8. bölüm · JETON

Fal...

Nurşen Gönültaş

İSTANBUL / ARAS KARAHAN'IN EVİ

Aras Bey’in derin nefes alışlarının sesi boş odada yankılanıyordu. Benimse ellerim ayaklarım birbirine dolanmış, titremekten kendimi alamıyordum. Gözlerimi bir türlü Aras Bey’in göğsünden çekemiyordum. Orada da kesik çizgilerden vardı ama sırtına göre biraz daha iyi durumdaydı. Sonra gözüm kolunun üzerindeki büyük yanık izine takıldı. Öyle böyle bir iz değildi, çok ciddi bir yanık iziydi. Gözyaşlarıma artık engel olamıyordum, sicim gibi boşalıyordu yanaklarımdan. Odanın ortasında koca bir yatak, bir tarafında Aras Bey diğer tarafında ben... Aramızdaki mesafe bir anda kapandı. Aras Bey hızla üzerime doğru gelmeye başladı.

"Bu odada ne işin var!" diye öyle bir bağırdı ki, korkuyla yerimden sıçradım. Sırtım duvara çarptı.

"Aras Bey... Ben şey... Ses duydum, yani ben..." dedim ama kelimeleri bir türlü toparlayıp konuşamıyordum. Dilim damağım kurumuştu resmen.

"Sen ne Ahu, sen ne?" diye gürledi. Yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. "Ne cüretle benim odama gelirsin sen!" dedi ve tam yanımdaki duvara bütün gücüyle bir yumruk attı. O sesle beraber yerimde sıçradım, kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başlamıştı.

"Aras Bey, ben... Ses duydum, kötü bir şey sandım. Sadece yardım etmek..."

"Yardım mı?" diyerek sözüm kesti. Sinirle ellerini saçlarına geçirip bana baktı. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, kendimi bir anda dünyanın en değersiz insanı gibi hissettim. "Sen kimsin de bana yardım etmeye çalışıyorsun Ahu? Haddini, yerini bu kadar mı çabuk unuttun?"

"Ben sadece..."

"Sen sadece bu evde çalışan birisin," dedi, her kelimeyi üzerime bir taş gibi atarak. "Sana bu kapıyı açmam, bu evin her köşesine girebileceğin anlamına gelmez. Senin görevin sabah kahvaltı hazırlayıp akşam kapıyı kapatmak. Benim hayatımın içine, benim odama burnunu sokmak değil! Ben odadayken odama giremezsin."

Ne benim canımı böylesine yakıyordu ? Duvarda patlayan yumruğu mu ? Yoksa bakışlarındaki nefret dolu mesafe mi ?

"Bana şöyle bakmayı kes " dedi, sesi titriyordu öfkeden. "O gözlerini yaralarımdan çek. Kimsenin merhametine ihtiyacım yok benim. Bir daha sakın, sakın karşıma geçip de bana böyle bakma. Seninle aramızdaki o ince çizgiyi bir daha asla aşma."

Öylece kalakaldım. Kalbim sanki bir cam parçasıymış da üzerine basılmış gibi acıyordu. Sadece korkmamıştım, ruhumun tam ortasından kırılmıştım.

"Özür dilerim Aras Bey," dedim zorlukla. Sesim artık çıkmıyordu bile.

"Git şimdi," dedi başını yana çevirerek. Yüzüme bile bakmıyordu artık. "Hemen çık bu odadan ve gördüklerini de zihninden hemen sil at."

Daha fazla odada duramadım. Gözlerim öyle doluydu ki, görüş alanım tamamen bulanmıştı; önümü bile göremiyordum. Odadan kendimi dışarı attığım an, kapı büyük bir hırsla arkamdan kapandı. Ben ise öylece kapının önünde kalakaldım, bir adım bile uzağa gidemedim.

İçeriden kırılma sesleri gelmeye başladı... Sanki Aras Bey eline ne geçerse fırlatıyor, bulduğu her şeyi parçalıyordu. Her kırılma sesi yüreğimi biraz daha ağzıma getiriyordu. Gitmek istedim odama çıkıp deli gibi ağlamak istedim ama gidemedim. Ya kendine bir şey yaparsa, ya canı daha fazla yanarsa diye korktum. Dizlerimin bağı çözülmüş vücudumu taşıyamaz olmuştu .Kapının yanındaki duvara sırtımı vererek oturdum. Başımı dizlerime yasladım, içerideki öfke fırtınasının ve hırsın geçmesini bekledim.

"Aptalsın Ahu, aptal," diye fısıldadım kendi kendime. Kendime kızıyordum. Biliyorum, beni kovmuştu, bana çok kızmıştı. Söylediği sözler o kadar ağırdı ki, sustum. Ama gördüklerim de vardı... Aras Bey’in sırtının hali aklıma geldikçe gözyaşlarımı durduramıyordum.

Bana bakışı hiç gitmiyordu gözümün önünden; o ciddi adamın gözlerinde ilk defa korku görmüştüm. Sırtını gördüm diye ona acıdığımı merhamet ettiğimi sandı, sırf bu yüzden beni bu kadar kırdı, odasını da bu yüzden yakıp yıktı biliyorum. Ama ben ona acımamıştım ki... Sadece çok üzülmüştüm. Arada o kadar büyük bir fark vardı ki, o bunu anlamıyordu.

Bir süre sonra içerideki sesler kesildi. Ortalık bir anda sessizleşti. Acaba iyi miydi? Kendine bir zarar vermiş miydi? Korkuyla başımı çevirip kapının kulbuna baktım. Az önce bu kapıyı hiç açmasaydım, bunların hiçbiri olmayacaktı.

