2. bölüm · JETON

Robot 🤖

Nurşen Gönültaş

Gözlerimi mutfaktan alamıyordum. Her şey o kadar yabancı, o kadar garip geliyordu ki sanki bir film setine düşmüş gibiydim. Ayfer Hanım dumanı tüten çayları önümüze bıraktı.

"Kızım başın sağ olsun... Emine Hanım’ı tanırdım, çok özel bir kadındı," dedi. Sesi o kadar yumuşaktı ki, insanın içini ısıtan cinsten.
"Sizler sağ olun," diyerek hafifçe tebessüm ettim. Ne kadar korksam da öyle buz gibi durmak bana göre değildi, içimden gelmiyordu.

"Kaç yaşındasın peki Ahu?"

"Yirmi üç," dedim, ellerimi istemsizce dizlerime sürterken. Ayfer Hanım’ın karşısında bile böyle geriliyorsam, kim bilir bu evin sahibinin karşısında ne yapacaktım?

Tam o sırada merdivenlerden bir ses geldi. Sert, ritmik bir ayakkabı sesi... Ayfer Hanım ayağa kalktı. "Aras Bey indi, ben bir bakayım. Sonra sen gelirsin," diyerek hızlıca mutfaktan çıktı.

Hatice teyze bana bakıyordu: "Kızım sen hiç iş görüşmesine gitmedin mi? Ne bu heyecan?"

"Bilmiyorum Hatice teyze... İlk kez şehir dışına geldim bir de kabul edilmezsem? Tekrar eve dönmek, yeniden iş aramak... Bunlar hep vakit kaybı " dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeden.

"Haklısın ama biraz rahat ol ki adam seni işe alsın. Bu heyecanla elin ayağına dolanır, ortalığı yıkarsın sen."

Bİz konuşurken Ayfer Hanım içeri girdi. Yüzünde "hadi" der gibi bir ifade vardı. "Hadi Ahu, Aras Bey seni bekliyor." Elime kahve tepsisini tutuşturup beni salona doğru yönlendirdi.

Salona girdiğimde nefesim kesildi. Karşı duvar boydan boya camdı; bahçe, havuz ve hemen önünde uçsuz buçsuz deniz... Salon beyaz ve krem renkleriyle o kadar ferah, o kadar zengin görünüyordu ki, duvardaki tablolara bakarken "Ben nereye geldim böyle?" diye geçirdim içimden.

Elimde kahve tepsisiyle salonun ortasında öylece dikiliyordum. Kimse yoktu görünürde. Hafif bir öksürük sesiyle irkilip arkama döndüm. Tekli koltukta, elinde tabletle oturan genç bir adam vardı. Aras Bey bu muydu yani? Ben orta yaşlı, sert birini bekliyordum ama bu adam en fazla yirmi dört, bilemedin yirmi beş yaşındaydı.

"Kahvemi ne zaman vermeyi düşünüyorsun?"

Kahveyi biraz daha elimde tutarsam buz gibi olacaktı. Hemen yanına yürüyüp tepsiyi uzattım. Dudaklarımı kemirerek, "Afiyet olsun," diyebildim zorlukla. Kahvesinden bir yudum alıp ağzının içinde bir şeyler homurdandı ama ne dediğini duyamadım.

"Geçin oturun lütfen," diyerek gözlerini bana çevirdi. Sert sesiyle olduğum yere çivilendim sanki. Birde bakışları hayatımda böyle bir mavi görmemiştim. O kadar parlak, o kadar berrak bir maviydi ki... Yutkunmak zorunda kaldım. "Kendine gel Ahu, kendine gel," diye kendimi azarlayıp gösterdiği koltuğa oturdum.

"İsminiz ve soyisminiz nedir?" Yüzünde tek bir kas bile oynamıyordu.

"Ahu Çavdar."

Hafifçe başını salladı. Elindeki tableti masaya bırakıp tamamen bana döndü. Stresten karnıma ağrılar girmeye başlamıştı bile. "Daha önce böyle bir işte çalıştın mı Ahu?"

