Kabileye açılan beden

Vaveyla Yazarı: Zifir Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: Kabileye açılan beden

"Ağzımdaki Çamur"İnsanın kendi etinin kokusunu tanıması kadar lanetli bir idrak yoktur.Bu yazıyı nereye, ne kadar süreyle yazabileceğimi bilmiyorum. Parmak uçlarımın altındaki klavye tuşları sıcak; hayır, bu sıradan bir plastik ısınması değil, sanki kemiklerimizin, iliklerimizin içinden dışarıya doğru ağır ağır yürüyen gizli ve kor bir yangın. Ekrana yansıyan yüzüme bakmamak için gözlerimi metin belgesinin o soğuk beyazlığına diktim. Fakat o beyazlık bile artık bana huzur vermiyor. Çünkü beyaz, benim için üç gün önce öldü. Artık dünyadaki her şey kurum rengi, her şey zift tonunda.Ben kimim ki tüm bu dehşeti bir vasiyet gibi, bir uyarı ya da bir feryat gibi buraya döküyorum?Adım Miran. 28 yaşındayım. Hayatımı eski binaların röleve çizimleriyle, tarihi eserlerin restorasyon projeleriyle kazanan bir mimarım. Yıllarca üniversite amfilerinde, şantiyelerde, harabelerin ortasında taşların yaşını, harcın kimyasını, mimari strüktürlerin ayakta kalma matematiğini inceledim. Hurafelere, mahalle aralarında anlatılan cinnî öykülere, muskalara, hoca masallarına hayatım boyunca gülüp geçmiş; aklı, matematiği ve bilimin soğuk gerçekliğini tek rehberi sayan modern bir kentliydim ben. Kendi halinde bir adamdım işte; ev taksitleri olan, hafta sonları arkadaşlarıyla şehirden kaçıp kamp yapmayı seven, hayatın rutin akışında kaybolmuş sıradan biri.Ailem, Ömer, çevremdeki herkes beni her zaman grubun "soğukkanlı ve mantıklı sesi" olarak tanırdı. Bir kriz anında, bir aksilikte "Miran halleder, Miran saçmalamaz, Miran duygularıyla değil aklıyla hareket eder" derlerdi. Ben de bununla gurur duyardım. Çizdiğim otocad projelerindeki kusursuz dik açılar gibi hayatımın da milimetrik bir düzen içinde aktığına inanırdım. Ama işte o soğukkanlı, rasyonel adam; şu an kendi derisinin altından yürüyen gizli bir yangının, damarlarında dolaşan simsiyah bir kurumun ve etini kemiren tekinsiz bir sürünün içinde eriyip giden bir gölgeye dönüştü.Eğer bu yazıyı bir gün birisi bulursa —ki Ömer’in bulacağını umuyorum, çünkü o gece ne olduğunu, o uğursuz vadide ne halt ettiğimizi en iyi bilen kişi o— hakkımda "akıl sağlığını yitirdi", "ağır bir şizofreni krizine girdi" demelerine izin vermeyin. Akıl sağlığı yitirildiğinde insan somut şeyleri unutur; isimleri, yolları, yüzleri, zaman algısını... Bense her şeyi dehşet verici, acımasız bir berraklıkla hatırlıyorum. Saniyesi saniyesine, o gün soluduğumuz havadaki rutubet kokusundan, içtiğimiz biranın metalik tadına kadar her detay beynimin içinde kor bir demir gibi basılı duruyor.Her şey üç hafta önce, o lanetli cumartesi gecesi başladı.Köyün adını buraya yazmayacağım. Çorum ile Amasya sınırının kesiştiği o dağlık bölgede, haritalarda sadece tek bir ince sarı çizgiyle gösterilen, kayalıkların ve cılız meşe ağaçlarının arasına gizlenmiş O sapa vadiyi arayıp bulmanızı istemiyorum. Biz Ömer’le oraya sadece "şehrin gürültüsünden kaçmak", birkaç kadeh bir şey içip çadır kurmak için gitmiştik. Güya "yaban hayatı", güya "doğa ile baş başa kalmak"...Arabayı vadinin girişindeki o yıkık su değirmeninin yanına bıraktığımızda saat gece yarısını henüz geçmişti. Hava buz gibiydi ama tuhaf bir şekilde rüzgâr yoktu. Tam