5. bölüm · İstanbul'un En Güzel Masalı
4. Bölüm:"Yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur..."
Anne, beni üç yaşımda bırakan, enkazın altından sağ çıkamayan anne. Tam yeniden buldum derken, sıcaklığına doyamadan tekrar giden anne. Sarıldığımda bütün derdimi kederimi alan anne. Bana okumayı öğreten anne. Bana insan olmayı, merhameti öğreten anne.
Bacaklarıma sarılan çocuğun ağzından çıkan tek kelime buydu. Yavaşça eğilip çocuğu kucagıma alırken üzerimdeki şoku hala atlatamamıştım. Cihangir de telaşlı gözlerle yanıma gelmiş kucağımdaki kızı ile konuşmaya çalışıyordu. Çocuk başını omzuma koydu sırada fısıltı ile tek bir şey söyleyebildim Cihangir'e. “Annesi?”
Gözlerindeki ifade kucağımda ağlayan küçük kızın onun için ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu. Korku vardı gözlerinde. O dağ gibi heybetini ardındaki yumuşacık kalbinde korku vardı kızı için. “Depremde kaybetti.”
Duyduğum cümle ile yerime mıhlandım. Annesi yoktu, tıpkı benim gibi öksüzdü. Gözlerim dolarken çocuğa sıkı sıkı sarıldım. Dünya durdu. Sesler durdu. Kucağımdaki çocuk, Cihangir'in çocuğu değildi artık benim için. 25 yıl önce molozların arasında annesini arayan, avazı çıktığı kadar “Anne” diye bağıran küçük Elif'ti sarıldığım çocuk.
Gözümden bir damla yaş düşerken kapıda duran abimle göz göze geldik. Anlamıştı beni, benim biricik abimdi o, tabii ki anlardı. Gözümdeki yaşım silip arkamda duran kanepeye oturdum. Cihangir de yanına kuruldu. Gözleri hala kucağımdaki çocuktayken ben kendimi toparlayıp çocuğa seslendim.
“Asena” Çocuğu omzumdan çekip yüzünü kendi yüzüme çevirdim. “Bak bakayım bana, neden ağlıyorsun?” Ben çocuğun gözyaşlarını silerken devamlı yenileri geliyor, hıçkırarak ağlamaya devam ediyordu. “Anne sen neden gittin?” 25 yıl önceki Elif babasına bunu sormuş muydu bilmiyorum ama Asena sormuştu. Gözlerim tekrar yaşla dolarken zar zor cevapladım.
“Ben gitmedim ben buradayım bak. Ağlama lütfen.” Minik elleriyle gözyaşlarını silerken dudağını büzmüş şekilde bana baktı. “Sen gerçekten annem misin?” Ağlaması kesilince küçük bir gülümseme kondurdum yüzüme. “Hayır maalesef değilim. Ama galiba biraz benziyoruz o yüzden beni annen sandın.”
Az önce kesilen ağlaması tekrar başladı. Söylediğim şeyin onu böyle ağlatacağını bilsem söylemezdim. Hıçkırıklarının arasında bana sarılırken konuştu. “Ama aynı annem gibi kokuyorsun.” Kızı daha çok bağrıma basarken içim sızladı. Sonunda yine ağlaması sakinleşince yüzüme baktı. “Ben sana anne diyebilir miyim? Lütfen, ne olur. Ben annemi çok özledim.”
Çaresizce Cihangir'e döndüm. Az önce gözünden düşen damlayı silerken bana “Lütfen” der gibi bakıyordu. Küçük kızın gözünün önüne gelen saçları kulağının arkasına sıkıştırırken yeniden gülümsedim. “Tabii ki diyebilirsin.” diyebildim sadece. Gözleri parladı ama bu kez gözyaşları yüzünden değil, mutluluktandı.
“Şimdi” dedim. “Sen Erva ile beraber elini yüzünü yıka, bir güzel sakinleş olur mu?” Hala parmakları ile gözlerini silerken kafasını salladı ve Erva'ya yaptığım baş hareketi ile beraber gittiler. Cihangir'e döndüm. Aslında salondaki herkes Cihangir'e dönmüş bir açıklama bekliyordu. O ise yüzünü kapatmaya çalışarak şakaklarını ovalıyordu.