Ben kapının kulbuyla bakışırken kapı aniden açıldı. Aras Bey dışarı çıktığında, gözleri yerdeki bana değdi. Duraksadı yüzünde ufak bir şaşkınlık vardı. Ama bir şey demedi. Bakışlarını hemen kaçırıp hızla merdivenlere yöneldi, aşağı inip evden çıktı. Kapının kapanma sesini duyunca yavaşça yerimden kalktım.

Açık duran kapıya kovulduğum odaya baktım. Her şey parçalanmış, her yer dağılmıştı. Odaya girmeye cesaretim yoktu. Öylece eşikte durup Aras Bey’in arkasında bıraktığı büyük yıkımı izledim.

***

Öfkeyle elimi direksiyona geçirdim, kemiklerimin sızladığını hissettim ama ruhumdaki sızı kadar acıtmıyordu. Dünden beri tek saniye gözümü kırpmamıştım. Tüm günümü, tüm enerjimi okul projesini çizerek tüketmiştim ama zihnim durulmuyordu, başım çatlayacak gibiydi. Bunaldığım için tişörtümü çıkarıp öylece sızmışım... Ahu’nun odama geleceğini, beni öyle savunmasız yakalayacağını bilseydim o tişörtü asla çıkarmazdım.

Hırsla arabayı sahil kenarına çekip indim. Öfkeliydim, kendime olan öfkem dünyayı yakacak cinstendi. Ellerimi saçlarıma geçirdim, denize karşı soluklanmaya çalıştım. Her gece aynı kabusları görmekten, o yangının içinde tekrar tekrar ölmekten yorulmuştum artık. Uykusuzluk beni yavaş yavaş öldürüyordu.

Bu gece uyanmamak için, o karanlığın içinde direndim. Belki bir şey hatırlarım, geçmişin dumanlı perdesinden bir ipucu yakalarım diye bekledim ama olmadı. Bağırışlarım evi öyle bir inletmiş ki, Ahuyu odama kadar getirmişti... Tüm yaralarımı, sakladığım izleri görmüştü.

Ahu, benim yaralarımı gören ilk kişiydi.

Efe ve Deniz’le aynı yetimhanede büyüdük, onca yılımız geçti; onlar bile sırtımdaki izleri görmemişken, bu kız görmüştü. Hayatımda ilk kez birinin karşısında bu kadar savunmasız, bu kadar çıplak kaldım. O anın verdiği utançla kırdım kızı, nasıl davranacağımı, o şoku nasıl yöneteceğimi bilemedim. Ona kızdım, çalışan olduğunu hatırlattım...

Bir daha yüzüme bakmaz, belki de bu gece eşyalarını toplar gider diye düşündüm. Bu düşünce beni delirtti. Hırsla odadaki her şeyi parçaladım, ortaya çıkan enkazın içinde kendimi bitirmek istedim.

Ama kapıdan çıktığımda... Oradaydı. Odamın önüne, kapının dibine oturmuş beni bekliyordu. Göz göze geldiğimizde yaşadığım şaşkınlığı tarif edemezdim. Beni önemsemiş miydi? Onca ağır söze rağmen niye gitmemişti? Kırdım, döktüm, canını yaktım ama o kapıdan ayrılmamıştı.

"Lanet olsun Aras, lanet olsun!" diyerek saçlarımı çekiştirdim denize karşı. Günlerdir evine dolan o saf neşeyi, cıvıl cıvıl sesi kendi ellerinle susturdun. Helal olsun sana...

ADANA/ KÜRŞAT KERVANCIOĞLUNUN MALİKANESİ

Yatağın içinde bir o yana bir bu yana döndüm ama ruhumdaki ağırlık izin vermedi uyumama. Üzerimde garip, tarifi olmayan bir huzursuzluk... Meryem’i uyandırmadan sessizce kalktım, çalışma odasına geçtim. Zihnim karma karışıktı. Işığı bile açmadan karanlığın içinde masama geçip oturdum. Çekmeceyi açıp iki saman sarısı zarfı çıkardım, masanın üzerine fırlattım.

Birinin içinde holdinge gelen kağıt...
"Oysa inandığın her şey, bilmediğin bir gerçeğin kılıfı." Diğerinde ise bugün evime gelen bozuk pusula. İkisine de öylece baktım. Ne demek istiyorlardı lan? Ne anlatmaya çalışıyorlardı? Pusulayı elime aldım, evirip çevirdim. Bozuk işte, yönü bile tutmuyor. Bozuk pusulayla bana kim ne anlatmak istiyordu.

Sinirle ellerim saçlarıma gitti, köklerini koparmak ister gibi asıldım. Ne zaman içim daralsa bu hareketi yaparken bulurdum kendimi. Düşünüyorum... Biri holdinge giriyor, zarfı bırakıp çıkıyor ama kimse görmüyor. Kameralar bile çekmemiş. Üstüne bir de diğer zarf evimin içine kadar giriyor. Salonuma kadar sokuluyorlar ve yine kimse duymuyor, görmüyor.

Sikerler, harbi sikerler!

"Kim lan bu?" diye mırıldandım karanlığa. "Kim elini kolunu sallayarak girebilir benim evime ?"

Bunu yapan kişi dışarıdan olamazdı. Bu şehirde, benim kurduğum bu düzende, benim soframa oturan birileri olmalıydı. Aksi takdirde kimse cesaret edemezdi buna. Ama ne demek istiyordu? Basit bir oyun için kimse Kürşat Kervancıoğlu’nu karşısına almazdı. Bir mesaj var burada ama çözemiyorum...

