3. bölüm / 3
KADERE RAĞMENBölüm 2
Bölümler 3Şu an: Bölüm 2
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
AURELIA
"Ben de vicdan yapıyorum geciktim, beklettim diye. Yarım saattir seni bekliyorum. Neredesin sen?"
"Pardon hanımefendi," dedi. O buz gibi, hissiz sesiyle. "Dışarıda ışığınız gözlerimi kör etti. Gözümü açabilsem daha çabuk gelirdim."
Eh haklı olabilirdi. Ama bu altta kalacağım anlamına gelmiyordu.
"Abartma o kadar da fazla ışık olmuyor."
Kaelen masaya yaslandı. Boynundaki Labradorit, Güneşin ışıklarıyla çok güzel parlıyordu.
"Bu mu az ışık? Yarın bu toplantı Ay Krallığı'nda gerçekleşecek, bakalım o zaman bu ışığınız orayı aydınlatmaya yetmediğinde yetişe bilicekmisiniz."
"Erken çıksam yetişirim."
"Gayet erken çıktım," dedi hemen, tartışmayı kesmek ister gibi. "Neyse bu kavganı uzatmanın manası yok, zaten zamanımız gitti. Bir dahakine yetişirim hanımefendi, şimdi konuşmamız gereken bir tutulma var."
Bu kadar mıydı yani?
Ben daha fazla inatlaşmasını, sinirlenmesini, o mükemmel hissiz maskesinin çatlamasını beklemiştim. Hoş, kimden bekliyordum ki?
"Tamam, hemen konuşup bitirelim zaten benim bundan çok daha önemli işlerim var," dedim.
Ne işim vardı acaba? Hiçbir işim yoktu. Sarayda oturup kitap okumaktan başka hiçbir işim yoktu. Ama bunu onun bilmesine gerek yoktu.
Kaelen beni duymamış gibi davrandı. Pelerininin arka cebinden eski, kenarları yanmış bir harita çıkarıp masanın üzerine serdi.
Haritada 5 nokta vardı. Bazıları Güneş Krallığı'nı, bazıları Ay Krallığı'nı gösteriyordu.
Haritayı incelemeye dalmışken o konuşmaya başladı. Sesinde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu.
"Bu tutulmayı gerçekleştirmek için 10 aşamadan geçmemiz lazım. Bu gördüğün noktalar bu aşamaların nerede olacağını gösteriyor."
Kaşlarımı çattım.
"İyi de burada sadece 5 nokta var."
"Kalanları diğer kainat haritasında var."
Kalbim hızlandı.
"Yani bu aşamalar sadece Güneş ve Ay Krallığı'nda gerçekleşmeyecek, diğer krallıklara da gideceğiz öyle mi?"
Diğer krallıklara sadece birkaç kez ailemle gitmiştim. Ama hiç gezmemiştim. Bu fikir beni bayağı heyecanlandırmıştı.
"Aynen öyle," dedi. Sanki markete gidecekmişiz gibi düz bir sesle.
Nasıl bu kadar hissiz olabiliyordu? Nasıl hiçbir şey hissetmiyordu? Ben olsam kesin pişman olurdum. Hislerinden vazgeçmek...
"21 mart tutulma günü o zaman."
"Ne? İyi de tutulmadan 2 ay önce buluşmamız lazım daha 3 ay var, niye şimdi buluşuyoruz?"
"Çünki bu aşamalardan önce yapmamız gereken 5 görev var," Yani? Bu sprumun cevabı değilki.
"Ne gibi görevler?"
"Gölge Geçidi. İlk görevimiz bu. Ve geçit şimdi tam açılmadı, 2 gün sonra açılacak ve bizim o zaman kapatmamız lazım. Senin yarın Ay Krallığı'na gelmenin de en büyük sebebi bu. Geçidi göreceğiz ve deneme yapacağız."
"Ama onu daha önce iki tarafın kralları kapatıyordu, şimdi neden biz yapıyoruz?"
"Doğru," dedi. "Krallar yapıyordu çünkü varisler daha seçilmemişti. Tutulmayı gerçekleştirebileceğimizi kanıtlamak için bu görev bize verildi."
