3. bölüm · KADERİN FISILTILARI

1. Bölüm

Marcelina Merry

Yazarın anlatımıyla…
Şafak, ormanın sık yaprakları arasından bir hırsız gibi sızıyordu. Altın sarısı ve bakır rengi ilk ışık hüzmeleri, topraktan yükselen nemli sis bulutlarını yarıp geçerken, çam iğnelerinin ve ıslak yosunların ağır kokusu havada asılı kalmıştı. Orman henüz tam uyanmamıştı; sadece uzaklarda bir yerlerde, dal uçlarına tünemiş gece kuşlarının son huzursuz çırpınışları duyuluyordu.
Bu mutlak sessizliğin ortasında, yaprak yığınlarını ezmeden, neredeyse hiç iz bırakmadan ilerleyen uzun boylu bir siluet vardı.
Kızılın en derin, en yanık tonuna sahip uzun saçları, omuzlarından aşağı pürüzsüz bir şelale gibi dökülüyordu. Sırtındaki gezgin pelerini; fırtınalardan, tozlu yollardan ve çalılıklardan geçmiş olmasına rağmen garip bir biçimde çamurdan ve kirden azadeydi. Kumaşın kıvrımları, kadının adımlarıyla uyum içinde dalgalanıyor, şafağın ilk ışığı geniş alnına düştüğünde, duru beyaz cildi porselen bir yüzeyi andırıyordu. Ama onun siluetinde en çok dikkat çeken şey, pelerinin gölgesi altından parıldayan kehribar rengi gözleriydi. Yırtıcı bir hayvanın dinginliğiyle çevreyi süzmeyen, aksine dünyayı büyük bir alaycılıkla izleyen gözler...
Tam sağ kulağının hizasında, havayı hafifçe titreştirerek uçuşan küçük, parıltılı sarı bir ışık küresi vardı. Işık yavaşça biçim alıyor, incecik saydam kanatları olan minik bir perinin siluetine dönüşüyordu. Peri, uçuşurken etrafa minik altın tozları saçıyor ama gerginliğinden ötürü kanatlarını o kadar hızlı çırpıyordu ki çıkardığı vızıltı kadının sabrını zorluyordu.
"Hızlı ol, lütfen biraz daha hızlı ol!" diye fısıldadı peri. Sesi, küçük bir cam çanın çınlamasını atıfta bulunuyordu ama panik doluydu. "Buralarda durmamalıyız. Yakalanırsan ne olacağını biliyorsun, değil mi? Gerçekten yakalanmaktan hiç mi korkmuyorsun?"
Kızıl saçlı kadın adımlarını yavaşlatmadı bile. Dudaklarının kenarında küstah, umursamaz bir tebessüm belirdi. Kehribar gözlerini hafifçe devirerek yanındaki parıltıya baktı.
"Korkmak mı?" dedi. Sesi, kadife kadar yumuşak ama altından çelik bir soğukluk geçen o alaycı tondaydı. "Kimden, minik ışık? Çalıların arkasında saklanan porsuklardan mı, yoksa şu nemli ağaç kütüklerinden mi?"
"Benimle dalga geçmeyi kes!" diye çıkıştı peri, havada hırsla küçük bir tur atarak. "Görünmez olan benim, sen değilsin! Şu an seni gören herhangi biri saray muhafızlarına haber verebilir. Ben sadece senin için endişeleniyorum."
Kadın tam bir şey söylemek için dudaklarını aralamıştı ki adımları birdenbire durdu.
Önlerindeki küçük açıklıkta, devasa bir meşe ağacının devrilmiş gövdesinin hemen dibinde garip bir karartı yatıyordu. Kadın gözlerini kırpıştırdı. Kehribar bakışları, şafağın zayıf ışığında parıldayan metale kilitlendi.
Orada, ölümün eşiğinde duran karanlığın renginde saçlara bir adam yatıyordu. Ağır bir zırhın içindeydi ama bu zırh, bilinen hiçbir krallığın, hiçbir ocağın dövdüğü çeliğe benzemiyordu. Üzerindeki işlemeler karmakarışık sembollerle doluydu; plaka zırhın eklem yerlerinden koyu, neredeyse siyaha yakın bir kan sızıyor, ıslak toprağa karışıyordu. Adamın miğferi bir kenara fırlamıştı. Yüzü çamur ve kurumuş kan içindeydi, göğsü ise son nefeslerini alıyormuş gibi düzensizce kalkıp iniyordu.
Peri dehşetle geriledi. "Bu... bu da ne?"
Kadın, adamın cansız gibi yatan bedenine doğru birkaç adım yaklaştı. Eğilip zırhın üzerindeki tuhaf kabartmalardan birine parmağının ucuyla dokunacakmış gibi yaptı ama vazgeçti. Dudaklarından anlaşılamaz, garip ve mırıltılı bir sözcük döküldü. Bu sözcük söylenir söylenmez, havadaki nem yoğunlaştı. Kadın sağ elini hafifçe yukarı doğru kaldırdı.
Hiçbir fiziki temas olmadan, yaralı şövalyenin ağır zırhlı bedeni topraktan ayrıldı. Sanki görünmez bir su akıntısının üzerindeymiş gibi havada süzülmeye başladı.
"Ne yapıyorsun?" diye çığlık attı peri. "Onu burada bırakmalıyız! Bizim işimiz bu değil!"
"Kestirmeden gitmek varken ceset taşımak âdetim değildir," dedi kadın rahatça. Parmağını hafifçe oynatarak havadaki bedeni yönlendirdi. Ormanın birkaç yüz metre ilerisinde, çatısı çökmüş, sarmaşıklarla kaplı terk edilmiş, ahşap bir kulübe vardı. Kadın, havada süzülen şövalyeyi o kulübenin kırık kapısından içeri soktu. Adamı tozu toprağa karışmış tahta bir sedirin üzerine bıraktı.
Pelerinini hafifçe geriye atarak elini adamın yaralarının üzerine koydu. Avucundan sızan zayıf, gümüşi bir ışık, şövalyenin göğsündeki derin yarayı kapatmaya, kanamayı durdurmaya başladı.Büyünün etkisiyle adamın acı dolu kıvranışları dindi, göğsü daha düzenli inip kalkmaya başladı.
Tam o sırada, tahta sedirdeki şövalyenin kirpikleri kıpırdadı. Boğazından hırıltılı bir nefes döküldü ve gözleri yavaşça aralanmaya başladı.
Kadın adamın uyanmaya başladığını fark ettiği an hiç tereddüt etmedi. Dudaklarında beliren o garip, alaycı tebessümle hafifçe güldü ve "Geçmişin hayaletleri bile zırh giyiyorsa, gelecek gerçekten çok eğlenceli olacak," diye fısıldadı. Ardından tek bir seri hareketle pelerininin kapüşonunu çekip kızıl saçlarını ve yüzünü tamamen gölgenin altına gizledi. Şövalye tam olarak bilincini kazanıp karşısındakini teşhis edemeden, kadın sırtını döndü ve yanındaki sarı ışık küresiyle birlikte kulübenin yarı karanlığında kaybolarak ormanın derinliklerine doğru uzaklaştı.

Vesperia…

Ormanın nemli kokusu ve yaprakların altından yükselen toprak esintisi yüzüme çarpmaya devam ediyordu. Adımlarımı acele etmeden, tadını çıkararak atıyordum. Kulağımın hemen dibinde bir o yana bir bu yana vızıldayıp duran şu sarı ışık küresi olmasa, şafak sonrası orman yürüyüşü gerçekten harika bir terapi olabilirdi.
"Beni dinlemiyorsun bile!" diye homurdanıyordu bizim mızmız peri. "O adamın kim olduğunu, nereden geldiğini bile bilmiyoruz! Ya seni takip eden birileriyse? Biraz daha ciddi olamaz mısın Vesperia? Gerçekten, kehanette anlatılan o büyük kaderin merkezindeki kişinin sen olduğuna bazen hiç inanamıyorum."
Derin, sıkkın bir iç çektim. Sesi o kadar yüksek bir tonda çınlıyordu ki dal uçlarında uykulu uykulu duran gece kuşları bile rahatsız olup havalanıyordu.
