8. bölüm · KADERİN FISILTILARI
4. Bölüm
Sisli Dağ’ın o rutubetli, insanı boğan leş kokusunu ve çamurunu geride bırakalı tam iki ay olmuştu.
Thalassia Krallığı’nın heybetli başkentine giden yol, öyle haritada iki çizgi çekmeyle bitecek cinsten değildi. Günler haftaları kovaladı; sarp dağ geçitlerinden geçtik, fırtınalı yaylalarda dizlerimize kadar çamura batıp geceleri ateşi yakabilmek için saatlerce uğraştık. İki koca ay boyunca coğrafya değiştikçe bitki örtüsü sarardı, havadaki çam kokusu yerini yavaş yavaş deniz rüzgârının tuzlu ve keskin kokusuna bıraktı. Yolculuğun o yıpratıcı ağırlığı üzerimize iyice çökmüştü.
Yolun en önünde ben yürüyordum.
Pelerininin kapüşonu başımın arkasına düşmüş, kıpkırmızı saçlarım rüzgârla savruluyordu. Tırpanımın mana halkasını parmağımda öylesine çevirirken, dışarıdan bakan biri için son derece rahattım. Sanki iki aydır yollarda sürünen biz değilmişiz gibi...
Morren ise birkaç adım arkamdan geliyordu. O uzun elf adımlarıyla toprağa basarken yürümekten ziyade adeta sürünüyor gibiydi. Kael ise hemen yanında, iri cüssesini zorla taşıyormuş gibi bir havada, omuzlarında fır dönen peri tozlarıyla sessizce ilerliyordu.
Morren dayanamayıp o iki aydır yüzüncü kez sorduğu soruyu yine patlattı.
“Thalassia’nın başkenti ne kadar uzakta?”
Arkamı bile dönmeden cevap verdim.
“Bilmem.”
“Bilmiyor musun?” dedi sesini yükselterek. “İki aydır yürüyoruz Vesperia! İki koca ay!”
“Bilmiyorum Morien. Ben coğrafya haritası mıyım? Niye iki aydır aynı soruyu soruyorsun?”
“Sen daha önce Thalassia’ya gelmedin mi?”
Omuzlarımı silktim.“Gitmiş olabilirim.”
“Olabilir misin?” dedi elf mantığı yine patlama noktasına gelerek. “Sen gerçekten hiçbir yere gitmemişsin!”
Dönüp ona dik dik baktım. Bir sorunu varsa sarı periye söylesin, niye beni karıştırıyorduki?
“Bir sürü yere gittim ben. Ama ben hedefe bakarım, yol haritası ezberlemem.”
“Nasıl hayatta kaldın sen bu kafayla?”
Kael yanımızdan gür bir kahkaha attı. Ben ise gayet kendinden emin:
“Şans,” dedim.
Sarı perim hemen kapüşonumdan fırlayıp gururla cıvıldadı.
“Şans değil! Ben olmasam çoktan kaybolmuştunuz!”
Morren periye baktı. “Sen yolu biliyor musun peki?”
Peri minik ellerini beline koydu. “Tabii ki!”
“Ne kadar biliyorsun?”
Perinin yüzündeki o gurur bir anda söndü, kanatları sarktı. “Şey... Sol tarafı birazcık...”
Kahkahayı bastım.
“İşte şimdi gerçekten güvendeyiz Morien! Yolu yüzde on oranla bilen bir periyle dünyayı kurtarıyoruz!”
İki aylık o uzun yolculuk boyunca başımıza gelmeyen kalmamıştı.
Daha yolun üçüncü haftasında, o çorak dağ geçidinde bir haydut grubuyla kapışmak zorunda kalmıştık. Adamlar bizi kıstırdığını sanırken Kael’in devasa yumrukları ve benim tırpanın tek bir savrulmasıyla neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Morren ise arkada panikle doğa büyüleri yapmaya çalışırken yanlışlıkla bir haydutun ayaklarını çalılarla yere dikmişti. Kurtulup kurtulmadıǧını bilmiyorduk çünkü arkadan gelen raviklerden kaçmaya başlamıştık. Elf zımbırtısı onları öldürmek istemiyormuş meğersem.
Resmen dağ kurtlarından daha tehlikeli yaratıkları öldürmek istemiyordu deli kadın.
Başka bir gece ise sığınacak yer bulamayıp dar bir mağarada mahsur kalmış, Kael’in devlerden öğrendiği garip dağ masallarını dinleyerek sabahlamıştık. Hatta bir ara yiyeceğimiz tükenmiş, Morren’ın "bu kesin zehirli değildir" diyerek yedirdiği garip mor mantarlar yüzünden Kael iki gün boyunca pembe filler gördüğünü iddia etmişti.
Tüm bu hezimetlerin, çamurun ve yorgunluğun ardındanda sürekli ormanı koruyan ya da gözetleyen şövalyelerle karşılaşıyoruk ve hızlıca kaçmaya başladığım için Morren'le Kael soru soracak vakit bulamıyordu.
En sonunda iki ay boyunca geçirdiğimiz çamurlu maceranın sonunda akşamüstüne doğru Thalassia’nın başkenti nihayet uzaktan göründü.
Poseidonis, devasa gümüşi surların ve deniz kayalıklarının üzerine kurulmuştu. Surlarda gece mavisi bayraklar dalgalanıyor, deniz ejderi motifleri parıldıyordu.Okyanusun en güzel gözüktüğü krallık kesinlikle Thalassia’ydı. Efsanelere göre yıllar önce bu topraklarda yaşayan insanlar deniz varlıklarıyla anlaşma yapmış ve sonunda okyanusla toprağın ilk barış anlaşması imzalanmıştı. O günden bu yana barış hala devam ediyordu.Okyanusla olan en büyük ticaret krallığı yine Thalassia’ydı. Okyanus varlıklarını en fazla görebileceğiniz yerde yine burasıydı.
Buraya ve başkentine hayrandım. İster manzarası olsun ister kütüphaneleri. Ama önce yıl önce olanlardan sonra başkente girmem bir sorun oluşturacaktı.
Adımlarımı kestim.
Kael yanımdaki bu anlık duraksamayı fark etti,“Burayı biliyorsun,” dedi.
“Biliyorum,” dedim sakince.
Yıllardır diyarlar arasında mekik dokuyan bir kaçaktım. Ama bu başkent dâhil hiçbir yer benim için güvenli değildi.Azhyra Krallığı’nda işlediğim o lanet olası "suç" yüzünden namım sınırları çoktan aşmıştı. Azhyra'daki o olaydan sonra adım öyle bir yayılmıştı ki, sadece orası değil, Thalassia da dâhil olmak üzere Eternia'da bilinen tüm krallıklarda arananlar listesindeydim. Sıradan bir tüccar veya muhafız bile eşkâlimi bilirdi bu başkentte. Köy ve kasabalarda hadi neyse ama başkentlerde şövalyeler kesin beni tanırdı. Hele ki yaşlı adamlar varsa kesin beni tanırlardı. Böyle bir yere girmek, doğrudan ateşin içine atlamaktı.
Şehrin kapılarına ulaştığımızda hava kararmıştı. Kalabalık tüccar gruplarının arasına karışarak içeri girdik. Ancak surların altından henüz geçmiştim ki durdum.
“Bir şeyler ters.”dedim ve önümdeki garip garip yanan ışık hüzmelerine baktım. Periler değillerdi bunlar.
“Sanırım öyle. Ama bizden ne istiyorlar?” dedi Kael etrafında bize bakan ürkmüş şehirlilere bakarak. Kael ve Morren'de bende dolaşan o ışıklardan yoktu ve şehirliler bana bakıyordu.
Tüh...Bunu hesaba katmamıştım.
Morren’de ne olduğunu anlamamıştı. “Kehanetteniz diye değildir değil mi?” dedi ürkekçe. Bu tavrına bir türlü alışamayacaktım sanırım.
Bu ışık hüzmeleri bir nevi uyarıcı gibiydi. Bir garip mekanizmayla çalışıyordu, o mekanizmaya aranan bir suçlunun büyü gücünü ve şeklini tanıtırsan şehrin herhangi bir yerinden girdiğinde ışık hüzmeleri seni kovalar ve sövalyelere haber verir.