anlamıyla ölü, katı bir sessizlik... Cırcır böcekleri bile ötmüyordu. Şimdi düşününce, doğanın o gece bizi uyarmak için sustuğunu, nefesini tuttuğunu anlıyorum. Kuşlar, böcekler, hatta toprağın altındaki solucanlar bile biliyordu o vadide neyin yattığını, neyin uykuda olduğunu. Bir tek biz, o iki şehir züppesi, çadırlarımızı kurup ateş yakmanın ve kafa çekmenin derdindeydik.Tepeye doğru tırmandık. Eski, asırlar önce terk edilmiş bir Rum ya da Ermeni köyünün kalıntıları vardı orada. Yıkık taş duvarlar, çatısı çoktan çökmüş ahşap ev skeletons (iskeletleri)... Tepenin tam ortasında ise etrafı iri, düzgün kesme taşlarla çevrilmiş, ağzı oldukça geniş bir kuyu ya da çukur göze çarpıyordu."Şuna bak," demişti Ömer, elindeki güçlü feneri çukura doğru tutarak. "Bayağı derin. Su kuyusu mu acaba?"Fenerin ışığı aşağıya doğru süzüldü ama dibini bir türlü göremedik. Işık sanki belirli bir derinlikten sonra kırılmıyor, karanlığın yoğun kütlesi tarafından emilip yutuluyordu. Çukurun kenarındaki kesme taşların üzerinde garip, simsiyah kazıma izleri vardı. İbraniceye ya da Süryaniceye benzemeyen, daha çok kör bir bıçakla ya da tırnakla toprağa atılmış çentikleri andıran, geometrisi bozuk şekiller...O an bir restoratör gözüyle bile olsa fark etmeliydim. Çukurun etrafındaki toprağın doğal rengi fildişi gibi açık bir kilden oluşurken, o kuyu ağzının etrafındaki toprak kapkaraydı. Islaklıktan değil; yanmıştı. Asırlarca süren, hiç sönmeyen bir yangının geride bıraktığı katılaşmış, fosilleşmiş bir kül tabakası gibiydi."Burası bir adak yeri," dedim, tamamen sallayarak. O an Ömer’in karşısında bilgili, her şeyi çözen mimar rolünü oynamak istemiştim belki de. "Eski insanlar buraya bir şeyler atarmış işte. Mahsul bereketli olsun, dağdaki yaratıklardan korunsunlar diye."Ömer güldü. Bira kutusunu kafasına dikti. "Ne atacaklar oğlum, altın mı? İn aşağı bak bakalım."Alkolün kanda gezindiği o aptalca, kibirli cesaret anı... Ateş yakmak için topladığımız çalı çırpının bir kısmı nemli olduğu için iyi yanmıyordu. Yanımızda getirdiğimiz plastik poşetleri, boş sigara paketlerini, bira kutularını ve ateşin dibinde kalan, kimyasal duman çıkaran o yarım yanmış çalı çırpıyı toparladım."Şurayı temizleyelim," dedim alayla.Ve yaptım.O poşetleri, o kimyasal çöpleri, yakıp yarısını söndürdüğümüz plastik kokulu çalı çırpıyı o çukurun içine attım. Arkasından da dibinde iki parmak bira kalmış teneke kutuyu fırlattım. Teneke, çukurun derinliklerinde taşlara çarparak tıkırdayarak düştü. Bir, iki, üç... Ve sonra ses kesildi. Dibe çarpma sesi gelmedi.Sadece bir koku yükseldi.O kokuyu ölsem de unutamayacağım. Yanmış insan saçı, çürümüş adak eti ve sıcacık, katı bir zift kokusu... Rüzgâr olmamasına rağmen çukurun içinden yüzümüze doğru ılık, tiksindirici, ağır bir hava üflendi.Ömer öksürmeye başladı. "Bu ne lan? Ne vardı bunun içinde?"Gülüyordum. Hâlâ gülüyordum. "Tarihi çöplüğe çevirdik," dedim. Hatta kibirimin zirvesine çıkıp, o çukurun kapkara ağzına doğru tükürdüm.Ateş söndü.Yanımızda yaktığımız kamp ateşi, sanki üzerine dev bir görünmez örtü kapatılmış gibi bir anda, saliseler içinde söndü. Duman bile çıkmadı. Zifiri bir karanlığın ortasında saplanıp kaldık.O gece arabaya nasıl döndüğümüzü, çadırları bile toplamadan nasıl kaçtığımızı hayal mefhal hatırlıyorum. İçimizdeki o