"Bunu başarabilir miyiz, o geçit son açıldığında..."
"2000'e yakın halktan insan ölmüştü, biliyorum," diye cümlemi kesti. Yüzü hala ifadesizdi. "Merak etme, başaramazsak bile geçidin açık kalmasına Krallar izin vermez ama görevden atılırız. Bu yüzden başarmamız lazım. Ve buluşmayı 3 ay öncesine çekdim. 2 ay içinde 15 tane şeyi yapamayız. Bu 1 ay boyunca görevlere odaklanmalıyız"
"Anladım." Herşeyi hesap etmişti, acaba hepmi böyle plancıydı, nasıl biri olduğunu öyrenmek istiyordum ama şimdi sorarsam hiçbirine cevap vermezdi. Mesela nasıl olur da hiç sıkılmazdı acaba? Boş zamanlarında ne yapıyordu? Kitap mı okuyordu? Kılıç mı çalışıyordu? Ve neden bu benim şu an bu kadar ilgimi çekiyordu? Bunu sadece ve sadece hissiz olduğu için duyduğum bir merak olarak kabul ettim. Başka açıklaması olamazdı. Olamazdı.
Gözümün önünde parmak şıklatmasa, yüzüne bakarak düşüncelere daldığımı anlamayacaktım. Bu çok utanç vericiydi.
Ama bu onun pek umrundaymış gibi görünmüyordu.
"Neyse artık konuşacak başka birşey kalmadı, gitme vakti." Çok sabırsızdı ve anladığım kadarıyla pek fazla konuşmayı da sevmezdi, sıkıcıydı ama ayağa kalktığımda kapıyı açıp geçmemi beklemesi hoşuma gitmişti en azından nezaket kurallarını biliyordu, annesinden öğrenmiş olmalıydı.
İkimizde çıktıktan sonra gitmesi için bekledim. O gitmeyince ben diğer tarafa dönüp yürümeye başladım. O sırada arkamdan onun da yürüme hatta koşma sesini duydum, döndüğümde gözlerini kırpıştıra kırpıştıra bana yetişmeye çalışıyordu, penguen gibi yürüyordu,çok komik görünüyordu ve ben kendimi daha fazla tutamadım, gür bir kahkaha atdım.
Biraz sonra kendime hakim olduğumda kendini sinirli göstermeye çalışan, kaşlarını çatmış ama aslında sinirlenemeyen yüzüne baktım.
"Pardon, penguen gibi yürüyordun da kendimi tutamadım."
"Sana eve kadar eşlik etmek isteyende kabahat. Bu kadar ışığı ne milletin gözüne sokuyorsunuz anlamadımki." diye söylenerek önden yürümeye başladı.
Bana eşlik etmek içinmi burdan geliyordu? Kendisimi istemişti acaba yoksa nezakettenmi geliyordu. 2-ci ihtimal daha olasıydı, anlaşılan annesi bir kadınla nasıl davranmalı olduğunu iyice öğretmişti.
Ona yetiştiğimde artık yolu yarılamıştık ve hala tek kelime etmemiştik. Ve ben ağzımı açmazsam onun konuşacağı yoktu bu belliydi ama ne diyeceğimi bilmiyordum. Bir anda fark ettiklerimle sonunda bir konu bulduğum için sevinmiştim.
"O zaman sen 10 yaşında hisleri kabul ettin dimi?"
Yüzüme bunu nerden biliyorsun gibi baktı. Ve bunu sesli de sordu. "Nerden biliyorsun? Bunu bizim krallıkta bile çok kişi bilmez, herkese etmediğimi söylemiştik."
"Biliyorum, buralara kadar geldi haberin 10 yaşında çocuk hislerinden vazgeçti diye. Ama sen hislerin, duyguların nasıl olduğunu, nerde kullanman gerektiğini biliyorsun. Az önce sana güldüğümde sinirli değildin ama kendini öyle göstermek için kaşlarını çattın."
"Yani? Bu 10 yaşımda vazgeçmediğimi kanıtlamaz."