Sadece gelişmiş ve zengin şehirlerde bulunan birşey olduğu için rahatça kasabalara ve köylere girebiliyordum. Ama şimdi krallıkların en zengin krallığının başkentindeydim sonuçta. Bulunmamam imkansızdı. Her zamanki sırıtışımı takındım ve ikisine cevap verdim;
“Sizin suçunuz yok küçük keratalar. Sadece yakalandım”
Morren ne olduğunu anlamadan arkasını döndü. Şehrin zırhlı şövalyeleri hızla üzerimize geliyordu. Saniyeler içinde etrafımızı sardılar.
Şövalyelerin başı öne çıktı.
“Vespertina MacAlastair.” dedi kalın sesiyle. Bu on yılda ak sakalları çıkmıştı bir zamanlar yanyana savaştığım adamın.
“Vay,” dedim sırıtarak. “On yıl olmuş görüşmeyeli Jardin.”
“Tutuklusun.”
Kahkahayı bastım.
“On yıl sonra, başka bir krallıkta yakalanmak! Hemde senin tarafından.Gerçekten kaderin mizah anlayışına hayranım!”
Morren dehşet içinde bana bakıyor ne olduğunu kavramaya çalışıyordu.
Kael'in ise ne dedikleri umrunda değildi. Eğilip fısıldadı: “Şimdi ne yapacağız?”
“Bilmiyorum!” dedim eğlenerek.
Tam kılıçlar çekilmek üzereyken kalabalığın arasından iki kişi belirdi. Şövalyeler gelen kadını görünce anında selam durdu. Selam durduklarına göre yeni şövalye komutanı oydu.
Kadın, beline kadar uzanan simsiyah saçları, pürüzsüz beyaz teni ve üzerindeki mavi zırhıyla oldukça heybetliydi. Yanındaki adam ise kumral, üstü başı iksir ve simya tüpleriyle dolu bir bilim insanını ve araştırmacıyı andırıyordu.
Kadın doğrudan bana baktı. Sonunda karşılaştık siren.
“Benimle geliyorlar.”dedi net bir emir vererek. Şövalyelerden tek bir itiraz bile gelmemişti. Jardin bile bana mavi gözleriyle ne kadar nefret dolu baksada o da birşey demedi. Kadın Jardin'e ters bir bakış attı ve istifini bozmadan "Seninle konuşacağız" dedi adama. Jardin mahcup bir sekilde başını eğmisti. Kadının otoritesi belliydi sanırım. Şövalyeler tek tek saygıyla çekildiler. Ama şehirliler hala bize korkuyla bakıyordu.
Sırıttım ve önümde duran yüce meleklere taş çıkartabilecek kadını ve yanındaki gözlüklü adamı takip ettim. Başkentin sonunda kraliyet şatosunun yakınlarına götürüyor gibiydi. Yanılmamıştımda, bizi şatonun yan tarafındaki eski, sarmaşık kaplı bir malikaneye götürüyordu. Morren ürkek ürkek onu takip ediyor ve homurdanarak bana sövüyordu. Kael ise çok sakindi ve kadını takip ederken etrafına bakınmayı eksik etmiyordu. En sonunda malikhanenin kapısına gelmiştik. Adam kapıyı açtı ve bize girmemizi söyledi. Malikhanenin girişinde koskocaman bir oturma odası vardı ama mobilyalar çok eski ve yıpranmış gözüküyordu. Tavana baktığımda ise eski zamanların mozaiklerini kaplayan bir sürü yarasa olduğunu farkettim. Buranın eskiliğiyle gözlerimi devirdim.
Kapı kapanma sesi geldikten sonra arkamı dönüp kadın ve adama baktım. Kadın bir süre bizi süzüp kahkahayı patlattı. “Sizi böyle bulacağımı hiç düşünmezdim!”
Andy’e bakıp sırıttım. İki aydır aradığımız iki kiş tam önümüzdeydi ve çok kolay olmuştu.
Morren’in yüzündeki şaşkınlık ise çok komikti. Tanrı aşkına perisini hiç mi dinlemiyordu bu?
“Sen kimsin?” diye sordu ürkekçe.
“Andromeda. Kehanetteki okyanus varlığı” dedi kahkasını bitirdikten sonra. Andy’e garip garip baktım sonrada Morren ve Kael’e.
”Kehanetteki Andromeda mı?” diye sordu Morren.
Morren'e ters tera bakıp, “Yok canım o bir mühür. Şimdide onu yenmemiz gerekicek. Hatta yanındakide bir goblin ve bizi yiyecek. Kadın dediya kehanettenim diye.” dedim kendimi tutamayarak. “Ortaklarınızı bilmiyor musunuz siz ya?”
Andromeda ve yanındaki simyacı bir kahkaha patlattı. Morren ise yine bana ters ters bakıyordu. Kael ise dünya umrunda değilmiş gibi etrafı inceliyordu. Kırmızı perisini dinlemişti anlaşılan.
“Evet,” dedi kadın. “Aylardır sizi arıyorum ve bulacağım en absürt şekilde buldum.” Sanki geliceğimizi bilmiyorduda.
Kael etrafa bakınmayı kesip yanındaki kumral adama döndü. “Peki sen?”
Adam gülümsedi. “Cobalt. Simyacıyım.”
Morren dikkatle süzdü. “Sen de mi kehanettesin?” Sence?
Cobalt başını salladı. Yüzünde kendinden emin bir ifade vardı.
“Evet. Kehanetteki yedi kişiden biriyim. Andromeda’yı birkaç ay önce buldum. O zamandan beri iki kehanet üyesi olarak güçlerimizi birleştirdik ve kalanları arıyoruz. Perilerimiz ilk olarak Vespertina'nın perisiyle iletişime geçebildi ve o zamandan beridir sizi bekliyorduk.”
Koltukların birine oturup Cobalt'a baktım, "Vespertina'yı kullanmıyorum. Vesperia dersen daha iyi olur" dedim ve Morren’in şaşkınlıkla dolup taşan yüzüne baktım.
“Yani ikiniz de kehanettensiniz ve aylardır beraber takılıp bizi mi arıyordunuz?” Yahu evet evet, anla artık şunu.
Andromeda gülümsedi. “Evet. Cobalt’ın bilgisi ve perisi sayesinde yolumuz kesişti. O zamandan beri ikimiz birlikte hareket ediyoruz. Vespertina, pardon Vesperia'da bize oldukça yardımcı oldu sizi bularak. O sizi bulurken bizde diğer iki kişinin yerlerini araştırıyorduk.”
Önce Andromeda’ya, sonra Cobalt’a, Kael’e, Morren’e ve uçuşan perilere baktım.Perilerin arasına bir tane yeşil ve bir tane pembe peri daha eklenmişti ama sanki onlar bizim perileri azarlıyordu. Gülümsedim ve gururla kollarımı birbirine doladım. “O zaman lideriniz olarak çok iyi bir iş başarmışım. İnanın o lanet elfi ikna etmek hiç kolay değildi.” dedim eğlenerek.
Morren kaşlarını çatıp beni işaret etti, “Liderin sen olduğuna kim karar veriyor?”dedi sinirle. Andromeda yine kahkaha attı ve perileri gösterdi, “Onlar söyledi.” dedikten sonra Morren bir anda mavi perisini tutu ve ona öldürücü bakışlar atıp “Bunu niye baştan söylemiyorsun. Gelmeyi reddederdim öyle” dedi.
Maviş, “E sen zaten kabul etmemiştinki” diyince Morren daha çok sinirlenip onu odanın en ücra köşesine fırlattı. Şimdi Morren dışında herkes gülüyordu ama farkettiğim şeyle moralim çok bozulmuştu.
“Yalnızca iki kişi kaldı...” dedim kollarımı açarak. “Kehanetteki yedi kişiden beşi şu an bu odada! Kader resmen bizi cımbızla toplayıp bir araya getiriyor.”
Morren’in tüm kızgınlığı gitti ve yavaşça fısıldadı: “Ciddi miydi yani bu kehanet?”
Gülümsemem hafifçe soldu. Kehanet hep doğru söylüyordu zaten ama şimdi onlarla karşılaşacağım aklıma geldikçe moralim altüst oluyordu. Umarım altıncı kişi olarak o lanet olası varlığa yakın değilizdir. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim.“Keşke onları da kader bulmasa...”
Sarı perim saçlarımın arasına yeniden girdi ve kafasını çıkarıp merakla bana baktı. Minik gözlerinde kocaman bir soru işareti vardı; o kişiden neden bu kadar nefret ettiğimi veya kaçtığımı bilmiyordu ama yüzümdeki o anlık karanlığın derinliğini hissetmişti.
