Bölümler 5Şu an: 3. BÖLÜM
- 1 GİRİŞ176 kelime
- 2 1. BÖLÜM925 kelime
- 3 2. BÖLÜM1.652 kelime
- 4 3. BÖLÜM2.388 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4. BÖLÜM1.660 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hellooooo. Nasılsınızz🤍
Lafı çok uzatmadan bölüme geçelim.
İyii okumalaarr✨
~~
Yatakta gözlerimi araladığımda odamın duvarlarına yansıyan gün ışığı, alarmdan önce uyanmama sebep olmuştu. Gözlerimi ovuşturup yattığım yerden doğruldum ve dün olanları düşünmemek adına kendimi hızla yatağımdan dışarı attım.
Üzerim için lacivert gömleğimi ve krem rengi bol pantalonumu seçtim. Saçlarımı toplayıp hafif bir makyaj yaptım ve aynada kendime son bir kez bakarken içimden "Bugün sadece işin ile ilgilen Alaca," diye geçirdim. Bunun olacağından pek emin değildim tabi ama yinede şansımı denemek istemiştim.
Dışarıya çıktığımda şehrin sabah serinliği yüzüme çarptı, ama içimde yavaş yavaş kıvılcımlanan o huzursuzluk hâlâ oradaydı. Arabama bindim ve hızlı bir şekilde dikkanıma sürdüm.
Dükkanımın önüne geldiğimde tanıdık kokunun burnuma dolduğunu hissettim ve vücudumda bir rahatlama belirmişti.
Masanın üzerinde duran radyoyu açtım. Odaya hafif bir caz melodisinin dolmasını sağladım ve işim ile alakalı yapmam gereken şeyler için bilgisayarımın başına geçtim.
Her şey ne kadar düzenli görünse de, içimde bir şeyler darmadağındı aslına ve ben bunun sebebini dün toplantı odasında tanıdığım, nedenini bilmediğim bir şekilde aklıma giren o adamda arıyordum.
Bilgisayarda kumaş örneklerine dalmışken, masamın köşesindeki telefon bir anda titremeye başladı. Ekrana göz ucuyla baktım ve arayan kişiyi görünce istemsizce bir iç geçirdim.
"Babam."
O bu saatte arıyorsa, ya bir terslik vardır ya da benden bir şey isteyecektir diye düşündüm içimden. Telefonu açmadan önce bir an duraksadım fakat sonunda derin bir nefes alıp telefonu açtım.
"Efendim?" dedim, sesimi mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışarak. "Bugün öğleden sonra bir görüşmem var. Sen de benimle geleceksin." Sesindeki ton, tartışmaya açık olmadığını gösteriyordu.
"Baba, dükkanımda işlerim var. Önceden haber verseydin ya." dedim, ama sözüm daha bitmeden o konuşmaya devam etti. "Bu iş senin için de önemli, Alaca. Tasarımlarınla ilgisi olabilir. Görüşeceğimiz kişi senin tarzını beğenmiş.."
Donakaldım. Ne diyebilirdim ki? Babam genelde beni işleriyle alakalı ortamlara sokmazdı, hele ki tasarımımla ilgilenen biri varsa. Bu farklıydı. Ama aynı zamanda fazlasıyla tuhaftı.
"Tamam da kiminle görüşeceğim," dedim kısa bir duraksamanın ardından. "Ve saat kaçta olacak bu görüşme?"
"Gelince kim olduğunu öğrenirsin ve ayrıca, öğlen ikide."
Telefon yüzüme kapanırken elimde bir boşluk ile yalnız kaldım. İçimde beliren garip his daha da büyümüştü. Bu görüşme normal bir iş görüşmesi miydi gerçekten?
Diken üzerinde oturduğum sandalyeye yaslandım. Bu aralar biraz yoğun olduğum için kendimi acilen toparlayıp işe dönmem gerekiyordu ama artık hiçbir şeye odaklanamıyordum. Aklım, sadece saat ikide olacak görüşmede ve şuanlık kim olduğunu bilmediğim o gizemli adamla yapacağım toplantıdaydı.