"Ciddiyet insanı yaşlandırır minik ışık," diye mırıldandım pelerinimi düzelterek. "Hem şu 'mühürler' dediğin şey tam olarak neyden yapılmış ki böyle patır patır zayıflıyor? Peynir helvasından mı? Bin yıldır dünyayı tutan şey bir günde gevşemez herhalde."
Peri hırsla gözlerini devirdi. "Mühürler dünyayı tutan düğümlerdir Vesperia! Eğer onlar tamamen çatlayıp kırılırsa, boyutlar birbirinin içine geçer. Dünya dediğin şey bir hamur gibi yoğrulur, anlıyor musun?"
"Tamam, harika," dedim umursamazca. "Dünya yoğrulursa biz de poğaça yaparız."
Tam ona birkaç laf daha yetiştirecektim ki yolun sağ tarafındaki gür böğürtlen çalılığının arasından belirgin bir çıtırtı geldi. Adımlarımı bıçak gibi kestim. Yapraklar aralandı ve içinden uzun, dik kulaklı, sırtı gümüşi pullarla kaplı ve hafif hafif parıldayan bir orman yaratığı çıktı. Büyülü bir canlıydı; etinin dokusu yumuşacıktır ve ateşte kızardığında lezzetine doyum olmaz.
Saçlarımın arasında uçuşan perinin mızmızlanmalarını tamamen kulak ardı ettim. Dizlerimi büküp yere doğru süzüldüm. Avucuma tam oturan, kenarları sivri, ağır bir çakıl taşı seçtim.
"Vesperia, ben sana kehanetten bahsediyorum, sen yine-"
PAK!
Taşı öyle bir kavisle fırlattım ki tam iki gözünün ortasına, kafatasına oturdu. Zavallı yaratık ne olduğunu, nereden geldiğini bile anlayamadan gık bile diyemeden yere yığıldı. Eğilip üzerimdeki toprak tozlarını silkerken yüzümde muzaffer bir sırıtış belirdi.
Bizim minik peri olduğu yerde çakılı kaldı. Saydam kanatları şaşkınlıktan birkaç saniye duraksadı. "Sen... sen az önce gerçekten ne yaptın?"
"Avlandım," dedim gayet doğal bir şeymiş gibi, alaycı bir edayla. "Söylenmeyi bırak da şu bacağından tutmama yardım et."
"Sana gerçekten inanamıyorum!" diye çığlık attı, sarı ışığı öfkeden turuncuya doğru kayarak. "Ben sana yaklaşan felaketlerden, mühürlerden bahsediyorum; sen yere bir taş atıp akşam yemeği mi kovalıyorsun?"
Yere çömelip yaratığın bacağını kaldırdım, etinin tazeliğini inceledim. "Bana ciddiyetsiz diyorsun minik peri ama aç bir karnın kehanetlere de kaderlere de karnı toktur."
Peri hırsla etrafımda bir tur attı. "Unutuyorsun! Tüm insan krallıklarının peşinde olduğunu ve şuanda herkesin özellikle seni aradğını unutuyorsun! Ben senin ve kehanetin geleceği için endişeleniyorum ama sen sanki sıradan bir pikniğe çıkmış gibisin!"
"Çünkü piknikteyim," dedim sırıtmaya devam ederek. "Şimdilik. Hem 10 yıldır kaçıyorum zaten."
Derin bir "OFFF" çekip minicik elleriyle yüzünü kapattı. "Sen ıslah olmaz bir vakasın. Aklın sadece boğazında. Oysa aradığımız eczacı çok uzakta değil, işaretler yakındaki bir kasabayı gösteriyor. Bir an önce oraya gitmeli ve onu bulmalıyız!"
"Daha çok zamanımız var," diyerek lafını kestim. Başımı hafifçe yana eğip kehribar gözlerimi ona diktim. "Ve ben önce şu tombul şeyi mideme indirmek istiyorum. Bir itirazın var mı?"
Tekrar derin bir homurtu koyuverdi. Benimle laf yarışına giremeyeceğini anladığında minicik bedenini daha da büzüştürdü, parıltısını söndürdü ve gür, kızıl saçlarımın arasına dalarak kendini kafa derimin sıcaklığına bıraktı. "Beni et tamamen hazır olana kadar sakın uyandırma."
Hafifçe kıkırdadım. Ağacın kütüğüne sırtımı yaslayıp avımı önüme koydum. Ama birkaç saniye sonra yüzümdeki o alaycı, eğlenen ifade yavaşça silindi. Cebimi yokladım; et kesecek tek bir keskin bıçağım bile yoktu. "Nasıl keseceğim ben bunu şimdi?" diye homurdandım kendi kendime. Ellerime baktım, büyüyle eti dilimlemeyi düşündüm ama üşendim. Pes ederek kafamı arkaya, çam ağacının sert kabuğuna yasladım.
Gökyüzü yavaş yavaş kararmaya başlıyordu.Zaman nasıl bu kadar hızlı geçmişti ki? Turuncu ufuk çizgisi yerini koyu lacivert bir geceye bırakıyor, ilk yıldızlar sık yaprakların arasından gözükmeye başlıyordu. Ormanın soğuk esintisi tenimi gıdıklarken zihnim ister istemez sabahki o yaralı şövalyeye kaydı.
O garip, parıldayan, bildiğim hiçbir krallık ocağında dövülmemiş zırh... Üzerindeki o garip semboller...
Gözlerimi kapattım. Göğsüme batan o huzursuz, bilinmezlik dolu hissi bastırmaya çalıştım. "O adamın bu kehanetle bir ilgisi vardı değil mi?" diye fısıldadım geceye doğru. Perinin o kırılan mühürler, uyanan kişiler ve kehanet hakkında anlattıklarının doğru olmasından nefret ediyordum. Neden ben? Neden bu kehanetin peşinde koşmak zorundaydım ki? Neden onlar peki? İçimdeki bu cevapsız sorularla boğuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım ve ağacın dibinde, huzursuz bir uykuya daldı zihnim.

Ertesi sabah burnuma gelen enfes, cızırdayan bir et kokusuyla gözlerimi açtım.
Sabahın ilk sarı ışıkları gözlerimi kamaştırırken doğrulup oturdum. Birkaç metre ileride, küçük bir odun ateşinin üzerinde çubuğa geçirilmiş et parçaları harika bir şekilde kızarmıştı. Ateşin kenarında duran sarı perim, minicik elleriyle havada parmaklarını oynatıyor, hafif sihir kıvılcımlarıyla eti pişiriyordu. Ne kadar sihirle yapıyor olsa da harika bir aşçıydı, hakkını yememek lazımdı.
Sırıtarak ona baktım. "Sırf büyüyle yapıyor olsan bile harika bir aşçısın, biliyorsun değil mi?"
Bana ters bir bakış attı. "Sadece açlıktan sızlanmayı kes diye yapıyorum. Hem, bana dünkü tavırlarından sonra hâlâ bir özür borçlusun."
Ellerimi kavuşturup yapmacık, abartılı bir şekilde yalvardım. "Şu zavallı, açlıktan ölmek üzere olan gezgin büyücüye bir parça et ver lütfen minik şef, yoksa yola devam edecek gücüm kalmayacak."
Homurdanarak etin en iyi kızarmış, dumanı tüten kısmını bir büyü kıvılcımıyla önüme düşürdü. Eti büyük bir iştahla yedikten sonra üzerimizdeki tozları silkeleyip eczacıyı aramak üzere yola koyulduk.
Patikada ilerlerken saçlarımın arasındaki sarı ışık küresine doğru seslendim. "Şu aradığımız eczacı... Adı neydi onun? Meirin mi, Morien mi neydi? Ne garip, tuhaf bir isim o öyle?"
"Ben de tam çıkaramadım," dedi peri kanatlarını düzeltirken. "Bir eczacıymış ve nedeni bilinmez, kasabanın dışına hiç çıkmazmış. Tek işi eczacılık yapmakmış ama yinede kimse ona uğramazmış."