Dışarıda Thalassia’nın sert rüzgârı eserken, yedi kişilik kehanetin ilk büyük halkası tamamlanmıştı. Kehanetin yedi üyesinden beşi artık aynı odadaydı.
Ve geriye yalnızca iki kişi kalmıştı.
---
Gece çoktan çökmüş, Poseidonis'in o meşhur deniz rüzgârı eski malikanenin taş balkonuna ulaşmıştı.
Balkonun mermer tırabzanlarına kollarımı dayamış, uçsuz bucaksız, kapkaranlık denizi izliyordum. İçeridekiler yorgunluktan uykuya dalmış ya da kendi köşelerine çekilmişti. Benim zihnim ise o karanlık sular kadar çalkantılıydı. Melek olan neyse de... Onu, o kişiyi görmek istemiyordum. Hem de hiç mi hiç istemiyordum.
Kaderin bu kadar hızlı, bu kadar kusursuz bir şekilde ağlarını örmesini anlayamıyordum. Azhyra Krallığı prensesinin o meşhur büyü gücünü biliyordum; doğrudan geleceği göremezdi ama ruhların fısıltılarıyla dünya varlığını temelden sarsacak şeyleri sezer, kehanetleri onların yardımıyla alırdı. Onun dudaklarından dökülen bu kehanet hafife alınacak bir şey değildi.
Tam bin beş yüz yıl önce... Evreni paramparça eden, yedi bin yıl süren o kanlı ve bitmek bilmez savaşı durdurmak için akıl almaz, devasa bir fedakârlık yapılmış ve bu kırk mühür öyle kilitlenmişti. O mühürlerin bin yıl sonra durduk yere çatlamaya başlaması doğanın bir cilvesi olamazdı. Bunu birisi yapıyordu. Gölgelerin arkasında bir el, o kadim kilitleri tek tek kırıyordu. Hissediyordum.
Derin bir iç çektim. Rüzgâr sarı perimin sıcaklığını hissettirince, zihnim ister istemez sekiz ay öncesine kaydı.
Sekiz ay önce Aplion Ormanı’nda…
Ormanın derinliklerinde, kendi kendime neşeyle şarkı söyleyerek yürüyordum. Dünyadan ve krallıklardan kendimi izole ettiğim, keyfime baktığım o günlerden biriydi.
Derken ayak ucumdaki o lanet taşa takılıp yeri boylamıştım. Üzerimdeki toprakları silkeleyip kalkmaya çalışırken, tam burnumun dibinde göz kamaştırıcı, sarı bir ışık hüzmesi belirmişti. Gözlerimi kısarak o ışığa baktığımda bunun bir peri olduğunu anlamıştım. Ama sıradan bir orman perisi değildi; içinden yayılan o yoğun, saf büyü gücüyle ilk defa karşılaşıyordum.
Peri gözlerini aralayıp beni gördüğü an heyecanla etrafımda uçuşmaya başlamıştı. Duraksamadan konuşmuştu; yakında büyük bir felaketin kopucağını ve perinin kendisini bana Azhyra Kralı'nın gönderdiğini söylemişti.
Bunu duyduğum an ormanı inletecek bir kahkaha patlatmıştım. Azhyra Kralı’nın bana, krallığın bir numaralı kaçağına ihtiyacı vardı ha! Resmen alay etmiştim. Ama perinin yüzündeki o ciddiyet silinmeyince susup dinlemeye devam etmiştim. Birşeylerin ters olduğunu zaten biliyordum ama benim ne alakam olduğunu bir türlü anlayamamıştım.
Peri kehanetten ve yedi kişiden bahsetmişti. Bu yedi kişi ya o kırk mühür tamamen parçalanmadan önce onarıp düzeni sağlayacak ya da tüm mühürler açıldığında çöken dünyayı yeniden inşa edecekti. Yedi kişi lafını duyduğum an içimden bütün kutsallara dua etmiştim. Lütfen, demiştim içimden, lütfen onlar olmasın.
Periye derhal isimleri saymasını emretmiştim.
Peri ince sesiyle sıralamıştı: “Eczacı Morren... Yarı dev, yarı peri olan eski bir savaşçı... Siyah saçlı bir okyanus varlığı, Cobalt adında dahi bir akademi simyacısı kanadı kırılmış bir melek ve... ”
Buraya kadar dinlediğimde kanım donmuş, dehşet içinde kalmıştım. Bunlar ciddi miydi? Kadro giderek daralıyordu ve geriye kalan o son kişinin kim olduğunu adım gibi anlamıştım. Onun hakkında tek bir kelime dahi duymak istemiyordum. Peri tam ağzını açıp diğer isimi söyleyecekken elimi havaya kaldırıp onu şiddetle susturmuştum. “Tamam! Tamam, anladım!” dercesine bakmıştım ona.
Kurallar basitti: Hepimiz birbirimizi bulmak zorundaydık ve kadro tamamlandığında Azhyra Krallığı’na gidip kral ile bizzat yüzleşecektik. O gün o ormanda, o sarı perinin karşısında tam sekiz dakika boyunca derin bir sessizliğe gömülüp düşünmüştüm. Bütün ihtimalleri, sonuçları ve o yüzleşmekten kaçtığım kişileri... Dakikaların sonunda, derin bir nefes alıp o ağır yükü kabul etmiştim.
▪︎
Zihnimden geçen bu anılarla birlikte kızıl saçlarımı yüzümden çekip yeniden dalgaların karanlık köpüklerine baktım. Parmaklarım mermeri sıkıca kavrıyordu.
Ne garip bir şeydi bu kader. En çok kaçtığın şeyi, en sonunda dönüp dolaşıp tam karşına çıkarıyordu.
Gecenin derinliğinde, dalgaların kıyıya vuran o düzenli uğultusu aniden değişti. Devasa bir dalga, surların altındaki kayalıklara çarparak metrelerce yukarı sıçradı ve yüzüme tuzlu bir serpinti bıraktı. Suların arasından insanı büyüleyen, zihnin en kuytu köşelerine kadar işleyen hipnotik bir melodi yükselmeye başladı. Şarkının büyülü yankısıyla gözlerimi aşağı çevirdim. Surların dibindeki sivri kayalıkların arasında, köpüren suların ortasında bir siluet belirdi.
Andromeda’ydı.
Belden aşağısı ay ışığında gümüş ve gece mavisi pullarla parıldayan devasa bir balık kuyruğuna dönüşmüştü. O bir sirendi; denizin kadim, tehlikeli çocuklarından biri. Simsiyah uzun saçları ıslakça omuzlarına dökülüyor, pulları dalgaların arasında büyüleyici bir ışık saçıyordu. Şarkısını söylerken başını yavaşça yukarı kaldırdı, doğrudan balkonda duran bana baktı ve dudaklarında muzip bir gülümseme belirdi.
Şarkısını kesip ıslak dudaklarını araladı. Sesi denizin derinliklerinden geliyormuş gibi yankılandı:
“Balkonda tek başına ne düşünüyorsun Vesperia?”
Kollarımla tırabzana biraz daha yaslandım. “Gece havası alıyorum sadece.” dedim gülümseyerek.
Andromeda hafifçe kıkırdadı, kuyruğunu kayalıklara vurarak suları sıçrattı.
“Pek gece havası gibi durmuyor. Geldiğinizden beri kafan bir şeylere takılı. Kehanet yüzünden mi?”
Cevap vermedim, bakışlarımı karanlık sulara diktim. Andromeda aramızda ne geçtiğini elbette bilmiyordu. Onun için sadece kehanetin getirdiği o ağır yükün altında ezilen, kafası karışık bir kaçaktım.
Andromeda sessizliğimi fark edince devam etti:
“Yarın sabah hep birlikte yola çıkıyoruz. Kral Pritom sizle konuşmak istiyordu ama acelemiz olduğunu söyledim. Kanadı kırılmış meleği arıyacağız. ”
Sarı perim kapüşonumun kenarından minik kafasını çıkarıp merakla aşağıya baktı. Bir sireni ilk defa bu kadar yakından görüyordu.
Andromeda derin bir dalış yaparak suya gömüldü. Birkaç saniye sonra insan formuyla, ıslak zırhı ve giysileriyle kayalıkların üzerine sıçrayıp mermer merdivenlere doğru yürümeye başladı.