Telefonuma baktığımda saatin bir buçuk olduğunu gördüm ve eşyalarımı yavaş yavaş toparlamaya başladım.
En son olarak çizim defterimi, kalemlerimi ve telefonumu da çantama katıp dükkanımdan çıktım. Dükkanımın önünde duran arabama bindim ve babamın şirketine doğru yol aldım.
Kısa bir yolculuktan sonra binaya vardım. Arabamı valeye bıraktım ve şirketin kapısına doğru yürümeye başladım. Resepsiyondaki görevli beni görünce başını eğdi, aynı şekilde karşılık vererek asansöre yöneldim. Aynı binaya kaç kez geldiğimi hatırlamıyordum ama her seferinde içimde aynı gerginlik oluyordu.
Babamın odasının önüne geldiğimde kapıyı çalmadan önce bir an duraksadım. Sonra derin bir nefes alıp kapıyı çaldım ve içeri girdim.
Babam, masasının arkasında oturuyordu, gözleri bilgisayar ekranına kilitlenmişti. Kapının kapanma sesiyle başını kaldırdı. Bakışları sertti, her zaman olduğu gibiydi.
"Geldin," dedi, sanki başka seçeneğim varmış gibi. "Sen çağırdın," dedim sesimi olduğunca düz tutmaya çalışarak.
"Toplantıya beş dakika var. Hazır olmanı istiyorum. Karşımızdaki kişinin, tasarım işlerin ile ilgisini çekmişsin." Gözlerini tekrar ekrana çevirdi.
"Peki," dedim. Ne tartışmaya ne de savunmaya girecek enerjim yoktu.
Bir anlık sessizlik oldu. O sırada masadaki kalemliğe takıldım. Her şey milimetrik hizadaydı. Soğuk, düzenli ve dokunulmamış. Tam babama göre.
"Alaca," dedi aniden. "Bu işi ciddiye al. Karşındaki adam sıradan biri değil." Kaşlarımı kaldırdım. "Kim olduğunu söylemeyecek misin?"
Gözlerini bana çevirdi, ifadesi değişmeden. "Toplantı odasında görürsün."
İçimden istemsizce bir huzursuzluk geçti ama belli etmedim. Başımı sallayıp arkamı döndüm. Toplantı odasına yürürken adımlarımı yavaş tuttum. Bu sadece bir iş görüşmesi değil gibiydi.
* * *
Toplantı odasında zaman ağır akıyordu. Kalın dosyaların arasında kaybolmuş, şekilsiz cümlelerin yankılandığı bu büyük masada, ben hep olduğum gibi fazlalık gibi hissediyordum. Babamın söylediği üzere benim tasarımlarıma ilgi duyan ve şuan toplantı yaptığımız adam Görkem Kara idi. Pamir Aktan Kara'nın babası.
Babamın yüzü yine gergindi, dudaklarının kenarında yıllardır alıştığım o memnuniyetsizlik çizgisi vardı. Herkes konuşuyordu, fikirler paylaşılıyor, rakamlar havada uçuşuyordu. Ama benim içimde başka bir uğultu vardı. Karşımdaki adam -Pamir Aktan Kara- başını dosyaya eğmiş, dikkatle not alıyordu. Arada bir göz ucuyla bize bakıyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi yeniden önüne dönüyordu.
Ben kendi iç dünyama dalmışken, babamın sesi aniden yükseldiğinde irkildim. “Bu çizimlerin vizyonu eksik,” dedi sertçe. “Tasarım deyince üç çizgi çizip modern demekle olmuyor bu işler.”
İçimden bir şey koptu. Her zaman yaptığı gibi yine beni küçümsemekten çekinmiyordu. Ama bu sefer cevabım hazırdı.
“Bu çizimler üç çizgiden ibaret değil baba,” dedim soğukkanlı bir tonda. “Sen göremeyeceğin yerden bakıyor olabilir misin?”