"Hayır, daha önce böyle bir işte çalışmadım ama çabuk uyum sağlarım. İşten kaçmam," dedim, kendimden emin görünmeye çalışarak.

"Anlıyorum. Benim bazı kurallarım var, detayları Ayfer Hanım anlatır ama benim için en önemli iki kural var." Durup doğrudan gözlerimin içine baktı.

"Birincisi; sessizlik. Bu evde gürültü sevmem. Madem burada yaşayacaksın, görünmez olacaksın. İkincisi ise; sadakat. Sana güvenmeliyim. Anlatabiliyor muyum?"

Sesi o kadar netti ki, insanı hipnotize ediyordu. "Bu ikisini yapabilecek misin Ahu? Eğer 'tamam' dersen hemen başlayabilirsin."

Başımı salladım. "Sessizlik için elimden geleni yapacağım... Ama sadakat konusu hemen olacak bir şey değil. Bana güvenmeniz için biraz zaman lazım," dedim.

Beklemediğim bir şey oldu; ayağa kalkıp tam karşıma geçti. Elini uzattı. "Haklısın, güven için zaman gerekli. O zaman yeni işin hayırlı olsun," dedi. Ceketini alıp evden çıktı.

Öylece kalakaldım. Benim artık bir işim mi vardı? Alt dudağımı istemsizce ısırıp kendi kendime gülmeye başladım. Başarmıştım.

Aras Bey çıktıktan sonra heyecanla mutfağa koştum. "Oldu Hatice teyze oldu! Artık işim var!" diyerek boynuna sarıldım, öptüm.

Sonra bir an Ayfer Hanım’ın orada olduğunu hatırlayınca utanç her yanımı sardı. "Şey, kusura bakmayın, heyecanlandım biraz," deyip mutfak masasına geçip oturdum.

Ayfer Hanım gülerek "Ne kusuru kızım, hiç sorun değil. Hatice bahsetti; yoldan gelmişsin, kahvaltı da edememişsin. Bir şeyler hazırladık, ye lütfen," deyince gözlerim masaya takıldı.

Masada yok yoktu. Evimde en son bir parça ekmek, bir iki tane de zeytin kalmıştı; şimdi ise önümde adını bile bilmediğim peynir çeşitleri diziliydi. Ayfer Hanım önüme bir bardak çay koyup, "Sen kahvaltını yaparken ben de sana evden bahsedeyim," dedi. Başımı salladım, "Olur," deyip çayımdan bir yudum alarak dinlemeye başladım.

"Sadece sabah kahvaltısını sen hazırlayacaksın, bir de pazar günü akşam yemeği o kadar. Bunun haricinde kahvesini genelde kendi yapar, bir misafir oldukça senden ister. Yani mutfak seni sandığın kadar yormayacak."

Merakla sordum, "Neden akşam yemekleri yok? Dışarıda mı yiyor, her gün ?"

"Yok kızım, her günün özel şefi var. Bir gün İtalyan, bir gün Japon şefler gelip akşam yemeğini hazırlayıp giderler. Sende Aras Bey'in geliş saatine göre masayı hazırlayacaksın "

Böyle bir cevap beklemiyordum, birden heyecanlandım. Mutfağa o kadar çok ilgim vardı ki, eğer okuyabilseydim kesinlikle gastronomi okumak isterdim. Fırsat ayağıma gelmişti işte; her gün gelen şeflerden bir şeyler öğrenip kendimi geliştirebilirdim. Tabii bunun için önce izin almam gerekiyordu.

"Anladım, peki evin temizliği nasıl olacak? Ev çok büyük," diye sordum ağzıma bir domates atarken.

"Evin temizliği için haftada bir büyük şirketten gelip yapıyorlar, bir de günlük gelen temizlikçimiz Naciye var, seninle tanıştırırım, o yapıyor genel işi. Senin işinse Aras Bey'in kendi odası ve çalışma odasını temizlemek. Oraya kimsenin girmesine müsaade etmiyor. Şirket temizlikçileri de Naciye de giremez."