"Düşün Kürşat, düşün..." diye sayıkladım kendi kendime. "Bu şehirde yaşayanları, o aileleri düşün. Kim sana ne anlatmaya çalışıyor?"

Aklımda isimler dönüp duruyordu ama hiçbirini bir yere oturtamıyordum. Güçlü dokuz aile vardı kurduğum bu şehirde. Geri kalanlar bürokrattı, devlet adamıydı; onlar böyle işlere girmezdi. Demek ki bu dokuzdan biri... Ama hangisi? Hangisi bana bu bilmeceyi gönderiyor?

Kırşah... Karaca... Altıner... İsimleri tek tek saydım: Sancak, Alptekin, Kalaycı... Çakırca, Korkmaz... Ve biz, Kervancıoğlu. "Kimsiniz oğlum siz?" diye sordum masadaki zarflara bakarak.

"Hanginiz bana ne demeye çalışıyorsunuz?"
Gözlerim karardı bir an. Düşüncelerim birbirine giriyordu. Bu dokuz ailenin içinde bir şeyler dönüyordu ama ne? Gözün bunların üzerinde olmalı Kürşat... Bak, incele ve gör. Birileri senin kurduğun kılıfı yırtmaya çalışıyor ama kim?

Düşünmekle olmayacaktı, sadece kafa patlatarak bu labirentten çıkamazdım. Bir şey yapmalıydım. Bu zarflar bana nasıl ulaşıyor, önce o yolu bulmalıydım. Kuryeyi yakalarsam gerisi çorap söküğü gibi gelirdi elbet. Bir iz, bir yüz, bir isim... Bana bir somut kanıt lazımdı.

Koltuğumda geriye doğru yaslandım. Odanın sessizliği üzerime çökerken gözlerim masanın üzerinde duran oğlumun resmine kaydı. Öylece kalakaldım. Ellerimi uzatıp dokunmak istedim ama yapamadım; parmaklarım havada asılı kaldı, sanki dokunsam o an kaybolup gidecekmiş gibi...

Öylece baktım sadece. En büyük kalp sızım, biriciğim, canımın en kıymetli parçası... Seni öyle büyük kaybettim ki, her nefes aldığımda o boşlukta biraz daha boğuluyorum oğlum. "Yardım et," diye fısıldadım karanlığa.
"Ne olur babana güç ver..."

Kürşat Kervancıoğlu’nun bu koca şehirde bükülmeyen bileği, bir fotoğraf karesinin karşısında un ufak oluyordu.

İSTANBUL /MİMARLIK OFİSİ

Gün aydınlanırken ben hala arabanın içindeydim, gözlerimi kırpmadan denizi izliyordum. Ne eve gidebildim, ne de bir adım yerimden kıpırdayabildim. Eve girip Ahu’nun yüzüne bakacak gücü kendimde bulamıyordum. En iyisi ofise geçmekti. Arabayı çalıştırıp ofise sürdüm.

Nereye kadar kaçacaktım bilmiyorum. Evimden, kendimden, en çok da Ahu’yla karşı karşıya gelmekten... Onun neşeliyle parlayan gözlerinde ufacık bir acıma duygusu görsem, bu beni bitirirdi, süründürürdü. O izlere acınarak bakılmasına tahammülüm yoktu. Bu yüzden Dubai seyahatini öne çekmek, o evden ve o bakışlardan uzaklaşmak en mantıklısıydı.

Ofise girdiğimde henüz kimseler yoktu. Sadece güvenlik görevlileri, bir de her zamanki gibi erkenci olan asistanım Buse vardı. Beni görünce şaşkınlıktan donakaldı. Haklıydı; çünkü hayatımda hiçbir zaman ofise üzerimde spor kıyafetlerle, darmadağın bir halde gelmemiştim.

"Aras Bey?" diyerek şaşkınlıkla önümde durdu.

"Buse, uçak biletlerini öne çek. Bugün gidiyoruz," dedim sesimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak. "Mert ve Serkan’a da haber ver, hazırlıklı gelsinler. Uçak saatini bana bildir, odamdayım."

Cevap vermesini beklemeden odama girdim. Kapıyı arkamdan kapattığımda ağır bir sessizlik çöktü üzerime. Valizim hazır değildi. Ahu’yu arayıp "valizimi hazırla" diyemezdim; sesini duymaya hazır değildim.

"Off!" diyerek ellerimi hırsla saçlarıma geçirdim. Bu kaçış bile ne kadar zordu.

Sonunda telefonu çıkarıp Melih’i aradım. "Alo, Melih? Zili çal, Ahu’ya söyle bana hemen bir valiz hazırlasın. Önemli toplantılarım olacak, birkaç takım elbise koymayı ihmal etmesin. Valizi hazırlar hazırlamaz hemen bana, ofise getir," dedim ve cevabını beklemeden kapattım.

Evet, böylesi daha iyiydi. Aras Karahan yine en iyi bildiği şeyi yapıyordu: kaçmak...

İSTANBUL/ ARAS KARAHAN'IN EVİ

Sessizlik... Hayatımda ilk kez konuşmak istemiyordum. Susmak, sadece susmak istiyordum. Gözlerimi kapattığım anda Aras Bey'in sırtı geliyordu gözlerimin önüne. Sonra kulaklarımı sağır eden sesi: "Yardım edin..." Uyandığında yüzündeki acı ifadeyi unutamıyordum. Gözlerimi hızla açıp yatağımda oturur hale geldim; bu defa da bana kızışları çınlıyordu kulaklarımda. " Git odamdan" demişti.

