2. bölüm / 2
~İSTEKSİZ AŞK~~GECE MAVİSİ VE ÇELİK FISILTISI~
Bölümler 2Şu an: ~GECE MAVİSİ VE ÇELİK FISILTISI~
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Köyün kıyısındaki derme çatma kulübenin penceresinden sızan ay ışığı, Eliza’nın bembeyaz teninde solgun bir parıltı bırakıyordu. Saçları, gecenin en karanlık mavisi kadar siyahtı ve yastığının üzerine hırçın bir deniz gibi yayılmıştı. Köylüler onun için "Tanrı’nın unuttuğu güzel" derlerdi; çünkü Eliza’nın kahverengi gözleri dünyaya bakarken kimsenin göremediği bir sessizliğe hapsolmuştu.
Zihni, yaşıtları gibi karmaşık entrikaları veya gelecek kaygılarını kavrayamıyordu. Onun dünyası renkler, kokular ve babasının ona miras bıraktığı o keskin içgüdülerden ibaretti.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandı. Eski, yamalı elbisesini üzerine geçirdi. Köy halkı onu sadece "boş bakan güzel bir kız" olarak bilse de, Eliza’nın babası—eski bir asker olan o sert adam—kızının bu dünyada tek başına kalacağını bildiği için ona farklı bir lisan öğretmişti: Hayatta kalmanın lisanı.
Eliza, mutfaktaki ağır odunları taşırken bile babasının sesini zihninde duyuyordu: "Dengeni koru Eliza. Güç kolda değil, duruştadır."
Bahçeye çıktığında, sıradan bir köylü kızı gibi görünüyordu. Ancak eline bir baltayı aldığında veya ormanda hızla hareket eden bir tavşanı izlediğinde, hareketlerindeki o garip disiplin ortaya çıkıyordu. Babası ona yıllarca bir kılıcı nasıl tutacağını, bir saldırıyı nasıl savuşturacağını ve en önemlisi, acıyı nasıl sessizce karşılayacağını öğretmişti. Zihni belki karmaşık cümleler kuramıyordu ama bedeni, bir savaşçının reflekslerine sahipti.
Günün geri kalanında köy meydanında su taşıdı. Diğer kızlar aralarında fısıldaşıp gülerken, Eliza sadece gökyüzündeki kuşların kanat çırpışlarını sayıyordu. İnsanlar onun bir şey anlamadığını sanıp yanında her türlü sırrı konuşurlardı. Oysa Eliza, kelimelerin anlamını çözemese de, insanların ses tonundaki nefretin, hırsın ve yalanın kokusunu alabiliyordu.
Akşam çökerken, ormanın derinliklerinde babasının ona gizli tutmasını tembihlediği antrenman alanına gitti. Elindeki ağır ahşap sopayı havada savururken, siyah saçları yüzüne çarpıyordu. Kahverengi gözlerinde o an, köylülerin hiç görmediği bir parıltı belirdi.
O sadece bir kurban değildi; o, henüz kendi gücünün farkında olmayan, zihni bulutlarla kaplı ama ruhu çelikten dövülmüş bir savaşçıydı. Alexander’ın "hiçbir şey bilmeyen bir köle" olarak hayal ettiği bu kız, aslında sarayın en keskin kılıcı olmaya adaydı.Güneş, köyün tozlu yollarını altın sarısına boyarken Eliza, kapının önündeki taş basamakta oturmuş, babasının ona yıllar önce verdiği eski, kör bir hançeri bileği taşıyla parlatıyordu. Zihni, metalin taş üzerinde çıkardığı o ritmik sesle huzur buluyordu. Tam o sırada, çalıların arasından hışırtılar yükseldi.
Eliza, babasının öğrettiği o keskin refleksle elindeki hançeri sıkıca kavradı ve başını hızla sesin geldiği yöne çevirdi. Kahverengi gözlerinde anlık bir avcı parıltısı belirdi. Ancak gelen bir düşman değil, yüzünde kocaman bir sırıtışla havada taklalar atarak yaklaşan Leo’ydu.
Leo, köyün demirci çırağıydı. Herkes Eliza’ya acıyarak ya da görmezden gelerek bakarken, Leo ona her zaman sanki dünyanın en zeki insanıymış gibi davranırdı.
"Hey, küçük savaşçı! Yine hayali orduları mı deviriyorsun?" diye bağırdı Leo, tam Eliza’nın önüne geldiğinde komik bir şekilde tökezlemiş gibi yapıp yere kapaklanarak.