"Peki başka ne yapacağım ben?"

"Başka bir şey yok zaten. Kıyafetleri kuru temizlemeden geliyor, sen sadece paketinden çıkarıp yerleştiriyorsun."

Gülerek Ayfer Hanım ve Hatice teyzeye baktım. "Ama bu iş kolay! Yani her şey hazır yapılıyor, bir kahvaltı ve iki odanın temizliği beni hiç yormaz."

Ayfer Hanım, Hatice teyzeme bir bakış attı, sonra bana döndü. "Evet kızım, işin zorluğu yok ama Aras Bey'in kendisi zordur. Sinirli, agresif... Bazen yumuşak, bazen katı. Çözemediğin çok an olacak ve bu da seni tonlarca iş yapmaktan daha çok yoracaktır. Açık konuşalım, kendini psikolojik olarak hazırla," dediğinde içime bir korku düştü.

Aras evden çıkıp ofisine geldiğinde üzerinde garip bir sakinlik vardı. Masada duran telefonu alarak asistanı Buse'yi aradı. "Buse, odama gel," deyip kapattı.
Önümde bitirmem gereken çok önemli bir proje vardı ve her saniye kıymetliydi.

Kısa süre sonra kapı açıldı ve Buse içeri girdi. "Buyurun Aras Bey?"

Buse’ye ters bir bakış atarak "Buse, önümde çok önemli bir proje var ve sen beni hala küçük problemlerle oyalıyorsun. Neden?"

"Efendim, ben halletmek için elimden geleni yaptım ama işçiler özellikle sizinle görüşmek istiyorlar," diyerek kendini savundu.

Az önce ben kendime sakin olduğumu mu söylemiştim? O sakinlikten eser kalmamıştı. Sinirle Buse'ye baktım; sabrımın son demlerindeydim.

"Şantiye şefini ara ve doğrudan benim telefonuma yönlendir!"

Telefonun ekranında Vedat’ın adını görünce derin bir nefes aldım. Bu adamlar neden en basit teknik detayı bile çözmek yerine topu bana atmaya bu kadar meraklıydı, anlamıyordum.
"Dinliyorum Vedat Bey," dedim, sesimdeki sabırsızlığı gizleme gereği duymadan. "Buse’yi aşan, benim bizzat müdahale etmemi gerektiren o devasa sorun neymiş?"

Vedat’ın sesi her zamanki gibi sessiz geliyordu. "Aras Bey, kusura bakmayın ama şantiyede tıkandık. Salondaki asma tavan aydınlatma bandı için ayırdığımız boşluk, gelen yeni armatürlere dar geliyor. Ustalar 'burayı kırmadan sığdıramayız' diyorlar. Sizin de hassasiyetinizi bildiğimden onay almadan dokunmayalım dedik."

Gözlerimi kapatıp şantiyedeki detayı zihnimde canlandırdım. Projeyi bizzat çizmiştim, hata payı bırakmamıştım.

"Kırmak mı?" kalemimi masaya sertçe bırakırken. "Vedat Bey, biz o projeyi santimetreyle değil, milimetreyle çizdik. Armatürlerin teknik şemasını incelediniz mi hiç? Yanlardaki montaj aparatları sabit değil, sökülebilir."

"Baktık Aras Bey ama ustalar sığmaz diyor..."

"Ustaların işine gelmiyordur Vedat Bey!" diye sözünü kestim. "Şimdi beni iyi dinle. O armatürlerin yanındaki yaylı klipsleri söktürüyorsun. Aparatları devre dışı bırakıp doğrudan profile vidalatıyorsun. O zaman tam istediğim gibi oturacak. Kimseye hiçbir yeri kırdırtmıyorum, anlaşıldı mı?"

Vedat, "Anlaşıldı efendim, hemen ilgileniyorum," dediğinde telefonu çoktan kulağımdan uzaklaştırmıştım.