Alaycı bir kahkaha attım. Sesim patikada yankılandı. "Ne ulvi, ne yüce bir yaşam! Prensesin kehanetinde adı geçen biri olacaksın ama gidip kırsal bir kasabada milletin öksürüğüne, burun akıntısına şurup hazırlayacaksın. Depresif mahluk... İnsan kendini bu kadar mı dünyaya kapatır?"
Sözümü henüz bitirmiştim ki arkamdan gelen yakıcı, kavurucu bir sıcaklık hissettim.
FUVVV!
Havadaki oksijen anında yandı. Arkamı dönmeye bile tenezzül etmeden sağ el işaret parmağımı geriye doğru hafifçe fıkırdattım. Yaklaşan devasa ateş topu, sanki görünmez bir buz duvara çarpmış gibi patlayıp kıvılcımlara ayrıldı ve havada yok oldu.
Yavaşça arkama döndüm. Karşımda Thalassia Krallığı’nın gümüş ve mavi renkli, kraken sembollü amblemini taşıyan zırhlı bir şövalye duruyordu.Kısa sarışın saçlı bir kadındı.Bakışları beni sorguluyordu. Elindeki kılıç hâlâ büyü ateşiyle parıldıyordu.
"Yakalandık!" diye fısıldadı peri dehşetle kulağıma. "Senin kim olduğunu öğrendi!"
Ben ise son derece sakindim. Pelerinimin kapüşonunu geriye itip hafifçe gülümsedim. "Masum bir gezgini durduk yere yakmaya çalışmak Thalassia şövalyelerine yakışıyor mu hiç?"
Şövalye kılıcını bana doğrulttu. "Gezgin mi? Ormanın koruma altındaki bölgesindeki büyülü hayvanımı öldürdün.Seni tutuklamak zorundayım ancak öncelikle onu neden vurdun?"
Derin bir "Offf" çektim. "Lütfen ama... Büyülü hayvanını vurdum çünkü açtık!"
Şövalye kaşlarını çattı, şüpheyle etrafı süzdü. "Yedik mi? 'Biz' derken başka kim var yanında?"
Bir an duraksadım. Doğru ya, bu adam periyi göremiyordu. "Hiç... Kendi kendime konuşma huyum vardır benim. Yanlış duymuşsundur," diyerek geçiştirmeye çalıştım ama adamın ikna olmaya hiç niyeti yoktu. Kılıcını daha sıkı kavrayıp üzerime doğru adım attı.
Sağ omzumun üzerindekii periye doğru hafifçe fısıldadım. "Şu kasaba tam olarak ne tarafta kalıyor?"
"Şu tepenin hemen arkası!" dedi peri telaşla.
"Güzel."
Şövalye üzerime doğru hamle yapamadan sağ el orta ve başparmağımı birleştirdim.Anlaşılan bugünün akşamında çok yorgun olacaktım.
ŞAK!
Bir parmak şıklatması... Şövalye daha kılıcını savuramadan kendimizi kasabanın tam girişinde bulduk.
Parmak şıklatmamın yankısı henüz zihnimde sönümlenmemişken, ayaklarımın altındaki zemin aniden değişti. Ormanın o nemli, yumuşak toprağı yerini kasaba girişindeki iri kaba taşlara bırakmıştı. Etrafımı saran hafif sis bulutu dağıldığında, karşımda ahşap ve taştan yapılmış, çatı tüten mütevazı evleriyle şirin bir kasaba duruyordu. Dışarıdan bakıldığında burası; bacalarından tüten gri dumanları, sokak aralarında koşturan çocukları ve tahta tezgahlarının başında duran esnafıyla dünyanın en huzurlu, en neşeli yeri gibi görünüyordu.
Ancak adımlarımı kasabanın ana caddesine doğru attığım ilk andan itibaren, bu huzurlu tablonun sadece sahte bir vitrin olduğunu anlamam uzun sürmedi. Yabancılara çokta açık değillermiş gibi gözüküyorlardı.Yabancıydım; sırtımdaki pelerinim, belimdeki gizemli havalar ve tek başıma yürüyüşüm, taş sokaklardaki herkesin dikkatini çekmişti. Attığım her adımda üzerimde hissedilen bakışlar ağırlaşıyordu.
Eczacının yerini öğrenmem için kasabalılarla konuşmaya başlamıştım.İlk olarak meydandaki bir fırının önünde durdum. Tezgahın arkasında, un çuvallarının arasında duran iri yarı, göbekli bir adama doğru yaklaştım. Adam beni gördüğü an tezgahtaki hamur bezelerini tutan ellerini durdurdu, kaşlarını çatarak bana baktı.
"Kolay gelsin," dedim, sesime olabildiğince nazik ve uysal bir ton vermeye çalışarak. "Kasabanızda bir eczacı arıyorum. Adını tam bilmiyorum ama dükkanının nerede olduğunu tarif edebilir misiniz?"
Fırıncı adam beni baştan aşağı süzdü. Bakışları pelerinimin kıvrımlarında ve yüzümdeki kapüşonun gölgesinde gezindi. Ardından hırlayarak önüne döndü. "Eczacı mı? Bizim dükkanını bilmediğimiz insanlara verecek eczacı tarifimiz yok gezgin kız. İşine bak, buralarda fazla dolanma," diyerek elindeki hamuru tezgaha sertçe vurdu.
Dudaklarımı büküp geri çekildim. "Ne kadar da misafirperver bir halk," diye mırıldandım kendi kendime. O sırada gür kızıl saçlarımın arasından, kafa derimi gıdıklayan minik bir kıpırtı hissettim. Sarı perim, şövalyeden kaçarken harcadığı enerjiden ve günün yorgunluğundan bitap düşmüştü. Kendini saçlarımın en gür, en sıcak katmanlarının arasına gömmüş, adeta orada uykuya dalmıştı. Tüy kadar hafifti ama onun varlığı kafamın içinde ufak bir ağırlık yapıyordu.
Yürümeye devam ettim. Birkaç metre ileride, dükkanının önündeki ahşap kasaları üst üste dizen yaşlı bir kadına yaklaştım. Yüzündeki derin kırışıklıklar ve gözlerindeki soğukluk kasabanın genel ruh halini özetliyordu.
"Teyze," dedim tezgaha hafifçe vurarak. "Buralarda ilaç yapan, insanları iyileştiren bir eczacı varmış. Dükkanı tam olarak nerede?"
Kadın elindeki sebze kasasını pat diye yere bıraktı. Yüzüme öyle bir baktı ki sanki ona kasabanın en büyük lanetini sormustum. "Eczacıyı ne yapacaksın sen? Dışarıdan gelen garip tiplere verecek ilacımız da yok, tarif edecek yolumuz da! Yürü git şuradan, uğursuzluk getirme dükkanımın önüne!" dedi ve arkasını dönüp dükkanının kapısını yüzüme çat diye kapattı.Bunların gezginlerle büyük bir sıkıntısı vardı anlaşılan.
Saatler birbirini kovaladı. Güneş tepemizden yavaş yavaş batıya doğru kayarken, ben sokak sokak, dükkan dükkan gezmeye devam ettim. Demirciye sordum, yüzüme bakmadan örsünü dövmeye devam etti. Manava sordum, beni azarlayıp tezgahından uzaklaştırdı. Çocuklara yaklaşmak istedim, anneleri çocuklarını kollarına çekip evlerinin kapılarını kilitledi. Resmen bir gün boyunca bu lanet eczacının yerini bulamamıştık! Herkes sanki ağız birliği etmişçesine adamın varlığını reddediyor ya da adresini vermemek için direniyordu.
Havanın kararmaya başladığı, sokak lambalarının tek tek yakıldığı saatlerde mide gurultularım ve ayaklarımdaki sızı tavan yapmıştı. Günün son umudu olarak kasabanın merkezinde duran, iki katlı, geniş ahşap binaya yöneldim. Üzerinde sarhoş bir tilki resmi olan tabela sallanıyordu: Helvon Hanı.
İçeri adım attığımda sıcak bir yemek ve meşe fıçısı kokusu yüzüme çarptı. İçerideki köylüler kadehlerini kaldırıp kahkahalar atıyordu ama benim kapıdan içeri girmemle birlikte handaki tüm gürültü bıçak gibi kesildi. Onlarca çift göz bana kilitlendi. Hiçbirine aldırış etmeden doğrudan tezgahın arkasındaki bıyıklı, koca göbekli han sahibine doğru yürüdüm.
