7. bölüm · Kadıköy'ün Çocuğu

Bölüm 7: Duvarın Arkasındaki Sesler

CEPHEKALEMI 19

İlk maçtan sonra hayatımın değişeceğini düşünmüştüm.

Ama değişen şeyler beklediğim gibi değildi.

Daha çok gol atacağımı...

Daha çok sevinç yaşayacağımı...

Daha büyük anlar yaşayacağımı düşünüyordum.

Ama futbolun başka bir tarafı vardı.

Başarı geldiğinde sadece güzel şeyler gelmezdi.

Beklentiler de gelirdi.

---

Ertesi gün tesislere girdiğimde herkes bana farklı davranmıyordu.

Aslında her şey aynıydı.

Aynı saha.

Aynı soyunma odası.

Aynı antrenman.

Ama benim hissettiğim şey farklıydı.

Çünkü artık insanlar beni sadece yeni gelen kaleci olarak görmüyordu.

İlk maçına çıkmış ve iyi performans göstermiş bir oyuncu olarak bakıyorlardı.

Bu güzel bir histi.

Ama aynı zamanda ağırdı.

---

Soyunma odasında Arda yanıma geldi.

"Maçtan sonra seni izledim."

Gülümsedim.

"Televizyondan mı?"

"Hayır."

Şaşırdım.

"Nereden?"

Telefonunu gösterdi.

"Sosyal medyada konuşuyorlar."

Bir an durdum.

"Sosyal medya mı?"

"Evet."

Telefonu bana uzattı.

Bazı insanlar maçtan görüntüler paylaşmıştı.

Kurtarışlarım...

Yorumlar...

Övgüler...

Bir an hoşuma gitti.

Ama sonra telefonu geri verdim.

Çünkü içimde bir ses:

"Bunlara fazla takılma."

diyordu.

---

Antrenmanda Hakan Hoca her zamankinden daha sertti.

Herkes dikkatliydi.

Bir pozisyonda topu kontrol ettim.

Hoca düdüğü çaldı.

"Dur!"

Herkes ona baktı.

"Emir."

"Evet hocam?"

"İyi oynadın diye bugün daha az çalışacağını mı düşündün?"

"Hayır hocam."

Başını salladı.

"Güzel."

Sonra bütün kalecilere baktı.

"Futbolda dünün başarısı bugün hiçbir şey ifade etmez."

Bu cümleyi herkes duydu.

"Bugün yine sıfırdan başlarsınız."

---

Antrenman bittikten sonra tek başıma sahada kaldım.

Kaleye baktım.

Birkaç hafta önce bu kale bana çok uzak geliyordu.

Şimdi ise içindeydim.

Ama garip olan şuydu:

Bir hedefe ulaştıkça yeni bir hedef ortaya çıkıyordu.

İlk maç...

Şimdi sürekli forma.

Forma...

Şimdi daha büyük maçlar.

---

Akşam eve gittiğimde babam beni sessiz karşıladı.

"Bugün düşündün."

Gülümsedim.

"Nasıl anladın?"

"Yüzünden."

Masaya oturdum.

"Baba."

"Evet?"

"İnsanlar beni izlemeye başladı."

Babam başını salladı.

"Bu kötü mü?"

"Hayır."

Bir süre durdum.

"Ama garip."

"Nesi garip?"

"Daha önce kimse hata yaptığımda konuşmuyordu."

Babam hafifçe gülümsedi.

"İşte bu, büyük yerlere yaklaştığının işareti."

Anlamadım.

"Nasıl?"

"Kimse küçük şeylerle ilgilenmez."

Bir an bekledi.

"Ama dikkat çektiğinde herkes seni izler."

---

Sonraki hafta önemli bir maç vardı.

Rakibimiz güçlüydü.

Ve herkes bu maçı konuşuyordu.

Çünkü ilk maçta iyi oynamıştım.

Ama bu kez herkes benden aynı performansı bekliyordu.

İşte baskı böyle başlıyordu.

Kimse sana:

"Bir kere iyi oynadın."

demiyordu.

Herkes:

"Yine yapabilir misin?"

diye soruyordu.

---

Maçtan önce soyunma odasında otururken formama baktım.

Eskiden formayı giymek için hayal kurardım.

Şimdi üzerimdeydi.

Ama artık başka bir şeyi öğreniyordum:

Bir hayali gerçekleştirmek kadar...