“Gidiceğimiz yol kolay olmayacak.”dedi aşğıdan.
Andy merdivenleri tırmanıp balkona, yanıma kadar çıktı. Islak bedeninde süzülen deniz suları mermer zeminde küçük tıpırtılar çıkarıyor, ay ışığı onun balık kuyruğundan sıyrılıp bacaklarına dönüştüğü anki gümüşümsü parıltıyı hâlâ üzerinde taşıyordu.
“Kanadı kırılmış bir melek yeryüzüne inemez sanırım,” dedi bir havluyla bedenindeki suyu kurularken. “Gökyüzü’ne gitmemiz gerekecek.”
Gözlerimi kapkaranlık denize dikip derin bir nefes aldım. Rüzgâr kızıl saçlarımı yüzüme savuruyordu. Gökyüzü'ne ulaşmak, haritada iki adım atmaya benzemezdi. Bu evrenin düzeni öyle rastgele kurulmamıştı. Kendi kendime mırıldanır gibi, bu dünyayı bir arada tutan o dört devasa katmanı zihnimde tek tek sıralamaya başladım. Hikâyeler, efsaneler ve coğrafya hep bu dört katmanın etrafında dönerdi;
Birinci katman yani Gökyüzü en tepedeydi. Yüce meleklerin, gök soyunun, kanatlıların ve saf kutsal yaratıkların hüküm sürdüğü yer. Güneşin ve yıldızların ışığını doğrudan alan, ölümlü gözlerin kolay kolay göremediği, ulaşılması neredeyse imkânsız olan o efsanevi yükseklik. Orada yaşayanlar kibirli varlıklardır ve kendilerini Tanrı’nın çocukları sanırlar.
Buna hep gülmüşümdür. Tanrı ölmüştü ve çocuklarıda olmamıştı.
Bizim şu an bastığımız topraklar ve altında uzanan uçsuz bucaksız denizler ve okyanuslar ise ikinci katmandı. Yeryüzü ve okyanuslar insanların, elflerin, devlerin, perilerin ve Andromeda gibi sirenlerin, yani her türden ırkın bir arada yaşamaya çalıştığı, krallıkların kurulup yıkıldığı orta dikey.
Yeraltı ise üçüncü katmandı en altta kalan katman oydu. Toprağın derinliklerinde, karanlığın zifiri zindanlarında uzanan bir katman. İblislerin, lanetlenmişlerin ve ışığa düşman olan karanlık varlıkların yuvalandığı, kükürt ve kan kokan en alt bölge.
Bunların dışında ise dördüncü bir katman vardı,sınırı ve sonu olmayan bilinmezlik. İnsanın aklının almayacağı garip varlıkların yaşadığı, fizik kurallarının tamamen yok sayıldığı o gizemli tabaka. Güçleri bu dünyaya fazla gelen varlıkların olduğu yer olarak bilinir. Tanrı bir zamanlar orda yaşıyordur.
“Gökyüzü katına çıkmak öyle elini kolunu sallayarak yapabileceğin bir şey değil Andromeda,” dedim, parmaklarımı mermer tırabzana biraz daha bastırarak. “Birinci katmana geçmek için o yüksekliğe dayanacak bir güç ya da kadim bir yol gerek. Ve biz ne o meleği nasıl bulacağımızı biliyoruz ne de oraya nasıl tırmanacağımızı.”
Sözlerim biter bitmez aklıma takılan o asıl soruyu yönelttim. Yüzümü ona dönüp gözlerimi diktim.
“Bu arada... Şehrin kapısına dayandığımızda şövalyeler etrafımı sardı. On yıl önce Azhyra’da işlediğim o lanet 'suç' yüzünden tüm krallıklarda aranan bir numaralı kaçağım ben. Sen gelip tek bir laf ettin ve o koca şövalye birliği kılıçlarını indirip selam durdu. Şövalye generali olduğunu biliyorum ama neden hala tutuklanmadım? Kral Pritom en son beni yakalatmak için otuz sekiz tane yüce büyücü göndertmişti doğru hatırlıyorsam”
Andromeda hafifçe gülümsedi. Siren formundan kalan o mistik hava hâlâ sesinde çınlıyordu.
“Çünkü hakkındaki arama kararı kaldırıldı Vesperia. Azhyra Kralı, mühürlerin birer birer çatlamaya başladığını fark ettiğinde kehanetin toplanması için tüm krallıklara resmi ferman gönderdi. Şu an senin bir zindana atılman ya da prangaya vurulman tüm dünyanın sonunu getirir. Yakalama emrin artık tamamen hükümsüz.”
Bir nefes aldıktan sonra devam etti, "Şövalye Jardin bir türlü bunu kabul edemedi sanırım, ve emrime rağmen mekanizmadan seni silmemiş anlaşılan."
Duyduklarım karşısında acı bir kahkaha attım. On yıl boyunca her adımımda arkama bakarak yaşadıktan sonra, bir yıkım kehaneti yüzünden 'özgür' ilan edilmek kaderin en absürt şakalarından biriydi.
Jardin'inin bunu kabullenememesini anlıyordum ve haksızda değildi.
Ve sanırım hala bu halka duyurulmamıştı, haklılardıda.
---
Ertesi sabah malikanenin geniş, taş salonunda tam bir kaos hâkimdi.
Güneşin ilk ışıkları yüksek pencerelerden içeri süzülürken masanın etrafında toplanmış durumdaydık. Morren masanın üzerindeki haritaları hırsla evirip çeviriyor, Kael iri gövdesiyle bir köşede oturmuş devasa baltasını biliyor, Cobalt ise masaya dizdiği garip deney tüplerinin arasından mavi bir duman çıkartıyordu. Sarı perim ise kapüşonumdan fırlamış, masadaki meyve tabağının etrafında uçuyordu.
“Aklım almıyor!” diye bağırdı Morren, uzun elf kulakları sinirle seyirerek. “Gökyüzü dediğiniz yer birinci katman! İkinci katmandan birinci katmana kanatlarımız olmadan nasıl çıkacağız? Büyü gücüm bir ağacı büyütmeye yeter ama bizi göğe fırlatmaya yetmez!”
Cobalt tüpün içindeki parıldayan sıvıyı sallayarak söze girdi:
“Simya ile uçuş iksirleri yapılabilir ama beş kişiyi birinci katmanın yüksekliğine ve basıncına dayanacak şekilde yukarı taşımak... Bu imkânsız. Kimyasal reaksiyon yarı yolda patlar, hepimiz çamur gibi yere çakılırız.”
“Savaşarak çıkacaksak ben varım,” dedi Kael gür sesiyle. “Ama havayı dövemem. Bana basacak sağlam bir toprak lazım.”
Kudretlerimizi kullanarakta çıkamayacağımıza göre geriye portallar kalıyordu sanırım.
Andromeda masanın başına geçti. Üzerinde zırhı vardı ve saçlarını topuz yapmıştı, gözlerinde her zamanki gibi o soğuk kararlılık vardı.
“Işınlanma kapıları veya uçan binekler olmadan birinci katman’a sızamayız. Her şekilde ölme veya ciddi yaralanma ihtimalimiz var.”
“Peki ya yeryüzüne indiyse?” dedim masaya yaslanarak. “Ya ikinci katmanda, insan krallıklarında keyif çatıyorsa? O zaman onu nerde bulacağız?”
Salondaki herkes birbirine baktı. Derin bir sessizlik çöktü. Ne gök soyundan olan o meleğin yerini biliyorduk ne de gökyüzü katına çıkışın yolunu... Kehanetin beş halkası bir aradaydı ama önümüzdeki duvar, gökyüzünün kendisi kadar yüksekti.
Eminim diğer kişi bize daha yakındı ve onu daha önce bulabilirdik ama açıkçası benim için gökyüzüne çıkmak onun yüzünü görmekten iyiydi. Ve sanırım o yerini gizlemişti ve perisini saklamıştı çünkü hiç bir peri diğer peri kardeşlerinin sinyalini almıyordu. Napmışsa artık o deli varlık. Ve aynı şekilde kanadı kırılmış melekten tek bir haber bile gelmiyordu. Tek bildiğimiz şey adı ve kanadının kırılmış olduğuydu. Baştaki yerini bile bilmiyorduk.