Beni kovmakta haklıydı. Girmemeliydim odasına. Ona kırılmıştım ama beklediğim kadar uzun sürmemişti kırgınlığım; hemen affetmiştim. Böyleydim işte; her şeye küsen ama hemen affeden biriydim. Ki Aras Bey patronumdu ve ben bu evde sadece bir çalışandım. Ona kırılmak gibi bir hakkım var mıydı onu bile bilmiyordum. Sınırlarımı geçmemeliydim.

Yerimden kalkıp aynanın önüne geçtim. Bal rengi gözlerim ağlamaktan yeşile dönmüştü. Yüzüm kıpkırmızı olmuş, saçlarımsa darmadağındı. Elime tarağı alıp uzun, kahve tonlarındaki saçlarımı taramaya başladım. Aynadaki aksime bakarken yine onun sesi yankılandı zihnimde:

"Gözlerini yaralarımdan çek Ahu, bana merhamet etmene ihtiyacım yok

"Ben sana acımadım," diye fısıldadım aynaya doğru. "Yemin ederim acımadım."

Yine ağlama krizine girmiştim işte. Tarağı masaya fırlatıp yere oturdum. Nasıl olmuştu? Kim yapmıştı ona bu izleri? Kim birini acımasızca bu hale getirebilirdi? Sırtında görünür hiçbir sağlam yer yoktu. Hele kolu... Orayı çok kötü yakmışlardı.

"Ne yaşadın da bu kadar ciddi ve öfkeli bir adam oldun?"

Ben kendi kendimle boğuşurken kapı çaldı. Gözlerimi hızla silip aşağı inmeye başladım. Kalbim ağzımda atıyordu. Aras Bey gelmiş olabilir miydi? Kendine gel Ahu. Ciddi görün, mesafeni koru kızım. Hemen affetmiş olabilirsin ama tribimiz baki... Saçlarımı alelacele düzeltip kapıya geldim ve derin bir nefes alıp kapıyı açtım.

Kapıyı açtığımda karşımda Aras Bey’i görmeyi beklerken Melih abiyi görünce bir an duraksadım.

"Ahu, günaydın," dedi Melih abi, gözlerini benden kaçırarak. "Aras Bey aradı. Acil bir işi çıkmış, Dubai’ye gidiyormuş. Valizini hazırlamanı istedi, ben gelip alacağım."

"Tamam Melih abi, ben hemen hazırlıyorum," dedim, sesimdeki kırgınlığı saklamaya çalışarak. Ama içimden fırtınalar kopuyordu. Demek bizzat söylemeye bile tenezzül etmemişti. Bir telefon, bir mesaj bile yoktu.

Kapıyı kapatıp ağır adımlarla yukarı çıktım. Aras Bey’in odasının önüne geldiğimde durdum. Kapı yarı açıktı; dün geceki yıkım, öfke olduğu gibi duruyordu içeride. Derin bir nefes alıp odaya adım attım. Her yer her yerdeydi... Kırık parçaların arasından geçip gardıroba yöneldim. Siyah valizini çıkarıp yatağın üzerine koydum.

"Gidiyorsunuz demek..." diye fısıldadım kendi kendime.

Dolaptan takım elbiselerini çıkarmaya başladım. Jilet gibi gömlekleri, özenle seçilmiş kravatları... Her birine dokunurken dün gece yaraları gören parmaklarım sızlıyordu.

"Sen sadece çalışan birisin dedin... Doğru, çalışanınım. Şimdi de gidiyorsun, o yaraları ben gördüm diye, savunmasız anına şahit oldum diye benden kaçıyorsun."

Valizin fermuarını çekerken gözüm yerdeki kırık vazo parçalarına takıldı.

"Korkak..." dedim usulca. "Sırtındaki izlerden değil, birinin o izlere bakıp seni anlamasından korkuyorsun. Ama kaç bakalım, önünde sonunda geleceksin."

Valizi elime alıp odadan çıkarken son kez enkaz yığınına baktım. Aras Bey gitmişti ama sanki hayaletini bu odada, bu kırıkların arasında bırakmıştı. Valizi aşağı indirip Melih abiye teslim ederken sadece "Hazır," diyebildim. Gerisi sadece sessizlikti.

ADANA / KÜRŞAT KERVANCIOĞLUNUN MALİKANESİ

Gün doğmuştu ama zihnimdeki karanlık pek dağılmış sayılmazdı. Çalışma odasının ağır havasından sıyrılıp aşağı indim. Her adımımda içimdeki huzursuzluk daha da bileniyordu. Dış kapıyı sertçe açıp kapıda nöbet tutan Selim’e işaret ettim.

"Selim, bak buraya."

"Buyurun Kürşat Bey," dedi Selim, anında toparlanarak.

"Babamlara haber gönder. Tüm aileyi kahvaltıda burada görmek istiyorum. Abimler, ablamlar... Kanımdan kim varsa herkes burada olacak. Ama çocukların hiçbirini getirmeyecekler, özellikle belirt. Sadece büyükler."

"Tamam Kürşat Bey, hemen haber veriyorum," diyerek hızlı adımlarla uzaklaştı Selim. Kapıyı arkasından kapatıp tekrar yukarı, yatak odasına çıktım.

Odanın içine süzülen sabah güneşi, Meryem’in üzerine düşmüştü. Güzel karım hâlâ uykunun huzurlu kollarındaydı. Yanına usulca sokulup kokusunu içime çekerek saçlarından öptüm.

"Güzelim... Kalkman gerek," diye fısıldadım kulağına.

