6. bölüm · Kağıttan uçaklar ve çiçekler
Aşkın Geometrisi ve Kakaolu Sütün Gizli Gücü
Sınıfa girdiğimizde Jun-seo’nun o kahraman edası hala üzerindeydi ama matematik dersinin ağırlığı kapıdan girer girmez omuzlarımıza çöktü. Jun-seo, her zamanki gibi hemen arkamdaki sıraya kuruldu. Ben ise önümde açık duran "Fonksiyonlar" kitabına bakarken, aslında hala koridordaki o "Kraliçe" anını düşünüyordum.
Dersin başlamasından tam iki dakika sonra, ensemde hafif bir dürtme hissettim. Jun-seo, parmak uçlarıyla omzuma dokunup, üzerine küçük bir kalp çizilmiş, dörde katlanmış bir kağıt parçasını sıramın ucuna bıraktı.
Açtım:
"Bloody Mary... Pardon, Kraliçem. Matematik hocasının kel kafasında yansıyan ışık bile senin saçlarının parıltısı kadar göz kamaştırıcı değil. Acaba diyorum, bu akşam o meşhur acılı dürümlerden bir tane daha mı gömsek? Söz, bu sefer yanıma yedek kapüşonlu alacağım."
Gülmemi tutmak için dudağımı ısırdım. Kağıdın arkasına hızla karaladım:
"Dürüm mü? Karnımdaki kramplar hala bana 'sakın deneme' diye bağırıyor. Hem hoca integral anlatıyor, Jun-seo! Eğer odaklanmazsan bu sene değil mezun olmak, okulun bahçıvanı bile olamazın."
Kağıdı arkaya fırlattım. Beş saniye geçmeden yeni bir not geldi:
"Bahçıvan olursam en azından her gün senin pencerene papatyalar ekerim. Ayrıca integral dediğin nedir ki? Hayatın bizim için hazırladığı karmaşık denklemlerin yanında x^2 sadece bir figüran kalır. Not: Kakaolu süt bitti, acil takviye lazım. Kalbim kurudu Seo-yeon!"
Tam cevabı yazıyordum ki, sınıfın içinde o korkunç "tak tak tak" sesi yankılandı. Matematik hocası Chan-woo, elinde kalın bir analiz kitabıyla sıraların arasında bir fener alayı gibi süzülüyordu. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Kağıdı tam sıramın altına saklayacakken, Chan-woo tam tepemde bitti.
Göz göze geldik. Kağıt, tam olarak avucumun altındaydı ama köşesi fırlamış, Jun-seo’nun o yamuk yumuk çizdiği kalp resmi "Ben buradayım!" diye bağırıyordu. Chan-woo eğildi, kitabı masamın üzerine, tam o kağıdın üstüne öyle bir bıraktı ki, not tamamen kitabın altında kalarak görünmez oldu.
Chan-woo, gözlüklerinin üzerinden bana bakıp hafifçe gülümsedi. Sonra bakışlarını arkadaki Jun-seo’ya çevirdi. Jun-seo o an korkudan elindeki kalemi ağzına sokmuş, sanki dünyadaki en önemli denklemi çözüyormuş gibi defterine anlamsız daireler çiziliyordu.
Chan-woo, hiçbir şey demeden, sanki o kağıdı hiç görmemiş, o aşk itiraflarını hiç fark etmemiş gibi "Evet arkadaşlar, türev-integral ilişkisi bazen beklenmedik sonuçlar doğurabilir," diyerek yürümeye devam etti. Giderken havaya doğru, "Bazı sırlar, bir kitabın ağırlığı altında kalmalıdır," diye mırıldandığını duydum.
Teneffüs: "Gözüm Üzerinizde"
Zil çaldığında, Jun-seo derin bir nefes alıp yanıma geldi. "Ucuz yırttık! Adam resmen FBI ajanı gibi sessizce yaklaştı. Kesin o kağıdı gördü, bittik biz!"
Tam sınıftan çıkacakken Chan-woo'nun o nazik ama otoriter sesi duyuldu:
"Seo-yeon, Jun-seo... Bir saniye gelebilir misiniz?"
Birbirimize bakıp "Eyvah" dedik. Kürsüye yaklaştığımızda Chan-woo hala o gizemli gülümsemesiyle bize bakıyordu.
"Bakın çocuklar," dedi, sesini biraz alçaltarak. "Dersimde mektuplaşmak, fonksiyonların tanım kümesine aykırıdır. Özellikle de integral anlatırken... O konu çok önemli, sınavda sizi perişan eder. Bir dahaki sefere duygularınızı kağıda değil, ders notlarına dökün."
Jun-seo mahcup bir şekilde, "Hocam vallahi dersle ilgiliydi, yani şey... sevgi temalı bir problem çözüyorduk," diye saçmaladı.
Chan-woo, elini hafifçe omzuma koydu ve sadece bana bakarak, "Dersi iyi dinle Seo-yeon. Anlattıklarım sadece sınav için değil, hayatı anlaman için de önemli. Senin gibi parlak bir öğrencinin dikkatinin dağılmasını istemem," dedi. Sesi o kadar yumuşaktı ki, bir an tuhaf hissettim. Ama sonra, "Hoca işte, herhalde başarımı önemsiyor," diye düşündüm.
Dışarı çıktığımızda Jun-seo hala söyleniyordu: "Chan-woo resmen sana torpil geçiyor, bana bakarken sanki integrali kafama fırlatacak gibiydi! Ama olsun, Bloody Mary’nin koruması altında olduğum sürece bana bir şey olmaz."
Merdivenlerden inerken arkamızda bıraktığımız o 'anlaşılmayan' bakışların farkında bile değildik. Bizim dünyamızda sadece kakaolu sütler, acılı dürümler ve Jun-seo'nun o bitmek bilmeyen aşk mektupları vardı.Okul binasının o ağır, ahşap kapısını itip bahçeye çıktığımızda, güneş ışığı yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Koridorun o tozlu ve gergin havasından sonra, taze çimen ve toprak kokusu ciğerlerime doldu. "Sonunda özgürlük!" diye mırıldandım, elimdeki kakaolu süt kutusunu havaya kaldırıp zafer edasıyla sallayarak.