Onu taşıyabilmek de zordu.

---

Sahaya çıktığımda tribünlerden sesler geliyordu.

Takım arkadaşlarım hazırdı.

Rakip hazırdı.

Ben de kaleme geçtim.

Direğe dokundum.

Derin bir nefes aldım.

Kendi kendime söyledim:

"Bugün de sadece Emir ol."

Hakem düdüğü çaldı.

Maç başladı.

Ama bu kez karşımdaki rakip sadece diğer takım değildi.

Beklentilerdi.

Ve bazen...

En zor kurtarışlar kaleye gelen toplar değil...

İnsanın kendi içindeki baskıdır.
Maç başladığında ilk birkaç dakika boyunca top ayağıma hiç gelmedi.

Ama ben yine de oyunun içindeydim.

Kaleciler için en zor anlardan biri bazen topun gelmediği anlardı.

Çünkü herkes oynarken sen bekliyordun.

Ama o bekleyişte bile hazır olman gerekiyordu.

Bir saniyelik dalgınlık...

Bir yanlış adım...

Her şeyi değiştirebilirdi.

---

Rakip ilk tehlikeli atağını 12. dakikada geliştirdi.

Orta sahadan hızlı çıktılar.

Bizim oyuncularımız geri dönmeye çalışıyordu.

Rakip forvet topu aldı.

Kaleye doğru ilerledi.

Savunmacımız yetişmeye çalışıyordu.

Ben çizgimde bekliyordum.

Bu anları daha önce yaşamıştım.

Ama bu kez farklıydı.

Çünkü aklımda sadece top yoktu.

Aklımda insanların ne düşüneceği de vardı.

"İlk maçındaki gibi kurtarabilecek misin?"

"Yine hata yapacak mısın?"

Bu düşünceler bir an kafama girdi.

Ve o küçük an...

Neredeyse yeterliydi.

---

Oyuncu vurdu.

Top yakın köşeye gidiyordu.

Son anda kendime geldim.

Uzanıp topu çıkardım.

Ama kurtarıştan sonra ayağa kalkarken kızdığım bir şey vardı.

Rakibe değil.

Kendime.

Çünkü bir anlığına futbolu değil...

Düşüncelerimi oynamıştım.

---

Takım arkadaşım yanıma geldi.

"İyi kurtarış!"

Başımı salladım.

"Sağ ol."

Ama içimden şunu söyledim:

"Daha sakin olmalısın Emir."

---

Maçın ilerleyen dakikalarında bizim takım daha fazla topa sahip olmaya başladı.

Bir gol bulduk.

1-0 öne geçtik.

Ama bu kez sevinmeye bile tam zamanım olmadı.

Çünkü biliyordum.

Kalecinin maçı hiçbir zaman erken bitmez.

---

İkinci yarının başında rakip baskısını artırdı.

Dakika 55...

Rakip korner kazandı.

Ceza sahası kalabalıktı.

Top havalandı.

Herkes yükseldi.

Ben de çıkmak istedim.

Ama bir an duraksadım.

Çünkü kalabalığın içinde nereye düşeceğini görmek zordu.

O küçük tereddüt yine geldi.

Ve bu kez bedeli ağır oldu.

Top arka direkteki rakibin önüne düştü.

Vuruş geldi.

Gol.

---

Skor 1-1 oldu.

Tribünlerden sesler yükseldi.

Takım arkadaşlarım bana baktı.

Ben ise yere baktım.

Çünkü topa çıkabilirdim.

Daha kararlı olabilirdim.

İçimdeki eski düşünceler geri geldi.

"Herkes bunu konuşacak."

"Hata yaptın."

---

Maç devam etti.

Ama benim için asıl mücadele şimdi başlamıştı.

Çünkü bazen rakibin attığı golü unutmak kolaydır.

Ama kendi yaptığın hatayı unutmak çok daha zordur.

---

Dakikalar ilerledi.

90. dakikaya girdik.

Skor 1-1.

Son bir pozisyon...

Rakip oyuncu ceza sahasının dışından sert vurdu.

Top kalabalığın arasından geliyordu.

Görmek zordu.

Ama bu kez beklemedim.

Karar verdim.

Uzanıp topu çıkardım.

Hakem düdüğü çaldı.

Maç bitti.

---

Soyunma odasına giderken herkes sessizdi.

Beraberlik kötü değildi.