nedensiz, sebepsiz, dil ile tarif edilemeyen dehşet duygusu bizi vadiden dışarı fırlattı. Şehre döndük. Her şeyin bittiğini, bir daha o sapa yere gitmeyeceğimizi sanıyorduk.Ama bilmiyorduk. Biz o gece basit bir tarihi kalıntıyı kirletmemiştik. Biz o gece bir mezarı da bozmamıştık. Biz, asırlarca insan eti yememek için o çukurun dibinde, köylülerin attığı kurban kanlarıyla beslenen, adları kutsal kitaplarda bile açıkça anılmayan, toprağın en alt katmanına mühürlenmiş Süfyan-ı Zift kabilesinin mühür taşını yakmış, onlara "Sizi ve antlaşmanızı tanımıyoruz, boyun eğmiyoruz" demiştik."Işığın Altındaki Yüzler"Eve döndüğümün ertesi günü ilk fiziksel belirti başladı.Mutfaktaydım. Pazar öğleden sonrasıydı. Boğazım öyle kurumuştu ki sanki içimde sönmeyen bir kor ateşi geziyordu. Sürahiden bardağa buz gibi su doldurdum. Bardağı dudaklarıma götürdüm, büyük bir yudum aldım.Su değildi.Ağzımın içine dökülen şey; ıslak, katı, taneli ve iğrenç bir çamur ile kül karışımıydı. Bardağa baktım; su pırıl pırıldı, saydamdı. Ama dilimin üzerindeki tat, o gece çukura attığım o yanmış plastik, çürük et ve yanık saç tadının ta kendisiydi. Tükürdüm. Lavaboya kusanıncaya kadar tükürdüm. Lavabonun beyaz fayansına düşen tükürüğümün içinde simsiyah, incecik kurum tanecikleri vardı."Bana öyle geliyor," dedim kendi kendime. "Gıda zehirlenmesi. Ya da psikolojik bir travma."Ancak akşam olduğunda, o sığınacak tek limanım olan evim bir yabancıya dönüştü.Gece yarısına doğru salonda oturmuş, televizyonun ışığıyla odayı aydınlatıyordum. Tavan lambasını açmak istemiyordum çünkü lambayı ne zaman açsam, odanın köşelerinde garip bir gölge yoğunlaşması oluyordu. Normalde ışık vurunca gölge küçülür, çekilir değil mi? Bende tam tersi oluyordu. Lambanın düğmesine bastığım an, odadaki ampul titriyor ve tavanın dört köşesinden aşağıya doğru simsiyah, mürekkep gibi yoğun sıvılar akıyormuş gibi gölgeler büyüyordu.Süfyan kabilesi karanlıktan korkan, gece fısıldayan basit cinlerden değildi. Onlar ışığı ve ateşi emerek güçlenen bir kabileydi.Saat 02:14. Ses tamamen kapalı.Sessizliğin içinde, parkelerin altından bir tıkırtı gelmeye başladı. Tıkır... Tıkır... Tıkır... Sanki yüzlerce küçük, sert tırnak ya da kurutulmuş kemik parçası, parkenin hemen altındaki şiltede sürünüyordu. Fare olamazdı. Bu tıkırtılar ritmikti. Bir hat boyunca, salondan koridora doğru ilerliyordu.Ayağa kalktım. Dehşetten kaskatı kesilmiştim.Koridora doğru bir adım attım. Koridor karanlıktı ama banyonun aralık kapısından hafif bir ışık sızıyordu. Banyonun aynasına doğru yürüdüm. Amacım yüzüme soğuk su çarpmak ve bu kâbustan uyanmaktı.Aynaya baktım.Aynadaki silüetim bendim... ama arkamda, hemen omuzlarımın gerisinde, karanlığın içinden çıkan şeyleri gördüm. Tek bir silüet değildi bu.Yüzlerceydiler.Tavanla duvarın birleştiği yerde, bir arı kovanı gibi birbirine kenetlenmiş, insan boyutundan küçük, bükülmüş, cildi kurumuş deri gibi büzüşmüş ve gözlerinin yerinde sadece simsiyah çukurlar olan onlarca mahluk... Hepsi tavana yapışmış, başları aşağı sarkmış şekilde bana bakıyordu. Ağızları yoktu. Hayır, ağızları vardı ama dudakları kalın, siyah bir iple birbirine dikilmiş gibi kapalıydı.Ve o kapalı ağızlardan, o dikilmiş dudakların arasından tek bir ses çıkıyordu. Benim sesim."Miran... Ateşi söndürdün...""Miran... Ağzımıza çamur attın...""Miran... Şimdi sıra bizde..."