2. bölüm / 2
Kabileye Açılan BedenSüfyan’ın Kan Bedeli
Bölümler 2Şu an: Süfyan’ın Kan Bedeli
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsanın kendi cehaletinin bedelini başkasının etiyle ödemesi, vicdanına saplanan en paslı bıçaktır.Eğer bu yazdıklarımı okuyorsanız, muhtemelen Miran’ın o bilgisayar ekranında yarım kalan feryadını da okumuşsunuzdur. Dostum, kardeşim, milimetrik hesapların ve rasyonel aklın adamı Miran... O gece, Çorum ile Amasya sınırındaki o lanetli vadiye sadece şehirden kaçmak, iki kadeh bir şey içip kafa dinlemek için gitmiştik. Haritada bile görünmeyen, asırlar önce terk edilmiş o Rum köyünün ortasındaki kapkara kuyuya baktığımızda, ikimiz de alkolün ve kibirin verdiği o aptalca özgüvenle doluyduk.Miran, o çukurun ağzına yakamadığımız plastikleri, çalı çırpıyı, teneke kutuları attı. Ama ben... Ben sütten çıkmış ak kaşık değildim. Rüzgâr kuyu ağzından o iğrenç, yanmış insan saçı ve zift kokusunu üflediğinde, duman yüzüme vurduğunda kahkahalarla gülen, "Daha çok çöp at, dipteki cüceleri yakarsın!" diye böğüren bendim. O kuyuya tüküren bendim. Biz o gece sadece bir tarihi kalıntıyı kirletmedik; bin yıldır o çukurun dibinde köylülerin adak kanlarıyla bastırılan, adları kutsal metinlerden silinmiş Süfyan-ı Zift kabilesinin mühür taşını yaktık. Onların zincirlerini kendi ellerimizle kırdık.Miran ilk kurbandı. Onu altı gün önce evinde yok ettiler. Bedenini bir kapı, ruhunu da o söndürdüğümüz mühür ateşinin yerine bir yakıt yapıp kuyunun dibine çektiler. Bense evimde, kapıları kilitli bir halde sıramı bekliyordum. Ta ki o geceye kadar...O gece saat tam 03:00’te, Miran’ın metnini tamamlayıp bilgisayarı kapattığım an, evimin koridorundaki havanın sıcaklığı birden kırk dereceye fırladı. Banyonun tavanından sızan siyah sıvı, koridorun parkelerine bir katran gibi yayılıyordu. Ve sonra... Dış kapının altındaki parmak kalınlığındaki boşluktan içeriye doğru simsiyah, kor gibi sıcak bir duman süzülmeye başladı.Kapının arkasından bir ses geldi.Bu, Miran’ın birinci bölümde tanımladığı o kolektif, binlerce yıllık kabile gürültüsü değildi. Bu doğrudan Miran’ın kendi sesiydi. Ama öyle bir çığlık, öyle bir yalvarış ki... Bir insanın boğazından böyle bir sesin çıkması imkânsızdı. Sanki boğazına erimiş kurşun dökülüyordu."Ömer! Aç kapıyı Ömer, ne olur aç!"Ahizeye dayanmış gibi kapıya vuruyordu ama vurma sesi değil, etin sıcak tahtaya yapışıp sökülme sesi geliyordu."Beni burada yakıyorlar Ömer! Etimi kemiklerimden tırnaklarıyla söküp ambarlarına atıyorlar! Derimin altına kor dolduruyorlar! Kuyuya gel Ömer... Beni o çukurdan çıkar, mühür taşını kaldır üzerimden! Yalvarırım, canımı alıyorlar ama öldürmüyorlar!"Gözlerimden yaşlar süzülerek kapının dikiz deliğine yaklaştım. Baktım.Aptal kafam... Keşke bakmasaydım.Kapının ardındaki şey Miran’dı ama görünüşü zihnimi felç etti. Yüzünün derisi erimiş, göğüs kafesine doğru akmıştı. Göz yuvalarının yerinde sadece duman tüten iki kapkara delik vardı. Dudakları yoktu; dişleri, etrafındaki yanmış siyah etin arasından sırıtıyordu. Her