Ama ben kendimi iyi hissetmiyordum.

Çünkü ilk maçtan sonra herkes kurtarışlarımı konuşmuştu.

Bu maçtan sonra herkes neyi konuşacaktı?

---

Soyunma odasında telefonuma baktım.

Bazı yorumlar vardı.

Bazıları:

"Emir yine iyi oynadı."

diyordu.

Bazıları:

"Çıkışta hata yaptı."

diyordu.

İlk defa insanların iki farklı şey düşündüğünü gördüm.

Ve bunu anlamak zordu.

Çünkü insan herkesin kendisini sevmesini ister.

Ama futbol böyle değildi.

---

Hakan Hoca yanıma geldi.

Telefonu elimden aldı.

"Ne yapıyorsun?"

"Yorumlara bakıyordum."

Başını salladı.

"Yanlış yerdesin."

Şaşırdım.

"Neden?"

"Çünkü bugün senin en büyük rakibin rakip takım değildi."

"Ne idi?"

"Kendi kafandı."

---

Sessiz kaldım.

Hakan Hoca devam etti:

"Emir, iyi oynadığında herkes seni sever."

Bir adım yaklaştı.

"Ama büyük oyuncuların farkı kötü günde ortaya çıkar."

"Baskıyı taşıyabilir misin?"

Bu soru aklımda kaldı.

---

Akşam eve döndüğümde babamla uzun süre konuştuk.

"Baba."

"Evet?"

"İnsanların konuşması zor."

Başını salladı.

"Alışırsın."

"Nasıl?"

"Çünkü bir gün eleştiri almıyorsan..."

Durdu.

"Muhtemelen yeterince önemli bir şey yapmıyorsundur."

---

O gece formamı sandalyenin üzerine bıraktım.

Eskiden o forma bana hayalimi hatırlatıyordu.

Şimdi ise bana başka bir şeyi öğretiyordu:

Sadece iyi günlerde değil...

Zor günlerde de o formayı taşımak gerekiyordu.

---

Ertesi gün antrenmana giderken kararımı vermiştim.

Artık sadece kurtarış yapmaya çalışmayacaktım.

Daha sakin olacaktım.

Daha güçlü olacaktım.

Çünkü iyi bir kaleci olmak başka şeydi.

Ama büyük bir kaleci olmak...

Zor anlarda ayakta kalabilmekti. Ertesi sabah tesislere geldiğimde aklımda tek bir şey vardı:

Çalışmak.

Dünkü maç...

Yorumlar...

Eleştiriler...

Hepsini geride bırakmak istiyordum.

Çünkü artık şunu anlamıştım:

Bir futbolcunun en büyük hatalarından biri, geçmişte fazla uzun süre kalmaktı.

İyi oynadıysan da...

Kötü oynadıysan da...

Ertesi gün yeniden başlaman gerekiyordu.

---

Soyunma odasına girdiğimde Kaan çoktan gelmişti.

Beni görünce başını kaldırdı.

"Erken gelmişsin."

"Evet."

"Günün planı belli."

Gülümsedim.

"Neymiş?"

"Daha çok çalışmak."

İkimiz de güldük.

Çünkü artık birbirimizi anlamaya başlamıştık.

---

Antrenman başladığında Hakan Hoca bizi farklı bir çalışmaya aldı.

Kaleciler için özel bir antrenmandı.

Ama bu sefer sadece refleks çalışmıyorduk.

Karar çalışıyorduk.

Hakan Hoca eline topu aldı.

"Emir."

"Evet hocam?"

"Kaleci bazen en zor kurtarışı elleriyle yapmaz."

Şaşırdım.

"Neyle yapar?"

"Zihniyle."

---

Bize farklı pozisyonlar gösterdi.

Bir oyuncu ceza sahasına giriyor.

Bir oyuncu koşu yapıyor.

Bir orta geliyor.

Her pozisyonda sadece topa bakmamamızı istiyordu.

Oyunu okumamızı...

Bir saniye önceden düşünmemizi...

Çünkü büyük kaleciler topun nereye gittiğini değil...

Topun nereye gideceğini tahmin ederdi.

---

Çalışmanın sonunda Hakan Hoca yanıma geldi.

"Bugün daha iyiydin."

"Teşekkür ederim hocam."

"Ama hâlâ bir şey var."

Merakla baktım.

"Nedir?"