“Annesizliğini ona hissettirmem sanmıştım.” dedi karamsar çıkan sesi ile. Ne ara geldiklerini bilmediğim Alp ve Kemal Abi, abimle birlikte kapıda bekliyorlardı. “Sizin suçunuz değil.” diyebildim. Sabahki eğlenen neşeli halinden eser kalmamıştı. “Annesizlik iyileşmez, bastırılır.”
Kafasını kaldırıp dolu gözlerle bana baktı. Güven vermek istercesine gülümsedim. Bakışlarımı abime çevirdim. O annesini bir kere kaybetmişti, bense iki kere ama yine de acımız ortaktı. “Eşiniz için üzgünüm.” dedim fısıltı gibi çıkan sesimle. Bana anlamadığını belli eder şekilde baktı. “Asena, benim öz kızım değil. Depremde hem annesini hem babasını kaybetti. Onu ailesinin yanından öyle çıkarınca…”
Bir anlığına geçmişe gitmiş gibi gözleri daldı. “Onu o halde görünce yetiştirme yurtlarında büyümesini istemedim. Yetimliği yüzüne vurulsun istemedim.” Konuşmasını dinlerken gözlerimde hayranlık vardı diyebilirim. Azelya haklıydı. Bu adamdaki merhamet herkeste bulunmazdı muhtemelen. Ama anlattığı şeyler bir yerden tanıdıktı.
“Ne tesadüf.” dedim gülümseyerek. “Ben de Gölcük depreminde ailemi kaybettim. Babam kurtarmış evlat edinmiş.” Bu kez gözlerinde şaşkınlık vardı. Azelya'nın teyit etmek için abime döndüğünü görmüştüm. Cihangir'in gözlerinde ise en ufak bir şüphe belirtisi yoktu. Ama muhtemelen söyleyecek bir şeyi de yoktu. Kapının çalması ile yengem bize seslendi. “Evet hadi bakalım siliyoruz gözyaşlarımızı, başka bir misafirimiz daha var.”
Gözlerimi Cihangir'in gözlerinden ayırıp salondakilere baktığımda herkesin gözlerinin yaşarmış olduğunu gördüm. Yengem kapıyı açtığında kapıda utangaç gözüken, açık kumral saçları olan tatlı bir kız vardı. Benim yaşlarımda gibi gözükse de benden küçüktü muhtemelen. Kız içeri geçtikten sonra yengem yanında durup bize tanıttı. “Bu Oya, hastanemizin yeni hemşiresi. Hem yeni atandığı hem de evine yeni taşındığı için bu akşam yemeğimize katılsın istedim. Şöyle geçebilirsin Oya”
Kıza tatlı bir gülümseme sunarken o da kibarca gülümseyip başını salladı. Görüş alanıma Alp'in girmesi ile gülümsemem artık kibarlık için değildi. Yalnızca bakışlarıyla bile hepimizi güldürebilecek bir yeteneğe sahipti. Kıza elini uzatıp kendini tanıttı. “Ben Alp, memnun oldum.” Kız kibarlığını devam ettirerek Alp'e elini uzatsa da Alp kadar istekli görünmüyordu.
Alp'in hemen arkasında gözlerinden ateş saçan Azelya belirdi. “Ben de Azelya, Açelya değil Azelya. Memnun oldum.” Ateş saçan bakışlarını Alp'in üzerine dikerken kız ne olduğuna anlam veremeyecek Azelya'nın da elini sıktı. “Ben de memnun oldum.” Kendimi toparlamam gerektiğine kanaat getirerek ben de ayaklandım. “Hoşgeldin Oya, Elif ben de.” Aynı şekilde başını sallayıp gergince etrafa göz gezdirdi. “Kusuruma bakmayın lütfen, ilk kez bu kadar asker dolu bir ortamda bulunuyorum.”