Jun-seo, peşimden gelirken, "Özgürlük mü? Bloody Mary'nin saray bahçesine hoş geldik desene," diyerek kıkırdadı.
Gözüme, bahçenin en ucundaki, gövdesi çatlamış ama dalları hala gökyüzüne meydan okuyan o yaşlı çınar ağacını kestirdim. Oraya doğru yürüdük. Çantalarımızı köklerin arasına bıraktık. Ben, sırtımı o pürüzlü gövdeye yaslayıp bacaklarımı uzattım. Jun-seo ise hiç ikiletmeden, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi geldi, kafasını kucağıma bıraktı ve gözlerini kapattı.
Bacaklarımda onun başının ağırlığını hissetmek tuhaf ama huzurlu bir his uyandırdı. Pipetimi süt kutusuna daldırıp derin bir yudum aldım. Kakaonun o şekerli tadı ağzıma yayılırken, boşta kalan elim kendiliğinden Jun-seo’nun saçlarına gitti. Saçları yumuşacıktı, beklediğimden çok daha yumuşak... Parmaklarımın arasında kayıp giderken, onu hafifçe okşamaya başladım.
Jun-seo, gözlerini yavaşça açtı. Bakışları, yaprakların arasından sızan güneş ışığıyla aydınlanmış yüzümde gezindi. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim, yumuşacık, fısıltı gibi bir gülümseme belirdi.
"Biliyor musun?" dedi, sesi o kadar alçaktı ki, rüzgarın yaprakları hışırdatan sesine karışacak sandım. "Seondeok Kraliçesi kadar güzelsin."
Donakaldım. Elim saçlarında asılı kaldı. Dudaklarımdaki pipeti yavaşça çıkardım, ağzım hafifçe aralandı. Ne bekliyordum bilmiyorum ama bir Kore tarihi figürü kesinlikle listemde yoktu. "Kim o?" diye sordum, anlamaz gözlerle ona bakarak. "Yani... güzel bir şey mi dedin, yoksa 'tarihi bir eser gibisin' mi demek istiyorsun?"
Jun-seo kıkırdadı, başını kucağımda hafifçe yana çevirdi. "Hayır, şapşal. Seondeok, Silla Krallığı'nın ilk kadın hükümdarıydı. Sadece güzel değil, aynı zamanda inanılmaz zeki, ileri görüşlü ve halkı tarafından çok sevilen bir kraliçeydi. Onun döneminde Silla altın çağını yaşamıştı. Yani... sana hem kraliçesin, hem de hem güzel hem akıllısın diyorum."
Onun bu detaylı açıklamasını dinlerken, şaşkınlığım yerini saf bir sevince bıraktı. "Vay canına..." diye mırıldandım. "Kraliçe, zeki ve güzel... Bunu kabul edebilirim." Sevinçle başımı salladım. Saçlarını okşamaya devam ettim ama bu sefer daha bir 'kraliçe' edasıyla.
Başımı, arkamdaki çınar ağacının pürüzlü gövdesine sertçe yasladım. Ahşabın kokusu ve rüzgarın sesi arasında kendimi gerçekten bir kraliçe gibi hissetmeye başlamıştım.
Tam o büyülü anda, gözlerim gayri ihtiyari okul binasına, bizim sınıfın olduğu kata kaydı.
Ve orada, ikinci katın camında, Chan-woo'yu gördüm.
Kollarını göğsünde birleştirmiş, dimdik ayakta duruyordu. Yüzü, integrali yanlış çözdüğümde takındığı ifadeden bile daha sert, daha... sinirliydi. Bakışları, bir lazer ışını gibi doğrudan ağacın altına, kucağımda yatan Jun-seo’ya ve saçlarını okşayan bana kilitlenmişti.
Gülümsemem yüzümde dondu. Kucağımdaki Jun-seo’nun saçını okşayan elim havada asılı kaldı. O an, Chan-woo’nun bakışlarının altından bir kramp daha girdi karnıma. Ama bu sefer dürümdenden değildi. Sanki hoca, o camın arkasından bize "İntegral konusunun önemli olduğunu söylemiştim, mola bitti!" diye bağırıyor gibiydi. Ve o an, bahçedeki tüm huzur, Chan-woo'nun o sinirli ve doğrudan bize bakan bakışının gölgesinde yok oldu.Bahçenin o tazeleyici havası, Chan-woo’nun camdaki o buz gibi bakışıyla bir anda kutup soğuğuna dönüştü. Jun-seo kucağımda kıpırdanıp, "Ne oldu? Kraliçeliğin kısa mı sürdü?" diye takıldı ama ben cevap bile veremedim. Sadece hızla elimi saçlarından çektim ve çantalarımızı toparlamaya başladım.
Zil çaldığında, ayaklarım geri geri giderek sınıfa girdim. İçerideki hava, dışarıdaki bahar esintisinden fersah fersah uzaktı. Chan-woo masasında oturmuş, önündeki deftere bir şeyler karalıyordu; ama biz içeri girdiğimizde kalemi kâğıda öyle bir bastırdı ki, ucun kırılma sesini arka sıradan duydum.
Hoca kürsüye geçtiğinde hepimiz o meşhur, karmaşık integral sorularına hazırlanmıştık. Ancak Chan-woo, derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. "Bugün ders işlemeyeceğim çocuklar," dedi, sesi normalden daha boğuk ve mesafeliydi. "Biraz yorgunum. Kendi halinizde takılın ama gürültü istemiyorum."
Sınıfta hafif bir sevinç dalgası yayıldı ama benim üzerimde tam tersi bir baskı oluştu. Jun-seo hemen arkamdan dürtüp fısıldadı: "Kraliçem, Seondeok’un gizli planlarını yapmaya devam edelim mi?"