Telefonu masanın üzerine fırlatıp koltuğa yaslandım. İnsanların en basit çözüm yollarını görmek yerine kolaya kaçıp "olmaz" demeleri asabımı bozuyordu. Gözlerimi bir anlığına kapatıp şakağımdaki zonklamayı dindirmeye çalıştım ama zihnim çoktan bir sonraki maddeye geçmişti.

Bugün bir de Kürşad Kervancıoğlu ve İspanyollarla akşam yemeği vardı. Adamlar ta İspanya’dan bu proje için geliyordu ve Kürşad gibi bir devin bu işte partner olarak beni seçmesi, hata yapma lüksümü sıfıra indiriyordu.

Kürşat Kervancıoğlu, kendine ait otelin kral dairesindeki koltukta, sanki dünyanın yükü omuzlarındaymış gibi dalgınca oturuyordu. Bakışları boşluğa takılmıştı, kapı çalınca ancak kendine gelebildi.

Ayağa kalkıp kapıyı açtığımda karşımda Selim’i gördüm.
"Ne oldu Selim, geldi mi İspanyollar?" diye sordum, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeyerek.

"Geldiler, odalarına yerleştirdim. Spa, sauna ne varsa organize ettim. Akşam yemeğine kadar güzel ağırlanacaklar, merak etme."

Aklım bir yandan da Aras’taydı. "Selim, Aras Karahan’ı aradın mı mekanı haber vermek için?"

Selim cevap vermeden önce durup bana şöyle bir baktı; gözlerinde "yine mi o çocuk?" der gibi manidar bir ifade vardı. "Aramadım, birazdan asistanını arar bilgi veririm de... Halim Bey seni soruyor dünden beri, bir arasan mı?"

Babamın adını duymak bile öfkelenmeme yetti; ellerimi istemsizce saçlarıma geçirip biraz ileri yürüdüm. Selim’e arkamı dönüp pencereye doğru baktım. "Babam niye beni soruyor? Önemli bir şey yok değil mi?"

"Yok. Sadece Adana’ya ne zaman döneceğini soruyor. Aile yemeğine yetişmen gerekiyormuş."

İçimdeki öfke birden parladı. "Sikerler! Ne aile ama... Her akşam birlikteyiz zaten. Bir daha ararsa yetişemeyeceğimi söyle."

"Sen gitmezsen karın tek kalır Kürşat. Meryem yeterince yalnız değil mi? Bir de o kurtların ortasında yalnız bırakmak sana yakışmaz bence. O yemeğe karın için yetiş."

Dediği her kelime tokat gibi çarptı yüzüme. Haklıydı. Karım vardı benim; sonsuz bir sevdayla bağlı olduğum ama gözlerine her baktığımda biraz daha öldüğüm kadın... Ne çok sevmiştik birbirimizi, o masallardaki gibi kavuşmak için ne yollardan geçmiştik. Sonunda kavuştukta. Nazlı sevdam her gün kollarımdayken benden mutlusu yoktu. Hele de baba olacağımı öğrendiğim an... Ayaklarım yerden kesilmişti sanki.

Sonra bir oğlum oldu, iki cihana bedel. Öyle akıllı, öyle güzel bir çocuktu ki; sevmeye doyamadığım, bakmaya kıyamadığım... Benim yürek yangınım, içimdeki hiç geçmeyen o ince sızım. Onu daha dört yaşındayken lanet olası çiftlik yangınında kaybetmiştim. Son kez öpüp koklayamadım bile.

"Yüzüne bakmayın, dayanamazsınız," dediler, kucağıma vermediler yavrumu. Ama ben baktım. Son kez baktım ona... Öyle bir acıydı ki bu, kesseniz kanım akmazdı.

O günden sonra Meryem de ben de her gün birbirimizin gözlerinde biraz daha öldük. Ne o bana sığınabildi, ne ben ona... Aynı evin içinde yaşayan iki yabancıya dönüştük. "Sevdan bitti mi?" diye sorsalar, asla. Sanki geçen yıllar ona olan aşkımı daha da büyüttü ama aramızda gözlerimizde hep o dört yaşındaki küçücük adam duruyordu. Ne ona yaklaşabiliyordum ne de ondan uzaklaşabiliyordum; öylece arafta kalmıştık.