"Kanıtlar. Hangi duyguları yaşamalı olduğunu, nasıl tepki vereceğini sadece çok yakın zamanda vazgeçmiş biri bile bilir. Çünki hala hislerin nasıl birşey olduğunu hatırlıyor sadece hissetmiyor. Ama yine de bu seninde unutmayacağın anlamına gelmiyor sadece üstünden fazla zaman geçmedi, daha dün vazgeçtin."
"Ya unutmazsam?" Dediklerim ona mantıklı gelmiş olucak ki, nerden anladığımı sorgulamıyordu.
"Unutmamak gibi bir ihtimalin yok ama eğer az önce yaptığın gibi kaşlarını çatıyorsan falan demekki unutmamak için kendine hatırlatıyorsun." Acaba gerçekten öylemiydi şimdiden pişmanmı olmuştu.
Düşüncelerimi okuyormuş gibi "Öyle birşey yok, aklımda tutmaya çalışmıyorum ve pişmanda değilim." diğerek geçiştirdi. Ama ben içgüdüsel olarak pişman olduğunu düşünmeden edemedim.
Bu konunu bir daha açmadım, daha doğrusu açamadım çünki artık saray kapısına varmıştık.
Elime bir rulo kağıt uzattı ve ne olduğuna bakamadan açıklama yapmaya başladı.
"Yarın burada yazan yere gel, gecikme."
"Merak etme ben senin gibi değilim, senden önce orda olucam." Deli ediyordu.
"Görücez bakalım." Diğerek gitmek için hazırlanıyordu ki onu durdurdum.
"Burada bekle, hemen geliyorum." Dedikten sonra hemen saraya girdim ve odama koştum. Arkadaşım dünyaya gittiğinde bana neydi adı gözlük evet gözlük hediyye etmişti. Sihah bir gözlüktü ve taktığında gerçekten Güneş ışığı zayıflıyordu. Sonunda bulduğumda 20 dakikadır aradığımı fark ettim. Büyük ihtimal gitmiştir bu kadar beklemez diye düşünüp saray kapısını açtığımda onu karşımda görünce sebepsizce sevinmiştim. Gitmemişti.
"Gideceğini düşünmüştüm."
"Bekle dedin bekledim." Gülümsedim, bu günü düşünürsek belkide ilk defa samimi bir şekilde gülümsemiştim, oysa gülümsememe anlam veremez şekilde bakıyordu. Üzerinde durmayıp hemen büyük bir hevesle elimdeki gözlüğü ona uzattım.
"Al. Bu güneş gözlüğü, ışıkta görmeni kolaylaştırır."
Denemek için taktığında ters bir şekilde taktığını fark ettim ve yine kahkahamı tutamadım. En azından gözüne takmıştı. Düzeltmek için ona yaklaştım aslında elimi kaldırsam yetişiyordum ama o kolaylaştırmak için aramıza mesafe açıp kafasını yüzümle aynı hizada olucak kadar eğmişti. Ama mesafeni biraz fazla açmıştı şimdi de yüzü uzaktaydı
"O kadar geriye gitmene gerek yoktu, yüzün uzakta kaldı."
"Öyle yakından eğilirsem rahatsız olucağını düşündüm." Evet, rahatsız olurdum ama düzeltmek için yaklaştığım için birşey söyleyemezdim. Bunu onun düşünmesi çok ince bir davranıştı.
Gözlüğü çıkarıp doğru taktığımda başını kaldırdı. İşe yaramıştı, gerçekten artık gözünü kırpmadan etrafa baka biliyordu.
"Teşekkür ederim, gerçekten işime yaradı." Gerçekten hisleri olmayan birine göre fazla nezaketliydi. Tamam teşekkür etmesi gereken birşeydi ama bunu onun demesini beklemiyordum. Herhalde daha düne kadar hisleri olan biri olduğu için böyleydi.
"Rica ederim."
"Ben artık gideyim o zaman geç oldu. Yarın görüşürüz."
"Görüşürüz." O gidene kadar arkasından baktım, az önceki gibi yürümüyordu artık o an fark ettim, yürüyüşü bile asildi. Ve günümü özet geçicek olursak iyi geçti aslında. Evet soğuktu, konuşmayı sevmezdi ama kötü değildi. Oysa ailem hep düşman ve kötü diye bahsederdi.
