kahkaha attı, gözünden bir damla yaş süzüldü. "Küçük kız çocukları akıl hastanelerinde, katil damgasıyla yaşamazlar. Benim bir geleceğim yok. Abim dün gece bana ne dedi biliyor musunuz? 'Kardeşim bile değilsin' dedi."
Melina cümleyi kurar kurmaz duraksadı. Dün geceye dair ilk kez açık bir kapı bırakmıştı.
İrem Hanım’ın bakışları keskinleşti. "Dün gece mi? Dün gece abini gördün mü Melina?"
Melina panikle yutkundu. Kaçtığını, o yasa dışı dövüş mekanına gittiğini, abisinin ringdeki o korkunç halini anlatamazdı. Eğer anlatırsa, bir daha buradan çıkmasına asla izin vermezlerdi. En önemlisi, o yangın merdivenindeki adamı ele vermiş olurdu. Onu korumak istiyordu; nedenini bilmediği bir şekilde, o yabancının başının belaya girmesini istemiyordu.
"Rüyamda," dedi hemen toparlamaya çalışarak. "Rüyamda gördüm. Her gece rüyamda aynı şeyi söylüyor zaten. Gerçekten farksızdı."
İrem Hanım onun bu ani geri adımını fark etti ama üzerine gitmedi. Bazen hastanın üzerine çok gitmek, onun tamamen kapanmasına sebep olurdu. "Anlıyorum," dedi yumuşak bir sesle. "Abinin öfkesi senin en büyük cezan haline gelmiş. Peki, onun öfkesinin arkasında başka bir şey olamaz mı? Belki o da senin gibi canı yandığı için ne yapacağını bilmiyordur?"
"O canı yandığı için dövüşmüyor," dedi Melina, kelimeler ağzından düşünmeden dökülmüştü.
İrem Hanım gözlüklerinin üzerinden ona baktı. "Dövüşmek mi? Abinin dövüştüğünü nereden biliyorsun?"
Melina kapana kısılmış gibi hissetti. Kalbi yine o düzensiz ritmiyle çarpmaya başladı. Atak kapıdaydı, bunu hissedebiliyordu. Göğsü sıkışıyordu. "Ben… ben sadece tahmin ettim. Eskiden… eski hayatında yapardı. Kod adı falan vardı…" Gözlerini kaçırdı, elleri titremeye başladı. "Lütfen, bugünlük bu kadar yeter. Nefes alamıyorum."
İrem Hanım defterini kapattı ve ayağa kalktı. Melina’nın yanına gelip elini omzuna koydu. "Tamam, sakin ol. Zorlamayacağız. Bugünlük bu kadar yetsin. Ama unutma Melina, gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Ve sen, sandığından daha güçlüsün."
İrem Hanım odadan çıktığında Melina kendini yatağa bıraktı. İçindeki fırtına dinmemişti. Zihnindeki o karanlık kutu, bugün İrem Hanım’ın sorularıyla biraz sarsılmıştı ama hala kilitliydi.
Melina gözlerini kapattığında, ailesinin yüzlerini değil, o yangın merdivenindeki adamın yüzünü gördü. Onun "Sebepsiz hiçbir şey yok" diyen sesini duydu.
O adam kimdi? Neden ona yardım etmişti? Ve en önemlisi, Melina’nın bilmediği, hatırlamadığı o geçmişle bir ilgisi var mıydı? Melina, bu soruların cevabını bulmadan bu klinikte çürüyüp gidemeyeceğini o an anladı. Hatırlamıyordu, evet. Ama öğrenmek zorundaydı. Kendi hayatı için olmasa bile, ruhundaki bu azabı bitirmek için.
Melina, kliniğin soğuk duvarları arasında yatağına uzanıp zihnindeki karmaşayla boğuşurken, şehrin diğer ucundaki o loş yeraltı mekanında bambaşka bir fırtına kopuyordu.
Dövüş alanının arkasındaki, üzerinde sadece "Görevli Hariç Giremez" yazan soyunma odasının kapısı sertçe açıldı. İçeri giren adam, üzerine geçirdiği koyu renk montun fermuarını açarken hala soluk soluğaydı. Saçları yangın merdivenindeki rüzgardan ve yağmurdan hafifçe ıslanmıştı.