Tezgaha bir miktar bozuk para bıraktım. "İyi akşamlar hancı. Bu gece için sıcak bir oda ve yiyecek bir şeyler istiyorum. Bir de-"
Hancı tezgaha bıraktığım paralara bakmadı bile. Bakışları, elini çenesine dayayıp kendi kendine mırıldanan, kapıdan girdiğinden beri saçlarının arasına doğru hafifçe fısıldayan üzerimdeki bu garip kıyafete kilitlenmişti. Sabahtan beri sokaklarda kendi kendine konuşan o "deli gezgin" olduğum haberi hana benden önce ulaşmıştı anlaşılan.
"O paraları al ve dükkanımdan derhal çık kızım," dedi hancı, sesi tek düze ve sertti.
Gözlerimi devirdim. "Anlamadım? Parasıyla oda istiyorum, bedava kalacak değilim."
"Sana verecek odam da yok, satacak ekmeğim de," dedi hancı tezgaha eğilerek. "Sabahtan beri kasabada kendi kendine konuşup duruyorsun. Ne idüğü belirsiz bir büyücü müsün, kaçkın mısın belli değil. Müşterilerimi huzursuz ediyorsun. Bu handa senin gibilere yer yok. Şimdi paşa paşa çıkıyor musun, yoksa ben mi çıkartayım?"
Handaki birkaç iri yarı adam oturdukları sandalyelerden hafifçe doğrulunca durumun ne kadar saçma bir hal aldığını anladım. Hancıya alaycı bir tebessüm fırlattım. "Misafirperverliğiniz gözlerimi yaşarttı," dedim ve masadaki paralarımı tek bir seri hareketle cebime atıp arkamı dönerek handan çıktım.
Gece tamamen kasabanın üzerine çökmüştü. Soğuk bir rüzgar taş sokaklarda ıslık çalıyor, sokaklardaki son ışıklar da tek tek sönüyordu. Handan da kovulduktan sonra kasabada kalmamızın bir anlamı kalmamıştı. Perim hâlâ saçlarımın derinliklerinde kıvrılmış, mışıl mışıl uyuyordu. Zavallı şey, günün tüm koşturmacasından ve harcadığı sihirden sonra bitkin düşmüştü. Onun varlığını saçlarımın arasındaki hafif sıcaklıktan hissedebiliyordum.
Kasabanın dışına doğru yürümeye başladım. Geceyi geçirmek için açık hava her zaman bu soğuk insanlardan daha davetkardı. Kasaba sınırlarından çıkıp hafif eğimli patikaya vardığımda, başımı yukarı kaldırdım. Kasabanın hemen arkasında yükselen, çam ağaçlarıyla kaplı dik bir tepe vardı.
Ve o tepenin tam zirvesinde, ağaçların arasından süzülen küçük, mütevazı bir evin pencerelerinden sarı, sıcak bir ışık sızıyordu.
Işık karanlık gecede o kadar çekici ve davetkar duruyordu ki adımlarımı ister istemez o tepeye doğru kırdım. Dik patikayı tırmanırken rüzgar kızıl saçlarımı savuruyordu. Saçlarımın arasındaki sarı peri iyice derinlere çekilmiş, derin uykusuna devam ediyordu. Onu uyandırmamaya özen göstererek tepeyi tırmandım.
Evin önüne geldiğimde buranın ahşaptan yapılma, çatısı sarmaşıklarla kaplı şirin bir yapı olduğunu gördüm. Kapının hemen üstünde sallanan soluk ahşap tabelada bir havan ve havaneli resmi kazınmıştı.
Eczacı. Lanet olası günün sonunda, tüm kasabanın benden sakladığı dükkan tam karşımda duruyordu.
Hiç tereddüt etmeden ahşap kapıyı ittim ve içeri girdim. İçerisi yoğun bir kurutulmuş ot, nane ve ağır kimyasal iksir kokusuyla doluydu. Raflarda sıra sıra dizilmiş yüzlerce cam şişe, kurutulmuş kökler ve renkli sıvılar vardı.
Tezgahın arkasında bir siluet duruyordu. Birazcık kısa boylu, upuzun gümüşi beyaz saçları olan bir kadın elfti bu. Saçları sırtından aşağı bir pelerin gibi dökülüyordu. Yeşil ve kahverengi karışımı gözleri önündeki yaptığı her neyse ona odaklanmıştı.Tezgahın hemen üzerinde, elfın başının etrafında inatla uçuşan, parlak mavi bir ışık küresi duruyordu.
Elf, içeri girdiğimi duymadı bile ya da önemsemedi. Tezgahtaki bir havanda bir şeyleri hırsla ezerken, tepesindeki mavi ışığa bakmadan soğuk ve bıkkın bir sesle konuşuyordu:
"Sana gitmeni söyledim," diyordu elf, sesi bıkkınlık doluydu. "Beni rahat bırak. Bir yere gitmeyeceğim, o kehanet saçmalıklarınızla ilgilenmiyorum. Şimdi kaybol."
Mavi ışık küresi, yani onun perisi, ümitsizce onun etrafında turlayıp bir şeyler fısıldamaya çalışıyordu. Ama elf onu duymak istemiyor gibiydi. Şiddetle elindeki tokmakla mavi perisine doğru salladı. "Sana sus dedim! Duymak istemiyorum!"
Gülümseyerek tezgaha doğru birkaç adım attım. Tahta zeminin gıcırtısı üzerine elf başını yavaşça kaldırdı.Benim varlığımı farkedince yanindaki mavi perisine kaşlarını çattı ve eliyle susmasını işaret etti. Benden başka birisi bunu görseydi bu elfi kesin hayaletlerle konuşabilen birisi sanırdı.
Saçlarımın arasında saklanan sarı periyi görmemişti, çünkü minik peri derin bir uykudaydı ve kızıl buklelerimin altında tamamen kaybolmuştu. Karşısında sadece üstü başı toz içinde, alaycı alaycı sırıtan bir gezgin kadın görüyordu.
Elf kaşlarını çattı. Gözlerindeki soğukluk kasabadaki insanlardan bile daha derindi. "Dükkan kapalı. Bu saatte müşteri kabul etmiyorum. Ne istiyorsan yarın gel," dedi net bir sesle.
"Ah, ama bu kadar dik bir tepeyi tırmandıktan sonra kapıdan dönmek hiç bana göre değil," dedim neşeyle. Öne doğru bir adım atıp tezgahın ahşap kenarına yaslandım.
Ve tam on dakikadan fazla sürecek o çekişmeli, yıpratıcı ikna çabası başlamıştı artık.
"Sana kapalı dedim kadın," dedi elf, elindeki tokmakla tezgahı işaret ederek. "Burası bir han değil. Gece vakti kimseye ilaç satmam, sohbet de etmem. Çık dışarı."
"İlaç istemiyorum ki," dedim, parmağımla raflardaki renkli şişelerden birini hafifçe dürterek. "Sadece bir gün boyunca kasabanızın o 'harika' insanlarından kaçtıktan sonra oturacak sıcak bir yer arıyorum. Kasabalılar senin adını bile anmaktan korkuyor, biliyor musun? Oldukça popüler birisin anlaşılan."
Elf gözlerini devirdi, bıkkın bir nefes verdi. "İnsanların ne düşündüğü umurumda değil. Seninkisi de. Son kez söylüyorum, git."
"Gitmiyorum," dedim sandalye çekip tezgaha oturarak. "Hancı beni kovdu, kasabalılar yüzüme kapı kapattı. Zaten bütün gün bu lanet dükkanı aradım. Beni buradan çıkarmak istiyorsan büyücülük yeteneklerini konuşturman gerekecek, eczacı."
Elfın sabrı taşıyordu. Gözlerinde tehlikeli bir parıltı belirdi. Elindeki ilaç havanını masaya sertçe bıraktı. Tam bana doğru bir büyü savurmak ya da beni kapı dışarı etmek için elini kaldırmıştı ki... Tam on dakika boyunca sürdürdüğüm o alaycı konuşmaların, gitmemek için direnmelerimin ve elfi çileden çıkaran tavırlarımın ortasında, kafamdaki ağırlık kıpırdadı.