…
Thalassia Krallığı'nın o kasıntı, ihtişamdan göz kamaştıran devasa limanına yanaştığımızda, ciğerlerime dolan iyot kokusuyla karışık büyülü esans kokusu karşısında gözlerimi devirmekten kendimi alamadım. Buraya Andromeda’nın ‘orada kesin bir ipucu bulursunuz’ demesiyle gelmiştik. -Tabi o hanfendi bir general olduğu için işleri varmış ve bizimle gelemezmişmiş.-
Bu düşüncelerimi boşvererek liman şehrine baktım. Başkentin tam yanındaydı. Şehir, gökyüzünü yırtmak istercesine yükselen mavi ve gümüş renkli kuleleriyle bir sanat eseri gibi duruyordu; fakat o parlak mimarinin ardında benim gibilerin kokusunu kilometrelerce öteden alabileceği bir kaosu barındırıyordu. Mermer kanalların arasında bir kuğu edasıyla süzülen büyülü tekneler, binaların üst katları arasında birer ışık hüzmesi bırakarak ilerleyen uçan araçlar ve sokakları hıncahınç dolduran kalabalık bana tek bir şey fısıldıyordu: Bu şehirde dolandırılmak ve paranı çaldırmak için harika bir gün.
Kıyı boyunca uzanan devasa taş yapıların gölgesinde yürürken, etrafımız adeta bir mahlukat geçidine dönüşmüştü. Kendi aralarında anlaşmazlığa düşmüş elfler, sırtlarında devasa sandıklar taşıyan cüceler, sokak lambalarının etrafında pervaneler gibi dönen periler, büyülü yaratıklarını pazarlamaya çalışan çığırtkan tüccarlar ve parıldayan zırhlarıyla hava atan şövalyeler... Bu kaotik kalabalığın ortasında aramızdaki görev dağılımı muazzamdı; Gökyüzü'ne, yani hedeflerimize ulaşmanın bir yolunu bulmalıydık ama küçük bir sorun vardı: Hiçbirimizin bu lanet şehir hakkında en ufak bir fikri yoktu. Cobalt güya birkaç ay önce bu şehre gelmişti ama meğer günlerini malikhanede rutubetli labaratuvarına kapanarak geçirdiği için onun rehberliği benim yön duygumdan bile beterdi.
Morren ise yanımızda tam bir köy çocuğu gibi duruyordu. Kafasını gökyüzünü delen gümüş kulelere kaldırmış, büyülenmişçesine etrafı izliyor, her uçan araç geçtiğinde çocukça bir hayretle yerinde sıçrayıp duruyordu. Kael, gencin bu dünyadan habersiz hayranlığını fark edip o her zamanki ağırbaşlı, babacan tavrıyla yanına yanaştı.
"Daha önce hiç büyük bir şehre gelmedin mi?" diye sordu Kael, kaşlarını hafifçe kaldırarak.Emin ol gelmemiştir o kasaba mı köy mü belli olmayan bir yerli elf kızı
Morren, Kael'in sorusu üzerine adımlarını yavaşlattı ve son derece ciddi, derin şeylerden bahsediyormuş gibi bir ifadeyle başını salladı. "Gelmişimdir."
Kael sorgulayan bakışlarını sürdürdü. "Nereye?"
Morren durdu. Yüzünü gökyüzüne dikti, kaşlarını çattı, derin derin düşündü. Bir an için zihninin derinliklerinde kadim bir kentin adını aradığını sandım. Ancak birkaç saniyelik sessizliğin ardından iç samimiyetiyle cevap verdi: "Hatırlamıyorum."
Kendimi tutamayıp koca bir kahkaha patlattım. Sokaktaki birkaç tüccar bile dönüp bana baktı. "Muhteşem bir hafıza! Belki de gittiğin o şehir o kadar küçüktü ki zihnin yer kaplamasın diye onu çöp kutusuna attı!"
Cobalt, omzundaki deri simya çantasının kayışını düzelterek ve her zamanki mimiksiz yüzüyle söze girdi: "Zihinsel blokaj veya travmatik amnezi söz konusu değilse, hafıza kayıplarının coğrafi ölçekle doğrudan bir ilişkisi bulunmaz. Nörolojik açıdan bu durumu incelemek gerek..."
Gözlerimi devirip Cobalt'ın omzuna vurdum. "Cobalt, lütfen dostumuzun sadece dünyadan habersiz bir saf olduğunu kabullen ve bilimi bir dakikalığına rahat bırak."
Cobalt birşey demeden başını salladı ve yürümeye devam etti.
Gökyüzüne çıkış yolunu aramaya bir büyücüden başladık. İksir kokan dükkânındaki o yaşlı adam, bizi tepeden tırnağa süzdükten sonra başka bir büyücüye yolladı. O ikinci büyücü, gizemli havaya bürünüp bir saat nutuk çektikten sonra bizi bir tüccara yönlendirdi. Tüccar ise göğsünü kabartarak "Gökyüzü yollarını avucunun içi gibi bilen" özel bir adamı tanıdığını söyledi. Adamın tarif ettiği dükkânın önüne geldiğimizde karşılaştığımız şey tam bir komediydi: Adam bas bayağı çocuklara uçan balon satan neşeli bir panayır satıcısıydı.
Kollarımı göğsümde birleştirdim. "Demek gökyüzüne çıkmak istiyorsak önce birkaç renkli balon almamız gerekiyor. Mükemmel bir plan, nasıl daha önce düşünemedik?"
Cobalt hemen öne atıldı, balonlardan birinin ipini çekip kumaşını ve dikişlerini incelemeye başladı. "Aerodinamik olarak oldukça ilginç. Gaz haznesindeki büyü yoğunluğu taşıma kapasitesini artırıyor olabilir."
Kael dehşet içinde Cobalt'a baktı. "Gerçekten almayı düşünmüyorsun, değil mi?"
Cobalt gayet ciddi bir tavırla cevap verdi. "Aerodinamik olarak oldukça ilginç diyorum sadece."
Kael'in omzuna acıyarak pat pat vurdum. "Bizi Gökyüzü'ne çıkaracak şeyin aerodinamiğini değil, neden hâlâ yerde olduğumuzu düşün dostum."
Günün sonunda, bacaklarımıza karasular inmiş vaziyette, limanın arka sokaklarındaki mütevazı bir handa kalmak zorunda kaldık. Cebimizde sıfır bilgi vardı ama bu kaotik ekibin birbirine katlanmaya çalışmasını izlemek benim için paha biçilemez bir eğlenceye dönüşüyordu.
Yoldayken paramızın yarısını bir küçük gobline çaldırtmıştık ama Cobalt ve Kael’in niye olduğunu hatırlamadığım bir nedenden dolayı tartışması yüzünden o lanet olası çirkin varlığı kaçırmıştık ve paramızın yarısı gitmişti. Şimdide malikhane çok uzak olduğu için oraya gitmiyorduk. Kaldığımız han korkunç bir felaketti. Boş sadece bir odası vardı ve sadece iki yatak vardı. Resmen şuanda bu uzun kulaklı beyaz saçlı varlıkla kalıcaktım.
Morren ve ben çok garip bir kokusu olan odanın önünde durmuş kapıyla bakışıyorduk. Cobalt oda anahtarını aşağıda bir yerde unuttuğu için onu bekliyorduk. Kael ise onun peşinden gitmiş onla birlikte arıyordu.Morren’e baktım ve gözlerimi kıstım, “Büyüyle açıyım mi?” dedim sırıtarak. Morren niyetimi anlamış gibi o da kocaman gülümsedi ve başını salladı. Kapıya dönüp bir kaç büyü kelimesi fısıldadım. Kapı açılmıştı ve içeri girmiştik. Kapıyı kapatıp kendi anahtarıyla bile açılmaması için bir büyü yaptım. Morren’le birbirimize bakıp kıkırdadık. Bu kızı sevmeye başlamaktan korkuyordum ama yinede kendimi alıkoyamıyordum.
Morren az kalmış yere değicek yatağa oturdu ve bana baktı. “Dün soramadım ama niye şövalyeler seni tutuklamak istiyordu?” dedi meraklı bir ses tonuyla. Endişeli gibiydi ama sanki. Gülümsedim ve kafamı bişi olmadığı anlamında salladım. Onlara anlatamazdım ama endişelenmesi hoşuma gitmişti.