Gülerek arkama döndüm. "Sence Silla Krallığı'nı mı kursak, yoksa kantinden birer kakaolu süt daha mı alsak?" diye şaka yapacakken, tahtanın önünden keskin bir ses yükseldi.
"Arkanıza dönmeyin dedim."
Chan-woo doğrudan bana bakıyordu. Gözlüklerinin arkasındaki o hareler, sanki bir suçüstü yapmış gibi parlıyordu. Hemen önüme döndüm. Beş dakika sonra Jun-seo, sıramın altından bana bir not uzatmaya çalıştı. Tam parmak uçlarım kâğıda değecekti ki, Chan-woo masasına sertçe vurdu.
"Bazılarınızın dikkati çok çabuk dağılıyor. Önündeki boş kâğıda bakmak, arkadaşının yüzüne bakmaktan daha faydalıdır bazen."
Jun-seo ile birbirimize bakakaldık. Ders boyunca ne zaman ağzımı açsam ya da sandalyemi hafifçe arkaya kaydırsam, hocanın o delici bakışlarını üzerimde hissettim. Sanki görünmez bir iple beni sırama bağlamış gibiydi.
Tenefüs zili kurtarıcı gibi çaldığında Jun-seo yerinden fırladı. "Ben kantine iniyorum, kraliçeme layık bir çikolata ve süt alıp döneceğim. Sen kütüphaneye geç, ben seni orada bulurum," dedi ve göz kırpıp çıktı.
Kütüphanenin o sessiz, kitap kokulu koridorlarına sığındım. Rafların arasında parmaklarımı gezdirdim. Tam aradığım o kalın kapaklı romanı görüp elimi uzattım ki, başka bir el benden önce davranıp kitabı raftan çekti.
"Hey!" dedim sinirle. Boyumun yetişmediği o üst raftan kitabı birinin kapması sinirimi bozmuştu. Jun-seo’nun benimle yine "kısa boy" şakası yaptığını sandım. Yumruğumu sıktım, hızla arkama döndüm ve havaya kaldırdım.
"Bir daha boyumla dalga geçersen kafana—"
Sözüm boğazımda düğümlendi. Yumruğum havada, ağzım bir karış açık kaldı. Karşımda Jun-seo değil, elleri ceplerinde, kitabı göğsüne bastırmış halde Chan-woo duruyordu. Bakışları yumruğumdan yüzüme çıktı.
"Kafama ne?" diye sordu, sesi kütüphanenin sessizliğinde yankılandı.
Hızla geri çekilip 90 derece eğildim. "Ö-özür dilerim hocam! Çok özür dilerim, ben sizi Jun-seo sandım. Gerçekten, tamamen bir yanlış anlama!"
Chan-woo hafifçe güldü. Ama bu gülüş az önceki sinirli halinden eser taşımayan, daha karanlık ve sahiplenici bir tondaydı. Adım atıp aramdaki mesafeyi kapattı. Elini yavaşça kaldırdı ve parmakları saçlarımın arasına süzüldü. Bahçede Jun-seo’nun yaptığı gibi ama çok daha baskın bir tavırla saçlarımı okşamaya başladı.
"H-hocam... ne yapıyorsunuz?" diye kekeledim, kalbim kütüphanenin raflarını yıkacak kadar sert çarpıyordu.
Nefesini saçlarımın arasında hissettim. Eğilip fısıldadığında sesi tenimi karıncalandırdı: "Öğrencimi seviyorum... sevemez miyim? Hem, saçların bahçedeki o tozlu ağacın gölgesinde olduğundan daha güzel görünüyor burada."
Yanaklarımın alev aldığını hissettim. Başımı utançla yere eğip yanından sıyrılmaya çalıştım. "Ben... Jun-seo bekliyor, gitmem lazım, izin verin lütfen."
Tam geçecekken kolumu hafifçe ama bırakmayacak kadar sıkıca tuttu. "Bir dakika," dedi. Bakışları şimdi çok daha ciddiydi. "Kraliçeler acele etmez. Ve kraliçelerin kucağına kimin yatacağına sadece kendileri karar vermez."
Öylece kalakaldım. Koridorun ucunda Jun-seo'nun sesini duydum ama Chan-woo'nun gölgesi üzerimden çekilmiyordu.Kütüphanenin o dar ve ıssız koridorunda hava bir anda ağırlaştı. Chan-woo’nun parmakları kolumu öyle bir kavradı ki, kaçacak hiçbir boşluk bırakmadı. "Hocam, lütfen... Bırakın da gideyim," diye fısıldadım, sesimdeki endişeyi gizleyemiyordum. Kalbim korkudan göğüs kafesimi dövüyordu.
Ancak Chan-woo geri adım atmak yerine beni sertçe kendine doğru çekti. Aramızdaki mesafe tamamen kapandığında, gözlerindeki o tuhaf, koyu parıltıyı daha yakından gördüm. "Jun-seo’nun yanına gitmeni istemiyorum," dedi sesi buz gibi bir kararlılıkla.
Bu baskıcı tavrı karşısında içimdeki korku, yerini titreyen bir öfkeye bıraktı. Sesim titrese de dik durmaya çalıştım: "Buna... buna siz karar veremezsiniz! Benim bedenim, benim hayatım... İstediğim yere giderim!"
Bu sözlerim üzerine yüzündeki ifade daha da sertleşti. Kolumdaki parmakları etime gömülürcesine sıkılaştı. Acıyla yüzümü buruşturdum. "Canını yakmak istemiyorum," dedi dişlerinin arasından, "Sadece dediğimi yap ve benden uzaklaşma."
"B-benden ne istiyorsunuz?!" diye bağırdım, gözlerimden yaşlar süzülmek üzereydi.
Chan-woo yüzünü yüzüme iyice yaklaştırdı. Sıcak nefesi tenimi yakarken, o ürpertici ve ciddi cevabı verdi: "Seni!"