Sabah olduğunda kiyafetimi pek düşünmedim, nede olsa göreve gidiyordum. Beyaz pantolon olan ve fazlasıyla altın detayları olan takımımə giydim. Ve aynı takımın pelerinini de taktıktan sonra hazırdım. Saçlarımı yine açık bırakmıştım toplamayı pek sevmezdim, tacımı da taktıktan sonra nihayet saraydan çıktım. Tamam erken çıkmamıştım ama en azından zamanında çıkmıştım gecikmezdim hatta yarım saat erken varırdım. Eğer yolu bula bilirsem ve bulucaktım ne kadar karanlık ola bilirdi ki.
Kahretsin keşke gurur yapmayıp Kaelen'in ışık teklifini kabul etseydim. An itibariyle Ay Krallığına varmıştım ama hiçbir şey görmüyordum. Bendeki ışık burayı aydınlatmaya yetmiyordu. Daha sihirli gücüme bile sahip değildim neyin özgüveni bu Aurelia. Buluşmaya da daha yarım saat vardı. Kaelen gelirmi acaba ya. Yok gelmez dün o kadar laf ettim inadıma gelmezdi.
"Küçük hanım"
Arkamdan gelen sesle irkildim, hemen kendimi korumak için dövüşmeye hazırlanacaktım ki döndüğümde karşımdaki Kaelen'den başkası değildi, onu gördüğüme bu kadar sevineceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.
KAELEN
Görüşmeden sonra sadece görev için çalıştım, bir anlık başımı kaldırdığımda masanın üzerinde duran gözlükler gözüme çarptı.
Aurelia'nın bana bakarken gözlerinde ufak bir düşmanlık vardı. Belki de ailesi ona bizi düşman diye tanıttığı içindi.Bense ona karşı düşmanlık bile beslemiyordum.
Saraydan çıktığımda diğer yolla buluşma yerine gitmem gerekiyordu ama ben şuan Aurelia hanımı karşılamak için girişe gidiyordum. Çok dikbaşlıydı. Muhtemelen şuan kapıda karanlıkta kalmıştı ışığının Ay Krallığında zayıfladığını bilmiyordu.
Giriş kapısından çıkıp bahme kapısına giderken arkamdan Cael'in sesini duydum. Yine başlıyoruz.
"Abicim dünkü randevun nasıldı?"
"Acelem var Cael. Sonra konuşuruz," diyerek yoluma devam ettim.
"Ne acelesi bu?" diyerek yanımda belirdi.
"Aurelia şimdi hiçbir şey göremez, onu almaya gidiyorum."
Cael'in gözleri bir anda parladı.
"Ooo siz daha geçen gün hislerinizden vazgeçmediniz mi, ne bu kızı düşünmeler falan?"
"Zamanımızdan gidiyor, bir an önce çalışmamız lazım o yüzden. Ne düşünmesi."
"He, kesin öyledir," diyerek benimle bahçe kapısına yürümeye başladı. "Ben de geliyorum seninle. Söylesene kız güzel mi gerçekten soruyorum."
"Öyle zaten. Ayrıca madem geliyorsun kendin görürsün, bana niye soruyorsun."
"Yok ona bakamam, sana verdik. Hani güzelse bir dahaki sefere arkadaşını falan getirsin diye dedim."
"Sana verdik ne be. Eşya mı bu kız, doğru konuş. Ayrıca sen ne merak saldın bu Güneş Krallığı kızlarına, git bizim halkın kızlarına bak, onların nesi var, hepsi güzel."
"Güzeller zaten ona ne şüphe de hisleri yok be hiçbirinin, ben aşk yaşamak istiyorum."
"Neptün'e git o zaman."
"Ne istiyorsun sen Güneştekilerin nesi var?"
"Onlar düşmanımız lan. Sadece bu tutulma için ateşkes yaptılar, sonra yine aynı vaziyet olacak."
"Sizin düşmanınız, benim değil," diyerek sırıtmaya başladı.