Konuşmak için ağzımı açmışken Alp atladı. “Korkma yemeyiz, yani genelde insan yemiyoruz. Hem alışırsın ya gele gide.” Kızın ceylan gibi bakışları ile bu ortama bir daha gelmek istemeyeceğini anlasam da Alp'e bir şey diyemedim. “Eee bu arkadaş bir tık şakacı sen ona bakma. Gel biz masaya geçelim.” diyerek kızı masaya götürürken Azelya Alp'in kolunu iki parmağının arasında sıkıyordu.
Hepimiz masaya oturunca yengem kapıya doğru seslendi. “Eymen, Erva, Asena hadi yemeğe!” Asena koşarak gelirken Cihangir gülerek kapıya dönmüş onu bekliyordu. Kapıdan koşarak gelip kucağıma atlarken “Anne” diye bağırmıştı. Oya şaşkın gözlerle bana döndü. “Çocuğunuz mu var? Çok genç duruyorsunuz.” Yüzümü buruşturup bunun için bir açıklama düşünürken şu an sırası olmadığını düşünüp “Orası biraz karışık.” dedim.
Cihangir mahcup ifadesiyle bana bakıp Asena’ya seslendi. “Kızım gel bak senin sandalyen burada.” asena çocukça başını salladı. “Ben annemle yiyeceğim.” İfadesi daha da mahcup bir hal alırken göz göze geldiğimizde Cihangir’e “Sorun yok.” der gibi baktım. “Aaa babası, biz kızımla yiyeceğiz yemeğimizi. Rahatsız etme bizi.” Asena minik elleri ile saçını geri itip benim peşime konuştu. “Evet öyle baba, rahatsız etme bizi.”
Alp ve Azelya’nın aynı anda attığı ve karşı koyamadıkları kahkaha ile masaya renk geldi. Ben de tutamadığım gülüşümü saklamak için su içiyormuş gibi yapıyordum. “Kadın milleti hep aynı abi, gördü annesini unuttu seni.” İçtiğim suyun boğazımda kalması ile öksürüklere boğuldum. “İstanbul.” Nefesimi ve öksürüğümü kontrol altına aldıktan sonra doğrudan Alp’e baktım. “Alp, abartma.”
Alp şaşkın şaşkın bakarken Asena’nın kafasını diğer tarafa çevirip duyamayacağı şekilde fısıldadım. “Abartma, gerçek annesi değilim ya hani.” Alp’in solunda oturan Oya şaşkın şaşkın bakarken benim gibi fısıldadı. “Şey, eğer özel değilse. Nasıl gerçek annesi değilsiniz?” Ben durumu nasıl kısaca anlatacağımı düşünürken Alp araya girdi. “Ben size anlatırım bir ara.” Alp’in sağında oturan Azelya da konuştu. “Yok.” dedi. “Ben anlatırım sana canım, bu üç harfli gereksiz uzatıyor sohbeti.” Oya çekingen şekilde başını sallarken Alp Azelya’ya oyunu bozulmuş küçük bir çocuk gibi bakıyordu.
Yemeklerimizi yiyip çocukları oyun oynamaları için odaya gönderdikten sonra hep beraber salonda oturuyorduk. Dikkatimi çeken tek şey ise gün boyu çay içmiş olan Cihangir’in şu an üçüncü bardağını bitiriyor oluşuydu. Damarlarında kan değil çay akıyordu sanki. Hissetmiş gibi bakışlarını bana çevirip beni ona bakarken yakalayınca hızla gözlerimi kaçırdım ve Alp’in Oya ile sohbet etmeye çalışmasını izliyormuş gibi davrandım.
“Eee nereden geliyorsunuz peki?” Azelya’nın tarif edemediğim o sinirli ifadesini görebiliyordum. “İstanbul’dan geliyorum. Okulu bitirir bitirmez buraya atandım.” Kızın gereğinden fazla ettiği tek bir kelime bile Azelya’nın dişlerini birbirine kenetleyip öldürücü bakışlar atmasına yetiyordu. öldürücü bakışları Oya’ya değdiğinde ise kız korkuyla siniyordu. Gümüş kol saatine bakıp ayağa kalkarken rahatlamış gibi konuştu. “Saat geç olmuş ben kalkayım.”