"Kürşat! Duymuyor musun beni? Sabahtan beri kime konuşuyorum?"

Selim’in sesiyle daldığım o ppkaranlık kuyudan çıktım. "Ne dedin Selim? Duymadım."

Selim hafifçe iç çekip bana baktı. "Yok bir şey kardeşim. Bu akşam toplantıdan hemen sonra gidelim, uçağı dediğin gibi hazırda bekletiyorum zaten."

"Tamam," dedim sadece. Selim odadan çıktıktan sonra koltuğa iyice gömülüp gözlerimi kapattım. Ama karanlık bile huzur vermiyordu; aksine, o anlar her seferinde daha canlı, daha can yakıcı bir şekilde hücum ediyordu zihnime.

Oğlum aklıma her düştüğünde kendimi cehennemin tam ortasında buluyordum. Kızıl alevlerin gökyüzüne yükselişi, genzimi yırtan keskin duman kokusu... Burnumun direği sızlıyordu o kokuyu her hatırladığımda. Meryem'in çığlıkları kulağımda yankılanıyordu; evladını ateşin içinde bırakan bir annenin, dünyası başına yıkılan bir kadının çaresiz çığlıkları...

Bense sadece izliyordum. Elim kolum bağlı, ciğerim yanarken devasa yangını seyretmekten başka hiçbir şey yapamamıştım. Her şey, her bir detay ışık hızıyla geçiyordu gözlerimin önünden. Sanki zaman o günde takılı kalmıştı da ben yirmi dört yıldır o enkazın altından çıkamamıştım.

Yüzümü sıvazlayıp derin bir nefes almaya çalıştım ama nafile. Göğsümdeki koca boşluk dolmak bilmiyordu. Artık bu acıyla yaşamayı öğrenmiştim belki ama alışamamıştım. Alışmak, ona ihanet etmek gibi geliyordu.

Zar zor doğruldum yerimden. Bu akşamki yemekte Aras da olacaktı. Kendimi toparlamam, bu geçmişin hayaletlerini bir süreliğine de olsa kapının dışında bırakmam lazımdı. Ama biliyordum; ne kadar uzağa gidersem gideyim, o yangın hep içimde yanmaya devam edecekti.

Ayfer hanım ile biraz daha konuştuktan sonra Hatice teyzem artık gitmişti. Ayfer hanım ise bütün evi gezdirip nerelerde neler yapmam gerektiğini en ince detayına kadar anlattıktan sonra beni kalacağım odaya çıkardı.

Odam ikinci katın terasındaydı; geniş, ferah bir odaydı, içinde küçük bir banyosu bile vardı. Manzarası... Şahaneydi gerçekten. Küçük birde balkonu vardı ki, orada insan saatlerce kitap okur, hayallere dalardı. Valizimi yatağın kenarına bıraktığım gibi aşağı indim.

Hata yapmamak için yanımda taşıdığım kağıda küçük küçük notlar alıyordum; mesela Aras Bey bugün akşam yemeğinde olmayacaktı, bu yüzden yemek yapılmadı ama çıkmadan önce mutlaka bir bardak taze sebze suyu içmesi gerekiyormuş.

Ayfer hanım mutfak masasında oturmuş beni izlerken, ben de dolaptan sebzeleri çıkarmaya başladım. O sırada kapının kapanma sesiyle arkama döndüm; Aras Bey gelmişti. Bana kısa bir bakış atıp Ayfer hanıma döndü.

"Birazdan çıkacağım Ayfer hanım. Size de geç oldu, şoföre söyleyin sizi bıraksın," diyerek geldiği gibi mutfaktan çıktı. İçimden, "Ne kasıntı herif bu böyle," diye geçirmeden edemedim.

Merakıma yenik düşüp Ayfer hanıma döndüm "Aras Bey ne iş yapıyor?"