Tam ona bir şey diyecekken başımı kaldırdım.
Ve o kadar toz, duman ve karanlık bir ortamın içinde tamamen zıt duran altınlar içinde parlayan kızı gördüm.
Düşündüğüm gibi ışığı az bir mesafeyi aydınlatmaya yetiyordu. Ona seslendiğimde öyle bir arkasını döndü ki, bildiği tüm dövüş tekniklerini denemeye hazırlanıyordu sanki. Beni gördüğündeyse bu karanlıkta bile nasıl sevindiğini gördüm. Omuzları bir anda rahatlamıştı.
Ama yanına gittiğimde yine o dikbaşlı tavrından ödün vermeyeceğini çok iyi biliyordum.
AURELIA
Kaelen gelmişti.
İyi ki de gelmişti, yoksa ben buradan nasıl gideceğimi hiç bilmiyordum. Ay Krallığı'nın girişi kapkaranlıktı ve benim ışığım yetmiyordu. Ama yine de, dün o kadar dik başlı olduktan sonra burada kendimi zayıf gösteremezdim.
"Aaa burada buluşmayacaktık, neden geldin?" dedim. Sesimi en havalı şekilde çıkarmaya çalıştım.
Kaelen aramızda 2 adım mesafe kala durdu.
"Bakıyorum da ışığınız bu kadar karanlığı aydınlatmaya yetmedi. Yolu göstermek için geldim."
Gülümsedim. İyi ki gelmişti. Biraz daha inat edicektim ki Kaelen belindeki özel kılıcı yere vurdu.
Bir anda...
Sanki bütün Ay Krallığı aydınlanmıştı.
Kılıcın değdiği yerden gümüş bir ışık dalgası yayıldı. Taş yollara, binalara, gökyüzüne kadar. Güneş kadar güçlü aydınlanmamıştı ama beyaz ışıkla Ay Krallığı çok güzel görünüyordu. Şuan bahçenun giriş kapısında olmalıydık ve önümüzdeki saray sanki özel taşlardan yapılmıştı Ayın ışığıyla o daşlar parlıyordu ve muazzam görünüyordu.
Bir an Kaelen'in yanından öksürük sesi geldi ve bakışlarım o tarafa döndü.
Yanında bir adam daha vardı. Neredeyse aynı boydalardılar ama bir tık Kaelen daha uzundu. Daha çocuksu ama yine de yakışıklı bir yüzü vardı. Kaelen gibi beyaz tenliydi ama onun gözleri gri değildi, bildiğimiz maviydi. Tıpkı Kraliçe Nerith gibi.
Herhalde Kaelen'in kardeşiydi.
Ona baktığımı anlayınca kocaman bir şekilde gülümsedi ve elini uzattı.
"Merhabalar, ben Kaelen'in kardeşi Cael."
Anlaşılan o, hisleri kabul etmiş biriydi. Kaelen gibi soğuk değildi. Gülümsemesi sıcaktı.
"Memnun oldum, ben de Aurelia, Güneş Krallığı varisi."
"Biliyorum, sizi gayet iyi tanıyorum. Abim sizden çok bahsetti. Ama bence güzelliğiniz hakkında yanılmış, söylediğinden kat kat daha güzelsiniz."
Kaelen benden mi bahsetmişti?
Bir de güzel olduğumdan mı bahsetmişti?
Ne?
Kaelen'in yüzüne baktığımda yüzünden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Bu adam hislerinden vazgeçecek zamanı mı bulmuştu? Kardeşi Cael'in boynuna sakin bir şekilde, gerçekten sakin bir şekilde şaplak vurup "Kes sesini" demekten başka bir şey yapmamıştı.
Daha ben şoku atlatamadan Kaelen yüzünü bana çevirdi.
"Öyle birşey yok" diyerek inkar etmişti bense onun gözlerine bakmakla meşguldüm. Ay ışığı yüzüne vururken gri gözleri Ay gibi parlıyordu ve gerçekten çok güzeldi.
"Hadi Aurelia, işimiz uzun. Cael sen de saraya dön," dedi. Heh, mesai de başladı. Bir rahat yoktu. Yine görev derdindeydi.