Kendim artık ev sahibi gibi hissetmeye başladığımdan kızı yolcu etmek için ben de yengemle ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledim. Kapıya geldiğimizde sanki sormak istediği ama sormaması gereken bir şey varmış gibi görünüyordu. “Merak ettin tabi.” dedim. “Anladın mı abla?” Gülümseyerek başımı salladım. “Annesini depremde kaybetmiş, beni benzetince demek ki…” Buruk bir gülümseme ile baktım kıza. “Annem gibi kokuyorsun” demişti Asena bana. Anne kokusunu hiç hatırlamayan bir öksüz, anne kokusunu unutalı 15 yıl olmuş bir kızda bulmuştu anne kokusunu.
Dolan gözlerimden gözyaşlarımın akmasını engelleyip kıza iyi akşamlar diledikten sonra içeri geçtim. Bu kez Cihangir’e sadece ben değil bütün salon bakıyordu. “Ne?” dedi. “Anne diyor kıza.” dedi Alp. Bakışlarımı Cihangir’den alıp Alp’e yönelttim. “Hop, kız falan ne bu laubalilik?” Alp şaşkın şekilde bana bakarken Cihangir de ekleme yaptı. “Karşında komutanın var paşam.”
“Kusura bakmayın komutanım.” dedi Alp mahcup şekilde. İfadesine ikimiz aynı anda gülünce anında gülüşümü durdurdum. Daha sonra abimin sesi duyuldu. “Konuyu çarpıtmayın Alp’i bahane edip.” Sanki ikimizin ortak sakladığı bir sır varmış gibi bütün gözler bize dönerken çaresizce Cihangir’e baktım. Sakin bakışları tehlike olmadığını ve benim de sakin olmamı söyler gibiydi. “Ne?” diyebildim herkese teker teker bakarken.
“Ne demek ne? Kızım bu çocuk niye sana ‘anne’ diyor?” Hayretle soruyu soran yengeme baktım. Daha sonra yengem yaşlarda başka bir kadın konuştu. “Oğlum senin kızın niye Cahit’in kardeşine ‘anne’ diyor?” Kemal Abi geldiğindeki kargaşa yüzünden eşi ile tanışamadığımı o an fark ettim. Kendisi de fark etmiş olacak ki ifadesi bir kaç saniyeliğine değişti. “Kusura bakma Elif tanışamadık. Meltem ben, Azelya’nın yengesiyim.”
“Memnun oldum.” dedim gülümseyerek. O da aynı şekilde gülümserken tekrar o meraklı ifadeyi takınması bir anda oldu. “Kızım niye anne diyor bu çocuk sana?” Ben ne söyleyeceğimi bilemezken imdadıma Cihangir yetişi. “Yenge sorduğunuz soruya bak Allah aşkına, bilse sizce böyle şaşkın mı olur gitmeyin üstüne.” Bakışlarını bana çevirip baktı. Sorgu yoktu bakışlarında, şüphe yoktu. Sadece kendisi de benim gibi bir bilinmezliğin içindeydi.
“Çocuk işte benzetti demek ki.” diyebildim. “Siz ne düşündünüz ki?” Salondaki herkes teker teker birbirine baktı. Onlar da ne düşündüklerini bilmiyordu muhtemelen. “Annesinin naaşı gözlerimin önünde çıkarıldı enkazdan, benzetmiş işte sıkıştırıyorsunuz boş yere.” dedi Cihangir. Daha sonra duvarda kendi kendine tıkırdayan saate bakıp tekrar konuştu. “Saat geç oldu, Asena’nın da uykusu gelmiştir kalkalım biz.” Ortamdaki sessizlik bir anda rahatsız edici oldu.