"İnsanların sesini fazla duyuyorsun."

Bir şey diyemedim.

Çünkü haklıydı.

Bazen sahada rakibin sesinden çok dışarıdaki insanların sesini duyuyordum.

---

Antrenmandan sonra tesislerden çıkarken telefonuma mesaj geldi.

Ali'dendi.

"Akşam müsait misin?"

"Neden?"

"Konuşmamız lazım."

Merak ettim.

Akşam buluştuğumuzda bir kafede oturduk.

Ali bir süre sessiz kaldı.

Sonra:

"Sen değiştin."

Gülümsedim.

"İyi yönde mi?"

"Evet."

Bir yudum içeceğini aldı.

"Ama biraz fazla düşünüyorsun."

Bu cümleyi son günlerde çok duyuyordum.

"Nasıl yani?"

"Eskiden sahaya çıktığında sadece futbol oynardın."

Durdu.

"Şimdi bazen kendini izliyorsun."

Bu söz beni düşündürdü.

Çünkü belki de gerçekten böyleydi.

Kendi performansımı o kadar takip ediyordum ki...

Oyunun tadını unutuyordum.

---

Ertesi hafta yeni bir maç vardı.

Ama bu kez farklı bir heyecan vardı.

Çünkü kadroya girmek artık sürpriz değildi.

Benden beklenen bir şeydi.

Ve bazen beklenti...

Başarıdan daha ağır olabiliyordu.

---

Maç günü stada giderken otobüste herkes sessizdi.

Kimi müzik dinliyordu.

Kimi dışarı bakıyordu.

Ben ise camdan İstanbul'u izliyordum.

Bu şehirde küçük bir çocuk olarak futbol hayali kurmuştum.

Şimdi aynı şehirde o hayalin peşinden gidiyordum.

---

Maç başladı.

Bu kez daha sakindim.

İlk dakikalarda birkaç kolay top aldım.

Takımı yönlendirdim.

Kendimi iyi hissediyordum.

Derken 30. dakikada beklemediğim bir şey oldu.

Rakip oyuncu uzaktan sert vurdu.

Top önümde sekerek yön değiştirdi.

Son anda hamle yaptım.

Topu çıkardım.

Ama yere düşerken ayağımda bir ağrı hissettim.

Bir an hareket edemedim.

---

Takım arkadaşlarım yanıma geldi.

"Emir iyi misin?"

Ayağa kalkmaya çalıştım.

"Evet."

Ama içimde bir endişe vardı.

Çünkü kaleciler için en büyük korkulardan biri sadece gol yemek değildi.

Bazen bedeninin sana izin vermemesi daha zordu.

---

Devre arasında sağlık ekibi kontrol etti.

"Ciddi görünmüyor."

Ama yine de dikkatli olmam gerekiyordu.

Murat Hoca bana baktı.

"Devam edebilir misin?"

Bir an düşündüm.

Eski Emir olsa korkardı.

Ama artık biliyordum.

Cesaret, hiç korkmamak değildi.

Korkuya rağmen doğru kararı verebilmekti.

"Devam ederim hocam."

---

İkinci yarıya çıktım.

Ama bu kez sadece rakiple değil...

Kendi sınırlarımla da mücadele ediyordum.

Çünkü bazen en zor rakip...

Karşındaki oyuncu değil...

İçindeki şüphedir.

Ve o gün...

Ben kendi şüphemle karşı karşıyaydım. İkinci yarı başladığında ilk düşündüğüm şey ayağım değildi.

Takımdı.

Çünkü kaleci sahaya çıktığında kendi sorunlarını bir kenara bırakmayı öğrenmek zorundaydı.

Ağrı vardı.

Endişe vardı.

Ama maç devam ediyordu.

Ve kale benimdi.

---

İlk birkaç dakika kendimi kontrol ettim.

Koşabiliyor muydum?

Zıplayabiliyor muydum?

Ayağım yere bastığında güveniyor muydum?

Her hareketimi dikkatle yapıyordum.

Ama fazla düşünmemeye çalışıyordum.

Çünkü bazen insan bir şeyi fazla düşünürse onu daha zor hale getirirdi.

---

Dakika 60...

Rakip yine geldi.

Orta sahadan hızlı çıktılar.

Bizim savunma çizgimiz biraz geride kaldı.

Rakip forvet topu aldı.

Karşı karşıya kalmak üzereydi.