Gür, kızıl saçlarımın arasından önce minicik sarı bir ışık hüzmesi parıldadı. Ardından, günün yorgunluğunu üzerinden atamamış, gözlerini ouğuşturan sarı perim esneyerek dışarı çıktı.
"Vesperia... Çok gürültü yapıyorsunuz, uyuyamıyorum..." diye mızmızlandı minik sarı peri, hafifçe havada süzülerek.
Eczacı elf olduğu yerde donakaldı.
Kaldırdığı eli havada asılı kaldı. Dudakları aralandı, gözleri irileşti. Tezgahtaki cam şişeler elinin titremesinden hafifçe çınladı. Yüzündeki o soğuk, mesafeli ve nefret dolu ifade yerini büyük bir şaşkınlığa ve sarsıntıya bıraktı.
Gözleri sarı periden bana, benim kehribar gözlerime kaydı. Benim de sıradan bir gezgin olmadığını, kehanette adı geçen, kaderin bağladığı "O kişilerden" biri olduğumu anlamıştı.
O sırada, elfın tepesinde günlerdir umutsuzca uçuşan ve elfın sürekli terslediği mavi peri, sarı periyi gördüğü an bir sevinç çığlığı attı. Mavi ve sarı parıltılar, dükkanın kasvetli tavanına doğru havalandılar. Yıllardır birbirlerini arayan iki dost gibi neşeyle birbirlerinin etrafında dönmeye, etrafa renkli ışık tozları saçarak uçuşmaya başladılar.
Tezgaha doğru biraz daha eğildim. Şaşkınlıktan dili tutulmuş olan gümüş saçlı elfe bakıp muzip bir şekilde göz kırptım.
"Görünüşe göre," dedim yüzümdeki alaycı gülümsemeyi genişleterek, "Düşündüğünden çok daha fazla ortak noktamız var, eczacı."
Dükkanın kasvetli, kurutulmuş ot kokulu havasında yankılanan sesimle birlikte zaman bir anlığına durmuş gibiydi.
Önümde duran kadın elf, ilk birkaç saniye boyunca tamamen taş kesildi. Uzun gümüşi saçları omuzlarından aşağı pürüzsüz bir şelale gibi dökülürken, o keskin gri gözleri devasa bir şaşkınlıkla önce benim yüzüme, kehribar gözlerime, ardından tam kulağımın dibinde havada asılı duran sarı parıltıya kilitlendi. Yüzündeki bu donakalma hali çok uzun sürmedi; şaşkınlık anında silindi, yerini yılların biriktirdiği o buz gibi, katı ve aşılmaz soğukluğa bıraktı.
Gözlerini sarı perimden ayırıp hışımla bana çevirdi. Bakışlarında en ufak bir merak ya da heyecan kırıntısı yoktu; aksine derin bir bıkkınlık ve öfke seziliyordu.
"Hemen," dedi Morren, sesi bir bıçak kadar keskin ve pürüzsüzdü. "Hemen dükkanımdan çık ve bir daha asla karşıma çıkma. Kehanetiniz de, o mühür saçmalıklarınız da umurumda değil."
Hafifçe kıkırdadım. Pelerinimin kıvrımlarını geriye itip tezgahın kenarındaki ahşap sandalyeyi gıcırdatarak çektim ve üzerine rahatça kuruldum. "Biliyorsun, kapıda beni çok sıcak karşılamadılar. Ayrıca tepeyi tırmanırken ayaklarıma karasular indi. Bir yere gittiğim yok, burası gayet sevimli."
"Sana soru sormadım," diye kestirip attı Morren, elindeki ilaç havanını tezgaha sertçe vurarak. "Seni burada istemiyorum. Hemen git."
"Ben de sana izin istiyor muyum diye sormadım zaten," dedim son derece vurdumduymaz bir edayla. "Hem şu perilerin halini görmüyor musun? Yıllardır birbirlerini arıyor gibiler."
Morren derin, sıkkın bir nefes verdi. Şakaklarını sıkarak başını salladı. "Senin o çocukça direnişlerinle uğraşacak vaktim yok kadın. Git başka yerde oyna."
Arkasını dönüp raftan birkaç cam şişe alarak tezgahın üzerindeki pirinç karışım kabına yöneldi. Onun bu umursamaz görünmeye çalışan tavrı beni daha da eğlendiriyordu. Tam dükkandan çıkmam için beni büyüyle fırlatmayı düşündüğü sıradan bir hamle yapacakken, tezgahın üzerinde hazırlamakta olduğu karmaşık iksir gözüme çarptı. Raflardan çektiği kurutulmuş gece gölgesi otunu ve ezilmiş gümüş tozunu kabın içine bocalıyordu.
Başımı hafifçe yana eğip yapmacık bir ciddiyetle kaşlarımı çattım. "Iyy... O ilacı o sırayla karıştırırsan patlar, biliyorsun değil mi? Gümüş tozunu gece gölgesinden önce atman gerekiyordu. Yazık, o kadar ot çöp ziyan olacak."
Morren’ın elindeki cam tüp havada donakaldı. Ağır ağır bana doğru döndü. Yüzündeki ifade, bir uzmanlığa küstahça müdahale edilmiş her meslek sahibinin vereceği o efsanevi öfkeyle doluydu.
"Sen eczacı mısın?" diye sordu, sesi tehlikeli bir sakinlikteydi.
"Yo," dedim ellerimi havada kaldırarak. "Hiç anlamam. Hatta otları sadece çay niyetine demlerim."
"O zaman lanet çeneni kapat ve işime karışma!"
"Eczacı olmamam, önümde yapılan hatayı görmeyeceğim anlamına gelmez kızım," diyerek tezgaha doğru biraz daha uzandım. Sırf onu sinirlendirmenin bana verdiği o tarifsiz haz yüzünden tartışmayı köpürtmeye dünden razıydım. "O iksir o sırayla yapılırsa kaynamaz, çamurlaşır. Sen şimdi onun içine o dumanlı damlayı da damlatırsın..."
"Bu formül otuz yıldır bu kasabada kullanılıyor!" diye sesini yükseltti Morren. Uzun gümüş saçları hırsla omzundan geriye döküldü. "Sıralama tam olarak böyle! Haddini bilip dükkanımdan çıkacak mısın artık?"
"Özür dilerim 'üstad' Morien," dedim alaycı bir reverans yaparak. "Sadece o paha biçilmez reçetenizin mahvolmasını istememiştim. Buyurun, damlatın da görelim."
Morren bana öldürücü bir bakış atıp damlalığı kabın içine sıktı. Saniyeler içinde kapta tatlı bir buhar yükselmesi gerekirken, sıvı gri, pelte gibi koyu bir çamura dönüştü ve etrafa berbat bir yanık kokusu yayıldı.
Dükkanın içine koyu bir sessizlik çöktü. Mavi ve sarı periler bile tavanın köşesinde durup altlarındaki bu sessiz savaşı izlemeye başladı. Kehribar gözlerimi kırpıştırıp zafer kazanmış bir edayla sırıttım. Morren ise taş kesilmişti. Yüzü kireç gibi olmuş, elindeki damlalıkla çamurlaşmış iksire bakıyordu. Haklı olduğumu kabul etmek, onun gibi inatçı bir elf için ölümden beterdi.
"Şey..." dedim sesimi yapmacık bir mahcubiyetle incelterek. "Sanırım özür dilemem gerekiyor. 'Sana söylemiştim' demek hiç kibar bir davranış değil. Çok, çok özür dilerim büyük eczacı."
Morren gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Yumruklarını o kadar sıkmıştı ki eklem yerleri bembeyaz olmuştu. "Çık," dedi sadece. "Derhal çık."
Ancak beni sözle, bağırarak ya da kovarak buradan gönderemeyeceğini anlaması uzun sürmeyecekti.
Sonraki iki saat tam bir komediye dönüştü. Morren beni kolumdan tutup kapının dışına fırlattı; ben kapı kapanmadan hemen önce sırtımdaki pelerinile kapı aralığına süzülüp dükkanın diğer köşesindeki ahşap sandalyede bacak bacak üstüne atmış şekilde yeniden belirdim.