“Asena” diye çocukların oyun oynadıkları odaya seslendi. “Hadi kızım eve gidiyoruz, gel.” Asena odadan ceylan gibi seke seke gelirken neşe saçan sesi ile seslendi. “Burada kalacağım ben, annemle kalacağım.” Benim yüzümde küçük bir tebessüm oluşurken Cihangir bugün bana karşı mahcup olmanın dibine vurmuştu. “Olmaz kızım, bak bizim kendi evimiz var senin kendi odan var. Niye burada kalasın?” Asena’nın neşe saçan sesi şimdi yalvarır gibiydi. “Ama baba, küçük çocukların yeri annelerinin yanıdır. Erva da annesi ile kalıyor, Eymen de. Sadece benim annem yok ben annemi özledim.”
Her kelimesi içimi sızlatmıştı, her kelimesi gözümden akan bir damla yaş demekti. Öksüzlüğün en kötü zamanı, duygularını saklayacak kadar büyüyemediğin zamandı. Belki başka çocukları anneleri ile görüp özendiğin, belki de pürüzsüz ve güzel örülmüş saçları görüp kendi saçına baktığın andı. Öksüz olmak tamamen kötüydü zaten. Anne sıcaklığı, anne kokusu nedir bilmemek dünyadaki en büyük ızdıraptı.
“Asena” dedim ağladığımı belli etmemeye çalışırken. “Şöyle yapalım mı? Ben senin yanına geleyim, sen uyuyana kadar bekleyeyim. Sabah da sana gelir sarılır öyle işe giderim. Olur mu?” Büzülmüş dudakları hemen yukarı kıvrıldı. “Olur!” Bense tereddütle Cihangir’e baktım. Emrivaki yapmış gibi hissettim kendimi. “Ben böyle söyledim ama eviniz müsait mi?” diye fısıldar gibi sessiz konuştum.
“Tabii” dedi. “Çok teşekkür ederim bütün akşam Asena ile uğraştınız.” Asena dış kapıya doğru koşarken naif bir gülümseme ile cevapladım. “Olur mu öyle şey, öksüzlük nedir en iyi ben bilirim.” Asena’nın peşinden kapıya doğru yürüdüm. Hemen karşı kapıya gideceğim için terliklerimi ayağıma geçirip kolumdan çekiştiren Asena’nın kapıyı açması ile içeri girdim.
Tek başına yaşayan bir askerin evi gibi değildi. Ne dağınıklık ne de rahatsız edici hiç bir şey vardı. Sanki evi çekip çeviren bir anne varmış gibi…
Asena beni kendi odasına götürürken etrafa biraz bakma fırsatım olmuştu. Koridorda küçük, anıt köşesi gibi bir yerin olduğunu fark ettim, bir al bayrak ve çokça fotoğraf vardı. Tam dikkat edemeden Asena çekiştirdiği için odasına girdim. Oda Erva’nın odası kadar pembe değildi ama renkli olduğu kesindi. Oyuncanların ve peluşların dizili olduğu küçük bir sergi rafının en üstünde beyaz bir ukulele vardı. “Aaa ukulele mi çalıyorsun sen?” dedim ilgiyle.
“Evet anne! çalayım mı sana?” Yanına çöküp onun boyuna geldim. “Şimdi değil ama belki başka bir zaman, çok geç oldu.” Bir ceylanınki kadar büyük olan parlak gözlerini hızla kırpıştırdı. “Hadi pijama giyelim.” dedim. Dolabından pijamalarını alıp hevesle yanıma koştu. Ayıcıklı pijamalarını giydirip saçındaki tokayı çıkardım ve bana getirdiği simli tarakla açık kumral, yumuşacık saçlarını taradım.
En son ikimiz birlikte ince battaniyenin altına girdiğimizde yüzünde hala o çocuksu saf gülümseme vardı. “Masal okumamı ister misin?” dedim. Büyükler masallar uydururdu, çocuklar bu masallara inanır bu masalları severdi. “Yok” dedi. “Sen yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur biliyor musun? Babam bana her gece o şarkıyı söylüyor.”
Şarkı ismini duyunca yüzümde sıcak bir gülümseme peyda oldu. “Söylerim tabii.” dedim.
“Hiç kimsenin, yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur
Hiç kimsenin yağmurun bile, böyle küçük elleri yoktur.
Bütün gülerden derin.