O an dünya durdu sandım. Nefesim boğazımda tıkandı. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemez haldeyken bakışlarım gayri ihtiyari hocanın omzunun üzerinden koridorun girişine kaydı. Orada, elindeki çikolatalarla donup kalmış, gözlerinden adeta ateş fışkıran Jun-seo’yu gördüm. Yumruklarını o kadar sıkmıştı ki eklemleri bembeyaz olmuştu.
Chan-woo, benim bakışlarımdaki değişimden birinin geldiğini anladı. Saniyeler içinde o sert ve sahiplenici tavrı silindi, yerine her zamanki profesyonel ve mesafeli maskesini taktı. Kolumu sanki az önce canımı yakan o değilmiş gibi nazikçe bıraktı. Yüzüne sahte, küstah bir gülümseme yerleştirerek elindeki kitabı bana uzattı.
"Buyur Seo-yeon, almak istediğin kitap buydu herhalde. İyi okumalar," dedi, sesi o kadar rahattı ki az önceki konuşmaları hayal ettiğimi sanabilirdim.
Sinirden ellerim titreyerek kitabı elinden çekip aldım. Tek bir kelime bile etmeden, Chan-woo’nun yanından hızla geçip kütüphane çıkışına yöneldim. Jun-seo’nun yanından geçerken başımı öne eğdim ama o gitmeme izin vermedi. Tam yanından geçecekken hızla bileğimi kavradı.
"Dur," dedi sesi hırıltılı bir öfkeyle.
Bileğimi tuttuğu anda, Chan-woo’nun sıktığı yerdeki parmak izlerini, o morarmaya yüz tutmuş kızarıklığı gördü. Jun-seo’nun bakışları o izlere kilitlendiğinde, içindeki öfkenin bir patlamaya dönüştüğünü hissettim. Bakışlarını benden çekip kütüphanenin içindeki Chan-woo’ya dikti.
"Bunu o mu yaptı?" diye sordu Jun-seo. Sesi o kadar derinden ve tehlikeli geliyordu ki, okulun sessiz koridoru bir anda savaş alanına dönecekmiş gibi hissettim. Jun-seo bileğimi bırakmadan, diğer elindeki çikolata paketini yere fırlattı ve bir adım öne çıktı. Artık sadece bir öğrenci gibi değil, kraliçesini korumaya yeminli bir muhafız gibi bakıyordu. Chan-woo ise kütüphanenin gölgesinde, elini cebine atmış, bu öfkeyi izlerken hala o sinir bozucu gülümsemesini koruyordu.Jun-seo’nun öfkesi kütüphanenin raflarını titretecek kadar yoğundu ama elini tutup onu dışarı doğru çekiştirdim. "Lütfen, sadece gidelim," diye fısıldadım. Tam kapıdan çıkıyorduk ki, Chan-woo’nun o pürüzsüz ama sinir bozucu sesi koridorda çınladı.
"Hey çocuklar!"
Arkamıza döndüğümüzde, hoca Jun-seo’nun az önce yere fırlattığı çikolatayı parmaklarının ucuyla tutmuş, sanki çok kıymetli bir mücevheri iade ediyormuş gibi bize uzatıyordu. "Çikolatanızı düşürmüşsünüz. Yazık olmasın."
Jun-seo, bir kaplan gibi ileri atılıp çikolatayı hocanın elinden adeta kopardı. "Teşekkür ederim hocam!" dedi, kelimeleri sanki birer mermi gibi fırlatarak. Sonra çikolatayı bana uzatıp beni korumacı bir tavırla önüne kattı ve hızla okuldan çıktık.
Eve girdiğimizde annem bizi her zamanki neşesiyle karşılamaya hazırlanıyordu ki, Jun-seo’nun hala sıkıca tuttuğu bileğimdeki o morarmış parmak izlerini gördü. Annemin elindeki bez yere düştü, gözleri fal taşı gibi açıldı.
"Aman Tanrım! Ne oldu sana?! Kim yaptı bunu?! Elleri kırılsın, kim benim kızıma dokundu?!" diye feryat figan üzerimize atıldı.
Jun-seo, dişlerinin arasından nefes alarak konuştu: "Matematik hocası... Chan-woo denen o adam yaptı."
Annem duyduklarına inanamayarak donakaldı, sonra öfkeden küplere bindi. "Bir hocanın bunu yapmaya hakkı yok! Hele benim tatlı kızıma..." dedi ve beni sımsıkı göğsüne bastırıp saçlarımı öpmeye başladı. "Canım kızım benim, kurban olurum sana."
Ben, annemin kollarından hafifçe sıyrılıp durumu yumuşatmaya çalıştım. "Ben iyiyim anne, gerçekten. Sadece biraz acıyor. Ben üstümü değiştireyim, sonra oppa benim bileğime merhem sürer, geçer."
Sonra Jun-seo’ya dönüp en masum, en tatlı bakışımı attım. "Değil mi oppa? Sürersin değil mi?"
Jun-seo, o sert ve korumacı tavrından bir anda sıyrıldı. Yanakları hafifçe pembeleşti, bakışlarını kaçırarak kekeledi: "T-tabii ki de sürerim... Başka kim sürecek?"
Annem bu manzarayı görünce az önceki öfkesini unutuverdi. Bir bana baktı, bir Jun-seo’ya; yüzünde güller açtı, gözleri kısaldı. "Ay! Siz ne kadar tatlısınız böyle... Tamam tamam, siz halledin, ben size en sevdiğiniz yemekleri hazırlayayım!" diyerek şarkı söyleye söyleye mutfağa koşturdu.
Annem gözden kaybolur kaybolmaz Jun-seo’nun o "havalı" hali geri geldi. Elini enseme koyup beni merdivenlere doğru hafifçe itti. "Hadi, yürü odana! 'Oppa'ymış... Amma kullandın şu kelimeyi ha!"