Beni arka bahçedeki pencereden dışarı attı; ben mutfak kapısından içeri girip raflardaki elmalardan birini ısırmaya başladım. Bir ara beni kapının önüne kilitlemeyi denedi, pencereden içeri süzülüp dükkandaki tozlu tavan kirişlerinden birine oturdum ve aşağıya bakarak ona el salladım.
"Vesperia, lütfen!" diye fısıldadı saçlarımın arasından çıkan sarı peri, panikle etrafımda dönerek. "Kadını çileden çıkarıyorsun! Bir büyü yapıp ikimizi de kurbağaya çevirecek!"
"Merak etme minik ışık," dedim ikinci elmayı cebime atarken. "İnatçı insanları iyi bilirim. Eninde sonunda pes edecek."
Nitekim öyle de oldu. Gecenin yarısını beni dükkandan kovmaya çalışarak harcayan Morren, en sonunda elindeki süpürgeyi yere fırlattı. Yorgunluktan ve sinirden gözlerinin altı morarmıştı.
"Sadece tek bir gece," dedi dişlerinin arasından. "Sadece bu gece burada kalıyorsun. Sabah güneş doğduğunda seni bu tepede görürsem, ilacımda kullandığım o zehirli otlardan birini çorbana katarım."
"Anlaştık," dedim sırıtarak. Tabii ki sabah gitmek gibi bir niyetim yoktu ama şimdilik bu zafer bana yeterdi.
Gece ilerlediğinde, dükkanın arkasındaki küçük mutfaktan sıcak bir bitki kokusu yayıldı. Morren, ocakta kaynattığı taze çaydan iki ahşap bardağa doldurup tezgaha koydu. Şaşırtıcı bir şekilde, ilk kez bağırıp çağırmadan bardağın birini önüme doğru itti.
Sıcak ahşap bardağı avuçlarımın arasına alıp buharını tüttürdüm. Morren karşımdaki tabureye oturdu. Yüzündeki o katı ifade hafifçe gevşemiş, yerini derin bir yorgunluğa bırakmıştı.
"Neden?" diye sordu aniden, gözlerini bardağındaki sıvıya dikerek. "Neden bu kehaneti kabul ettin? Neden o mühürlerin, kehanetlerin peşinden koşuyorsun? Dünyayı kurtarma sevdalısı bir kahraman gibi durmuyorsun."
Hafifçe gülümsedim. Bardağımdan bir yudum alıp kehribar gözlerimi ona diktim. "Hiç... Sadece eğlenceli olacağını düşündüm. Ormanda tek başıma yürümekten daha heyecanlı."
Gözlerimi çay bardağımın kenarında gezdirip Morren'e çaktırmamaya çalışarak sorumu sordum: "Söylesene, mühürler kırılırsa tam olarak ne oluyor ki? Yani, sadece birkaç fırtına kopup biter mi, yoksa şu perinin abarttığı kadar Gökyüzü tepemize mi çöker?" Cevabı çok iyi biliyordum ama onun bu kehanete olan ilgisini tartmam gerekiyordu.
Morren derin bir nefes aldı. Bakışları tezgahtaki kurumuş otlara kaydı. "Ahmakça konuşma. Mühürler sıradan büyüler değildir Vesperia. Eğer o mühürlerden biri bile tamamen parçalanırsa, koruduğu bölgedeki zaman, mekân ve madde kavramı çürümeye başlar. Dünya kendini yemeye başlar."
"Çürümeye başlar..." diye mırıldandım. Zihnimde sabah ormanda bulduğum o yaralı şövalye ve zırhındaki garip, kararmış semboller belirdi.Çaktırmamak için konuyu geçiştirdim. "Anladım. Yani oldukça tatsız bir durum."
Morren birkaç saniye boyunca sessizce yüzüme baktı. Gözlerinde zeki bir kadının şüpheci parıltısı vardı. Söylediğim şeyin gerçeğin tamamı olmadığını, arkasında sakladığım derin merakı çok iyi sezmişti. Ama beni zorlamadı. Konuyu uzatmadan bardağını dudaklarına götürdü.
Sonraki birkaç gün, Morren'in beni dükkândan kovma çabalarıyla geçti.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte dükkanın mutfağında yükselen süpürge sesleriyle uyandım. Morren, sabah güneş doğduğu an beni tepede bulursa çorbama zehirli ot katacağını söylemişti ama beni dükkanın tavan kirişinde bacaklarımı sallarken gördüğünde sadece hışımla bir küfür savurmakla yetindi. Süpürgeyi öyle bir hırsla sallıyordu ki, dükkandaki tüm tozlar havaya kalkmıştı.
"Sabah güneşi beni tepede görmedi, dükkanın içinde gördü," dedim kirişten aşağıya sarkarak. "Bu sayılmaz."
Morren, süpürge sapını bana doğru savurdu. "Çık oradan! Dükkanımı kirletiyorsun!"
Tüm gün boyunca beni dükkandan atmak için akıl almaz yollar denedi. Önce raftaki tozlu iksir şişelerini temizlemem şartıyla kalabileceğimi söyledi; dükkandaki tüm tozları tek bir büyü kıvılcımıyla havaya uçurup Morren'ın yüzünü kapkara bir kurum tabakasıyla kapladığımda ise bana fırlattığı havanelinden kıl payı kurtuldum. Ona kehanetten, zayıflayan mühürlerin dünyada açacağı gediklerden ve bulmamız gereken diğer beş kişiden bahsetmeye çalıştım. Zihnimdeki o kehanet sözlerini, kırk mühür düğümünün dünyayı karanlık elemental boyutlardan nasıl ayırdığını ve bu düğümlerin çözülmesinin ne anlama geldiğini anlatmak zordu.
Ama Morren katıksız bir duvardı. "Ben dünyayı kurtarmakla mükellef değilim," diyordu otları hırsla doğrarken. Ama hayır öyleydi, mükellefti. "İnsanlar bana gelir, ben onları iyileştiririm. Hepsi bu." diyordu sürekli ama kasabadakiler pekte onu seviyor gibi değillerdi. O kadar inatçıydı ki, kehanet sözlerinin ağırlığı bile bu kadının o tepeye zımbalanmış duruşunu sarsmaya yetmiyordu.
Gece çöktüğünde bile savaş bitmemişti. Beni dükkandan kapı dışarı etmek için bir büyü yapmaya çalıştı ama kapı koluna dokunduğum an kapıdaki tüm kilitler sessizce çözüldü. Bu kadını sözle, büyüyle ya da inatla yenemeyeceğimi biliyordum ama pes etmeye de niyetim yoktu. Morren, gecenin bir yarısı mutfakta bıraktığı battaniyeyi ve ocağın kenarındaki sıcak çorbayı fark etmediğimi sanıyordu ama ben, o katı duvarın arkasındaki çatlakları görmeye başlamıştım.

Morren'i doğrudan ikna edemeyeceğimi anlayınca taktik değiştirmeye karar vermiştim. Kasabalıların neden bu kadar panik ve kaba olduğunu, Morren'in adını duyduklarında neden arkalarına bakmadan kaçtıklarını anlamam gerekiyordu. Perim, kasabanın dışındaki korulukta mühür sızıntısının etkilerinin hissedilmeye başlandığını söylüyordu. Bu sızıntının ne tür bir 'Bozulma' yarattığını görmeliydim.
Tabii ki o suratsız kasabalının karşısına kendi kılığımla çıkamazdım. Dükkandan çıkmadan hemen önce küçük bir büyü illüzyonuyla görünüşümü değiştirdim. Uzun kızıl saçlarımı ikiz örgüye dönüştürdüm, boyumu kısalttım ve üzerime lekeli küçük bir elbise geçirdim. Şımarık, yaramaz ve şüphe çekmeyen bir kız çocuğuna dönüşmüştüm.
Kasaba meydanına indiğimde çocuklar kaba taşların üzerinde misket oynuyordu. "Hey! Yolu açın bakalım, kasabanın en iyi misketçisi geldi!" diye bağırarak aralarına daldım. İlk başta beni yabancılayıp aralarına almak istemediler ama cebimden çıkardığım parıldayan büyü taşlarını görünce gözleri parladı.