Cael ile bir kez daha tanıştığıma memnun oldum sohbetini ettikten sonra ayrıldık, o saraya geri döndü bizse halkın arasına karıştık.
Vay canına... Buradaki kadınlar da bayağı güzeldi. Hepsi bembeyaz tenliydi. Hiç sarışın yoktu ama beyaz saçlılar da vardı ve özellikle de onların çok ayrı bir havası vardı.
Ama hepsini birleştiren bir özellik vardı.
Hissizlik.
Gözlerine baktığım anda anlıyordum. Hiçbir şey yoktu. Ne sevinç, ne üzüntü. Şuan mesela bizim halkın arasında olsak hepsinin gözleri üzerimizde özellikle farklı olan Kaelenin üzerinde olurdu ki, dün zaten öyle olmuştu. Burdaysa kimse de merak duygusu yoktu o yüzden bakmıyordu.
"Sanki sadece hayatta kalmak için yaşıyorlar," diye düşündüm.
Önümde yürüyen Kaelen durmadan cevap verdi:
"Öyleler zaten. Burada kimse yaşamaktan zevk almaz, sadece hayatta kalma mücadelesi."
Bu benim kalbimi acıtmıştı, duygular olmalıydı herkeste. İster iyi biri olsun, ister kötü. O hissi yaşamalıydı.
Ben böyle düşüncelere dalmışken birden köşeyi döndük ve karşımızda kocaman bir kaya belirdi.
Ama kaya değildi.
Devasa, simsiyah, üzerinde ay sembolleri oyulmuş bir kapıydı. Üzerinden siyah dumanlar sızıyordu. Ve o dumanların arasından fısıltılar geliyordu.
Gölge Geçidi'nin kapısı.
"Geldik," dedi yanımda duran Kaelen alçak sesle. "Geçidin kapısı."
Elini kapıya koyduğunda kapı titredi. Ve arkasındaki o 2000 kişinin çığlığını içinden duydum.
Kaelen bana döndü ve elini tutmam için uzatdı.
"Korkmuyorum." Gerçekten korkmuyordum ama tutduğu eli de geri çevirmedim. Eli de karakterine zıt olarak çok sıcaktı, içim ısındı falan demek isterdimde yok. Tıpkı karakteri gibi elide çok soğuktu.
"Biliyorum, korkmuyorsun. Hakkında çok duydum özellikle cesur olmanla ilgili. Sadece sen buraya ilk defa geliyorsun ve yol biraz engebeli düşmemen için elini tutuyorum."
Kaelen avucunu kapıya bastırırken diğer eliyle kılıcın kabzasına dokundu. Özel gücü yoktu tüm sihir kılıctaydı. Kılıcındaki mavi taş bir anda parladı. Kapıdaki semboller de onunla birlikte parladı ve kapı gıcırdayarak açıldı.
İçeri kapkaranlıktı ve yol gerçekten çok kötüydü. Ama bu yol uzun sürmedi, sola döndüğümüz anda geniş bir yere vardık. Ayın ışığı çok cılız bir şekilde içeri doluyordu ama yinede etrafı görmeye yetiyordu.
Ortada kocaman, dönen bir kara delik gibi bir şey vardı. Sürekli dönüyor, etraftaki taşları, tozları içine çekiyordu. Gölge Geçidi dedikleri şey buydu. Ve tavandan yarasa gibi ama yarasadan daha büyük yaratıklar sarkıyordu ve sanki şeffaf bir katmanla kaplanmıştı. Anladığım kadarıyla girdaptan besleniyorlardı.
Ben etrafı incelerken Kaelen kılıcını çekti. Kılıcındaki taş parladı. Tüm gücüyle girdaba doğru bir ışık dalgası fırlattı.
Işık girdaba çarptı...
Ve girdap ışığı yuttu.Daha da büyüdü.
Kaelen geri savruldu.
"Olmadı! Güç verdikçe büyüyor!" diye bağırdı.