Gözlerini yavaşça, uykulu bir mahmurlukla kırpıştırarak açtı. O an dünyadaki tüm savaşlar dursun istedim. Ona öyle bir gülümsemeyle baktım ki, tüm gece boyu çektiğim sancı bir anlık dindi.

"Bu gözlere bir ömür feda edebileceğimi söylemiş miydim?"

Mavi gözleri şaşkınlıkla biraz daha açıldı, dudaklarında ince bir tebessüm yeşerdi. Usulca doğrulup kollarını boynuma doladı ve dudaklarımdan öptü. İşte benim dumanlı nefesimdeki tek oksijen buydu; ciğerlerime dolan tek temiz hava.

"Sen bana bir ömür hep böyle bak olur mu?" dedi, sesi titreyerek.

"Sana böyle bakmadığım gün öldüğüm gün olsun Meryem. Seni sevmediğim her saniye boynuma ilmek olup dolansın," diyerek onu daha derin bir tutkuyla öptüm. O benim yaşama sebebimdi; bu bataklıkta tutunduğum tek sağlam daldı.

Tam ağzını açtı, bir şeyler söyleyecekti ama izin vermedim. Bazı anlar konuşmak için değil, sadece hissetmek içindi. Onu kucağıma alıp banyoya kadar taşıdım, mermer lavabonun üzerine oturttum. Parmaklarımın ucu teninde yanıyor gibiydi.

"Güzel karım, birazdan bizimkiler gelecek. Bir an önce hazırlan da aşağı gel," dedim, zor da olsa kendimi geri çekerek. Onu orada öylece bırakıp hızla giyinme odasına geçtim. Bir saniye daha kalsaydım, masayı da o kahvaltıyı da kesin unutur, sadece ona akardım.

İSTANBUL/ MİMARLIK OFİSİ

Masamın başında öylece oturmuş, önümdeki boşluğa bakıyordum. Zihnimde tek bir görüntü vardı: Ahu’nun kapı eşiğindeki çaresiz, gözleri ağlamaktan kızarmış hali... Tam o sırada kapı usulca tıklandı ve asistanım Buse içeri girdi.

"Aras Bey, uçağınız iki saate kalkıyor. Melih Bey valizinizi getirdi, araca yerleştirdik. Mert Bey ve Serkan Bey de aşağıda hazır sizi bekliyorlar,"

"Tamam Buse, geliyorum," dedim, sesimdeki ruhsuzluğu ben bile yadırgayarak.

Ayağa kalkıp ceketimi üzerime geçirdim ama üzerime oturan şey ceket değil, Ahu’ya karşı işlediğim suçun ağırlığıydı. Kırdım onu... Hem de en savunmasız anında, sırf kendi yaralarımın utancından dolayı en ağır sözlerle vurdum onu. Şimdi de karşısına geçip tek bir "özür dilerim" bile diyemeden, tek kelime etmeden gidiyordum. Korkaktım işte; yaralarımı gören tek göz onunkilerdi ve ben o gözlere bakmaktan deli gibi korkuyordum.

Şirketten çıkıp aşağı indiğimde Mert ve Serkan’ı kapının önünde dikilirken gördüm. İkisi de yüzümdeki ifadeyi görünce tek kelime etmediler. Araca bindiğimde camı hafifçe araladım. İstanbul’un sabah serinliği yüzüme çarptı ama içimdeki sesi susturmaya yetmedi.

"Bas gaza," dedim şoföre, gözlerimi yola dikerek. "Bir an önce gidelim."

Araba hareket ederken içimden tek bir şey geçiyordu: Evde yalnız kalacaktı korkar mıydı ?

İSTANBUL / ARAS KARAHAN'IN EVİ

Mutfak masasında öylece oturmuş, önümdeki boş çay bardağına bakıyordum. İçimdeki koca boşluk, evin sessizliğiyle birleşince üzerime daha da ağır çökmüştü. Ne bir şey yiyesim vardı ne de yerimden kalkasım.Aras Bey gitmişti. Keşke eve gelseydi de öyle gitseydi. Bu bana bağırmasından odasından kovmasından daha çok koymuştu. Odanın halini, Aras Bey’in gidişini, ağır sözlerini zihnimin bir köşesine itmeye çalışıyordum ama olmuyordu.

Ben bu düşüncelerde boğulurken mutfak kapısı aralandı, Naciye abla içeri girdi. Birbirimize çabuk alışmıştık. Karşıma geçip bana baktı bendeki garipliği görünce duraksadı.

"Hayırdır kız Ahu? Yüzünden düşen bin parça. Ne bu halin, sanki gemilerin batmış gibi oturuyorsun?" dedi, çantasını kenara bırakırken.

"Yok bir şey Naciye abla," dedim, zoraki bir gülümsemeyle. "Uykusuzum biraz sadece, gece pek uyuyamadım."

"Aman, gençlikte olur öyle. Ama senin bu gözlerin kızarmış sen ağladın mı yoksa?" yanıma gelip elini omzuma koydu. "Anlat bakayım, bir derdin mi var? Aras Bey bir şey mi dedi yoksa?"

"Yok abla, Aras Bey'le alakası yok. Evde iş güç işte, biraz yoruldum herhalde," diye geçiştirdim. Onun adını anmak bile kalbime bir iğne batırıyordu. "Hem o Dubai'ye gitti zaten, ev bana kaldı."