Tüm gün çocuklarla misket oynadım, onlarla dalga geçtim, "Sizin attığınız taşlar benim misketlerime değmez bile!" diye şımarıkça bağırdım. Ama bir yandan da çocuk ağzıyla laf almaya çalışıyordum. "Geçen gün kasabadan geçen o garip gezgini gördünüz mü? Bence o bir cadıydı! Sizi kurbağaya çevirebilirdi!"
Çocuklardan biri, fırıncının oğlu, korkuyla etrafına bakındı. "Cadı değil o! Ama babam dedi ki batı koruluğuna gidenler zaten aklını kaçırıyormuş. O gezgin de oraya gidiyormuş." Batı Koruluğu’na gittiğimi kim söyledi? Oraya gitmiyordum ben.
"Hadi oradan, uyduruyorsun!" diye bağırdım çocuk kılığımdaki o şımarık sesimle. "Batı koruluğunda hayalet mi var? Siz sadece karanlıktan korkuyorsunuz!"
"Yalan söylemiyorum!" diye üsteledi çocuk. "Babam akşamları kapıyı iki kere kilitliyor. Koruluğun ortasında koca bir delik açılmış. Delikten simsiyah, çubuk gibi bir şey çıkıyormuş. Gökyüzü orada mor renkteymış ve ağaçlar topraktan yukarı değil, gökten aşağıya doğru büyüyormuş! Oraya yaklaşan avcı amcaların yüzü gözü erimiş, garip canavarlara dönüşmüşler!"
Çocuklarla alay etmeye devam ettim ama arkamda, görünmez olan sarı ve mavi periler benim her bir detayı zihnime kazıdığımdan çok iyi haberdardı.
Meydandaki teyzelerin tezgahından birer elma araklayıp yerken fısıltıları dinlemeye devam ettim. Sadece koruluktaki bozulma değil, kasaba halkını dehşete düşüren başka bir şey daha vardı. Teyzeler karanlık çökünce ormanda gezinen gizemli bir kadından bahsediyordu. Geceleyin pencere kenarlarına gelen, insanları adlarıyla çağıran ve arkasından gidenlerin ruhlarını emip geriye ıslak bir kül yığını bırakan karanlık bir siluet... Sabah fırıncının çırağını o kül yığınının içinde bulmuşlardı. Kasabada panik havası hakimdi ve herkes bu felaketin Morren'in uğursuzluğundan kaynaklandığını düşünüyordu.

Morren'in kasabadaki adının neden lanet gibi anıldığını şimdi daha iyi anlıyordum. Mühür sızıntısı sadece doğanın dengesini bozmakla kalmamış, kasabalının zihnine doğrudan sızan kitleysel bir histeriye dönüşmüştü. O fırıncı çırağının başına gelenler de Morren'e kesilen faturanın son halkasıydı.
Ağzımdaki elmadan büyük bir ısırık alıp şımarık bir edayla teyzelerin tezgahına doğru sıçradım. "Yalan bunlar!" diye çığlık attım çocuksu bir kışkırtıcılıkla. "Kül yığınıymış! Çırak kesin gecenin köründe fırıncının un çuvalına düşüp boğulmuştur, siz de cadı diyorsunuz!"
Tezgahın arkasındaki yaşlı kadın sinirle elindeki tahta kaşığı bana doğru salladı. "Ağzını topla küçük edepsiz! O Morren denilen uğursuz kadın kasabaya adımını attığından beri başımıza gelmeyen kalmadı! Zaten ne zaman yabancı gelse yanında felaket getirir!"
"Ama o kadın dün gece fırında değildi ki!" diye üsteledim bilerek. "Dükkanındaydı, ışığı yanıyordu!"
"Ahmak çocuk!" diye söze karıştı yan tezgahtaki diğer kadın. Sesini iyice alçaltarak öne doğru eğildi. "Geceleri insanları çağıran şey o kadının gölgesi! Ormandaki o mor gökyüzü yok mu... Oradan beslenen şey Morren'in geçmişi. Onu burada istemiyoruz, o defolup gitmeden bu kasabaya huzur gelmeyecek!"
Elma koçanını rastgele bir çöp kovasına fırlatıp aralarından kahkahalar atarak uzaklaştım. Yeterince malzeme toplamıştım. Meydanın tenha bir sokağına sapar sapmaz perilerim omzuma kondu. Sarı peri zihnimdeki notları düzenlerken, mavi peri Batı Koruluğu'ndan gelen o bozulmuş mana akışının haritasını çiziyordu. Tersine büyüyen ağaçlar, eriyen yüzler ve geceleri kapıları çalan ruh emici bir gölge...
Görünüşümü eski halime döndürürken yüzümdeki çocuksu gülümseme yerini soğuk bir kararlılığa bıraktı. Kasabalı haklı ya da haksız olabilirdi ama bir gerçek vardı: O mühür tamamen parçalanmadan önce Batı Koruluğu’ndaki o tersine büyüyen ağaçların arasına gitmem gerekiyordu. Ve Morren istese de istemese de bu defa arkamdan gelmek zorunda kalacaktı.
Tepenin arkasındaki sokağına ulaştığımda havadaki gerilim adeta elle tutulur hale gelmişti. Güneş yavaş yavaş çekilirken, kasabanın ara sokaklarında yükselen fısıltılar yerini adım seslerine ve kapıların ard arda kilitlenme seslerine bırakıyordu. Kasaba halkı korku içindeydi ama meşalelerle sokaklara dökülmeye cesaret edemiyorlardı. Sadece evlerine çekilmiş, fısıldayarak bekliyorlardı.
Tepeye çıktıktan sonra dükkana girmiştim. Morren tezgahın yanında değildi. Nerde olabileceğini düşünmeye başlamıştım ki alt kattan bir büyü izi hissettim ve oraya yöneldim.
Dükkanın aşağı açılan kapısına yanaşıp kilide hafifçe dokundum. Parmaklarımdan sızan küçük bir mana kıvılcımıyla mekanizmayı sessizce devre dışı bırakıp içeri süzüldüm. İçerisi zifiri karanlıktı ama havadaki yoğun metalik koku ve genzi yakan sızıntı doğrudan üst kata, Morren’in çalışma odasına işaret ediyordu.
Sessizce merdivenleri tırmandım. Kapı hafifçe aralıktı. Morren, masanın üzerine serilmiş devasa bir parşömenin başında, mum ışığında tek bir noktaya odaklanmıştı. Masanın üzerindeki kağıtlarda karmaşık mühür haritaları çiziliydi. Ancak dikkatimi asıl çeken şey, Morren’in kollarındaki derinin altına bir sarmaşık gibi işlenmiş parıltılı çizgilerdi.
Bu damar benzeri izler mühürle doğrudan bir bağ kurmuş gibi gözüküyordu. Morren bu çizgiler sayesinde mührün durumunu görüyor, sızıntının nabzını doğrudan kendi bedeninde hissedebiliyor gibi gözüküyordu. Peki bunu nasıl almıştı?
Çocukların ve teyzelerin bahsettiği, geceleri insanları adıyla çağırıp kül eden o gizemli kadın Morren değildi. Kasabalılar o tekinsiz kadının varlığını ve kasabaya çöken bu uğursuzluğu Morren'in varlığına bağlayıp ondan ölesiye korkuyorlardı. Oysa Morren'in yaptığı tek şey, kollarındaki bu canlı haritaya bakarak mührün kaçınılmaz çöküşünü izlemekti.
"Kapıyı kilitlemeyi unutmuşum," dedi Morren, başını kağıtlardan kaldırmadan. Sesi her zamankinden daha yorgun, daha pürüzlüydü. "Şımarık bir çocuk kılığında meydanda elma çalmanın sana bilgi getireceğini sanıyordun ama sadece zaman kaybettin."
"Zaman kaybeden ben değilim," dedim kapının eşiğinde durarak. "Kasabalılar evlerine kapanmış, olan biten her felaketi senin uğursuzluğuna bağlıyor Morren. O fırıncı çırağını öldüren gizemli kadının da senin eserin olduğunu düşünüyorlar."