yalvardığında, ağzından yere koyu, kıvamlı bir zift damlıyordu. Onu orada, o sonsuz azabın ortasında bırakıp kaçamazdım. Ne olursa olsun, Miran benim yüzümden de o kuyudaydı."Geleceğim Miran!" diye bağırdım kapının ardından, sesim hıçkırıklarla boğularak. "Seni o çukurdan çıkaracağım!"O an kapının arkasından devasa, birden fazla boğazdan çıkan katılaşmış bir kahkaha yükseldi. Kapının altından sızan duman bir anda çekildi. Onlar bana saldırmamıştı; çünkü beni öldürmek değil, o kuyuya ayağımla gitmemi istiyorlardı.Hava aydınlanmadan evden fırladım. Artık bilimsel hiçbir açıklamanın, tıbbın ya da polisin beni veya Miran’ı kurtaramayacağını biliyordum. Bana bu ilimleri, toprağın altındaki bu karanlık soyu bilen biri lazımdı. Eskilerin "Hüddam" dediği, Süryani ve İbrani tılsımlarını çözen bir alim...Arabaya atladım. Şehir dışına, Sakarya’nın gürültüden uzak, dağ köylerinden birinde yaşayan ve bu tür ağır musallat vakalarıyla tanınan Molla Remzi adında eski bir havas üstadını bulmak için yola çıktım. Ancak Süfyan kabilesi yolda bana rahat vermedi. Arayışımı engellemek için doğrudan bedenime ve zihnime saldırmaya başladılar.Direksiyonu tutan ellerime baktığımda dehşete düşüm. Tırnaklarımın altı siyah bir kurumla kaplanmakla kalmamış, derimin hemen altında, sanki cildimin bir katman altında küçük, kızgın çakıl taşları gezinmeye başlamıştı. Parmağımla bastırdığımda o sıcak taşlar derimin altında kayıyor, bileğime doğru kaçıyordu. Boğazımdaki kuruluk dayanılmaz bir hal almıştı; yol boyu içtiğim litrelik suların hiçbiri kâr etmedi. Su, dilime değdiği an katı bir çamur ve yanık saç tadına dönüşüyordu. Gözlerimi her kırptığımda göz pınarlarımdan yaş yerine ince, gri bir kül dökülüyordu.Zihinsel saldırı ise daha acımasızdı. Araba radyosu kendi kendine açılıyor, cızırtıların arasından Miran’ın yalvarışları ve binlerce insanın boğuk cıvıltısı yayılıyordu. Telefonumun navigasyonu çıldırmıştı; beni Sakarya’ya değil, ısrarla rota değiştirerek Çorum’daki o lanetli vadiye, o kuyuya yönlendiriyordu. Yoldan geçen arabaların sürücülerine baktığımda, dikiz aynasından gördüğüm yüzlerin tümünün gözleri oyulmuş, dudakları siyah iplerle dikilmişti.Saatler süren bu cehennem yolculuğunun ardından, akşama doğru Molla Remzi’nin ahşap, eski evine ulaşmayı başardım.Molla Remzi, uzun beyaz sakallı, gözlerinde yılların yorgunluğu olan ama bakışları bıçak gibi keskin bir adamdı. Avlu kapısından içeri girdiğim an, elindeki tesbihi düşürdü ve iki adım geri çekildi."Dur orada!" diye bağırdı. "Adım atma!"Yüzü kireç gibi olmuştu. Burnunu tıkadı. "Bu ne ağır bir kükürt, ne feci bir zift kokusudur genç adam? Sen buraya nereden geldin? Üzerinde bin yıllık bir kavmin, toprağın en derinindeki Süfyan’ın isi var!"Gözyaşları içinde her şeyi anlattım. Vadideki çukuru, yaktığımız ateşi, attığımız çöpleri, tükürüğümüzü, Miran’ın başına gelenleri ve dün gece kapımda nasıl yalvardığını tek tek döküldüm.Molla Remzi beni dinledikçe çehresi daha da karardı. Ahşap rahlesinin üzerindeki deri kaplı devasa bir elyazması