Odama girip üzerimdeki o gergin okul havasından kurtuldum. Rahat, üzerinde ayıcık figürleri olan bir pijama takımı giydim; kısa bir şort ve askılı bir atlet-tişört. Tam saçımı topluyordum ki Jun-seo kapıyı çalmadan, "çat" diye içeri girdi.
"Dağ ayısı yavaş! Kapı çalmak diye bir şey var!" diyerek yataktaki yastığı suratına fırlattım.
Jun-seo yastığı havada yakalayıp yatağın kenarına, yanıma çöktü. "Dağ ayısı sana kurban olsun," diye mırıldandı. Sesindeki o yumuşaklık içimi eritti. İlk yardım çantasından merhemi çıkardı ve titreyen elleriyle bileğimi kavradı.
Soğuk merhem tenime değdiğinde canım yandı. "Ah!" diye inledim.
Jun-seo hemen durdu, gözlerinde derin bir pişmanlık belirdi. "Özür dilerim... Çok özür dilerim, daha nazik süreceğim söz." Parmak uçlarıyla, tüy kadar hafif dokunuşlarla merhemi yaymaya başladı. Acıdan yüzüm buruşsa da, onun bu özeni her şeye değerdi. İşini bitirince bileğimi dikkatle sargı beziyle sardı.
Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı; sargılı bileğimi dudaklarına götürüp yumuşacık bir öpücük kondurdu. "Şimdi daha iyi mi? Acıyor mu hala?"
Gülümseyerek hayır anlamında başımı salladım. O kadar yakındık ki, kalbinin atışını duyabiliyordum. Dayanamadım, ileri uzanıp onu öptüm.
Tam o sırada kapı yavaşça aralandı. Annem elinde kepçeyle kapı eşiğinde belirdi. Bizi öyle görünce önce bir duraksadı, sonra yüzünde o muzip, "yakaladım sizi" gülümsemesiyle öksürdü.
"Pardon! Özür dilerim... Yemek hazır diyecektim ama... İşiniz bitince gelin bari!"
Utançtan yerin dibine girerek hemen geri çekildim. "Bitti işimiz anne! Geliyoruz!" diye bağırdım arkasından. Jun-seo ise elindeki sargı bezini sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi kucağına saklayıp tavana bakmaya başladı.
"Bitti tabii... Yani, tıbbi müdahale bitti," dedi Jun-seo, sesi hala titriyordu. Annem mutfaktan "Tabii canım, tıbbi müdahale!" diye gülerek seslenince ikimiz de aynı anda kahkahayı bastık.Mutfaktaki yemek masasında hava hem çok lezzetli hem de aşırı derecede "tehlikeliydi". Annem, tabağımdaki tavukları sanki dünyanın en büyük sırrını çiğniyormuş gibi büyük bir iştahla yerken bir yandan da göz ucuyla bizi kesiyordu. Jun-seo ise her zamanki "cool" tavrıyla chopsticks’ini (yemek çubuklarını) profesyonelce kullanıyordu.
Annem aniden kıkırdayarak ağzındaki lokmayı bitirdi ve Jun-seo’ya döndü. "Boşuna saklamana gerek yok artık Jun-seo. Bizim kız her şeyi öttü, Seo-yeon bana her şeyi anlattı!"
Jun-seo’nun elindeki çubuklar havada asılı kaldı. Sanki az önce bir integral sorusunda hata yapmış gibi dondu. Hızla bana döndü, gözleri fal taşı gibiydi. "Gerçekten mi? Söyledin mi gerçekten?"
Ben ise tabağımdaki pirinç tanelerini saymaya başladım, bakışlarımı kaçırmak için tavandaki lambayı bile inceledim. Ama Jun-seo kaçmama izin vermedi. Çubuklarını masaya sertçe bıraktı, elini uzatıp çenemden yakaladığı gibi yüzümü kendine çevirdi. "Bana bak ve cevap ver," dedi, sesi o kadar otoriterdi ki bir an Chan-woo hoca karşımda sandım.
Dudağımı büzüp en masum halimi takındım. "Ya ne yapayım oppa! Annenle baban zaten hallerimizden her şeyi anlıyordu. Annem de 'Kızım doğru mu bu?' diye emin olmak için sorunca 'Evet' dedim işte. Ne var yani?"
Jun-seo tek kaşını öyle bir kaldırdı ki, "Ha?" derken sesi resmen odayı çınlattı. Annem araya girip elindeki çubukları zafer edasıyla salladı. "Aman, kapatın artık şu konuyu! Kısacası artık gizli saklı yok. Kimse de size karşı çıkmıyor zaten, tadını çıkarın."
Utançtan kıpkırmızı kesilip yemeğime gömüldüm. Jun-seo, "Öyle olsun bakalım..." diye mırıldanıp çubuklarını tekrar kavradı ama o bakışlarındaki "hesap soracağım" ifadesi hiç gitmedi.
"Anasının...!" ve Yatak Kazası
Yemekten sonra kendimi odaya zor attım. Tam kapıyı kapatıp "Oh be, kurtuldum" diyecektim ki, kapı "ÇAT!" diye bir açıldı, ödüm patladı! Refleksle baş parmağımı ağzıma sokup ısırdım (hani korkunca yapılır ya!).
Gelen tabii ki Jun-seo’ydu. "Anasının...! Dağ ayısı! Ödümü patlattın!" diye bağırdım.
Jun-seo, kapıyı arkasından kapatıp üzerime yürümeye başladı. "Bir daha söyle bakayım," dedi, sesi o kadar alçak ve tehlikeliydi ki... Ben de inat değil mi, "Dağ ayısı! Dağ ayısı! Dağ ayı—" derken geri geri yürümeye başladım. Tam yatağın kenarına çarpıp sırtüstü düşecektim ki, Jun-seo yıldırım hızıyla belimden yakaladı.