Odanın köşesinde, kırık dökük bir sandalyede oturan Karayel —yani Melina'nın abisi— elindeki buz torbasını morarmış elmacık kemiğine bastırıyordu. Ringdeki o acımasız, duygusuz maskesi düşmüş; yerini yorgun, çökmüş ve çaresiz bir adama bırakmıştı. Kapının sesini duyunca başını kaldırdı. Gözlerindeki endişe elle tutulacak kadar gergindi.
"Geri döndü mü?" diye sordu Karayel, sesi ringde attığı yumruklar kadar ağır ve pürüzlüydü.
Genç adam montunu sandalyenin kenarına fırlattı ve derin bir nefes alıp tam karşısında durdu. "Döndü. Odasında. Kimseye yakalanmadan içeri girmesini sağladım."
Karayel rahatlamış gibi derin bir nefes verdi, sırtını duvara yasladı. "Sağ ol."
Ancak karşısındaki adamın sakin kalmaya niyeti yoktu. Adımlarını sertleştirerek Karayel’in tam önünde durdu. Sesi bu kez bir dost uyarısından çok, patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
"Bana bak Karayel," dedi, gözlerini abinin gözlerine dikerek. "Bu oyun sandığından çok daha tehlikeli bir yere gidiyor. Kız bu gece buraya kadar geldi. Seni o ringde, o halde gördü. Kapının önündeki kadınların saçma sapan konuşmalarına şahit oldu. Ruh gibiydi, Karayel! Köprü altında hıçkıra hıçkıra ağlarken onu toplamak bana düştü!"
Karayel buz torbasını sinirle kenara fırlattı, ayağa kalktı. Boy farkıyla dostunun tam karşısında dikildi. "Başka çarem olmadığını biliyorsun! O çete hala dışarıda bir yerde nefes alıyor. Eğer Melina’nın o gece hiçbir şey hatırlamadığını, aslında masum olduğunu anlarlarsa yarım kalan işi bitirirler. Herkesin, en başta da Melina’nın kendisini katil sanması gerekiyor. O klinikte, o korumaların arasında güvende. Dışarı çıkarsa onu yaşatmazlar!"
"Ama kendini bitiriyor!" diye çıkıştı genç adam, sesi odanın duvarlarında yankılandı. "Kendini bir canavar sanıyor. Üvey abisinin ondan nefret ettiğini düşünüp her gün içeride ölüyor. Bu yük bir genç kız için fazla ağır."
Karayel öfkeyle dostunun yakasına yapıştı, gözleri kan çanağına dönmüştü. "Benim de içim gidiyor anlamıyor musun? Kardeşim dediğim kızın yüzüne bakıp 'gebermedin' demek benim ciğerimi söküyor! Ama dışarıdaki o şerefsizler ailemi benden aldı, Melina'yı almalarına izin vermeyeceğim. Yeraltına onlar için döndüm, hepsini tek tek bulana kadar bu kabus bitmeyecek."
Karayel yavaşça ellerini adamın yakasından çekti, ses tonunu düşürdü ama bu kez uyarısı çok daha sert, çok daha netti. Dostunun omzuna elini koydu ve gözlerinin içine bakarak ismini bastıra bastıra söyledi:
"Bu yüzden gözün onun üzerinde olacak, Karan. Onu koruyacaksın. Ama sadece koruyacaksın... Sana güveniyorum, o yüzden canımı emanet ettim. Sakın ona yaklaşma. Sakın onun sana, senin ona kapılmasına izin verme Karan. Eğer gerçekleri açık edersen, ikinizi de kurtaramam."
Karan, Karayel’in omzundaki eline baktı. Ardından bakışlarını tekrar arkadaşına çevirdi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu; sarsılmaz bir duvar gibiydi. Ama zihninde, köprü altında göğsüne yaslanıp ağlayan o kırılgan kızın kokusu hala tazeydi.
"Ben görevimi biliyorum," dedi Karan, sesi buz gibi bir kararlılıkla çıktı. "Onu koruyacağım. Kendinden bile."
Bölüm sonu❤️🩹