Ben çizgimden çıktım.

Bir an ayağımdaki ağrıyı hissettim.

Ama durmadım.

Çünkü o anda düşünme zamanı yoktu.

Sadece karar verme zamanıydı.

---

Oyuncu şutunu çekti.

Ben kendimi yana attım.

Top ellerime çarptı.

Yere düştüm.

Bir saniye sessizlik oldu.

Sonra topu kontrol ettiğimi gördüm.

Ayağa kalktım.

Takım arkadaşlarım alkışladı.

Ama benim için önemli olan kurtarış değildi.

Önemli olan şuydu:

Korkuma rağmen hareket etmiştim.

---

Maçın son dakikalarına girerken skor hâlâ 0-0'dı.

İki takım da kazanmak istiyordu.

Böyle maçlarda bazen tek bir hata her şeyi değiştirirdi.

90. dakika...

Rakip serbest vuruş kazandı.

Ceza sahası kalabalıktı.

Herkes yerini aldı.

Ben savunmayı organize etmeye çalışıyordum.

"Bir adım öne!"

"Adamını takip et!"

"Hazır olun!"

---

Top havalandı.

Oyuncular yükseldi.

Bir anda top yön değiştirdi.

Kaleye doğru geliyordu.

Görüşüm kapalıydı.

Ama içgüdülerim hareket etti.

Bir adım attım.

Uzanabildiğim kadar uzandım.

Ve parmak uçlarımla topu dışarı çeldim.

---

Hakem düdüğü çaldı.

Maç bitti.

0-0.

Kazanamamıştık.

Ama kaybetmemiştik de.

Soyunma odasına giderken herkes yorgundu.

Ben ise garip bir şekilde huzurluydum.

Çünkü bugün sadece rakiple mücadele etmemiştim.

Kendi korkumla da mücadele etmiştim.

---

Soyunma odasında Hakan Hoca yanıma geldi.

"Nasıl hissediyorsun?"

"İyiyim hocam."

Ayağıma baktı.

"Bugün önemli bir şey yaptın."

"Kurtarış mı?"

Başını salladı.

"Hayır."

Yine aynı cevabı vermişti.

Artık bu cevabı bekliyordum.

"Peki ne?"

"Kendine güvendin."

---

Akşam eve dönerken yürümek istedim.

Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım vardı.

İstanbul'un sokaklarında yürürken insanların hayatlarına baktım.

Herkesin kendi mücadelesi vardı.

Herkes bir şeylerin peşindeydi.

Benimki ise bir kalenin önündeydi.

---

Tam eve dönerken eski bir sahaya uğradım.

Çocukken futbol oynadığım yerdi.

Kenarında oturup bir süre sahayı izledim.

O sırada yan taraftan bir ses duydum.

"Kaleci misin?"

Dönüp baktım.

Bir kızdı.

Elinde birkaç kitap vardı.

Şaşırdım.

"Evet."

Gülümsedi.

"Anlaşılıyor."

"Nereden?"

"Yürüyüşünden."

Güldüm.

"Kalecinin yürüyüşü mü olur?"

"Olur."

Bir an düşündü.

"Kaleciler hep bir şey bekliyormuş gibi durur."

Bu söz hoşuma gitti.

Çünkü doğruydu.

Kaleciler gerçekten hep hazır beklerdi.

---

"Ben Emir."

dedim.

"Ben de Duru."

Tanışmamız çok kısa sürdü.

Sadece birkaç dakika konuştuk.

Ama nedense o kısa konuşma aklımda kaldı.

Belki de farklı olduğu içindi.

Çünkü o bana maçımı sormamıştı.

Kaç kurtarış yaptığımı da sormamıştı.

Sadece kim olduğumu merak etmişti.

---

Eve döndüğümde yine formama baktım.

Ama bu kez sadece futbolu düşünmüyordum.

Hayat bazen beklemediğin anda yeni insanlar çıkarırdı karşına.

Yeni hikâyeler başlatırdı.

Ama benim önümde hâlâ büyük bir yol vardı.

Fenerbahçe...

Kalecilik...

Hayaller...

Ve şimdi belki de hiç beklemediğim başka bir hikâye...

Ama her şey gibi bu da zamanla büyüyecekti.

Çünkü bazı şeyler hemen olmazdı.

Bazı şeyler...

Yavaş yavaş gelişirdi.