Eliza önce duraksadı, ardından hançeri yavaşça yanına bıraktı. Leo’nun bu sakar numaralarına alışıktı. Leo, yerdeki çamurları üzerinden silkeleyip avucunda sakladığı parlak kırmızı bir elmayı Eliza’ya uzattı.
"Bak ne buldum! Bu elma o kadar ekşi ki, yediğin an suratın bir limona dönecek, yemin ederim!" dedi ve elmayı sanki çok ağır bir hazineymiş gibi Eliza’nın avucuna bıraktı.
Leo ardından cebinden çıkardığı bir kağıdı rulo yapıp burnuna taktı ve köyün yaşlı, huysuz muhtarının taklidini yapmaya başladı: "Eliza Hanım! Bu bahçedeki otlar neden nizami değil? Derhal hepsini tekmeleyerek cezalandırmalısın!"
Eliza, Leo’nun abartılı hareketlerini ve komik ses tonunu izlerken, o buz gibi masumiyeti ilk kez kırıldı. Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı ve boğazından ince, kuş cıvıltısını andıran bir kahkaha döküldü.
Leo, Eliza’nın güldüğünü görünce sanki dünyaları fethetmiş gibi gururla gülümsedi. "İşte bu! Senin gülüşün, saraydaki o somurtkan prenslerin hazinelerinden daha değerli, biliyorsun değil mi?"
Eliza cevap vermedi; Leo’nun gözlerinin içine bakıp elmasından koca bir ısırık aldı. Leo, onun bu sessiz mutluluğunu seviyordu. Yanına oturdu ve ona köydeki dedikoduları, yeni nalınları nasıl yanlış çaktığını ve ormandaki gizli meyve ağaçlarını anlatmaya başladı.
Alexander’ın karanlık planları sarayın soğuk odalarında şekillenirken; burada, güneşin altında, Eliza’yı gerçekten seven ve korumak isteyen tek kişi Leo’ydu. Ama Leo’nun bilmediği bir şey vardı: Yaklaşan fırtına, ne bir elmayla ne de bir şakayla durdurulabilirdi.Leo ve Eliza’nın o güneşli anının üzerine, geçmişin gölgeleri yavaşça çökmeye başladı. Leo, Eliza’nın elindeki elmayı yerken çıkardığı o masum sesi dinlerken, aslında bu kızın ruhunun derinliklerinde ne kadar büyük bir fırtınanın yattığını bilmiyordu.
Eliza’nın zihni, şimdiki zamanın neşesinden kopup sık sık o puslu, hem şefkatli hem de keskin hatıralara sürüklenirdi.
Geçmişin İzleri: Kan ve Çelik
Eliza’nın bu dünyaya gelişi, köyün hafızasından silinmeyen trajik bir geceyle başlamıştı. Annesi, gece mavisi saçlarını kızına miras bırakırken, son nefesini Eliza’nın ilk ağlayışıyla vermişti. Doğum sancıları arasında kızının bembeyaz tenine son bir kez dokunmuş, onun kahverengi gözlerindeki o derin sessizliği görmüş ve huzurla gözlerini kapamıştı. Eliza, hayata bir veda ile "merhaba" demişti.
Babası, eski bir komutan olan o sert adam, karısının ölümünden sonra yasını tutmak yerine tüm acısını kızını hayatta tutmaya adamıştı. Eliza’nın zihnindeki o farklılığı fark ettiğinde, dünyanın ona acımayacağını biliyordu. Bu yüzden ona bebekken masallar anlatmak yerine, bir kabzanın nasıl kavranacağını fısıldamıştı.
Küçük Bir Savaşçının Çocukluğu:
Eliza henüz beş yaşındayken, diğer çocuklar saklambaç oynarken o, babasının gözetiminde buz gibi akarsuyun içinde dengede durmaya çalışırdı.
"Zihnin bulanık olabilir Eliza," derdi babası, nasırlı elleriyle kızının omuzlarını dikleştirirken. "Ama bedenin bir ok kadar düz, bir yay kadar gergin olmalı. Konuşmana gerek yok; kılıcın senin dilin olacak."
Eliza’nın çocukluğu, şafak vakti yapılan antrenmanlarla geçmişti. Babası ona acı çekmeyi öğretmişti; çünkü dünyanın ona daha büyük acılar vereceğini biliyordu. Düştüğünde elini uzatmaz, "Kalk ve yeniden dene," derdi. Eliza, dizlerindeki yaraları sararken ağlamayı değil, o yaraların neden açıldığını analiz etmeyi öğrendi.