Naciye abla beni süzdü, inanmadığı her halinden belliydi ama üstelemedi. Tezgaha geçip etrafı toparlamaya başladı. "İyi madem, öyle olsun. Ama bak, böyle oturmakla dert bitmez."
Bir süre sonra yanıma tekrar gelip sandalyeyi çekti. "Hadi bakayım, madem öyle... Yap şöyle bol köpüklü iki kahve de içelim. Sonra kapat fincanı, bakayım bir falına. İçin şişmiş senin, dökelim şu sıkıntıları da ferahla biraz."

"Aman abla, falda ne çıkacak ki?" dedim ama içimden bir ses de karanlığın içinde küçücük bir ışık aramaktan zarar gelmez diyordu. "Tamam, yapıyorum."

Yerimden kalkıp cezveyi ocağa koydum. Mutfakta kahve kokusu acı bir duman gibi yayılırken, Naciye abla fincanımı eline aldı. Üç tur başımın üzerinde çevirtip kapattırmıştı. Bir süre soğumasını bekledik, o sırada tek kelime etmedim. Naciye abla fincanı usulca kaldırdı, gözlüklerini burnunun ucuna indirip derin derin bakmaya başladı.

"Aman Ahu..." dedi sesi titreyerek. "Senin bu fincanın içi kömür karası olmuş kızım. Ama bak, tam şurada, geçmişinde devrilmiş koca çınarlar var. Bir değil, iki değil... Hepsi sırayla yıkılmış."

Yutkundum. Boğazıma bir düğüm oturdu. "Doğru abla," dedim fısıltıyla. "Toprağım çok benim, arkamda kimsem yok. Ne annem nede babam "

Naciye abla bana bakıp iç cekti. Sonra parmağını fincanın içinde gezdirdi. "Dur bakayım, ama yolların açılıyor. Bak burada uzun uzun yollar var. Kısmetin öyle bir açılmış ki, hani derler ya 'yürü ya kulum' diye, öyle bir şey. Kapılar bir bir aralanıyor önüne. Ama bu yolların sonunda bir silüet var..."

Naciye abla parmağıyla fincanın kenarını işaret etti. "Bak, burada bir adam var. Boylu poslu, çok yakışıklı bir adam bu. Dağ gibi duruyor ama..." Bir anda duraksadı. Yüzü kireç gibi oldu. Şak diye fincanı tabağın üzerine kapattı. "Yok, ben bakmayacağım daha. Hayır olsun, tövbe yarabbim."

"Abla!" dedim yerimde dikleşerek. "Ne oldu? Bak lütfen, yarım bırakma. Ne gördün de korktun?"

"Aman kızım, boş ver. Fal işte, ağzımızın tadı kaçmasın."

"Abla kurban olayım bak Anlat ne gördüysen, lütfen..."

Naciye abla dayanamadı, merakıma ve ısrarıma yenik düşüp fincanı titreyen elleriyle tekrar açtı. Uzun uzun, sanki bir kuyuya bakıyormuş gibi baktı içine.

"Bu adam... İyi hoş, çok güçlü ama arkası çok karanlık Ahu. Öyle bir sis çökmüş ki arkasına, sonu görünmüyor. Geçmişi çok kötü be kızım, çok kan, çok acı var burada. Bu adamın etrafı görünmez duvarlarla çevrili, sanki bir hapishanede gibi ama anahtarı da kendi cebinde."

Derin bir nefes alıp gözlerimin içine baktı, sesi iyice kısıldı:
"Bak burada bir yol var, o yolun sonunda sen varsın. Bu adamın o kapkara geçmişine, sen de ortak olacaksın. Kaçışın yok, sanki yazgınız bir sizin. Ama dikkat et kızım; o karanlık seni de içine çekmesin. Bu acı senin boyunu aşar, bu adamın yükü çok ağır..."

Fincanı masaya bıraktı, elleri hala titriyordu. "Ben sana diyeyim, bu adamdan sana hayır gelir mi bilmem ama bu yoldan dönülmez artık. Falında bile düğümlenmişsiniz bir kere."

Masanın üzerinde duran fincana öylece bakakaldım.

ADANA / KÜRŞAT KERVANCIOĞLUNUN MALİKANESİ

Salonda herkesin gelmesini bekliyordum. Canım fazlasıyla sıkkındı. Zihnimin içinde dönen kirli ihtimaller, evimin içine kadar sızan bilinmezlik, içimde inanılmaz bir öfke yaratıyordu. Yumruklarımı sıktıkça eklemlerimin beyazladığını hissediyordum; bu öfke sanki kemiklerimi yakıyordu.

O sırada merdivenlerin başında Meryem göründü. Ağır adımlarla inip tam karşıma oturdu. Bakışları o kadar doluydu ki, mavi gözlerdeki küskünlüğü hissedebiliyordum.

"Niye geliyorlar Kürşat?" dedi, sesi bir fısıltı kadar yorgun ama bir o kadar hesap sorar gibiydi. "Sevmiyorum, evime gelmelerini istemiyorum."

Ona bakarken içimdeki sert adamın yerini bir başkası aldı. Onu üzmek, bu evi bir savaş alanına çevirmek isteyeceğim en son şeydi ama bu defa kaçışım yoktu. Hafifçe öne doğru eğildim, gözlerinin içine en samimi halimle baktım.

"Biliyorum güzelim..." dedim, sesimdeki otoriter tınıyı tamamen öldürerek. "Bir günlük benim için onlara katlanabilirsin, değil mi? Konuşmam gerekenler var. Gerçekten konuşmam gerekenler var ve zaten seni bu konuşmada istemiyorum. Sen olunca ben yeterince gergin olamıyorum."