O anlık bir sessizlik çöktü. Herkes başını bize çevirmişti. Babamın gözleri kısıldı, dudakları gerildi. Ama konuşmadı. Konuşsa, kırardı. Susarak cezalandırmayı tercih etti.
Toplantının geri kalanını pek dinleyememiş, kendi iç dünyam ile baş başa kalmıştım. Ama o an karşımda kömür karası gözlere sahip adamın sesini işittim.
"Acılar geçmez, sadece alışmayı öğreniriz..."
Başımı bir anda ona doğru çevirdim. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Gözlerimi kısıp dikkatlice yüzüne baktım. Bu cümleyi ben daha önce duymuştum.
Yıllar önce. On dört yaşındaydım. Evden kaçtığım gece... O soğuk bankta otururken, yanımda biri belirivermişti. Sıcak bir sesi vardı. Yüzünü hatırlamıyordum ama o koyu gözlerini ve söylediklerini asla unutmamıştım. O gece, o çocuk bana dönüp tam da bu cümleyi söylemişti: “Acılar geçmez, sadece alışmayı öğreniriz.”
O muydu? O geceki çocuk... Pamir Aktan mıydı?
Beynim 'olamaz' diye haykırıyordu ama kalbim çoktan şüpheyle çarpmaya başlamıştı. Belki de yıllardır unuttuğumu sandığım bir parçayı yeni yeni hatırlıyordum. Sanırım, bazı yüzler zamanla silinirdi fakat bazı sözcükler asla...
* * *
Toplantı, geride kalan birkaç yorgun kelime ve bitmek bilmeyen bakışmalardan sonra nihayet sona erdi. Herkes notlarını toparladı, dosyaları kapattı, sandalye gıcırtıları ve ayak sesleri odada yankılandı. Babam hiçbir şey söylemeden kalktı, ben de onun ardından kalktım ve adımlarını takip ettim. Koridorda attığı her adım sanki yere öfkesini işliyor gibiydi.
Odası hâlâ aynıydı; yıllardır değişmeyen koyu renkli mobilyalar, duvarda annemle olan bir fotoğraf hariç hiçbir sıcaklık belirtisi yoktu. Babam masasının arkasına geçti, ben ayakta bekledim. Sesim bir türlü çıkmadı oysa ki içimde söyleyecek çok şey vardı fakat söyleyemiyordum.
“Ne o?” dedi sonunda, başını kaldırmadan. “Kendini ispat etmeye mi çalışıyorsun?”
“Hayır,” dedim, sesim çatallanmasa şaşardım. “Sadece burada olduğumu bilmeni istedim.”Bakışlarını kaldırdı, gözlerimin içine baktı ama hiçbir duygu yansımadı yüzünden.
“Sen zaten buradasın Alaca,” dedi. “İstemediğim, planlamadığım ama burada kalmayı başaran bir ‘yanılgı’ gibi.” Nefesim boğazıma takıldı. Gözlerimi kaçırdım. Bu söz, yıllar öncesinden kalma bir yara gibi yeniden kanıyordu.
“Biliyorum,” dedim yutkunarak. “Ama ben o yanılgının bir şeylere dönüşmesini istiyorum. Bu şirkette, bu hayatta, en azından bir anlamının olmasını.”
Babam alaycı bir tebessümle başını salladı. “Anlam, doğarken öldürdüğün kadının yokluğunda aranmaz. Sen benim için hep eksik bir şey oldun Alaca. Ne kadar çabalarsan çabala, bu gerçekle yaşamak zorundasın.”
O an içimdeki tüm direnç bir taş gibi çöktü. Ne kadar büyürsem büyüyeyim, onun gözünde hep o uğursuz çocuk kalacaktım. Yine de dimdik durmaya çalıştım.
“Bunu duymaya alıştım,” dedim. “Ama bir gün sen de alışmak zorunda kalacaksın. Ben varım. Hem de senin bütün yok sayışlarına rağmen.”
