7. bölüm · Kağıttan uçaklar ve çiçekler

Çarpışma ve Kaçış

Soon Hee

Zil çaldı. Ama o tiz ses, kafamda yankılanan gerçeklerin yanında cılız bir uğultudan ibaretti. Ne hoca, ne de Jun-seo kıpırdadı. Zaman, Selim'in o karanlık itiraflarının arasında asılı kalmıştı.
"Bekle..." Sesim titredi, bir fısıltıdan hallice çıktı. "Anneme ve babama... Ne oldu onlara?"
Selim, tüyler ürpertici bir sessizliğin ardından gülümsedi. O gülümseme, yüzündeki kel, kirli sakallı ifadeyle birleşince midemi bulandırdı. "Annen ve baban..." dedi, her kelimeyi bilerek uzatarak. "Ne kadar da aptallar! Biricik kızlarını kurtarmak için ölümü tercih ettiler."
O an, sanki bir bıçak göğsüme saplandı. Annem... Babam... Ölümü tercih etmişlerdi. Sadece beni, onların hayatta kalma şansıydı, ve Selim, o korkunç gerçeği yüzüme vuruyordu. Gözlerimden akan yaşlar, yanaklarımdan süzülürken görüşüm bulanıklaştı. Selim'in, annem ve babamın "aptal" olduğunu söylemesi, acımın üzerine bir de öfke ekledi.
Dizlerim titrerken, son bir güçle ayağa kalktım. Selim'in karşısında, o kel ve kirli sakallı yüzünün tam ortasına, bir tokat attım.
"Sakın annemle babama bir daha aptal dersen!" dedim, sesim beklenmedik bir şekilde gür çıkarak. "Seni bu okula gömelim! Duydun mu?! Bir daha asla!"
Jun-seo, kapıyı kırmaya çalışırken, elinden geldiğince güçlü bir şekilde bağırıyordu. "Hoca! Bırak onu! Polis çağırıyorum!"
Zil çaldı. Ama o tiz ses, hala bizim umrumuzda değildi. Selim, attığım tokatla sarsıldı, ama yüzündeki o garip gülümseme hala yerindeydi. Cebinden bir telefon çıkardı ve havaya salladı.
"Bu annenin telefonu," dedi, gür siyah peruğu yere fırlattıktan sonra. "Şifresini senin doğum günün olduğunu söyledi. Çabuk doğum gününü bana söyle!"
Annemin telefonu... Onun son anlarından kalan tek parça. Şifresini sorması, beni daha da dehşete düşürdü. "Asla!" dedim, sesim güçlenerek. "Sana asla söylemeyeceğim!"
O an, kapıda bekleyen hocalar ve öğrenciler, Selim'in bu ani değişimine şaşkınlıkla bakıyorlardı. Selim, daha da karanlık bir gülüşle bana doğru bir adım daha attı.
"Ya benim olacaksın," dedi, sesi o kalın, tehditkar tonuyla. "Ya da kara toprağa... Karar senin."
Gözlerim, Selim'in elindeki telefona kilitlendi. Annemin telefonu... Onun anısını, Selim'in o kirli ellerinde bırakamazdım. Telefonu elinden almaya çalışırken, Selim'in gücüyle karşılaştım.
"Şapsallasinca daha ta tatlı oluyorsun," dedi Selim, o garip gülümsemesiyle. "Ya benimle Antalya'ya gelirsin, ya da o sevgilin mi ne, onu da kara toprağa bir zat ben gömelim."
Polis sirenleri, okulun o bitmek bilmeyen koridorlarında yankılanmaya başladı. Öğretmenler ve öğrenciler, kapıyı kırmaya çalışarak içeri girdiler. Selim, polis sirenlerini duyduğunda, yüzündeki o korkunç gülümseme bir anlığına yerini korkuya bıraktı.
O an, Selim'in bir anlık dalgınlığından yararlanarak, telefonu elinden kapıp kaçtım. Selim, bana doğru gelmeye çalıştı, ama öğretmenler ve öğrenciler tarafından engellendi. Polisler içeri girdiğinde, Selim, o karanlık yüzüyle, polisler tarafından tutuklandı.
Annemin telefonu, ellerimde titrerken, gözlerimden akan yaşlar daha da şiddetlendi. Annem... Babam... Ölümü tercih etmişlerdi, ama beni kurtarmışlardı. Artık, onların anısını yaşatmak, ve Selim'in o karanlık dünyasından kaçmak, benim için yeni bir sınavdı.Okulun o bitmek bilmeyen koridorlarını, uğultulu sesleri ve Selim’in o karanlık gölgesini geride bırakıp kendimi okulun bahçesine attım. Ciğerlerim yanıyor, bacaklarım her adımda biraz daha ağırlaşıyordu. Nihayet bahçenin en ücra köşesindeki çimenlerin üzerine dermanım tükenmiş bir halde çöktüm. Dünya etrafımda dönüyordu.