Meryem derin bir nefes aldı, omuzları çöktü. Gitmekle kalmak arasında bir saniye tereddüt etti ama kırgınlığı daha ağır bastı. "Susuyorum ama benden onlara hürmet göstermemi bekleme onları karşılamak bile istemiyorum," diyerek yerinden kalktı. Cevabımı beklemeden, odayı saran kokusunu da peşinden sürükleyerek salondan çıktı.

Gidişini izlerken odanın bir anda daha da soğuduğunu hissettim. Arasından fısıldadım, belki duydu belki duymadı:

"Beklemem güzelim... Beklemem."

İlk araba bahçeye girmiş, sahte kalabalık kapıya dayanmıştı. Ayağa kalktım, ceketimi düzelttim ve yüzüme sarsılmaz Kürşat Kervancıoğlu maskesini taktım. Konuşmaları gerekti yoksa bu öfkeyle çok can yakacaktım.

İLAHİ BAKIŞ AÇISI

Kervancıoğlu malikanesinin bahçesinde, güneşin ilk ışıkları masanın üzerindeki gümüş takımlara vuruyor ama ortamı ısıtmaya yetmiyordu. Sofra her zamanki ihtişamıyla donatılmıştı; ancak masanın etrafındaki hava, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibi ağırdı.

Masada tam bir hiyerarşi hakimdi. En başta Halim Bey sessizce oturmuş, oğlunu izliyordu. Yanında Nermin Hanım, sabahın bu saatinde böyle bir emirle çağrılmanın verdiği huzursuzlukla tepkili duruyordu. Abileri Kemal ve Fikret, eşleri Selda ve Esra ile birlikte diken üstündeydiler. Ablaları Zeynep ve Nazan neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor, eşleri Ahmet ve Murat ile sessizce bakışıyorlardı.

Masanın en büyük eksiği ise Meryem’di. Meryem’in sofrada olmayışı, Kervancıoğlu ailesi için fırtına öncesi sessizlik demekti. Çünkü herkes bilirdi ki; eğer Meryem masadaysa Kürşat’ın öfkesi dizginlenirdi, bir freni olurdu. Meryem yoksa, Kürşat merhametini odada bırakıp gelmiş demekti. Onun yokluğu, masadaki herkesin ensesinde soğuk bir nefes gibi dolaşıyordu.

Kürşat, sandalyesine yavaşça yerleşti. Gözleri masadakilerin üzerinde birer birer gezindi.

"Hoş geldiniz," dedi Kürşat. Sesi öyle alçak ama öyle derindi ki, masadaki tüm çatal kaşık sesleri bir anda bıçakla kesilmiş gibi durdu. Kemal boğazını temizleyip hafifçe öne eğildi. "Hoş bulduk Kürşat da... Sabah sabah bu neyin nesi? Çocukları bile getirtmedin, hayırdır?"

Kürşat abisine cevap vermedi. Sırtını koltuğuna yasladı, kollarını sandalyenin kenarlarına koydu ve tüm ciddiyetiyle ailesini süzmeye başladı. Ortamdaki sessizlik uzadıkça, masadakilerin duruşu bozulmaya başladı.

"Benden sakladığınız bir şey var mı?" diye sordu aniden.

Bu soruyla birlikte masada değişik bir hava esti. Esra ve Selda aynı anda yutkunurken, birbirlerine kaçamak bir bakış atıyor Fikret, önündeki boş tabağa bakıp ceketinin kollarını çekiştiriyordu. Nermin Hanım araya girdi, sesinde oğluna duyduğu sitemkar ton vardı: "Ne demek şimdi bu Kürşat? Ailenin karşısına geçip sorguya çeker gibi... Ne saklayacakmışız senden?"

Kürşat annesine cevap vermek yerine bakışlarını masanın etrafında tek tek gezdirmeye devam etti. Gözleri her birinin üzerinde durdukça, mimikler biraz daha gerildi.

"Bana söyleyecek bir şeyiniz yok mu?" dedi Kürşat, sesi bu kez daha tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü.

Bu cümleyle birlikte Murat'ın masanın üzerindeki elleri, engelleyemediği bir titremeyle sarsılmaya başladı. Nazan, kocasının bu halini fark edip kaşlarını çattı. Kemal ve Fikret ise istemsizce birbirlerine baktılarında, gözlerindeki o anlık tereddüt Kürşat’ın dikkatinden kaçmadı.

Kürşat, babası Halim Bey’in sessiz onayıyla masaya doğru hafifçe eğildi. Sesini her birinin iliklerine kadar hissedeceği bir tona indirdi:

"Eğer benden sakladığınız bir şey varsa ve ben sorduğum halde bile bile susuyorsanız..."

Masadaki herkes nefesini tuttu. Selda elindeki peçeteyi biraz daha sıktı, Esra ise titreyen eliyle su bardağına uzandı ama Kürşat’ın bakışlarını üzerinde hissedince bardağı tutamadan elini geri çekti.

"...Ve ben o gerçeği sizden değil de başkasından öğrenirsem; yemin olsun ki hepinizin eceli olurum."

Bahçedeki ağaçların yaprakları bile kıpırdamıyordu artık. Kemal ve Fikret’in bakışları masadaki tabaklara çakılı kalmış, kafalarını kaldıramıyorlardı. Murat’ın alnında ince ince ter damlaları birikmeye başladı. Halim Bey ise sadece oğlunun bu soğukkanlı otoritesini izliyor, tek bir kelime bile etmiyordu.

Kürşat tekrar arkasına yaslandı. "Konuşmak isteyen varsa şimdi konuşsun," dedi. "Çünkü ben bu masadan kalktıktan sonra, itirafın hiçbir hükmü kalmayacak."