Düşmemi engellemişti ama şu an resmen kucağındaydım. Önce gözlerime baktı, sonra bakışları yavaşça dudaklarıma kaydı. Zaman durdu. Tam beni öptüğü o büyülü anda, kapının arkasından annemin sesi duyuldu: "Seo-yeon, aşağıda meyve soyuyorum, yanına da ne istersiniz kızı—"
Annem kapıyı açtığında biz jet hızıyla ayrıldık. Ben saçma sapan bir refleksle elimdeki yastığı düzeltmeye başladım, Jun-seo ise bir anda odadaki dilsiz uşağa (elbise askısına) dönüp ceketiyle konuşmaya başladı.
"N'apıyorsunuz siz burada?" dedi annem şüpheyle.
Jun-seo, domates gibi kızarmış bir halde, "Konuşuyorduk efendim... Yani, integralin hayata etkileri üzerine bilimsel bir tartışma..." diye saçmaladı.
Annem gözlerini kısıp bize baktı, sonra güldü. "İntegralin hayata etkisi bittiyse aşağı gelin. Televizyonda çok güzel bir film başladı; adı 'Kapıdaki Tehlike'. Tam size göre!"
"Kapıdaki Tehlike" ve Mısır Savaşları
Aşağı indik. Annem koltuğa yayılmış, dev bir kase patlamış mısırı kucağına almıştı. Filmin adı 'Kapıdaki Tehlike'ydi ama film bir gerilim değil, aşırı saçma bir komediydi. Konusu, evine hırsız girdiğini sanan bir adamın, aslında kendi gölgesiyle kavga etmesini anlatıyordu.
Adam ekranda kendi gölgesine süpürgeyle vurmaya çalışırken Jun-seo yanıma iyice sokuldu. Annem bir yandan filme gülüyor, bir yandan bize bakıp "Bakın bakın, adam aynı Jun-seo’nun sabahki haline benziyor!" diye dalga geçiyordu.
Jun-seo kulağıma eğilip, "Annen gerçekten bizi bitirmeye yeminli," diye fısıldadı.
"Bence filmdeki adam sensin oppa," dedim gülerek.
Jun-seo dayanamadı, kaseden bir avuç mısır alıp ağzıma tıktı. "Çok konuşma kraliçem, filmini izle."
Ben de ona mısır fırlatınca annem, "Hey! Salonu batırmayın, yoksa 'Kapıdaki Tehlike' ben olurum, süpürgeyle ikinizi de kovalarım!" diye bağırdı. Gecenin geri kalanı, annemin esprileri ve Jun-seo’nun gizli gizli elimi tutma çabalarıyla, 'Kapıdaki Tehlike'den çok daha komik bir hal aldı.Film bittikten sonra merdivenleri sanki dünyanın en ağır yükünü taşıyormuşum gibi uyuşuk uyuşuk çıktım. Odamın kapısının önüne geldiğimde, Jun-seo’nun hala arkamda dikildiğini ve bana baktığını hissettim. Kapı kolunu tutmuşken hafifçe yana dönüp, "Ne var? Ne dikiliyorsun orada?" diye sordum, sesimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak.
Jun-seo cevap vermek yerine bir adımda mesafeyi kapattı. Hiç düşünmeden, hatta benim itiraz etmeme bile fırsat vermeden eğilip dudaklarıma hızlı ama unutulmaz bir öpücük kondurdu. Geri çekildiğinde yüzünde o her zamanki ukala ama iç eriten gülümsemesi vardı.
"İyi geceler bebeğim," dedi fısıldayarak. Sonra sanki az önce dünyayı kurtarmış gibi bir rahatlıkla kendi odasına doğru süzüldü.
Arkasından bakakaldım. Elim istemsizce dudaklarıma gitti. "Deli... Vallahi bu çocuk deli," diye mırıldandım. Sinirden mi yoksa mutluluktan mı olduğunu anlayamadığım o garip gülüşle odama girip kendimi yatağa attım.
Sabahın Kedili Sürprizi
Ertesi sabah aynanın karşısında kendime çeki düzen verirken bugün biraz farklı görünmek istedim. Saçlarımın her iki yanından, kulaklarımın hemen üzerinden başlayan iki küçük ince örgü yaptım; geri kalanını ise serbest bıraktım. Hem tatlı hem de biraz "Silla Krallığı kraliçesi" havası vardı.
Çantamı omzuma atıp odadan tam çıkacaktım ki kapı koluna asılı bir şey dikkatimi çekti. Bu, minik, pofuduk ve aşırı şaşkın bakan bir kedi figürlü çanta süsüydü. Kedinin bir gözü hafif kayık yapılmıştı, bu da ona aşırı komik bir ifade katıyordu. Hemen yanında bir kağıt parçası sarkıyordu. Kağıdı açtığımda Jun-seo’nun o yamuk yumuk ama tanıdık el yazısıyla karşılaştım:
"Dün geceki öpücüden sonra devreleninin yandığını biliyorum. Bu kedi de aynı senin o anki yüz ifadene benziyor, kucağımdaki şaşkın kraliçem. Çantana as da okulda yalnız kalma, malum bazı matematik hocaları etrafta avcı gibi geziyor. Not: Saçlarını böyle mi ördün? Yine kraliçe modun açılmış, dikkat et de halkın peşinden koşmasın! - Oppan."
"Şapşal..." diye güldüm, notu göğsüme bastırarak. Kedi süsünü hemen çantamın en görünür yerine taktım.
Okul Yolunda "Korumacı Muhafız"
Aşağı indiğimde Jun-seo mutfakta annemle şakalaşıyordu ama beni görür görmez duraksadı. Bakışları önce örgülerimde, sonra çantamdaki kedili süste gezindi.
"Yakışmış," dedi sadece, ama gözleri 'inanılmaz olmuşsun' der gibi parlıyordu.
Okula doğru yürürken her zamankinden daha yakındı bana. Sanki birisi gelip beni kapacakmış gibi dirseği dirseğime değiyordu. Okul bahçesine girdiğimizde, dün Chan-woo hoca ile yaşadığımız o gergin anların gölgesi hala üzerimizdeydi.
