1. bölüm · İSTİKLALİN ARDINDAKİ MSUTAFA

1.SELANİKTE BİR GÜNEŞ

Gece Kuşu

1881 yılının kış ayları, Rumeli’nin en hareketli şehri olan Selanik’e sert rüzgârlarla gelmişti. Ege Denizi’nin hırçın dalgaları limanı döverken, şehrin Arnavut kaldırımlı dar sokaklarında akşamın alacakaranlığı çökmüştü. Burası, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’ya açılan en aydınlık penceresiydi; sokaklarından sadece insanlar değil, Avrupa’dan esen yeni fikirler, hürriyet fısıltıları ve farklı kültürlerin sesleri yükselirdi.
Koca Kasım Paşa Mahallesi, Islahhane Caddesi üzerinde yer alan üç katlı, pembe boyalı mütevazı evde o gece bambaşka bir telaş vardı. Evin içinde gaz lambalarının titrek ışığı duvarlarda gölgeler oluştururken, Zübeyde Hanım geleceğin büyük emanetini dünyaya getirmeye hazırlanıyordu. Ali Rıza Efendi, kapının önünde bir ileri bir geri yürüyor, dualarını yüreğindeki heyecana katıyordu. Daha önce Fatma, Ahmet ve Ömer adındaki evlatlarını küçük yaşta toprağa vermiş olan bu aile için her yeni doğum, hem büyük bir umut hem de tarifi imkânsız bir korkuydu.
Nihayet, gecenin sessizliğini gür ve kararlı bir bebek çığlığı böldü. O an oda, dışarıdaki dondurucu soğuğa inat, tarifsiz bir sıcaklıkla doldu. Bebeği kucağına alanlar hayretlerini gizleyemedi. Yeni doğan bu bebeğin gözleri, Selanik’in masmavi denizinden daha derin, en bulutsuz gökyüzünden daha berraktı. Bakışlarında, henüz bir bebekten beklenmeyecek kadar vakur ve bilge bir parıltı vardı. Ali Rıza Efendi, odaya girip oğlunu kucağına aldığında dünyalar onun olmuştu. Eğilip bebeğin kulağına o ismi fısıldadı:
"Adın Mustafa olsun..."
Mustafa, yani "seçilmiş olan." Kimse o gece, bu ismin yıllar sonra bir imparatorluğun küllerinden yepyeni bir devlet çıkaracak olan iradenin sembolü olacağını bilmiyordu.
Küçük Mustafa, pembe evin bahçesindeki nar ağaçlarının altında, babasının getirdiği kitap kokularının arasında büyümeye başladı. Zübeyde Hanım, oğlunu tam bir Türk-İslam geleneğiyle, şefkatle ve disiplinle yoğururken; Ali Rıza Efendi, oğlunun ufkunu hep daha öteye, modern dünyaya çeviriyordu. Mustafa, daha yürümeye başladığı ilk günlerde bile çevresindeki her şeyi sorgulayan, oyun oynarken bile arkadaşları arasında bir düzen kurmaya çalışan o doğal liderlik vasfını göstermeye başlamıştı.
Evin içindeki huzur, iki farklı dünyanın tatlı rekabetiyle şekilleniyordu. Bir yanda geleneklerine bağlı, oğlunun mahalle mektebinde dini eğitim almasını hayal eden Zübeyde Hanım; diğer yanda oğlunun çağdaş bir eğitimle yükselmesini isteyen, aydın fikirli Ali Rıza Efendi vardı. Mustafa, bu iki kutbun tam ortasında, hem geçmişin değerlerini hem de geleceğin ışığını aynı anda soluyarak büyüdü. Eğitim çağı kapıya dayandığında, aile içindeki bu fikir ayrılığı Mustafa’nın hayatındaki ilk büyük uzlaşmayla sonuçlanacaktı: Önce annesinin gönlü olsun diye törenle mahalle mektebine başlayacak, kısa süre sonra ise babasının arzuladığı modern Şemsi Efendi Okulu’na geçecekti.
Selanik’in neşeli sokaklarında yankılanan çocuk sesleri arasında Mustafa, sadece bir ailenin evladı olarak değil; bir milletin uyanışına öncülük edecek o çelikten iradenin ilk tohumları olarak boy veriyordu.