Kürşat’ın son uyarısı, masanın üzerindeki havayı iyice kurşun gibi ağırlaştırdı. Kimse önündeki tabağa dokunmuyor, herkes yanındakinin nefes alışını sayıyordu. Kürşat sessizce bekledi; sadece gözlerini masadakilerin üzerinde bir tarayıcı gibi gezdirdi.

Kemal , üzerindeki bu dayanılmaz baskıyı dağıtmak istercesine ellerini masanın üzerine koydu. "Kürşat, bak hepimiz buradayız," dedi sesi titreyerek. "Aramızda bir huzursuzluk varsa söyle. Biz senin abiniz, aileniz. Varsa bir yanlışımız, bilmeden olduysa helalleşiriz. Ama böyle hepimizi bir töhmet altında bırakman..."

Fikret araya girdi, Kemal’in sözlerini tamamlamaya çalıştı: "Yani, piyasada dönen bir laf mı var? Biri bizim adımızı mı andı bir yerde? Eğer öyleyse, inan haberimiz yok. Biz işimizde gücümüzdeyiz Kürşat."

Kürşat hala tek kelime etmiyordu. Sadece Fikret’in alnındaki ter damlasının şakağından aşağı süzülüşünü izledi. Bakışlarını oradan çekip Nazanın eşi Murat’a çevirdi. Murat, Kürşat’ın gözleri ona değdiği an bakışlarını hızla kaçırıp bardağına uzandı ama bardağı ağzına götürürken camın dişlerine çarptığı o "tık" sesi sessizlikte yankılandı.

Selda dayanamayıp "Nermin anne, bir şey söylesene? Kürşat bizi korkutuyor. Vallahi benim bir şeyden haberim yok, Esra'nın da yoktur. Biz evimizdeyiz, çocuklarımızla..."

Nermin Hanım, gelininin bu haliyle daha da bilendi. "Kürşat, bak ailen dökülüyor karşında. Daha ne bekliyorsun?" dedi tepkiyle. "Derdin neyse dök ortaya. Kim, neyi saklayacakmış senden?"

Kürşat annesine bakmadı bile. Gözleri Esra ve Selda’nın birbirine kenetlenen ellerindeydi. Esra, Kürşat’ın oraya baktığını fark edince ellerini masanın altına sakladı.

"Herkesin vicdanı rahat yani?" dedi Kürşat, sesi bu sefer fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da tehlikeliydi. "Kimsenin uykusu kaçmıyor? Kimse gece başını yastığa koyduğunda 'Acaba Kürşat öğrenir mi?' diye düşünmüyor?"

Zeynep ve Nazan ablası şaşkınca birbirlerine baktılar. Onlar gerçekten bir şey anlamıyordu ama ortamdaki bu yoğun korku onları da sarmıştı. Murat, masanın örtüsünü öyle bir sıkıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz olmuştu.

Masanın üzerindeki ağır, boğucu sessizlik dakikalarca sürdü. Kürşat’ın her bir kelimesi, ailenin üzerine ciddi bir baskı kurmuştu. Kimse başını kaldırıp da birbirinin yüzüne bakacak cesareti kendinde bulamıyordu. Selda penyesinin ucunu çekiştirirken, Murat alnındaki teri silmeye bile yeltenemiyordu; çünkü Kürşat’ın gözleri hala birer şahin gibi masanın üzerinde geziniyordu.

Sonunda, masanın başından beri bir heykel kadar sessiz duran Halim Bey ağır bir nefes aldı. Bakışlarını önce masadaki evlatları ve gelinleri üzerinde gezdirdi, sonra gözlerini oğluna dikti.

"Kürşat..." dedi Halim Bey, sesi otoriter ama yorgun bir tonda yankılandı. "Biraz konuşalım."

Kürşat, babasının bu cümlesiyle birlikte bakışlarını Murat’ın titreyen ellerinden çekti. Son bir kez masadakileri süzdü; korkuyla birbirine kenetlenen elleri, kaçırılan gözleri ve hızlı nefes alışları tek tek kaydetti zihnine. Kimse konuşmamış, kimse dürüstlük gösterip de öne çıkmamıştı.

Kürşat sandalyesinde geriye doğru yaslandı, yüzünde soğuk ve tatsız bir tebessüm belirdi.
"Görüyorum ki kimsenin bana anlatacak bir şeyi yok," dedi, sesi odada yankılandı. "Kimse konuşmadığına göre, kahvaltı bitti demektir."

Ardından başını babasına doğru çevirdi. Göz göze geldikleri an, baba-oğul arasındaki o sessiz anlaşma sağlandı. Kürşat masadakilere bakmadan, sadece babasının gözlerinin içine bakarak ekledi:

"Herkes gitsin baba... Biz seninle baş başa konuşalım."

Bu cümle, masadakiler için bir sürgün değil, adeta bir kurtuluş biletiydi. Tek bir veda cümlesi, tek bir "afiyet olsun" ya da "iyi günler" denilmedi. Kervancıoğlu ailesinin fertleri, üzerlerine çöken korku bulutuyla birlikte, sanki bu anı saatlerdir bekliyorlarmış gibi sessizce çıkıp gittiler.

Birkaç dakika sonra koca masada sadece baba ve oğul karşı karşıyaydı.
Kürşat, elini ceketinin iç cebine attı ve o zarfın köşesini kavradı.
"Şimdi baba," dedi Kürşat, sesi artık daha da derinden geliyordu. "Şimdi gerçekten konuşalım."