Bahçedeki o büyük çınar ağacının altından geçerken Jun-seo aniden durdu ve çantamdaki kediyi parmağıyla dürttü. "Bak, bu kedi bile hocaya 'uzak dur' der gibi bakıyor. Eğer o adam yine yanına gelirse, bu kedinin şaşkınlığını değil, benim pençelerimi görür," dedi.
"Tamam koca yürekli muhafız, anladık," diyerek koluna girdim.
Sınıfa girdiğimizde ise hava bir anda değişti. Chan-woo hoca çoktan sınıfa gelmiş, masasında oturmuştu. Biz içeri girerken kafasını kaldırdı. Bakışları önce el ele tutuşan ellerimize, sonra benim örgülü saçlarıma ve en son çantamda sallanan o komik kedi süsüne takıldı. Yüzünde belli belirsiz bir gerilme oldu ama hiçbir şey demedi.
Jun-seo sırasına geçerken bana göz kırptı ve fısıldadı: "Bugün integral çözmeyeceğiz kraliçem, bugün sadece hayatta kalacağız."
Ders başladığında Chan-woo hoca tahtaya bir şeyler yazarken sürekli bize doğru dönüyordu ama Jun-seo her seferinde çantamdaki o şaşkın kediyi hocaya doğru çeviriyordu. Sınıftakiler ne olduğunu anlamıyordu ama biz kıkırdamaktan dersi dinleyemiyorduk. Chan-woo’nun siniri tepesine çıkmıştı ama yapabileceği hiçbir şey yoktu; karşısında artık sadece korkan bir öğrenci değil, birbirine kenetlenmiş iki "deli" vardı.Dersin en sıkıcı yerinde, Chan-woo hoca tahtaya sanki her bir çizgiyle bize işkence etmek istiyormuş gibi devasa bir integral grafiği çiziyordu. Sınıfta çıt çıkmıyordu; herkes hocanın o gergin enerjisinden nasibini almış, başını kağıtlardan kaldırmaya korkuyordu. Tam o sırada Jun-seo, hoca arkasını döndüğü anda masanın altından bana doğru iyice sokuldu.
Daha ne olduğunu anlayamadan, yanağımda sıcak ve sulu bir öpücük hissettim. "Şappadak" diye çıkan o ses, sınıftaki sessizlikte bana sanki hoparlörden verilmiş gibi geldi. Utançtan kulaklarımın bile alev aldığını hissettim. Hızla önümdeki matematik kitabına gömüldüm; burnum neredeyse sayfadaki "limit" sorularına değecekti. İçimden "Lütfen beni görmesin, lütfen yer yarılsa da içine girsem" diye dualar ediyordum.
Chan-woo hoca tam o anda tahtadan dönüp bize baktı. Gözleri bir süre kitabın içine girmeye çalışan bende, sonra da hiçbir şey olmamış gibi ıslık çalan Jun-seo'da gezindi. Tebeşiri masaya sertçe bıraktı.
"Evet gençler," dedi sesi buz gibi bir ciddiyetle. "Bu kadar 'sevgi dolu' bir ortamda dikkatinizin dağılmasını istemem ama... Sınav konuları buraya kadar. Ve hazırlıklı olun, yarın ilk iki saat matematik sınavınız var."
Sınıftan bir "Hocam hayııır!" çığlığı yükseldi ama Chan-woo hoca çoktan sınıftan çıkmak için kapıya yönelmişti. Ben ise hala kitabın içinde kaybolmaya çalışıyordum.
Tenefüs zili çaldığında Jun-seo, "Ne yani? Yarın kraliçemle savaş meydanına mı çıkacağız? Merak etme, senin yerine bütün integralleri ben kılıçtan geçiririm," diyerek dalga geçmeye başladı.
Biz tam sınavın zorluğu hakkında hararetli bir tartışmaya girmişken, sınıfın kapısı tekrar açıldı. Chan-woo hoca, elinde bir kutu kakaolu sütle içeri girdi. Kimseye bakmadan, robot gibi bir yürüyüşle bizim sıramıza yaklaştı. Jun-seo’nun "Yine ne diyecek?" der gibi kaşlarını çattığı sırada, hoca sütü tam önüme, masanın üzerine bıraktı.
Hiçbir şey demedi. Sadece gözlüklerinin üzerinden bana kısa, anlaması zor bir bakış attı ve geldiği gibi sessizce sınıftan çıktı.
Süt kutusuyla baş başa kaldığımızda Jun-seo’ya döndüm. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. "N'oluyor ya? Bu adamın amacı ne? Zehirli falan mı acaba bu süt?" diye fısıldadım.
Jun-seo önce süte, sonra giden hocanın arkasından baktı. Sonra o her zamanki "dünya yansa umrumda değil" tavrıyla ellerini çenesinin altına birleştirdi, kollarını masaya dayayıp bana doğru iyice yaklaştı.
"Boşver o adamı kraliçem," dedi sesi bir anda yumuşayarak. "Sen anlat, Silla Krallığı'nda sınavlar nasıl geçiyordu?"
Ben sınav stresinden, hocanın tuhaf tavırlarından ve yarınki soruların zorluğundan bahsederken Jun-seo beni sanki dünyanın en önemli destanını anlatıyormuşum gibi büyük bir hayranlıkla dinlemeye başladı. Bakışları o kadar tatlı ve odaklanmıştı ki, bir ara anlattığım her şeyi unutup sustum.
"Neden öyle bakıyorsun?" diye sordum.
Jun-seo hafifçe gülümsedi. "Hiç... Sadece konuşurken burnunun ucunun hafifçe titremesi çok komik. Bir de şu çantamdaki şaşkın kediye daha çok benzemeye başladın."
"Ya Jun-seo! Ciddi bir şey anlatıyorum burada!" diyerek omzuna vurdum.