Çığlık atarak banyodan dışarı fırladım. Salondaki koltuğa kapandım. Sabaha kadar gözlerimi kapatmadım. Güneş doğduğunda yok olurlar sandım. Bütün musallat hikayelerinde öyle derler ya: "Ezan okundu, güneş doğdu, musallat bitti."Yalan.Süfyan kabilesi karanlığın değil, sıcaklığın ve ışığın soyudur. Güneş yükseldikçe, evin içi daha da ısındı. Güneş ışığı penceremden içeri girdiğinde, o ışık huzmelerinin içinde toz taneleri değil, havada uçuşan simsiyah kül taneleri gördüm. Güneş beni korumadı; aksine, cildimin üzerindeki o görünmez yanık hissini daha da arttırdı."Etimin Altındaki Sürü"Üçüncü gün, durum artık zihinsel bir ilüzyon olmaktan çıktı. Fiziksel olarak değişmeye başladım.Aynaya bakmaya korkuyordum ama bakmak zorundaydım. Gömleğimi çıkardım. Göğsümde, kaburgalarımın hemen üzerinde mor, siyah lekeler belirmişti. İltihap değildi bu. Cildimin hemen altında, sanki derimin bir katman altında yüzlerce küçük böcek ya da çakıl taşı geziyordu. Parmağımla o lekelerden birine bastırdım. Derimin altındaki şey parmağımın baskısıyla kenara kaydı, sonra tekrar eski yerine döndü.Onlar dışarıda değildi artık. Onlar benim içimdeydi.Anladım. O gece çukura attığımız şey, o ateş ve o pislik, onların mühür mülkünü yakmıştı. O mühür bozulunca, serbest kalan binlerce varlıklı kabile kendilerine yeni bir yurt aramıştı. Ve o yurt, o hatayı yapan insanın, yani benim bedenimdi.Onlar beni öldürmek istemiyorlar. Beni bir kapı olarak kullanıyorlar.Bugün öğleden sonra annem geldi eve. Kapıyı zorla açtırdı. Kaç gündür telefonlara bakmıyordum. Kadıncağız içeri girer girmez burnunu tuttu."Miran! Bu evde ne kokuyor böyle? Bir şey mi yandı?" dedi.Ona bakamadım. Yüzümü battaniyeye gizledim. "İyiyim anne, git," diye bağırdım. "Tesisat patladı galiba, koku oradan geliyor.""Miran, senin sesine ne oldu?" dedi yaklaşarak. "Sesin... Sanki arkandan başkaları da konuşuyor gibi çıkıyor."Annem bana yaklaşırken gözlerindeki o dehşeti gördüm. Benden korkuyordu. Kendi öz evladından! Çünkü benim etrafımda, havanın sıcaklığından dolayı dalgalanan bir sıcaklık harareti ve ağır, dayanılmaz bir leş/kül kokusu vardı. Kadın daha fazla dayanamadı, ağlayarak evden kaçtı. Kim bilir şimdi kimi aramaya gitti... Doktoru mu, hocayı mı?Hiçbiri işe yaramaz. Hiçbiri.Çünkü bu bir musallat değil. Bu bir işgal.Şu an saat gece yarısı 02:45.Tavandaki tıkırtılar kesildi. Artık tıkırdatmıyorlar. Çünkü tavan çöktü. Fiziksel olarak değil ama zihinsel olarak tavanı görmüyorum. Yukarı baktığımda sadece sonsuz, kapkaranlık, içinden dumanlar yükselen bir çukur görüyorum.O çukur, o gece vadide gördüğümüz çukurun ta kendisi.Ve aşağıya doğru iniyorlar. İplerle değil, merdivenle değil. Birbirlerinin bedenlerine tutunarak, simsiyah bir insan zinciri gibi tavandan aşağıya, üzerime doğru sarkıyorlar. En öndekinin yüzünü görüyorum. Ağzındaki o dikişler açılmış. İçinden simsiyah bir zift akıyor.Bana ellerini uzatıyor. Ellerinin parmakları yok; sanki erimiş mum gibi birbirine kaynamış çamurdan uzuvlar...Beni alacaklar. Bedenimi tamamen doldurduklarında, geriye benden bir şey kalmayacak. Bu evi, bu şehri, o kabilenin ayak bastığı yeni bir atölyeye çevirecekler.