O sırada polisler, elleri kelepçeli Selim’i ekip aracına bindirirken, o zehirli sesi bahçede yankılandı:
"Nereye gidersen git elbet seni bulacağım! Benim olacaksın, benimle Antalya’ya geleceksin!"
Öfkem, acımı bir anlık bastırdı. Ayağa kalkıp tüm gücümle arkasından bağırdım:
"Seninle Antalya’yı bırak, cehenneme bile gelmem hadsiz herif!"
Araba uzaklaşırken hıçkırıklarım hıçkırıklarıma karıştı. Kendimi yırtarcasına, içimdeki o devasa boşluğu doldurmak istercesine ağlıyormuşum gibi hissediyordum. Jun-seo, nefes nefese yanıma geldi. Hiçbir şey sormadan yanıma çöktü ve kollarını bana doladı. "Geçti, geçti Seo-yeon... Ben buradayım," diye fısıldadı.
Onu hafifçe itip gözlerinin içine baktım. Yüzüm gözüm yaş içindeydi. "Jun-seo... Annemle babam beni niye terk ettiler biliyor musun?" dedim hıçkırıklarımın arasından. Jun-seo, merak ve hüzünle başını hafifçe iki yana salladı.
Burnumu çekip annemin telefonunu göğsüme bastırdım. "Benden kurtulmak için değilmiş... Beni kurtarmak içinmiş! O hadsiz adamdan, o karanlıktan beni korumak için kendilerini feda etmişler."
Jun-seo’nun bakışları yumuşadı, gözlerinde bir anlayış parladı. "Yani... Annenle baban seni aslında her şeyden çok seviyorlarmış," dedi fısıltıyla. Bu sözle birlikte gözyaşlarım tekrar boşaldı. Telefonu daha sıkı sarıp Jun-seo’ya döndüm. "Antalya’ya gidelim mi? Onların yanına... Mezarlarına gitmem lazım."
Tam o sırada, okulun güvenliğiyle birlikte yanımıza yaklaşan orta yaşlı, takım elbiseli bir adam durdu. Yüzünde derin bir keder vardı. "Seo-yeon Hanım," dedi nazikçe. "Ben ailenizin eski bir dostuyum. Anneniz, eğer bir gün bu sırlar açığa çıkarsa size ulaştırmamı istediği bilgileri koruyordum. Aileniz, Selim'den en uzak ve en huzurlu yer olduğunu düşündükleri UN Memorial Cemetery’ye, yani Birleşmiş Milletler Anıt Mezarlığı'na defnedildi."
Hiç vakit kaybetmedik. Jun-seo ile birlikte kendimizi o sessiz ve vakur mezarlıkta bulduk. Mermer taşların arasındaki sessizlik, içimdeki fırtınayla tezat oluşturuyordu. Taşların üzerine kapandığımda hıçkırıklarım sessizliği bozdu.
"Anne... Baba... Beni hiç sevmiyorsunuz sandım. Beni burada tek başıma bıraktınız sandım... Ama beni korumak için yapıyormuşsunuz. Sizi çok özledim!" Elimdeki iki buket beyaz kasımpatı çiçeğini yavaşça mezarların üzerine bıraktım. Beyaz kasımpatılar, hüzünlü bir vedanın ama aynı zamanda sadakatin simgesiydi. Onlara olan sevgim ve artık bildiğim gerçekler gibi saftılar.
Ancak bir şeyi unutmuştuk. Selim, sadece bir mafya lideri değil, aynı zamanda bir avcıydı. Bizim Güney Kore’de olduğumuzu nasıl mı tahmin etmişti? Kaçtığımız gün odama giren Selim, duvardaki o meşhur K-pop posterlerine, masamdaki Korece çalışma notlarına bakıp gülümsemişti. Bir genç kızın hayallerinin, aslında onun için en iyi saklanma yeri olduğunu ve aynı zamanda en kolay iz sürülecek yol olduğunu biliyordu.
Mezarlıktaki rüzgar, kasımpatıların yapraklarını titretirken, Selim hapiste olsa bile gölgesinin hala üzerimizde olduğunu hissedebiliyordum. Ama bu sefer yalnız değildim; yanımda Jun-seo, kalbimde ise annemle babamın gerçek sevgisi vardı.Mezarlığın o ağır ve sessiz havası, hıçkırıklarımla bölünürken arkadan gelen ayak seslerini duydum. Jun-seo’nun anne ve babası, gözleri yaşlı bir şekilde bize doğru koşuyorlardı. Yanımıza geldikleri an, sanki kendi kızlarıymışım gibi beni kollarının arasına aldılar. O sıcaklık, içimdeki buz tutmuş bir şeyleri eritti.