"Tamam tamam, dinliyorum," dedi ve tekrar çenesini ellerine yasladı. O an Chan-woo’nun getirdiği süt masada unutulmuştu bile. Jun-seo’nun o tatlı bakışları altında kendimi sınavdan kalacak bir öğrenci gibi değil, gerçekten de her dertten uzak bir kraliçe gibi hissetmeye başlamıştım. Ama içimden bir ses, yarınki sınavın sadece kağıt üzerinde olmayacağını söylüyordu.Okulun o bitmek bilmeyen koridorlarından kurtulup kendimizi eve attığımızda, zihnim integral sembolleri ve türev formülleriyle adeta bir çorbaya dönmüştü. Odama kapanıp masanın başına çöktüm. Tam "\int x^2 \,dx" diye sayıklarken kapı dramatik bir şekilde açıldı.
Jun-seo, sanki cephede ağır yaralanmış bir asker edasıyla içeri süzüldü ve kendini yatağımın üzerine bıraktı. "Seo-yeon... Lütfen bana yardım et! Beynim eridi, artık rakamları hiyeroglif olarak görmeye başladım!" diye mızmızlanmaya başladı.
Tam ona fırlatacak bir kalem ararken, annem elinde dumanı tüten mis gibi bir tabak Çin mantısıyla (dumpling) içeri girdi. Jun-seo, o yorgun halinden eser kalmamış gibi bir anda canlanıp tabağa doğru atıldı. "Aaa! Mantı! Canım annem, tam zamanında yetiştin!"
Ancak annem, mutfak robotu hızıyla Jun-seo’nun eline "ŞAK" diye vurdu. "Hop! Dur orda bakayım! Bu sana değil dağ ayısı! Güzeller güzeli kızım ders çalışmaktan yemek bile yiyemedi, feri gitti yüzünün!"
Gülerek tabağı elinden aldım. "Teşekkür ederim annecim," deyip tabağı aramıza koydum. Jun-seo’nun o büzülmüş dudaklarını ve hayal kırıklığına uğramış bakışlarını görünce dayanamadım, sıcak bir mantıyı kaptığım gibi ağzına tıktım. "Al bakalım oppa, sus da ders çalış." Kendim de bir tane ağzıma attım. Tabağın dibinde tek bir mantı kaldığında ikimiz de aynı anda elimizi uzattık. Parmaklarımız birbirine değdi, göz göze geldik... Ama ben kurnazca bir manevrayla mantıyı kaptım.
"Hayır, bu benim değil. Bu annemin hakkı!" diyip mantıyı şaşkınlıkla bizi izleyen annemin ağzına verdim. Annem "Ay canım kızım!" diyerek mantıyı çiğneye çiğneye odadan çıktı. Jun-seo ise giden mantının ardından yaşlı gözlerle baktı. "Mantı... Gitti güzelim mantı..." diye mırıldanırken hali o kadar komikti ki dakikalarca güldük.
Sınav Sonucu ve Gizemli Davet
Ertesi gün matematik sınavı beklediğimden "orta" geçmişti. En azından kağıda integral yerine kedi resmi çizmemiştim. İkinci ders Chan-woo hoca elinde kağıtlarla sınıfa girdi. Yüzünde o garip, tekinsiz gülümseme vardı.
"Tebrikler Seo-yeon," dedi, sesi tüm sınıfta yankılandı. "100 alan tek kişi sensin."
Tek kaşımı kaldırıp ona baktım. "100 mü? İmkansız," diye geçirdim içimden. Jun-seo arkadan "Kesin kraliçe büyülerini kullandı," diye fısıldadı. Ama hoca bana öyle bir bakıyordu ki, sanki sınav kağıdımı değil de bir hazine haritasını inceliyor gibiydi.
Üçüncü dersin ortasında bir nöbetçi öğrenci kapıyı çaldı: "Seo-yeon, matematik hocası seni odasında bekliyor."
Maskenin Ardındaki Karanlık: Selim Amca!
Hocanın odasına girdiğimde Chan-woo masasında değil, pencerenin önünde duruyordu. İçeri girdiğim an kapıyı kilitledi. "Notu senin için verdim Seo-yeon," dedi sesi aniden kalınlaşarak. Yanıma yaklaştı ve beni, sanki kaçırmak istemediği bir piyango biletiymişim gibi sıkıca sarıldı. "Senin ne kadar değerli olduğunu biliyor musun? Sensiz yapamam... Seni her gün görmek için okula herkesten erken geliyorum."
Dehşet içinde kaldım. "Bırakın beni! Ne diyorsunuz siz!" diyerek onu sertçe ittim. "Yaşınızdan başınızdan utanın hoca efendi!"
O an beklenmedik bir şey oldu. Hoca elini kafasına attı ve o gür siyah saçlarını, yani peruğunu bir çırpıda çıkarıp attı! Karşımda duran kel ve kirli sakallı yüzü görünce bacaklarımın bağının çözüldüğünü, dizlerimin titrediğini hissettim.
"Benim çiçek... Selim amcan!"
Bu isim zihnimde şimşekler çaktırdı. Selim... Babamızın yeminli düşmanı, yıllardır izimizi süren o tehlikeli mafya lideri! Annem beni korumak için ismimizi değiştirip bu ülkeye, Kore'ye kadar kaçırmıştı ama bu adam bizi bulmuştu.
Kapının eşiğinde, muhtemelen beni takip eden Jun-seo’nun donup kaldığını gördüm. Selim, o korkunç gülüşüyle bana doğru bir adım daha attı.
"Seni bulamayacağımı mı sandın ha? Ne sanıyordun? Annenin seni kurtarmak için rastgele bir ülkeye yolladığını ve benden ilelebet kaçabileceğini mi?" Elindeki peruğu yere fırlattı. "Oyun bitti küçük kraliçe.Silla Krallığı buraya kadarmış. Şimdi asıl krallığa, benim yanıma dönme vakti!"