Morren yavaşça ayağa kalktı. Yüzü bembeyazdı, kollarındaki çizgiler sızıntının etkisiyle ritmik bir şekilde parıldayıp sönüyordu. "O kadın... o gölge benim eserim değil," diye fısıldadı kollarındaki parıltıya bakarak. Hiç bilmiyordum sanki. Devam etti,"Ama mühür sarsıldığı için o tekinsiz varlık buraya, sızıntının kokusuna çekildi. Kollarımdaki izler mührün daha da zayıfladığını gösteriyor. O kadın sadece bir başlangıç."
Bunu annemin koyduğu adım kadar iyi biliyordum, ama neden Morren’in kolunda bu mühürün izleri olduğunu anlayamıyordum. Başıma iş açmaması için kurculamadım ve onu orada bırakıp üst kattaki dükkandak teli koltuğa yaslandım.
Önümde sarı perimle mevi peri uçuşup birbirlerine birşeyler anlatıyorlardı. Kehaneti bize söyleyen bu perilerdi ve bunlardan daha beş tane vardı. Bir nevi kralın emirlerini ve kehanet hakkındaki bilgileri bize iletiyorlardı.
Bilmem kaç yüzyıl önceki anılarını birbirlerine hatırlatıyorlardı, Tanrı aşkına bunlar ne kadar yaşamıştı böyle?
Ertesi günün öğleninde yine çocuk kılığımla fırının önünde vakit geçiriyordum. Hava hissedilir derecede ağırlaşmıştı. Gökyüzündeki bulutlar normalin aksine gri değil, çürük bir mor tonda süzülüyordu. Güneşin ışığı bu mor bulutların arkasından sızarken, sanki dünya zehirli bir perdenin arkasındaymış gibi görünüyordu.
Sokaklarda yürürken havada garip, çürümüş ot kokusuna benzer bir koku aldım. Toprağın rengi batıya doğru gittikçe grileşiyor, bitkiler daha canlı renklerini yitirip soluk birer kül rengine bürünüyordu. Batı koruluğuna yaklaşan bir sokakta durdum. Sokağın sonundaki evlerin duvarlarında, mühür sızıntısının yarattığı 'Bozulma'nın etkileri açıkça görülüyordu. Duvarlardaki taşlar, sanki yavaş çekimde eriyormuş gibi aşağıya doğru sarkıyor, ahşap kirişler ise kararıp ufalanıyordu.
Fırının önündeki yaşlı kadınlar fısıldaşıyordu. "Batıdaki o karaltıyı gördün mü hanım?" diyordu biri sesini kısarak. "Toprak bildiğin kül gibi ufanıyor. Eczacı Morren bile oraya gidemiyor artık. O kadın... o gölge kadın bu gece kasabayı basacak diyorlar."
"Eczacı ne yapsın?" dedi diğeri. "O da evine kapandı. O uğursuz kız tepeden inmiyor zaten."
Bu söylentileri duyduğumda çocuk kılığında insanlarla dalga geçmeye, "Siz iyice kafayı yemişsiniz, hayalet diye bir şey yok ki! Hepiniz koca koca pençeli yaratıklardan korkan korkaklarsınız!" diye bağırıp kaçmaya devam ettim ama içten içe bu lanet ‘bozulma’ ya sövüyordum. Kulağımdaki sarı peri de, Morren'ın mavi perisi de dehşet içindeydi. Bu sıradan bir efsane değildi; İkinci Mühür’ün tamamen çatırdadığının ve yaklaşan büyük yıkımın habercisiydi. İkinci mühür hiç normal bir mühür değildi. Bir zamanlar yeryüzünü solutan bir kadının ordusunun ve halkının mührüydü bu. En azında efsane kitaplarında bu yazardı.
Tüm gün yine kasabada gezindim ama en sonunda akşamüstü çocuk kılığımdan çıkıp tepeye, dükkana döndüm. Morren tezgahta yine ot eziyordu ama ellerinin hafifçe titrediğini, tokmak sapını daha sıkı kavradığını görebiliyordum. Yüzü kireç gibi beyazdı ve gri gözleri, dükkanın kasvetli ışığında huzursuzca geziniyordu.
Çaktırmadan tezgaha yaslandım. "Söylesene Morrein... Bir mühür çatırdadığında... Mesela etrafta siyah çubuk gibi garip şeyler belirip insanları yaratığa dönüştürebilir mi? Ya da gökyüzü morarıp toprak küfe dönüşür mü?"
Morren elindeki tokmakla kalakaldı. Bakışları keskinleşti, gri gözlerinde ilk kez gerçek bir endişe belirdi. "Bunu da nereden çıkardın? O bahsettiğin şey, bir mührün sızıntısıdır. Bir mühür zayıfladığında karanlık varlıklar o yarıktan beslenmek için üşüşür. Dünya o yarığın etrafından çürümeye başlar. Sen o söylentileri nereden duydun?"
"Hiç," dedim cebimden çıkardığım elmayı ısırırken. "Çocuklar sokakta saçma sapan masallar anlatıyordu da, sallıyorlar sanmıştım."
Morren da bu söylentileri duyuyordu ve hiç şaşırmıyordu. O da biliyordu. Kehanet yanılmamıştı. Antik mühürler kırılmaya, çözülmeye başlamıştı. Dünya, gerçekliğin katmanları birbirine geçerek çökmeye doğru sürükleniyordu. Kasabalılar korkmakta haklıydı ama sığındıkları o ahşap evler onları yaklaşan felaketten koruyamayacaktı. Bu mühürleri tamir etmenin tek yolu, ‘onları’ bir araya getirip o kadim mühür düğümlerini yeniden atmaktı. Ve Morren, o kişilerden biriydi. Prensesin kehanetide asla yanılmazdı.
Üçüncü günün akşamı, dükkana geri döndüm. Morren tezgahın arkasında, yine o kasvetli ışıkta otlar eziyordu. Üç gündür ona yaptığım tüm baskılara, tartışmalara, pazarlıklara rağmen bana her defasında aynı soğuk cevabı vermişti: "Sizinle gelmiyorum."
Sözle ikna edilemeyeceğini tamamen anlamıştım.
Pelerinimi geriye atıp tezgahın tam karşısında durdum. Yüzümdeki o alışılmış, alaycı ve küstah gülümsemeyi takındım.
"Pekala Morren," dedim rahat bir sesle. "Artık seni ikna etmek için dil dökmeyeceğim. Pes ediyorum."
Morren şüpheyle başını kaldırdı. "Gerçekten mi? Sonunda akıllandın mı?"
"Sayılır," dedim tezgaha doğru eğilerek. "Sadece olayı daha eğlenceli bir hale getirelim diyorum. Aramızda bir meydan okuma yapalım."
Morren kaşlarını çattı. "Meydan okuma mı?"
"Kurallar çok basit," dedim parmaklarımı sayarak. "Bir iddiaya giriyoruz. Eğer sen kazanırsan, pılımı pırtımı toplayıp bu tepeden defoluyorum. Bir daha da kehanet diye karşında bitmiyorum."
Morren gözlerini süzdü, ilgisini çekmişti. "Ya sen kazanırsan?"
"Eğer ben kazanırsan," dedim gözlerimin içindeki o tehlikeli parıltıyla, "Benimle ve diğerleriyle geleceksin. Kehanetteki yerini alıp o kırılan mühürleri tamir etmemize yardım edeceksin."
Morren hiç düşünmedi bile. Kendine güveni en az benim kadar, hatta benden fazlaydı. Benim gibi ciddiyetsiz bir gezginin kendisini yenebileceğine asla ihtimal vermiyordu. Yüzünde ilk kez hafif, kendinden emin bir tebessüm belirdi.
"Kabul," dedi Morren soğuk bir kararlılıkla. "Şartlarını kabul ediyorum."
Genişçe sırıtıp sağ elimi tezgaha doğru uzattım.
"Sonunda aynı fikirde olduğumuz bir şey bulduk, Morien."
Morren’ın yüzündeki o kendinden emin ifade anında düştü. Kaşlarını çatarak uzattığım elime ve yüzüme baktı.
"Adım Morren."
Hiçbir şey olmamış gibi sırıtmaya devam ettim, elimi havada sallayarak.
"Biliyorum."