kitabı açtı. Sayfaları hızla çevirdi, Süryanice ve Arapça ibarelerin üzerinde parmağını gezdirdi."Evlat..." dedi sesi titreyerek. "Siz sıradan bir cin tayfasına çatmamışsınız. Siz Süfyan-ı Zift kabilesinin 'Mühür Taşını' yakmışsınız. Onlar ışıkla, ateşle ve hürmetsizlikle beslenirler. Asırlar önce âlimler ve köylüler, onların insan etine olan açlığını bastırmak için o kuyuya adak kanı döker, onları toprağın altına kilitlerlerdi. Siz o kilidi kırmışsınız. Arkadaşının bedeni artık onların bu dünyaya açılan atölyesidir. Ruhu ise o sönen mühür ateşinin yerini tutsun diye kuyunun dibinde yakılmaktadır.""Kurtarabilir miyiz Remzi Baba?" diye feryat ettim. "Miran’ı oradan çıkarabilir miyiz? Ne gerekiyorsa yaparım!"Molla Remzi yüzüme acıyarak baktı. "O kuyuya gitmeden, kabilenin Padişahı olan Süfyan-ı Ekber’i davet edip hesaplaşmadan ne olduğunu anlayamayız. Ama bilesin; o kuyunun kapısı bir kez aralandıysa, dökülmeden kapanmaz."Gece yarısına doğru Molla Remzi’nin eski pikabıyla tekrar Çorum-Amasya sınırındaki o lanetli vadiye vardık. Hava buz gibiydi ama kuyuya yaklaştıkça etraftaki sıcaklık cehennem sıcağına dönüyordu.Yıkık su değirmenini ve terk edilmiş Rum evlerini geçip tepedeki kuyu ağzına geldik. Kuyunun etrafındaki o katılaşmış, fosilleşmiş kapkara toprak, gecenin karanlığında kor bir kömür gibi hafifçe parıldıyordu.Molla Remzi hiç vakit kaybetmedi. Pirinç bir kaptan çıkardığı safran ve geyik kanı karışımı bir sıvıyla kuyunun etrafına geniş bir koruma dairesi çizdi. Dairenin sınırlarına üzerlerinde Süryanice tilsımlar yazılı sekiz adet bakır levha çaktı. Kuyunun tam ağzına ise içinde ud, kükürt ve kurumuş insan kemiği tozu olan demir bir buhurdanlık yerleştirip ateşe verdi.Ağır, geniz yakan, insanı boğacak gibi olan bir duman yükselmeye başladı.Molla Remzi elindeki kalın asayı toprağa vurarak, dillerini bilmediğim ağır, gırtlaktan gelen bir lisanla bağırmaya başladı. Okudukça rüzgâr çıldırdı. Ancak rüzgâr dışarıdan esmiyordu; rüzgâr doğrudan kuyunun içinden dışarıya doğru püskürüyordu!"Geliyorlar..." dedi Remzi Baba. "Gözlerini kapat Ömer! Ne görürsen gör, dairenin dışına adım atma!"Kuyunun içinden önce simsiyah, katran gibi yoğun bir sıvı fışkırdı. Ardından, yüzlerce insanın aynı anda çığlık atması gibi devasa bir uğultuyla birlikte, kuyunun içinden devasa bir karartı yükseldi.Bu bir insan veya cin silüeti değildi. Bu, binlerce bükülmüş, erimiş, birbirine kaynamış insan ve yaratık bedeninden oluşmuş, duman tüten devasa bir gölge kütlesiydi. Kütlenin ortasında, kor gibi yanan iki kırmızılık belirdi.Süfyan-ı Zift kabilesinin Padişahı huzurdaydı.O belirdiği an, Molla Remzi’nin çizdiği koruma dairesindeki bakır levhalar sırayla patlamaya, eriyip toprağa akmaya başladı. Remzi Baba kan çanağına dönmüş gözleriyle ayakta durmakta zorlanıyordu.Padişahın sesi konuşmadı; ses doğrudan kafamızın kemiklerinin içinde yankılandı. Sanki beynimizin üzerine kızgın bir demir mühür basılıyordu."KİLİDİ KIRAN KULLAR... ATEŞİMİZİ SÖNDÜREN CEHALET..."Molla Remzi öne adım attı, elindeki asayı