Tam o anda 2 yaratığın şeffaf katmanı çatmaya başladı Kaelen'in gücü girdabın gücünü artırmıştı ve bu da yaratıkların büyümesine sebep olmuştu.
Kaalen beni duvarın arkasına çekti.
"Merak etme sana zarar gelmiyecek, buraya gelmezler."
"Dur! Bende seninle savaşıcam." Gerçekten yanlız başına halletmeyi düşünmüyordu değilmi?
"Aurelia daha sihirli eşyanı vermediler, nasıl karşılık vericeksin?"
"Sen beni fazla hafife alıyorsun Ay varisi. İzle şimdi, biri senin biri benim." Anlaşılan benim kim olduğumu daha bilmiyordu.
"Yapa bileceğinden eminmisin?"
"Şüphen olmasın, sen kendi yaratığını düşün." Dememle yaratıklar şeffaf katmanı kırıp içinden çıkmıştı. Gerçekten korkunç görünüyordular ama gözleri yoktu, bizi görmüyorlar sağa sola kafalarına göre uçuyorlardı. Büyük ihtimal kokuyla haraket ediyorlardı.
Kaelen "Sana güveniyorum, eğer yardıma ihtiyacın olursa seslenmen yeterli." Diğerek yaratıkla savaşmaya başlamıştı.
Bende arkamdan 3 tane bıçağımı çıkardım. Kendi krallığımda bıçak atma talimi yapıyordum kendi kendime, sihirlerime kavuşana kadar ve bundan kimsenin haberi yoktu. Sihirli değildi, sadece çelikten yapılma büyük bıçaklardı. Ama çok keskindi.
Bıçağı yaratığa fırlattım. Ama olmadı, çok hızlıydı ve uzaktaydı bu mesafeden böyle uçmaya devam ederse vuramazdım. Kaelene baktığımda omzundan kanlar aktığını gördüm. Yaralanmıştı ve yaratık hep o yarayı hedef alıyordu. Bir dakika kan kokusuna geliyordu. Düşünmeden bıçakla avuç içimi kesip kanımı pelerinime sürtdüm ve pelerini yüzüme tutdum, bir planım vardı.
Yaratık kanın kokusunu almış olucak ki, üzerime uçmaya başladı ve pelerinimi ısırdı birkaç saniyem vardı ve o saniyede bıçağın birini yandan yaratığın boynuna sapladım ve yaratık gözüçün önünde yere yığıldı. Yapabileceğimi biliyordum. Arkamı döndüğümde beni izleyen Kaelen'le göz göze geldim. Gözlerinde hiçbir duygu yoktu, acaba olsa ne olurdu?
"Seni gerçekten hafife almışım, çok iyi iş çıkardın." Ouu ilk defa bana güzel birşey söylüyordu, şuan önemli işlerimiz olmasa bunun dalgasını geçerdim ama odaklanmamız gereken başka şeyler vardı.
"Teşekkürler, yapa bileceğimi söylemiştim. Şimdiyse bu geçidi nasıl kapatırız onu düşünelim."
"Güç işe yaramıyor daha da güçleniyor." Bu çok mantıksızdı. Bu kadar gücü bir girdap nerden alıyordu?
"Bu güç nerden geliyor?"
"Nasıl yani?"
"Yani bunun bir kökü, beslenme aracı falan olması lazım." Bunu söylerken etrafı birkez daha incelemeye başladım. Tavandaki sarkıtlar dikkatimi çekti bakıldığında karma karışık bitki gibi duruyordu ama hepsi girdaba doğru uzanıyordu.
"Sarkıtlar." Dememle Kaelen'in de bakışları benimle aynı anda yukarı döndü.
"Sarkıtlar ona enerji taşıyor. Biz eğer girdaba değil, köklerine vurursak, gücü tükenir ve açlıktan kapanır."
"İnan bana hislerim olsaydı, ömrü hayatımda bu kadar şaşıracağım bir an olmazdı. Bunu nasıl farkettin daha önce kimsenin aklına bunlar gelmemişti."
"Siz sadece görünen tarafı yok etmek derdindesiniz. Dünyada bitkiler var biliyormusun onları?"
"Evet." Ne alaka der gibi bakıyordu.