"Aras Bey mimar, kendine ait bir ofisi var," dediğinde şaşkınlığımı gizleyemedim. Hiç de öyle sanatla, mimarlıkla uğraşan bir tip yoktu üzerinde. "Çok genç değil mi? Ben buraya gelirken 35-40 yaşlarında birini bekliyordum," dediğimde Ayfer hanım halime gülerek bana bakmaya başladı.
"Aras Bey 29 yaşında, çok da küçük değil."

29 mu? Gerçekten şaşırmıştım ama asıl şaşkınlığı biraz sonra mutfak robotunun başında yaşayacaktım. Ben bu sebzeleri nasıl sıkacaktım? Robot bana bakıyor, ben robota... Kaçıncı seviye teknolojiydi bu böyle, çözmek imkansızdı. Ayfer hanım halimi görüp yanıma geldi, tek bir tuşa dokunmasıyla makine canlanıverdi. Ona garip garip bakmaya başladım; az önce ben de aynı yere basmıştım oysa. Dudaklarımı büzüp robota küstüm resmen, ilk günden beni rezil etmişti.

Elimde sebze suyu bardağıyla mutfaktan çıkıp salona yöneldim. Aras Bey üzerini değiştirmiş, mesafeli duruşuyla koltuğun kenarında duruyordu. Yanına gidip tepsiyi uzattım.
"Sebze suyunuz Aras Bey," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek

Aras bey sebze suyunu yudumlarken, ben de ellerimi önümde birleştirmiş, öylece bitirmesini bekliyordum. Bardağı dudaklarından çekip doğrudan gözlerimin içine baktı; keskin bakışları sanki ruhumu tarıyordu.

"Sen mi yaptın, Ayfer Hanım mı?"

Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırmadan edemedim. Beynim resmen durmuştu , dilimin kemiği de çoktan kırılmıştı zaten.

"İkimiz de değil, robot yaptı."

Hıh! Bunu gerçekten söylemiş olamazdım değil mi? Benim de huyum kurusun; birine ya da bir şeye küstüm mü, olur olmadık her yerde ondan bahseder, adını geçirmeden duramazdım. Şimdi de koskoca adamın karşısında robotu şikayet eder gibi konuşmuştum.

Aras Bey, yüzünde tarif edemediğim kadar garip bir ifadeyle bana bakmaya başladı. Haklıydı adam, ben olsam ben de kendime garip bakardım. İçimden, "Gidip şu robotla barışmam gerek, yoksa kim bilir daha neler saçmalayacağım," diye geçirdim kendimi azarlayarak.

Bardağı bana doğru uzattı, bakışlarında sanki çok hafif bir alay vardı.
"Robotun ellerine sağlık, fazla güzel olmuş."

Ceketini üzerine geçirip aynı hızla evden çıktı gitti. Ben ise elimde boş bardakla arkasından bakakaldım. Bardağı göğsüme bastırıp gözlerimi kapattım". Rezilsin Ahu, rezil! İlk günden adama rezil oldun aferin sana!"

Aras hızla arabasını restaurantın önünde durdurdu.
Valeye anahtarı teslim ederken Kürşat Kervancıoğlu’nun siyah makam aracı tam yanımda durdu. Kapısı açıldığında, her zamanki ağır ve insanın üzerinde baskı kuran havasıyla aşağı indi. Göz göze geldiğimizde ikimiz de bir an duraksadık. Aramızda ne olduğunu çözemediğim, havada asılı kalan tuhaf gerilim yine oradaydı. Hafifçe başımı sallayarak selam verdim, o da aynı ciddiyetle karşılık verdi.

"Tam vaktinde Aras, "dedi sesi derinden gelerek.
" Geç kalmayı sevmem Kürşat Bey, "diyerek eşlik ettim ona.

Birlikte içeri geçtik. İspanyollar çoktan gelmiş, masaya yerleşmişlerdi. Bizi görünce ayağa kalktılar; Alfonso ve ekibi, önlerindeki dosyaları sanki dünyanın en kıymetli hazinesiymiş gibi masaya sermişlerdi. Kürşat beye öyle bir iştahla bakıyorlardı ki, adamı bu projeye ikna etmek için her şeyi yapacakları belliydi.