Pelerinimi çıkartırken kapı açılma sesleri gelmeye başladı. Daha doğrusu anahtar çevirme sesleri ve arkasından ne oluyor diye bağıran iki adam sesi geliyordu. Sırıttım ve onlara bir saat boyunca kapıyı açmıyacağımı söyledim. İkisi yalvarmaya başlamıştı, Morren’e baktım yatağa yaslanmış olanlarla eğleniyordu. “Merhametli olayım mi bugün?” dedim kahkahamı tutmaya çalışarak. Morren gülümsedi ve biraz düşünüyormuş gibi yaptı sonra başını ‘evet’ anlamında salladı. Kapıyı ittiren o iki adam ben bir anda kapıyı açınca yere yapışmışmıştı.
Öyle bir kahkaha atmıştımki yan odadakiler bile duymuş olmalılarki duvara tıkladılar. Kahkahamı kestim ve Morren’in yanına yaslandım. Morren’e bakıp kaşlarımı çattım. Resmen bu elfle aynı yatakta uyuyacaktım. Cobalt ve Kael beni azarlamak istiyor gibilerdi ama sanırım...konuşamıyorlardı.
Sırıtıp onlara baktım, “Kapıyı açmamın bir bedeli, hadi mars mars uyumaya çocuklar” dedim ve gözlerimi kapattım. Kael’in Cobalt’I yerde yatıracağını biliyordum.
Ertesi sabah liman kenarında turlarken, bizi gerçekten "gökyüzüne ve bulutların ötesine" çıkarabileceğini iddia eden süslü, pelerinli bir tiple karşılaştık. Adam, şehir dışındaki özel bir kadim noktadan göğe yükselmenin çok kolay olduğunu söyleyerek bizi peşine taktı. Güneş tepemizde kavurucu bir sıcaklıkla dikilirken saatlerce yürüdük. Şehrin surları geride kaldı, dik patikaları tırmandık, çalıların arasından süründük... Ve sonunda vardığımız yer, tepe üstünde ısırgan otlarıyla kaplı, döküntü küçük bir kulübeden ibaretti.
Adam gururla kollarını açıp tepeye kurulan rüzgârı gösterdi. "İşte!"
Kael kılıcının kabzasına elini koyup etrafa bakındı. "Ne?"
Adam pişkin pişkin sırıttı. "Gökyüzü! Burası şehrin en yüksek tepesi, gökyüzüne en yakın yer!"
Aramızda ölümcül bir sessizlik oldu. Adama uzun uzun baktım. Yüzümdeki gülümseme her an bir felakete dönüşebilirdi."Ben seni öldürmeden önce Kael'in sabrının bitmesini bekleyeceğim," dedim son derece sakin bir ses tonuyla. Kael kılıcını kınından bir parmak dışarı çıkardı. "Benim sabrım çoktan bitti Vesperia."
Adam karşısındaki ekibin pek şaka kaldırır tarafı olmadığını ve kılıçların çekilmek üzere olduğunu anladığı an topladığı altınları yere fırlatıp topukladı. Belli ki turistleri tepeye çıkarıp "manzara" satarak soyan bir dolandırıcıydı.
Söylene söylene şehre geri dönmeye çalışırken ana yolu tamamen kaybettik. Morren hemen öne atıldı. "Geri dönüş kestirmesini biliyorum, beni takip edin!" diyerek bizi peşine taktı. Yaklaşık iki saat boyunca aynı dikenli çalılıklardan geçip, aynı çamurlu patikaları aştık ve aynı taş köprüyü üçüncü kez geçtiğimizde durmak zorunda kaldık.
Cobalt durdu, çizmelerindeki kurumuş çamurları gösterdi. "Buradan daha önce geçtik."
Morren hemen savunmaya geçti. "Hayır, orası farklı bir köprüydü."
Sırıttım. "Evet Morren, tam olarak buradan geçtik."
Morren gözlerini kırpıştırdı. "Emin misiniz?"
Kenardaki yaşlı, budaklı çınar ağacını işaret ettim. "Ağaç bile bizi tanıdı Morren. Birazdan dallarını sallayıp 'Yine mi siz geldiniz uşaklar?' diyecek."
Morren mahcup bir şekilde başını öne eğdi. Gün biterken Kael yorgunluktan ve sinirden bitkin düşmüş, Morren'in berbat yön duygusu ve benim bitmek bilmeyen sataşmalarım eşliğinde grubun zorunlu haritacısı ve lideri olmak zorunda kalmıştı.Bu sefer ona karışmayacacaktım çünkü pataklanmak istemiyordum.
Üçüncü gün kendimizi Thalassia'nın efsanevi büyük pazarında bulduk. Pazar yeri; uçan halı satan cüceler, egzotik iksirler sunan elfler, devasa stantların arkasında duran büyülü yaratıklar ve her dilden bağıran insanlarla dolu tam bir panayır alanı gibiydi. Gökyüzüne çıkış yollarını öğrenmek için önümüze gelene sormaya başladık ama herkes kafasına göre bir yön tarif ediyordu.
Bir tüccar "Kuzeydeki kuleye gidin," derken, bir başkası "Hayır, kesinlikle güneydeki tapınağa gitmelisiniz," diye diretiyordu. Süslü bir elf lonca başkanını işaret ederken, kasketli ve açgözlü bir cüce Kael'in yolunu kesti: "Önce üç altın verin."
Araya girdim. "Neden?"
"Bilgi parayla," dedi cüce sırıtarak.
"Peki verdiğin bilgi yanlışsa veya bilgin yoksa?"
Cüce pişkince omuz silkti. "O zaman paranı geri vermem."
Birkaç saniye cüceye baktım. Sonra bizimkilere döndüm. "Bu şehirde herkes dolandırıcı mı, yoksa bana mı öyle geliyor?"dedim ve yeniden cüceye dönüp gözlerimi kıstım ve ona bir büyü uygulayıp uçurdum. İntikamımı cüceden almıştımda acaba aynısını dünkü dolandırıcıyada mı yapsaydım? Gerçi o yorgunlukla aklıma gelmemiştir.
Morren ve Kael beni alkışlamaya başladı ve sonra hepimiz Cobalt’a döndük.
Cobalt cebinden küçük not defterini çıkarıp kalemiyle bir şeyler çiziktirdi. "İstatistiksel olarak mümkün. Şehrin sosyo-ekonomik yapısı ve turist yoğunluğu göz önüne alındığında yanıltma ve dolandırıcılık oranı %84 seviyelerinde." Yine haklı çıkmıştım.
Tam o sırada yakındaki bir stantta duran kafesteki devasa büyülü gipon kuşu öyle kulak tırmalayıcı bir çığlık attı ki, Morren olduğu yerde sıçrayıp panikle Kael'in arkasına saklandı. Yüzü kireç gibi olmuştu.
Gözlerim parladı. Morren'in yüksek sesli büyülü hayvanlardan ölesiye korktuğunu keşfetmiştim! Bu fırsatı kaçıramazdım. Birkaç dakika sonra, sırf onu germek ve tepkisini izlemek için devasa bir Büyülü Boğa tezgahının tam yanındaki dar yoldan yürümeye çalıştım.
Kael pelerinimin ucundan tutup beni sertçe geri çekti. "Yapma Vesperia."
Omuzlarımı silktim. "Ama çok eğlenceli!"
Morren, Kael'in arkasından nefes nefese konuştu. "Senin eğlence anlayışın korkunç Vesperia!"
Zarifçe eğilip selama durdum. "Teşekkür ederim tatlım, bu benim uzmanlık alanım."
Günün sonunda pazardan elimiz boş döndük ama Morren'in hayvan korkusunu öğrenmek benim için günün ganimeti sayılgan bir kazançtı. Bunu kullanmazsam olmazdı.
Dördüncü gün, havada mor renkli dumanların yükseldiği, dükkânların arasında havada uçuşan kitapların ve parıldayan iksir şişelerinin olduğu Büyücüler Sokağı'na geçtik. Tam benlik bir yerdi burası. Buraya arada bir gelmeyi hatırlamalıydım.
İlk girdiğimiz dükkândaki yaşlı ve yarı kaçık bir falcı kadın geleceğimizi okumaya çalıştı; ancak Kael'e yakında bir tavuk tarafından köle olarak yönetileceğini, Morren'e ise sol ayakkabısının yakında zengin olacağını söyleyince daha fazla dinlemeyip hızla oradan kaçtık. Sanırım banada tırpanımla evleneceğimi söyliyecekti.