Hiçbir şey demedi. Yalnızca bakışlarını kaçırıp masasına döndü. Bu da bir cevap sayılırdı. Sessizce odadan çıktım. İçimde bir şey paramparça olmuştu ama adımlarım hâlâ kararlıydı.
Kapı arkamdan kapandığında omuzlarımda taşıdığım görünmez yük daha da ağırlaştı. Koridorda ilerlerken duvarlar üstüme üstüme geliyormuş gibi hissettim. İçimde, babamın söylediği o cümle yankılanıyordu durmaksızın: “Doğarken öldürdüğün kadının yokluğunda aranmaz anlam.” diyordu.
Nefes almak zor geliyordu artık. Sanki göğsüme yerleşmiş bir taş, her adımda daha da bastırıyordu. Birkaç çalışanla göz göze geldim, ama hepsi başlarını hafif eğip geçtiler. Yine yalnızdım. Her zaman olduğu gibi.
Asansöre binerken ellerim titriyordu. Parmaklarım düğmelere gitmeyi bile beceremedi önce. Sonra gözlerim kapalı bir şekilde 'Lobi' yazan tuşa dokundum. Gözlerimden yaşlar süzülemedi, ağlayamadım. Ağlamayı çoktan unutmuştum. Onun yerine içimde derin, tarifsiz bir suskunluk vardı. Bir zamanlar çığlık olan, şimdi yankısı bile olmayan sessizlik.
Asansör kapısı açıldığında, içeride karşılaştığım kişi beni bir an duraksattı.
Pamir…
Pamir Aktan KARA
Gözleri, gözlerime değdi. Hafifçe başını eğdi, bir selam gibi ama aynı zamanda bir soru gibi. Onunla az önce aynı toplantı masasında olmamıza rağmen, bu karşılaşmamız bambaşka bir zamana ait gibiydi. O an zihnimdeki o eski cümle yeniden yankılandı:
“Acılar geçmez, sadece alışmayı öğreniriz.”
Bu cümleyi toplantıda Pamir Aktan söylemişti. Masum bir iş konuşması sırasında, bir nokta koyar gibi dükülmüştü bu kelimeler ağzından. Belki de farkında bile değildi söylediklerinin bendeki ağırlığından.
Ama bilmiyordu ki o cümlenin bende ki acısını ve yıllar önce duyduğum o sesle aynı olduğunu.
O gece. 14 yaşında, soğuk bir sokakta yalnızken tanıdığım bir çocuğun sesi. Bana aynı şeyi söylemişti. Aynı bakışla, aynı iç çekişle ve aynı gözlerle.
“Acılar geçmez, sadece alışmayı öğreniriz.”
Yutkundum. Pamir Aktan'ın gözleri hâlâ bendeydi, benim ise içimde bir şey çatırdıyordu. O olabilir miydi? Hayır, olamazdı. Olmamalıydı. Ama ya öyleyse? Ya yıllar sonra karşıma çıkan bu adam, aslında geçmişimin en sessiz tanığıysa?
Kendimi belli etmemek adına başımı önüme eğdim. Ama içimde çoktan eski bir dosya açılmıştı. Tozlu, unutulmuş bir hatıranın kapağı gibiydi ve ne zaman kapanacağını hiç bilmiyordum.
Asansörde göz göze geldiğimiz o anın ardından, birkaç saniyelik sessizlik içinde bir dünya konuşulmuş gibiydi. Ne ben bir adım attım ne o bir kelime söyledi. Ama sonra Pamir hafifçe boğazını temizledi, sesi durgun ama nazikti.
“Bugün… biraz sert geçti,” dedi. “Eğer vaktin varsa, bir kahve içer miyiz? Sadece, biraz nefes almak için.”
Söylediği şey basitti. Ama sesindeki o alçak ton, gözlerinde beliren kırılganlık. İçimde bir yerlere dokundu. Toplantının ağırlığı, babamın sözlerinin keskinliği hâlâ omuzlarımdaydı.