Bir sesi var gözlerinin”
Zaten üzerinde olan yorgunluk ile yavaşça gözleri kapanırken ben halimden memnun şekilde şarkıyı söylemeye devam ettim.
“Yaprak yaprak açtırırsın, ilk yaz nasıl açtırırsa
Yaprak yaprak açtırırsın, ilk yaz nasıl açtırırsa
İlk gülünü gizem dolu
Hünerli bir dokunuşla”
*Yeni Türkü adlı grubun “Yağmurun Elleri” şarkısından iki kıta.*
Tamamen gözlerini kapattığını görünce ne kadar istemesem de yanından ayrılmak zorunda kaldım. Üstünü terlemeyeceği ama aynı zamanda üşümeyeceği şekilde beline kadar örttüm. Arkamı dönüp kapıya yaslanmış Cihangir’i görene kadar yüzümdeki o anlamsız gülümseme devam ediyordu. “Şarkıyı söylerken de burada mıydı?” diye düşünmekten kendimi alamadım.
Yüz ifademin değiştiğini görünce istifini bozarak göğsünde birleştirdiği kollarını açtı ve gülümsemeyi bıraktı. “Kusura bakmayın lütfen.” dedi bakışlarını Asena’ya çevirerek. “Sorun değil.” dedim kibarca gülümseyerek. Kapının önünden çekilip hiç bir şey söylemeden elini kapıya doğru uzattı. Koridordan geçerken arkamda olduğunu hissedebiliyordum.
Tekrardan o anıt köşesine geldiğimizde imtinasızca durup fotoğraflara baktım. Sabah masada da gördüğüm şehidin birkaç fotoğrafı ve Cihangir ile birlikte çekildikleri bir kaç resim daha vardı. “Turan yakın arkadaşınız mıydı?” diye sordum.Sorduğum soru fazla çekinmeksizin sorduğum bir soruydu ama çekinmem gerekirdi muhtemelen. “Kardeşimdi.” Yaptığım şeyin karşımdakinin canını ne kadar yakabileceğinin farkına vararak özür diledim. “Özür dilerim, mazur görün lütfen pat diye sordum böyle.” Tepkisini tahmin edemiyordum ama gülümsedi. “Sorun değil, kendinizi kötü hissetmeyin lütfen”
Ne diyeceğimi bilemiyordum. Şimdi çekip gitsem onun yarasını deşip sıcak yastığıma başımı koyacak ve suçluluk hissedecektim. Gitmediğim her dakika ise deştiğim o yara ile ilgilenmesine, acısını rahat rahat yaşamasına mani oluyordu. “Aslında” dedi beni bu ikilemden kurtararak. “Öz kardeşim değildi ama bir farkı da yoktu. Kuytu köşe bir yetimhanede beraber büyüdük.” Bunları bana bakarak değil fotoğraflara dalmış gitmiş halde söylüyordu.
“Siz de öksüzdünüz.” dedim buruk bir gülümseme ile. “Öyle” diye doğruladı. “Hem öksüz hem yetim.” İçim sızladı, tıpkı bugün annesini özlediğini söyleyen o minik kıza nasıl içim acıdıysa karşımda dağ gibi duran yüzbaşıya da içim öyle acıdı. Yetim yetim olduğu zaman, cihan sultanı dahi olsa içini acıtırdı insanın. Öksüz öksüz olduğu zaman, ağzından çıkan tek bir kelime karşısındakini yaşlara boğmaya yeterdi.
“Ben gideyim.” dedim düşüncelerimin prangasından kurtulur kurtulmaz. Minik adımlarla kapıya ilerledim, bana üç adımda yetişip kapıya uzandı. Kapıyı benim için açarken teşekkür eder gibi gülümsedim ve dışarı çıktım. Arkamı dönüp kendi evimin kapısını çalmadan hemen önce ağlamamak için kendisini zor tuttuğunu ele veren kızarmış gözlerine kaçamak bir bakış attım. “İyi geceler.”