Titreyen ellerimle annemin telefonunu aldım. Şifreyi, yani doğum günümü girdiğimde ekran aydınlandı. Karşımda duran bir video dosyası vardı; çekilme tarihi, onların veda ettiği o karanlık geceden sadece saatler öncesini gösteriyordu. Videoyu başlattığımda, ekranın önünde annem ve babamın yorgun ama sevgi dolu yüzlerini gördüm. Sanki olacakları biliyorlarmış, sonun yaklaştığını hissetmişler gibi yan yana oturuyorlardı.
Annem söze başladı, sesi titriyordu: "Çicek, canım kızım... Senden özür dileriz. Seni kendimizden uzaklaştırmak, senden nefret ediyormuşuz gibi davranmak zorundaydık. Çünkü Selim seni bulmak için her yolu deneyecekti. Kalbim seni kendimden itmeye hiç elvermedi ama seni korumak için senden vazgeçmiş gibi görünmek zorundaydım. Aksini yapsaydım, seni koruyamazdım."
Babam araya girdi, gözleri dolmuştu: "Güzel kızım, benim ilk göz ağrım... Biliyorum bizden nefret ediyorsun, belki de bizi asla affetmeyeceksin ve bunda sonuna kadar haklısın. Ama seni o şerefsizin eline veremezdim. Biz bu videoyu çekerken muhtemelen sen izlediğinde biz yanında olamayacağız. Selim bizi yıllardır seni bulmakla tehdit etti, yerimizi öğrendiği an her şeyin biteceğini biliyorduk."
Babam derin bir nefes alıp devam etti: "Avukatımıza her şeyi anlattım, o sana rehberlik edecek. Ve kızım... Sırf sen buralardan kalkıp Antalya’ya kadar yorulma, bize hep yakın ol diye mezarlarımızın Kore’de, o çok sevdiğin topraklarda olmasını vasiyet ettik. Biz ölsek de ruhumuz seninle aynı şehirde nefes alsın istedik."
Annem tekrar konuştu, yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi: "Sen her zaman çok zeki ve başarılı bir kızdın. Kendi ayaklarının üzerinde duracağını biliyordum. Babanla gece sen uyurken hangi ülkeye gitmen gerektiğini tartıştık. Odanda o şarkı kliplerini izlerken 'Keşke ben de orada olsam' dediğini duymuştum. O yüzden seni bir tanecik hayalinin olduğu yere, Kore’ye yolladık."
Tam o anda videoda korkunç bir gürültü koptu. Evin kapısının kırılma sesi ve bağırışlar odayı doldurdu. Annem ve babam panikle birbirlerine baktılar. Annem kameraya son kez yaklaştı: "Kapatmak zorundayız kızım! Kendine iyi bak, seni çok seviyoruz!" Ekran karardı.
Telefonu göğsüme bastırıp başımı iki yana sallayarak feryat ettim: "Hayır! Hayır gitmeyin! Benim sizden başka kimsem yok!"
O günün üzerinden iki hafta geçmişti. Günlerce odamdan çıkmamış, sadece o videoyu izleyip durmuştum. Ama hayat, biz dursak da akmaya devam ediyordu. Jun-seo’nun annesi, bir sabah erkenden odama girdi. Yanıma oturdu ve ellerimi sıkıca tuttu.
"Seo-yeon, bak bana," dedi, gözlerinde sarsılmaz bir kararlılık vardı. "Biliyorum, kimse annenin ve babanın yerini tutamaz. O boşluk hep orada kalacak. Ama yemin ederim ki, ben nefes aldığım sürece seni asla yalnız bırakmayacağım. Senin o içindeki boşluğu sevgimle, şefkatimle doldurmaya çalışacağım. Artık sadece Jun-seo’nun değil, benim de öz kızımsın. Seni o karanlığa bir daha asla teslim etmeyeceğiz."
Jun-seo kapı eşiğinde bizi izliyordu. Göz göze geldiğimizde hafifçe gülümsedi. O an anladım; belki biyolojik ailem beni korumak için toprağın altına girmişti ama geride bana koskoca bir ordu bırakmışlardı. Selim hapisteydi, annemgil bana her zaman olduğundan daha yakındı ve artık saklanmama gerek yoktu. Ben, Seo-yeon, küllerimden yeniden doğuyordum.