Başka bir sokak büyücüsü ise gökyüzünün gizli kapılarını açabileceğini iddia etti. "Ancak bana konuşan bir kurbağa getirmeniz gerek. Yalnızca onun frekansı geçit büyüsünü tetikler." dediğinde onu boğmak için harekete geçicekken Kael pelerinimden beni tuttu ve boğmamı engelledi.Ben Kael’e ölümcül bakışlar atarken Cobalt derhal cebinden merceğini çıkarıp ciddiyetle atıldı: "Amfibilerin ses tellerindeki rezonans frekansı büyü alanlarını etkileyebilir. Bu durum bilimsel olarak araştırılmalı..."
Cobalt'ın omzunu tuttum. "Cobalt."
"Efendim Vesperia?"
"Kurbağa aramayacağız."
Gözlüklerini burnunun üzerine düzeltti. "Ama konuşabiliyorsa ve frekansı—"
Sözünü kestim: "Hayır dedim Cobalt, konu kapandı."
Sokağın ilerleyen saatlerinde bir büyücünün elindeki ateş küresini havada döndürmesini izliyorduk. Morren hayranlıkla sordu: "Bu büyü nasıl çalışıyor?" Tam ben cevap verecektimki Cobalt hemen bilimsel bir nutka başladı: "Atmosferik enerji yoğunluğunun elementel fokalizasyon ile birleşip termodinamik bir reaksiyon oluşturmasıyla..."
"Cobalt."
"Efendim?"
"Büyü."
"Evet?"
"Büyü işte. Kurcalama."
İnsanların kudretini bile hesaplıyordu bu deli.
Cobalt duraksadı, susup not defterini kapattı. Kael ise arkada bıyık altından hafifçe gülümsedi. Cobalt'ın her şeyi aşırı analiz etme huyu ve benim onu durdurmam artık ekibin rutin komedisi haline gelmişti. Ama benimde Cobalt’ı boğmama baya bir az kalmıştı.
Beşinci günün sabahı şehrin kenarında kalan eski ve bir mekanik kuleye girdik. Kulenin içi devasa dikey çarklar, basık dar tüneller ve birbirine geçmiş pirinç borularla doluydu. Cobalt duvarlardaki dişlileri ve buhar düzeneklerini görünce adeta büyülenmişti. Ancak kulenin içindeki basık, dar ve klostrofobik -bunu Cobalt’tan öğrenmiştim- merdivenlere geldiğimizde Kael'in adımları yavaşladı. Göğsü hızla kasılıp kalkıyor, bakışları dar duvarlar arasında huzursuzca gidip geliyordu. Yüzünde ilk defa o kontrolcü ve güçlü duruşun dışında bir tereddüt gördüm.Bu altın fırsatı kaçırır mıyım? Asla.
Şüpheci ve muzip bir gülüşle Kael'in yanına sokuldum. "Büyük savaşçı, yüce kılıç ustası Kael'in küçücük, tatlış bir kuleden korkması... Gerçekten gözlerimi yaşartıyor."dedim alayla.Kael dik durmaya çalışarak bana ters bir bakış attı. "Korkmuyorum." Gözlerimi kıstım ve eğlenceyle, "Tabii, tabii, kesinlikle korkmuyorsun."
Kael dişlerini sıktı. "Sadece burada bulunmayı tercih etmiyorum."
Gözlerimi süzüp sesimi incelttim: "Bu korkunun aristokrat versiyonu mu? 'Korkmuyorum dostum, sadece burada bulunmayı tercih etmiyorum.'"
Kael bana öfkeyle baktı ama yaptığım taklit o kadar abartılıydı ki Morren daha fazla dayanamayıp patlarcasına gülmeye başladı. Kael dar tünelden kendini dışarı atana kadar kulede ecel terleri döktü ama böylece grubun en ciddi üyesinin de insani bir zaafı olduğunu öğrenmiş olduk.
Akşama kadar başka yollar denedik ama bir türlü birşey bulamıyorduk. Tam bir başarısızlık grubuydu. Hemen istifamı verecektim ama kime vericeğimi bende bilmiyordum açıkçası. Neyse olsun bir kaç gün daha dayanırım….
Birkaç kaybolma seansından sonra en sonunda hana varmıştık. Hana girdiğimizde garip zırhları olan bir kaç şövalye görmüştüm ve bize gözlerini dikmişlerdi. Etrafa bakındığımda bir sürü insan oturmuş sohbet ediyor ve alkol içiyordu bu yüzden bende onlara sataşmayı boşverdim diğerleriyle yukarı odama çıktım.
Sabahın erken saatlerinde bir antikacıya gidecektik. Bugün karşılaştığımız bir tacir onun bir şeyler bilebileceğini söylemişti. Yarında dolandırılmamak için dua ettim ve yine Morren’in yanında uyuyacaktım ama hiçbirimizi uyku tutmamıştı ve bu yüzden sabah kadar değişik değişik oyunlar oynamıştık. Eğleniyordum, sıkıcı bir hayatım vardı ve yanlızdım. Perim geldikten sonra hayatım güzelleşmeye başlamıştı. Ama bu kişilerle olması kaderin bir cilvesi olmalıydı.
Morren’e baktım ve garip garip baktım. Değişik duygular içindeydim, ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum.
Kael’e döndüm ve Morren’le uğraşmasını izledim. Cobalt’ta yine bilimle alakalı konuşuyordu. Andromeda kraliyet şatosunda son şövalyelik generalliğini yapıyordu. Felaket bitene kadar Azhyra Krallığın’da bizle olacaktı. Krallıklar barış içinde olduğundan Andromeda Azhyra’da bir general olacaktı. Namı büyük ve saygı duyulurcasınaydı. Benim namımın tam tersi yani.
Düşüncelerimle birlikte yatağın yanında uyuya kalmıştım.
Sabah erkenden antikacının önündeydik. Çok güzel bir mekandı, temiz ve ferah hissettiriyordu. Eskilerden kalma bir sürü eşya satan bir yerdi burası. Sarı ışıkla aydınlatılmıştı ve garip bir not vardı. Kasanın arkasında yaşlı tombul gülümseyen bir adam vardı ama gülüşü beni gördüğü anda solmuştu, "Sen..." dedi yaşlı adam, sesi aniden titreyerek. "Yıllar önceki o felaket geceden sonra buraya geri dönmeye nasıl cesaret eder—"
Adamın lafını tamamlamasına izin vermeden masadaki büyülü pusulayı sertçe tezgaha vurdum. "Aha! Bak Kael, tam aradığımız kalitesiz ve işe yaramaz kalibrede bir pusula! Hemen başka dükkâna geçiyoruz!"
İhtiyara lafı ağzına tıkıp dükkândan hızla fırladım. Kael'in şüphe dolu bakışlarının sırtıma saplandığını hissettim ama üstüme gelip soru sormadı.
Akşam bir tavernada ben masaya içecekleri almaya gittiğimde, fısıldaşarak benim hakkımda konuştuklarını duydum. Morren merakla soruyordu: "O dükkândaki adam ne demek istedi acaba?" dedi.
Kael alçak sesle yanıtladı: "Belli ki geçmişinde kaçtığı, yüzleşmek istemediği şeyler var. Ve bu şehirdeki bazı insanlarla karşılaşmaktan ölesiye çekiniyor."
Elimde bardaklarla sessizce arkalarında belirdim. "Benim hakkımda konuşurken biraz daha yüksek ses kullanabilirsiniz canlarım, zira arkamdan fısıldanması cildimde alerji yapıyor." dedim küçük takım arkadaşlarıma. Morren panikle arkasına döndü, bardağı deviriyordu. "Duydun mu?"
Masaya kurulup içkimden bir yudum aldım. "Hayır."
Morren şaşkınlıkla: "Ama—"
Gülümsedim. "Tahmin ettim."
Sırlarımı kolay kolay dökmezdim.Geçmişim benim yalnız yürümek zorunda olduğum karanlık bir yol. Ama bu üç salağın hakkımda kafa yorması ve beni çözmeye çalışması nedense içimde garip, sıcak bir his uyandırmaya başlamıştı.
Son günün akşamında dördümüz de tam anlamıyla tükenmiş durumdaydık. Bir hafta boyunca yanlış insanlara sormuş, dolandırılmış, en döküntü yerlere gitmiş, Morren'in muazzam kestirmeleri yüzünden kaybolmuş, pazardan çöp niyetine büyülü eşyalar satın almış ve defalarca birbirimizin boğazına sarılmanın eşiğine gelmiştik. Morren yüksek seslerden ve tünellerden korkmuş, Kael dar alanlarda bunalıp benim çenem yüzünden sabrını kaybetmiş, Cobalt ise patlamayla sonuçlanan garip simya deneyleriyle kaşlarımızı yakmıştı.