“İyi geceler.” diye karşılık verdi gülümseyerek. Bana mı öyle geliyordu bilmiyorum ama sanki içimdeki yükü ve suçluluk duygusunu hissetmiş de beni rahatlatmaya çalışıyormuş gibi geliyordu.yengem kapıyı açıp beni içeri alana kadar kendisi de kapıyı kapatmadı, odama ilerlemeden önce ona baktığımda gülümsemesinin de hala solmadığını görebildim.
Kendimi odaya kapatıp yatağın üzerine oturdum. Ben düşüncelerimle boğuşurken telefonum titreyince elimi cebime attım. Mesaj atan kişi Azelya’ydı. “İyi misin? Yanına gelmemi ister misin?” Gülümsedim. Birilerinin beni düşünüyor olması hoşuma gitmişti. “Yok, teşekkür ederim. Bugün çok yorucu geçti uyuyacağım.” yazıp telefonu yatağa attım. Uyku tutmazdı bu gece beni, biliyordum kendimi.
Gözlerim odamdaki o ikinci kapıya kaydı. Arkasında Cihangir vardı, ya da Asena’nın yanında olabilir miydi? Küçük adımlarla kapıya yaklaşıp elimi sert tahtaya sürdüm. Sanki kapının arkasında mı değil mi hissedebilecekmişim gibi gözlerimi kapatıp sadece kapıya odaklandım. Kulağımı kapıya yaklaştırırken gözlerimi açtım birden. Ne yapıyordum ben böyle, banane ki kapının arkasında kimin olduğundan. Elimi kapıdan çeksem de uzaklaşamadım.
Bir süre öylece durduktan sonra arkamı döndüm. Ne yapacağımı sahiden bilmiyordum. Hayatımda bu kadar çaresiz hissettiğim bir an daha varsa o da üç yıl önce hastane odasında gözlerimi açtığım andı. Normal anılar sadece hatırlanırdı ve bir sonraki hatırlama anına kadar bir rafa kaldırılırdı, mutlu anılar hatırlandığında yüzümüzde tebessüm oluştururdu, peki ya kabus gibi olan anılar?
Hatırladıkça gözlerimi dolduran, aynı anıyı tekrar tekrar yaşamama sebep olan hatıralar. Dehşet verici hatıralar kabuslarım ve hatta komplo teorilerim olan hatıralar. “Keşke hafızamı kaybetsem.” düşüncesi ile kafamı duvarlara vurmama sebep olan anılar. Her zerreme işlediği için her zerremden nefret etmemin müsebbibi olan anılar.O anılar ne yüzünüzde tebessüm oluşturur, ne de rafa kaldırabilirsiniz onları. Onlar sizi sıkar, boğarlar. Onlar eğer bir kurtarıcınız yoksa siz ölene kadar sizinle kalır, bazen sizi kendi elleri ile öldürürler. Onlar size kendi mezarınızı kazdırır, ama konu o mezara girmek olunca size korkak olduğunuzu fısıldarlar. Ne ölmenize izin verirler, ne de sizi rahat bırakırlar.
Gözlerimde yaşlar birikirken sırtımı kapıya yaslayıp yere oturdum. Daha da kapanmak, daha da küçülmek için bacaklarımı kendime çekip kollarımı doladım. İnsan böyle anlarda küçücük bir kabina, tamamen yalnız kalabileceği bir alana ihtiyaç duyuyordu. Şu an aynen öyle bir alana ihtiyaç duyuyor, her ne kadar camın önündeki pervaza gitmek istesem de kapıdan ayrılamıyordum.
Saat çok geç olduğu için ne babamı ne de psikoloğumu arayamazdım, kendi başımın çaresine bakmak zorundaydım. Gözyaşlarım birer birer kucağıma düşerken neredeyse gece yarısı olmuştu. Aldığım nefes ciğerlerime yetmemeye başlarken gözlerim de sızlıyordu. Kısacık tırnaklarımı avuç içlerime batırıyor, ruhumun acısını bedenime çektirerek iyileşmeye çalışıyordum. Avucumdan akan her kan damlası, ruhumun biraz daha hafiflemesi demekti. Sonunda sızlayıp yanan gözlerime dayanamayarak gözlerimi kapatırken avucumun içindeki kurumuş kanı izliyordum.