Başımı hafifçe salladım. “Olur,” dedim kısaca. Sesim yorgundu ama netti. Ve bu cevabımın ardından asansördeki sessizlik başka bir şekle büründü. Gerginlik yoktu artık. Sadece iki insan, geçmişle geleceğin ortasında, aynı anı paylaşmayı seçmişti.
Zemin kata indik. Bina önünde birkaç adım yürüdükten sonra, şirketin hemen karşısındaki küçük bir kafeye yöneldik. Sessizdi içerisi, sabah kalabalığı dağılmıştı. Köşedeki, büyük camın önündeki masa boştu. Oraya oturduk.
Garson yanımıza geldiğinde Pamir bana döndü, “Ne içersin?” diye sordu.
Bir anlık tereddütten sonra, “Türk kahvesi alabilirim. Sade olsa iyi olur,” dedim. Pamir Aktan başını eğerek beni onayladı.
O da kendi siparişini verdi ve arkasına yaslandı. Gözleri bana bakıyordu ama beni tanımaya değil, anlamaya çalışıyor gibiydi.
Ben susuyordum. O da bir süre konuşmadı. Ama garip şekilde, bu sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine, bir şeyleri anlamlandırmak için gerekli gibiydi.
Gelen kahvelerimizle birlikte sessizliği bölen Pamir Aktan oldu. "Senin tasarımlarını gördüm. Duru ama güçlü bir çizgin var."
Kaşlarımı hafif kaldırdım. "Teşekkür ederim. Bu kadar kısa sürede araştırma yapman şaşırtıcı."
"Gereken bilgileri edinmek işin bir parçası aslında." dedi, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı ama sesi ciddiydi.
Bir süre sustuk. O geceyi düşündüm. O kaçışı. Sessizliğin içindeki çığlıkları. Ve bir zamanlar bir bankta oturmuş, tanımadığım ama garip bir şekilde yakın hissettiğim o çocuğun söylediklerini.
Bir an gözümde canlandı. Aynı duruş, aynı ses ve aynı gözler... Hayır, dedim içimden. Bu bir tesadüf olmalı. Ama kalbim ikna olmuyordu.
Gözlerimi Pamir Aktan'a kaldırdım. O sırada o da bana bakıyordu. Gözlerinin içinde geçmişin yankısı vardı, fakat o da farkında mıydı, bilmiyordum.
Kahvenin buharı aramızda süzülüp giderken sohbet, işten tasarıma ve hatta şirket içindeki kahve makinesinin bozulmasına kadar uzandı. Normal, sıradan, hatta biraz da rahattı her şey. Ama içimde, bir süredir susturduğum o düşünce tekrar başını kaldırdı.
Bir anlığına sessizlik oldu. Bardağımı dudağıma götürdüm ama içmedim. Gözlerim onun ellerine, sonra gözlerine kaydı. İçimde tanıdık bir şey kıpırdadı. En sonunda dayanamadım ve o içimdeki soruyu ona sordum.
“Bir yerden tanışıyor olabilir miyiz?” dedim aniden. Pamir Aktan kaşlarını hafif çattı. Soruma doğrudan değil de, önce gözlerime, sonra fincanına bakarak yanıt verdi.
“Sanmıyorum, neden sormuştun ki?” dedi, sesi hâlâ aynı sakinlikteydi ama cümle biraz mesafeli gelmişti.
Belki de tanımıyordum. Belki de beynim bana oyun oynuyordu.
“Yüzün tanıdık geldi sadece.” dedim, lafı toparlar gibi.
Pamir Aktan hafifçe gülümsedi. “Belki bir kalabalıkta karşılaşmışızdır. İstanbul bazen küçük olabiliyor.”
O an gerçekten küçük geldi bana da bu şehir. Ama, geçmişim hiç olmadığı kadar büyüktü.
* * *
Kafeden çıktığımızda hava biraz serinlemişti ama Mart ayında olduğumuz için güneş hala tepede parlıyordu. Sessizce birkaç adım yürüdükten sonra Pamir Aktan hafifçe duraksadı ve bana döndü.