" Kürşat Bey, bu alışveriş merkezi projesi sadece bir ticaret alanı değil, İstanbul’un yeni yüzü olacak, "diyerek söze başladı Alfonso.

Kürşat Bey arkasına yaslandı, elindeki kadehi hafifçe çevirirken gözlerini bir an bile üzerlerinden ayırmadan beni işaret etti.

" Tasarımı ve teknik süreci Aras onaylamazsa, benim için bu kağıt parçalarının bir değeri yok Alfonso. Söz onda."

Önüme uzatılan paftaları incelemeye başladım. İlk bakışta her şey kusursuz, pürüzsüz ve fazlasıyla kârlı görünüyordu.

Alfonso, İspanya’daki benzer projelerden ve getirisi garanti olan rakamlardan bahsederken ben planın en alt köşesindeki teknik detaylara gömüldüm. İspanyollar rahattı; Kürşat Beyi bu kârlı tabloyla uyuttuklarını sanıyor, kendi aralarında İspanyolca bir şeyler fısıldaşıp gülümsüyorlardı.

Ancak parmaklarım kağıdın üzerinde gezerken kaşlarım çatıldı. Bir şeyler fazlasıyla pürüzsüzdü, bu kadar büyük bir bütçede bu kadar az risk olması hayatın olağan akışına aykırıydı. Kürşat Bey ise sessizdi, sadece beni izliyordu. Ne düşündüğünü kestirmek imkansızdı ama o ağır bakışlarını üzerimde hissetmek odaklanmamı zorlaştırıyordu.

Gözlerimi kağıttan ayırmadan, sesimi yükseltmeden " Alfonso, bu zemin etüdü raporu neden ana dosyada değil de ekler kısmında, hem de üç yıl öncesine ait bir tarihle duruyor?"

Alfonso'nun kendinden emin gülümsemesi bir anlığına dondu ama hemen toparladı.

"Ah, o sadece küçük bir bürokratik detay Aras Bey. Bölge zaten sağlam, vakit kaybetmek istemedik."

Hafifçe gülümseyip arkama yaslandım. Ortamdaki sahte nezaket bir anda buz kesti. İspanyolların rahat tavrından eser kalmamıştı.

"Küçük bir detay mı? Bu plana göre ana kolonların bindiği nokta, eski bir yeraltı su kanalının tam üzerine denk geliyor. Statik hesaplarınız bu kanalın debisini hesaba katmamış. Bu bina bittikten üç yıl sonra yan yatmaya başlar Alfonso. Ya bu kadar amatörsünüz ki bu imkansız... Ya da bilerek gizliyorsunuz."

Kürşat Bey bardağını masaya bıraktı, o tok ses restoranın sessizliğinde yankılandı. Bakışları Alfonso’dan bana döndü. Yüzünde ne bir onaylama ne de bir kızgınlık vardı; sadece derin, çözülmesi zor bir ifadeyle bana bakıyordu.

"Devam et Aras, dedi Kürşat Bey sesi buz gibi bir sakinlikle. Başka ne gördün o kağıtlarda?"

Alfonso, yanımdaki çalışma arkadaşına dönüp kısık sesle ama hızlı bir şekilde İspanyolca bir şeyler mırıldandı. Benim dillerini bilmediğimden o kadar eminlerdi ki, yüzlerindeki pişkin ifadeyi bozmadan konuşmaya devam ettiler.

“Bunu fark etmesi kötü oldu, ama teknik terimlerle kafasını karıştırıp geçiştirebiliriz. Zaten bu yaştaki bir çocuk bu kadar derin bir hesabı tek başına kanıtlayamaz. Kürşat’ı bağlayalım yeter,” dedi Alfonso, arkadaşına göz kırparak.

Kürşat Bey, kadehini masaya bırakmış, bir aslanın avını izlediği gibi bizi seyrediyordu. Aramızdaki bu sessiz savaşı hissediyordu ama henüz müdahale etmiyordu.