Padişah’a doğru uzatarak bağırdı: "Ey Süfyan’ın başı! Bu gençler hürmetsizlik etti ama bilmiyorlardı! Miran adındaki ademoğlunun ruhunu ve bedenini serbest bırak! Mührü yeniden tesis edelim!"Gölge kütlesinin içinden katran kaplı devasa bir kol uzandı. Kolun ucunda, kuyunun dibinden çekilip çıkarılan bir şey vardı.Miran’dı bu... Ama artık ondan geriye insan namına hiçbir şey kalmamıştı. Göğsünün ortası yarılmış, içine kapkara bir mühür taşı saplanmıştı. Ruhu, o taşın altında bir alev gibi cızırdayarak yanıyordu. Yüzü tamamen pürüzsüzleşmiş, mühür taşının sıcaklığıyla eriyip kuyunun duvarlarına kaynamıştı.Padişah’ın sesi zihnimizde gürledi:"O ARTIK SİZİN DÜNYANIZA AİT DEĞİL. BEDENİ KABİLEMİZE BİR KAPIDIR, RUHU İSE YAKTIĞINIZ MÜHÜRÜN YENİ ATEŞİDİR. MİRAN GERİ DÖNEMEZ. O, BU KUYUNUN EBEDİ TAŞIDIR."Miran’ın erimiş yüzünden son bir hıçkırık yükseldi: "Ömer... Kaç..." Ve sonra Padişah onu tekrar kuyunun dibindeki zift denizine gömdü. Miran gitmişti. Artık onu kurtarmanın hiçbir yolu yoktu.Molla Remzi kan kusan ağzıyla bağırdı: "Peki ya bu çocuk? Ömer’in üzerindeki musallatı kaldır! Onu serbest bırak!"Padişah’ın kırmızı gözleri doğrudan bana kilitlendi. O an derimin altındaki çakıl taşlarının cayır cayır yandığını, etimin kemiklerimden ayrıldığını hissettim."ÖMER DE BİZİM SUÇ ORTAĞIMIZDIR. RÜZGÂRDA GÜLEN, ATEŞE TÜKÜREN O’DUR. ONUN CANINI VE ZİHNİNİ BAĞIŞLAMAMIN TEK BİR BEDELİ VARDIR.""Nedir bedelin?" diye bağırdı Remzi Baba. "Bir koç mu, bir deve mi?"Padişah’ın gölgesi daha da büyüdü, tüm vadiyi kapladı."HAYVAN KANI BU MÜHRÜ KAPATMAZ. ÖMER’İN KURTULMASI İÇİN, BİZE KENDİ SOYUNDAN, KENDİ KANINDAN CANLI BİR BİLİNÇ ADAK EDİLECEK. KENDİ RIZASIYLA VEYA ZORLA... KANINDAN BİR CANI BU KUYUYA ATACAK. YA KANINDAN BİRİNİ BU ÇUKURA BIRAKIR... YA DA ÜÇ GÜN İÇİNDE BEDENİ MİRAN’IN YANINA, MÜHÜRÜN İKİNCİ TAŞI OLARAK İNER!"Padişah devasa bir gürültüyle kuyunun içine çekildi. Buhurdanlık patladı, etraftaki çalılar kendi kendine tutuştu. Molla Remzi yere yığıldı.Şu an Molla Remzi’nin evindeyim. Yaşlı adam yatakta bilinci kapalı bir şekilde yatıyor; o ritüel onun bütün ömrünü emdi.Bense masada oturmuş, ellerimdeki sıcak çakıl taşlarının derimi delip dışarı çıkmasını engellemeye çalışarak bu satırları yazıyorum.Miran öldü. Hayır, ölmekten çok daha kötü bir şey oldu; o kuyunun ebedi yakıtı oldu. Onu kurtarmak için çıktığım bu yolda, kabile Padişahı bana dönüşü olmayan tek bir yol bıraktı.Aynaya bakıyorum. Tırnaklarım tamamen düşmüş, yerlerinden siyah katran sızıyor. Üç günüm var. Ya kendi canımdan, kendi soyumdan birini —hiçbir şeyden haberi olmayan bir yakını mı— o lanetli kuyuya götürüp adak olarak aşağı fırlatacağım... Ya da üç gün sonra Miran’ın yanına, o zift denizinin dibine inip ebediyen cayır cayır yanacağım.Eğer bu yazıyı okuyorsanız ve bir gün benim de ortadan kaybolduğumu duyarsanız... Sakın beni aramayın. Ve eğer soyumdan biri aniden kaybolursa... Bilin ki ben yaşamak için ruhumu o kuyuya sattım.Ağzımdaki çamur artık kurumuyor. Zift, ciğerlerime kadar indi. Zaman tükeniyor.
Bölüm etkileşimi