Günün birinde babası ona küçük, ahşap bir kılıç vermiş ve o günden sonra Eliza için her ağaç bir rakip, her rüzgar bir saldırı yönü olmuştu. Disiplin, onun tek oyuncağıydı. Babasının öğrettiği o katı kurallar, Eliza’nın zihnindeki boşlukları dolduran tek şeydi.
Şimdi, o mutlu köy hayatının içinde...
Leo, Eliza’nın dalıp gittiğini fark etti. "Yine o uzaklara gittin," dedi yumuşak bir sesle. Eliza, kahverengi gözlerini Leo’ya çevirdi. Zihninde annesinin hiç bilmediği kokusu ve babasının kılıç savururken çıkardığı o sert rüzgar sesi yankılanıyordu.
O, Alexander’ın sandığı gibi sadece "zihinsel engelli" bir kurban değildi. O, acıyla yoğrulmuş, disiplinle bilenmiş ve hayatta kalmak için kodlanmış gizli bir silahtı. Siyah saçlarının altındaki o beyaz ten, aslında yıllardır süren bir antrenmanın sessiz zırhıydı.Eliza için köyün sokakları her zaman şimdiki gibi huzurlu değildi. Yıllar önce, o henüz küçük bir çocukken, köylüler ondan bir veba gibi kaçarlardı. Annesinin onu doğururken ölmesi, Eliza’nın o gece mavisi kadar siyah saçları ve kireç kadar beyaz teniyle birleşince, batıl inançların gölgesinde yaşayan halk için bu bir "uğursuzluk" işaretiydi.
"Şeytanın dokunduğu çocuk," diye fısıldarlardı arkasından. "Annesinin canını aldı, ruhu ise karanlıkta kalmış; baksanıza, gözleri bakıyor ama aklı burada değil."
O zamanlar Eliza, pazar yerinden geçerken kadınlar eteklerini çeker, çocuklar ona taş atardı. Beyaz teninde açılan o küçük yaralar, babasının disiplinli antrenmanlarından daha çok canını yakardı. Kimse onun zihnindeki o sessiz boşluğu anlamaz, bu sessizliği uğursuz bir dilsizlik sanırlardı. Onu köyün kenarındaki kulübeye, yalnızlığa ve aşağılanmaya mahkum etmişlerdi.
Peki, ne değişmişti?
Her şey, Eliza’nın babasının—o sarsılmaz dağın—çöküşüyle başladı. Babası ağır bir hastalığa yakalanıp yatağa düştüğünde, Eliza’nın o güne kadar sadece kılıç sallamak ve hayatta kalmak için eğitilen elleri, babasına bakmak için titremeye başladı. Köylüler, o "lanetli" dedikleri kızın, babası için gece gündüz durmadan, tek bir şikayet etmeden nasıl çırpındığını gördüler.
Bir kış gecesi, köyün en yaşlı kadını olan Nine Martha, kulübenin önünden geçerken Eliza’yı gördü. Kız, babasının ateşini düşürmek için dondurucu nehir suyunda bezleri yıkıyor, morarmış elleriyle odun kırıyordu. O an Nine Martha, Eliza’nın kahverengi gözlerinde bir canavarın gölgesini değil, dünyadaki en saf ve en acılı sadakati gördü.
Martha, köy meydanına gidip herkese bağırdı: "Biz bir meleğe taş atmışız! O kızın sessizliği bir lanet değil, bizim gürültülü kötülüğümüze karşı verilmiş bir sabır cevabıymış!"
O günden sonra köylülerin nefreti, yerini ağır bir suçluluk duygusuna ve derin bir acımaya bıraktı. Artık ona taş atan çocuklar, şimdi ellerinde bir parça ekmekle kapısına geliyor; ona "lanetli" diyen kadınlar, annesiz büyümesine iç çekerek en güzel elbiselerini ona getiriyorlardı.
Eliza şimdi köy meydanında durduğunda, herkes ona hüzünle karışık bir sevgiyle bakıyordu. Onun o siyah saçları artık bir uğursuzluk değil, köyün en nadide, en korunması gereken çiçeği olarak görülüyordu. Halk, Eliza’nın sessizliğinde kendi günahlarının ağırlığını taşıyordu.
Eliza ise tüm bu değişimden habersiz, aynı donuk ama derin bakışlarla Leo’nun yanına oturdu. Köylülerin ona acıyan gözlerle bakması, onun zihnindeki o eski, taşlı yolların acısını dindirmemişti ama en azından artık yalnız değildi.
Burada duralım. Eliza artık köyün hem sevilen hem de "eksik" görülen en değerli parçası haline geldi. Alexander’ın bu köye gelip bu "huzurlu" merhamet ortamını darmadağın etmesi için her şey hazır.
Bölüm etkileşimi