Ömer...Eğer bu yazıyı okuyorsan, eğer bilgisayarımdaki bu açık dosyayı bulduysan... Kaç. Bu şehri terk et. Sakın ama sakın o kuyuya geri dönmeye çalışma. Çünkü o kuyunun dibi artık orada değil.O kuyu artık benim boğazımda.Onlar geliyor. Odadaki hava o kadar ısındı ki kâğıtlar kendi kendine tutuşacak gibi. Ağzımın içi tamamen külle doldu. Artık nefes alamı...(Miran’ın metni burada, cümlenin ortasında aniden kesilmektedir.)BÖLÜM II: ÖMER’İN ANLATIMI"Kayıp İlanı ve Kilitli Kapı"Miran’ın bilgisayarındaki bu metni bulduğumda, tarih 14 Ekim’di. Yani Miran’ın ortadan kayboluşunun altıncı günü.Polisler evi altüst etmişti. Her yere bakmışlardı. Miran’ın annesi sinir krizleri geçiriyor, oğlunun bir tarikat ya da uyuşturucu çetesi tarafından kaçırıldığını iddia ediyordu. Polis kayıtlara "Şüpheli Kayıp" olarak geçti. Evde herhangi bir zorlama izi yoktu. Kan yoktu. Mücadele izi yoktu.Sadece tek bir şey vardı: Koku.Polis memurları bile evde on dakikadan fazla kalamıyordu. Evin içi, sanki yüzlerce yıllık bir bacanın içi gibi kapkara bir kurum kokusuyla doluydu. Odadaki mobilyaların, perdelerin, hatta televizyon ekranının üzerinde ince, yapışkan, gri bir toz tabakası birikmişti. Adli tıp incelemesi için o tozdan örnek aldılar. Sonra ne çıktığını biliyor musunuz?"Sadece organik odun ve kemik külü," dediler. Başka hiçbir şey değil.Ben Miran’ın evine polisler gittikten sonra, gizlice girdim. Mutfak penceresinin kilidini esnetip içeri sızdım. Amacım onun kişisel eşyalarına bakmak, belki borcu falan varsa bir ipucu bulmaktı. Ama çalışma masasının üzerindeki bilgisayarının ekranı hâlâ açıktı.Evet, altı gündür fişe takılı duran o laptopın ekranında, yukarıdaki metin açık duruyordu.Metni okurken ellerimin nasıl titrediğini, dizlerimin bağının nasıl çözüldüğünü anlatamam. O gece... O Çorum sınırındaki vadi... O çukur...Hepsini unutmaya çalışmıştım. "Aptalca bir kamp gecesiydi" deyip zihnimin en alt katmanına gömmüştüm. Ama Miran’ın yazdığı her kelime, bir çivi gibi beynime çakıldı.Miran haklıydı. O gece o çukura ateşi atan sadece o değildi.Poşetleri o fırlatmıştı, evet. Bira kutusunu o atmıştı. Ama ateş sönerken, o çukurdan çıkan o iğrenç kokuyu duyduğumuzda ben ne yapmıştım?Rüzgâr estiğinde, çukurdan çıkan o duman yüzüme vurduğunda gülmüştüm."Daha çok çöp at, belki dipteki cüceleri yakarsın!" diye bağırıp kahkaha atmıştım. Çukurun içine doğru tüküren sadece Miran değildi. Ben de o karanlığa doğru rüzgârla birlikte savrulan ateşe bakıp gülmüş ve sövmüştüm.Miran tek başına yapmamıştı o eylemi. Biz o laneti ortaklaşa satın almıştık."Sıradaki Beden"Miran’ın evinden nasıl çıktığımı bilmiyorum. O metni bir USB belleğe kaydettim, laptopı kapattım ve kendi evime kaçtım.Üç gün boyunca evden çıkmadım. Kapıları kilitledim, perdeleri kapattım. Miran’ın yazdıklarının bir "delirme nöbeti" olduğuna kendimi inandırmaya çalıştım. "Miran şizofren oldu," dedim kendi kendime. "Bana da bulaştırmaya çalışıyor. O bir senaryo yazdı ve kaçtı."Ama sonra... dün gece başladı.Dün gece saat 03:00 sularında yatağımda uyandım. Çok susamıştım. Boğazım sanki bir zımpara kâğıdıyla kazınmış gibi acıyordu.Yatakta doğruldum. Komodinin üzerindeki su bardağına uzandım. Karanlıkta bardağı kavradım ve kafama diktim.Ilık, yoğun, taneli ve katı bir sıvı boğazımdan aşağı kaydı.O an dondum kaldım. Işığı açmaya korkarak bardağı kokladım.O koku... Yanmış plastik, çürük et, leş ve zift kokusu.Yavaşça yataktan