“İstersen seni evine bırakayım,” dedi nazikçe. Başımı hafifçe salladım. “Teşekkür ederim ama gerek yok. Arabam yan sokakta, kendim giderim,” dedim, yüzümde ki ince tebessümle.
“Peki,” dedi, bir an tereddüt etti. “O zaman, bir dahaki görüşmede diyelim mi?” dedi. Bende her mevsim buz tutan elimi uzatarak, “Olur diyelim. Görüşmek üzere Pamir Aktan Kara” dedim. Oda aynı benim gibi adımı ve soyadımı bastırarak, "Görüşürüz Alaca Şimşek." dedi ve sıcak elini, soğuk elimin içine bıraktı.
Arkamı döndüm, caddeden karşıya geçip arabamın olduğu sokağa yürüdüm. Anahtarı çıkarıp aracıma bindim ve gaza basıp yola koyuldum.
Telefonum çaldı. Ekranda Melisa’nın adı parlıyordu. Bir an gerçekten gülümsedim, vakit kaybetmeden aramayı onayladım. “Alo?”
“Alaca! Kızım sen neredesin sabahtan beri?” dedi Melisa, tipik telaşlı sesiyle. “Sana ulaşamadım, dükkanı da kapalı görünce endişelendim!”
Derin bir nefes alıp hafifçe gülümsedim. “Şirket işleri biraz yoğundu bugün.”
“Şirket mi? Hayırdır, babanın yanına mı gittin yoksa?”
Melisa’nın sesi hem meraklı hem şaşkındı. Anlatacak çok şey vardı ama önce bir sakinleşmem gerekiyordu. “Dur dur, anlatacağım. Bir kahve hazırla, biraz konuşmamız gerekecek.”
“Tamam. Ama ayrıntılı istiyorum, ona göre."
Telefonu kapattım. Gözüm yola döndü ama zihnim hâlâ o koyu kahve gözlerdeydi. Sanki onları yıllar önce başka bir yerde görmüş gibiydim.
* * *
Arabamı park ettikten sonra çantamı aldım ve kapıyı açıp arabadan indim. Evin önüne geldiğimde derin bir nefes alıp zile bastım. Kapı anında açıldı.
“Geldin sonunda!” dedi Melisa, kollarını iki yana açarak. “Yoksa randevudaydın da bana mı yalan söyledin?”
Gülümsedim. “Randevu demeyelim de, kahveydi sadece.” Melisa’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ne! Kimleydin, hemen her şeyi anlatıyorsun."
“Ya kızım abartılacak bir şey değil. Beraber iş yapacağımız bir adam işte." dedim. Neden olduğunu bilmediğim bir sebepten kalbim hızlanmıştı fakat sesimi sakin tutmam gerekiyordu çünkü eğer Melisa anlarsa bu işin içinden asla kurtulamazdım. "Ayyy. Adı ne bu yakışıklının?"
"Kızım nerden biliyorsun yakışıklı olduğunu. Sanki gördün de. Hem ayrıca adı Pamir. Pamir Aktan Kara."
"Bilirim ben aşkım. Adı da çok yakışıklıymış ayrıca. Pamir Aktan. Of çok hoş." dedi. Melisa daha içeriye girmeden sorularını sormaya devam ediyordu
“Ne konuştunuz? Senden hoşlanıyor gibi mi? Sana karşı tavırları nasıl”
“Melisa!” diye araya girdim, gülerek. “Hepsi sırayla. Şöyle yapalım, sen bana bir kahve yap, ben sana tüm olanları anlatayım.”
~~
Melisa da geldiğine göree rahatlıkla ölebilirim.
Pamir Aktan ile ilk defa düzgün bir diyalog kurdular sonundaaa.
Acaba geçmişte tanıştığı o çocukla Pamir Aktan'ın bir alakası var mıı??
Neyse ben daha fazla konuşursam size spoiler vericem ondan susuyorumm.
Hadi koşun diğer bölümü okuyun. Öpüldünüz💋
Bölüm etkileşimi