Ve ben... Tüm bu kaosun ve saçmalığın ortasında hayatımın en eğlenceli haftasını geçirmiştim.
Güneş batarken, şehrin en yüksek su kemerinin tepesine oturup ışıklar içindeki Poseidonis ve Thalas Liman'nını izlemeye başladık. Ilık bir akşam rüzgârı esiyordu. Yorgun ama garip bir şekilde huzurlu bir sessizlik çökmüştü üzerimize. Morren sessizliği bozdu. "Aslında... o kadar da kötü bir hafta değildi." dedi mutluluğunu belli eden bir ses tonuyla ve dün Cobalt’ın lanet olası deneyi yüzünden mora boyanmış saçlarını örmeye başladı.
Kael derin bir iç çekip şakaklarını ovdu. "Bir hafta boyunca kaybolduk Morren."dedi sıkıntıyla. Cobalt elindeki boş not defterini pat diye kapattı. "Ve mantıksal olarak hiçbir sonuca ulaşamadık."
Sırtımı arkamdaki taş duvara yasladım. "Yanılıyorsunuz." dedim kendimden emin bir sesle
Üçü birden dönüp bana baktı. Yüzümdeki o alaycı ama bu sefer içtenliğimi gizleyemediğim gülümsemeyle konuştum:
"Artık şehrin hangi sokaklarında kaybolmamamız gerektiğini biliyoruz."
Kael başını iki yana salladı. "Bu bir sonuç değil Vesperia."
Göz kırptım. "Benim için oldukça büyük bir sonuç dostum."
Kael önce gözlerini devirdi, ardından kendini tutamayarak hafifçe kıkırdadı. Çok geçmeden dördümüz de kahkahalara boğulduk. Bir hafta önce birbirine alışmaya çalışan dört yabancıydık; şimdi ise birlikte kaybolan, birbirinin korkularıyla dalga geçebilen ve birbirini kollayan gerçek bir ekibe dönüşmüştü.
Yarın başkene, yıkık malikhaneye geri dönecektik bu yüzden hepimiz rahat ve mutlu bir şekilde yataklarımızda güzelce uyuyacaktık. Bu yüzden son kez Morren’le uyuyacak olmanın mutluluğuyla mutlu mutlu uyumuştum.
Pencereden gelen parlak sari ışıkla gözlerimi açmıştım. Uykumun en sonunda uyanmıştım. Sağımda uyuyan saçları darmadağın olmuş elfe baktım ve gülümsedim. Elimden gelen bir su damlacığını yüzüne akıttım. Gözleri yavaş yavaş uyanmaya başlamıştı. Günaydınlar sari periden sonraki en büyük mızmızlar kraliçesi.
Onu suyla uyandırdığım için bana tip tip bakan elf esneyerek ‘günaydın’ dahi demeden yataktan kalkmıştı. Bu nesil elfleride ne acayip arkadaş, ahlak falan bilmiyorlar hiçbiri. “Günaydın yok mu Morien”
“Sana yok”
“Niye ya”
“Niye acaba” dedi sinirle ve bir rün çanağını bana fırlattı. Sıyrılıp kendimi kurtarmıştım. Lanet olası elfler sbahın köründe bile insanı uğraştırıyorlar. “Daha yeni uyandım be, düellonun sırası değil hanfendi” dedim ciddi bir yüz takınarak. Morren bana sinirle bakarak benle uğraşmayı bıraktı ve pelerinini giydi.
Yere baktığımda yerde Cobalt mışıl mışıl uyuyordu. Sanırım Kael’in onu yataktan atmasından pekte rahatsız değildi ama ben olsam Kael’I bir makineye hapseder ve yatakta uyurdum. Niye Morren’e yapmamıştımki ya?
Bu zihnimi acilen temizlemem gerekiyor çünkü bir türlü mükemmel şakalarım zamanında yerine gelmiyordu.
Morren Kael ve Cobalt’I uyandırdı ve hepimiz pelerinlermizi giymiştik. Bugün malikhaneye geri dönüyorduk çünkü Andromeda bir hafta sonunda bişi bulamazsanız gelin demişti ve tabikide birşey bulamamıştık. Bulmasakta olur gerçi ya.
Handan çıkarken tüm gözler üzerimizdeydi, sanırım bu haftada sürekli Gökyüzü’ne yol arayan döry kişiyi bir çoğu duymuştu. Dünki gözlerini bize kenetlemiş şövalyelerde ordaydı. Merdivenlerden indiğimiz anda gözleri bize kitlenmişti. Kael kulağıma eğilip “Farkettin değil mi?” diye sordu. Başımı salladım. Tabikide farketmiştim. Zırhlarını aklıma kazımaya başladım, en sağda oturanın zırhı griydi ve tüm vücuduna tam oturmuştu. Orta yaşlı bir adama benziyordu ve gözleri kahverengiydi. Saçları ise kahverengi ile beyaz arasında gelip gidiyordu. Yanında oturan adam ise çok daha genç gözüküyordu, saçları maviydi ve gözleri yeşil renkteydi.Zırhı yeşildi ve tam bir kraliyet şövalyesi zırhına benziyordu. Bize aç bir hayvan gibi bakıyordu. Yanındaki kadında pekte bizle ilgilenmiyormuş gibiydi. Mavinin en açık tonunda olan saçlarını at kuyruğu yapmıştı ve bizle ilgilenmeden elindeki silahla uğraşıyordu. Zırhı pembeydi ve düzdü. Üstünde yuvarlak şeklinde mavi bir halka vardı. Yanındaki diğer mavi saçlı adamın kardeşi ya da ikiziydi çünkü birbirlerine çok benziyorlardı. Kadının solundaki diğer adam ise kızıl saçlıydı, sürekli bana bakıp duruyordu. Umarım bu dünyadaki en iyi kızıl saçlının o değil ben olduğunu anlamıştır artık.
Onlara göz kırptıktan sonra tepkilerine bakmadan delilerin arkasından gittim.
Liman ve başkent arasında bir merdiven vardı. Başkentle yanyanaydılar ama başkent daha yüksekteydi bu yüzden merdiven vardı işte. Tabi buraya ilk geldiğimizde biz bunu bilmediğimiz için uzun yoldan gelmiştik ve ayaklarımızı hissedememiştik ama geçen günki o dolandırıcı tepeci yüzünden burayı öğrenmiştik.
Bak işte onu hatırlayınca moralim bozuldu.
Sabahın ilk saatleri olduğundan çok kişi yoktu ve zaten sanırım bu merdivende çok kişi olmazdı. “Acaba gökyüzüne merdiven mi diksek acaba?” dedi Kael tüm ciddiyetiyle. Cobalt tam bilimsel birşeyler zırvalıyacakken elimi ağzına koyup onu susturdum. “Sus Cobalt, Kael sende lütfen sabahın köründe düşünme ve şu benim saçımdan uzun saçını taramayı düşünüyor musun?” dedim sinirle. Birde gömlek falan giyse çok daha iyi olacaktı. Kasları olduğunu artık tüm Thalassia biliyordu.
Kael susmuş ve saçına bakmaya başlamıştı. Cobalt ise merdivene bakıyordu, Morren’de merdivenin yanındaki bitkilere...
Cobalt’la empati kurabilmek için bende merdivene uzun uzun bakmaya başladım ama merdivende pek ilgi çekici birşey yoktu. Başkentin sınırları limandan altı metre daha uzun olduğu için merdiven devasaydı. Bembeyazdı -ki sanırım sürekli temizliyorlardı- ve çok genişti. Tam önünde bir heykel vardı. Heykelde bir kadın bir balığı tutmuş gülümsüyordu ve heykel çok büyüktü. Bembeyaz merdivenden çıkmaya başladık ve en sonunda bahçe çitinden geçebilmiştik.
Limanda olduktan sonra başkente gelmek ne kadar kolaymış.
Bahçenin tel kapılarını zorlanmadan açtık. Askerlerde karşı çıkmamıştı bu yüzden kolayca girmiştik. Morren’e baktığımda yanında garip bir çiçek getirmiş mutlu mutlu yürüyordu.
Evet şimdi başkente geldiğimize göre o eski malikhane neredeydi?