"O bitkilerin kökü toprağın altında yani görünmeyen tarafta. Eğer onun toprağın üstündeki görünen tarafını kesersen sadece bir süre çıkmaz. Sonra yine eskisi gibi olur. Ama eğer kökünü koparırsan"
"Bir daha asla çıkmaz."
"Aynen öyle."
"O zaman bu sarkıtları kesmek sadece bir süreliğine iş görür, sarkıtların kökünü nasıl kurutucaz?"
"Onu bana bırak. Aklımda birşey var. Şimdi esas bu sarkıtları yarın nasıl kesiceğimizi bulmamız lazım."
"Onu buldum." Demesiyle merakım artmıştı.
"Hemen anlat."
"Plan şu, benim kılıcım sihirli, ama ne kadar güçlü atsam bile o kadar yükseğe ulaşmaz. Senin bıçaklarınsa sihirsiz ama keskin ve hafif yani atarsan sarkıtları vura bilirssin. Ben kılıcın ışığını senin bıçağına doldurucam, sende onları tavandaki o sarkıtlara saplayacaksın. Böylece onlar kesilir."
"Ooo güzel plan. Yarın iyi iş çıkarıcaz desene."
Gitmek için ayağa kalktım, buranın havası gerçekten çok boğucuydu. Kaelende ayağa kalkarken arkasındaki duvardan 3. bir yaratık çıktı. Sessizce. Kaelen görmedi.
"KAELEN ARKANA BAK!"
Düşünmeden elimdeki bıçağı fırlattım.
Bıçak yaratığın tam kafasına saplandı, Kaelen'e dokunamadan yok oldu.
Kaelen hedefi bu kadar çabuk tutturmama inanamaz gözlerle baktı, sonra yerde yok olan yaratığa.
"Hayatımı kurtardın."
"Borçlusun," dedim nefes nefese.
Ve sonra o geçitten yine el-ele çıktık.
Kaelen beni bahçenin giriş kapısına kadar eşlik etti bu süre zarfında tek kelime etmedi. Tam gidecekken Kaelen'in konuşmasıyla durdum ve yüzümü ona döndüm.
"Seninle tanışmadan önce bu tutulmanın gerçekleşmesinin çok zor olucağını düşünmüştüm, senin hakkında cesur derlerdi ama dikbaşlı kendini beğenmiş, kibirli, kimseyi düşünmeyen biri derlerdi. Hatta yalan yok hislerim olan zamanlarda partnerimin sen olmamasını istemiştim hatta bunun için bir mektup bile yazmıştım çünki, cesurda olsan, beceriksiz, aptal olduğunu düşünmüştüm. Babam her kadından böyle bahsederdi senden de öyle. Hatta ben itiraz ettiğimde ne güzel işte beceriksiz senin gücünü geçemez falan diyordu. Bence iğrenç bir düşünceydi. Benim nazarımda kadın dediğin güçlü olmalıydı, kendi ayakları üzerinde dura bilen, hatta benden bile güçlü ola bilirdi sıkıntı yoktu ama güçsüz olmasını hiç istemiyordum. Seni de istememem bu yüzdendi güçsüz olduğunu zannetmem. Ama şuan ve az önce gördüğüm kadınla iyi ki mektubum kabul görmemiş dedim. Hayatta kimsenin seni zayıflatmasına izin verme Aurelia. Bu gücünü kimseden saklama. Kimsenin senin arkandan güçsüz beceriksiz diye konuşmasına da izin verme. Dikbaşlı ol, yeri geldiğinde kendini beğenmiş ol, olurmu?"
Vay canına ilk defa bu kadar uzun konuşuyordu ve bu konuşması duygulanmama sebep olmuştu. Anlaşılan bu gece konuşulacak bazı konular vardı.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Eveet. Bölümün sonuna geldik. Bölüm aralarına yorum yapmanız önemli değil, sadece bölüm sonuna bölümle ve ya kitapla ilgili düşüncelerinizi yazmanız benim için önemli ve yeterli. Bir sonraki bölümde görüşmek üzeree
Bölüm etkileşimi