kalktım. Banyonun lambasını yaktım. Lambanın düğmesine bastığım an, kalbim duracak gibi oldu. Ampul birkaç kez titredi. Ve banyonun tavanındaki beyaz boyanın arasından, ince ince simsiyah çizgiler çekilmeye başladı. Boya çatlamıyordu; boyanın altından siyah bir sıvı sızıyordu.Aynaya baktım.Kendi yüzüme bakmaya cesaret edemedim önce. Gözlerimi kapattım, yüzümü yıkamak için musluğu açtım. Musluktan akan suyun sesi... Tanrım, o ses su sesi değildi. Musluktan, fokurdayan, kaynayan bir çamurun sesi geliyordu.Gözlerimi açtım ve aynaya baktım.Aynada kendi yansımamı gördüm. Ama arkamda... Karartının içinde duran biri vardı.Miran’dı bu.Ama artık Miran değildi. Üzerindeki kıyafetler erimiş, cildine kaynamıştı. Yüzü tamamen pürüzsüzleşmiş, burnu ve kulakları büzüşerek kafatasına yapışmıştı. Gözlerinin yerinde sadece iki derin, duman tüten çukur vardı.Ve bana bakıyordu.Ağzı yoktu ama sesi zihnimin içinde yankılandı. O ses sadece Miran’ın sesi değildi; arkasında binlerce çocuk, kadın ve yaşlı çığlığının birleştiği, devasa bir korunun sesiydi:"Ömer... Çukuru açık bıraktın...""Ömer... Rüzgârda gülmüştün...""Ömer... Bize yeni bir ev lazım...""Kurtuluş Yok"Şu an bu satırları Miran’ın metninin altına ekliyorum.Artık kaçacak bir yerim kalmadığını biliyorum. Polise gitsem ne diyeceğim? "Beni bin yıllık bir zift kabilesi kovalıyor" mu diyeceğim? Beni tımarhaneye kapatırlar. Ama fark etmez; onlar beton duvarların arasından da geçerler. Çünkü onlar dışarıda değil.Şu an parmaklarıma bakıyorum. Tırnaklarımın altı simsiyah bir kurumla dolmuş. Ne kadar yıkarsam yıkayım çıkmıyor. Cildimden yükselen o sıcaklık... Evin içindeki derece 40'ı gösteriyor ama ben titreşerek üşüyorum.Miran bir şeyde yanılmıştı.O, bu kabilenin sadece kendi bedenini alacağını sanıyordu. Hayır. Bu kabile bir virüs gibi. O gece o tepede bulunan, o havayı soluyan, o çukura hürmetsizlik eden herkesi sırayla toplayacaklar.Miran birinciydi. Ben ikinciyim.Ve en korkunç olanı ne biliyor musunuz?Bu metni okuyan sizler...Bu yazıyı okurken zihninizde o vadinin, o çukurun, o yanmış plastik kokusunun bir resmini çizdiniz, değil mi? Zihninizde o kokuyu hayal ettiniz. O çukurun derinliğini düşündünüz.Süfyan kabilesi sadece toprakla seyahat etmez. Onlar fikirlerle ve zihinsel kapılarla da seyahat ederler. Bir yerin adını, bir lanetin şeklini tam olarak öğrendiğiniz an, o kapı sizin zihninizde de aralanır.Şimdi bardağınızdaki sudan bir yudum alın.Tadı biraz farklı geliyor, değil mi? Boğazınızda hafif bir kuruluk, dilinizin arkasında belirsiz bir kül ve çamur tadı var mı?Tavanınıza bakın. Lambayı yakın. Gölgeler küçülüyor mu, yoksa duvarın köşelerine doğru birikip yoğunlaşıyor mu?Biz o gece sadece bir kuyuya çöp atmadık. Biz o kuyunun kapağını tamamen kırdık. O gece rüzgâr ateşi söndürürken ben sadece gülmüştüm... Ve şimdi o gülüşün bedelini boğazımdaki külle ödüyorum.Kapım çalıyor.Hayır, kapı vurulmuyor. Kapının altındaki boşluktan içeriye doğru, simsiyah, sıcak bir duman süzülüyor. Dumanın içinden küçük, kapkara hands (eller) uzanıyor.Miran orada. Kapının arkasında duruyor.Ve arkasında... Binlercesi var.Gece yarısı oldu. Ateşinizi söndürmeyin. Ama bilin ki... Işık da sizi kurtarmayacak.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

19okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18