İçimdeki sakin öfke yükselirken, bakışlarımı dosyadan kaldırıp doğrudan Alfonso’nun gözlerinin içine diktim. O ana kadar Türkçe devam ettiğim konuşmayı, onların bile beklemediği kadar akıcı bir İspanyolca ile böldüm:

“Yanılıyorsun Alfonso. Sadece fark etmekle kalmadım, 'küçük' dediğin teknik terimlerin arkasına sakladığın maliyet kaçaklarını da tek tek çıkardım. Kürşat Bey’i bağlamanız için önce benim kolonlara onay vermem lazım ve şu anki tabloya göre ben o binanın içine insan değil, çöp bile koymam.”

Masada bir anda ölüm sessizliği oldu. Alfonso’nun elindeki kalem masaya düştü. Ekip arkadaşıyla birbirlerine bakakaldılar; az önce "çocuk" dedikleri adam, en güvendikleri kaleden, dillerinden vurmuştu onları.

Kürşat Bey’in dudaklarının kenarında, hayatımda ilk defa gördüğüm çok hafif, neredeyse belli belirsiz takdir dolu kıvrılma belirdi. Arkasına daha bir güvenle yaslandı.

" Devam et Aras", dedi bu sefer sesi daha bir gür çıkarak. "Madem dillerini de çözdün, şu 'göremediğimiz' diğer detayları da anlat da dostlarımızı daha fazla yormayalım."

Alfonso’nun yüzü kireç gibi oldu, elindeki kalem masaya düştü ama hemen toparlanmaya çalıştı. Sesini yükselterek üste çıkmaya çalıştı:

"Bu bir hakaret! Statik hesaplarımız uluslararası standartlarda. Sen daha çocuksun Aras Bey, bu çapta bir projeyi yönetecek vizyona sahip değilsin. Kürşat Bey, bu genç adamın tecrübesizliği işimizi baltalıyor!"

Güldüm. Gerçekten kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.

"Vizyon mu? Senin vizyonun, zemin suyunun betonla girdiği kimyasal tepkimeyi hesaplamaktan acizse, o vizyon batmaya mahkumdur Alfonso. Bana tecrübeden bahsetme; bana kanalın ıslah projesini getir, yoksa bu kağıtlar ancak ısınmak için yakılır."

Alfonso iyice köşeye sıkışmış, ter içindeki alnıyla Kürşat Bey’e döndü. "Kürşat Bey, lütfen... Bir yanlış anlaşılma var, biz her şeyi açıklayabiliriz!" diye çırpınmaya başladı.

Kürşat Bey, heykel gibi sessizce bizi izlemişti. Yavaşça öne doğru eğildi, omuzlarını dikleştirdi. Masadaki ağır otoritesi bir anda restoranın her köşesini sardı. Bakışları Alfonso’nun üzerinde bir bıçak gibi gezindi. Sonra, o ana kadar dil bildiğine dair en ufak bir açık vermeyen adam, buz gibi bir İspanyolca ile konuştu:

"Yeter! Çöpünüzü de alın ve gözümün önünden gidin. Sizi bir daha şehrimde görmek istemiyorum. Defolun buradan!"

Donup kaldım. Alfonso ve ekibi, sanki birinden tokat yemiş gibi anında ayağa kalkıp dosyaları toplamaya başladılar. Adamlar neye uğradığını şaşırmıştı; sadece projelerinin çöktüğünü değil, yılların kurdu Kürşat Kervancıoğlu’nun kendilerini en başından beri anladığını fark etmenin dehşetiyle apar topar masadan uzaklaştılar.

Bakışlarım Kürşat Bey’e kaydı. Şaşkınlığımı gizleyemiyordum; her şeyi, en başından beri biliyordu. Beni bu masaya sadece bir "mimar" olarak değil, belki de bu oyunu bozacak kişi olarak oturtmuştu. Ama niye ben amacı neydi bu adamın ?