3. bölüm · İstanbul'un En Güzel Masalı
2.Bölüm:Zayıflık
Elif'in Rüya Günlüğü:15 Nisan 2024
Bugün gerçek anlamda bir rüya gördüm günlük. Kabus değildi, korku yoktu içinde ancak bilinmezlik vardı. Hiç tanımadığım bir adam, çok tanıdık gelen ancak bir türlü hatırlayamadığım bir ses. Özünde kalın, heybetli bir ses, ama bana konuşurken yumuşacık ve ben bunu nereden bildiğimi bilmiyorum. “Tamam” diyor. “Sakın ol benimle kal.” Gözlerimi hafifçe araladığımda beyazlar içinde bir adam, benim yaşlarımda gibi görünen sakalsız, temiz görünümlü bir adam.
Erkeklerden çekinirim korkarım ben, dokunurlar diye. Ama bu adama doğru yavaşça adım atıyorum. Ben de beyazlar içindeyim yüzümde hafif bir tebessüm var. Huzur dolu yüreğim ile adım atmaya devam ediyorum. Adam beni teşvik etmek ister gibi elini uzatıyor. Elini uzattığı anda görüntü bulanıklaşıyor. Görüntü tekrar netleştiğinde karşımdaki adam artık bembeyaz değil. Askeri üniforma içinde. Omzuna bakıyorum, o bir yüzbaşı. Bütün üniformayı inceliyorum. Sağ göğsünde “Ulukurt” sol göğsünde 0Rh+ yazıyor. Boynundan bir künye sarkıyor. Sonra birden kendime bakmak geliyor aklıma. Ben hala beyaz geniş bir elbise ile oradayım. Sonra beyaz ışıkların yüzümüze vurduğu ortam değişiyor,bir savas alanına dönüşüyor. Bende hala mutluyum, güvende olduğumu biliyorum çünkü, Ulukurt burada çünkü.
Bir bakıyorum ki ortamla beraber kıyafetlerim de değişmiş, yıllardır hasret kaldığım üniformam var üstümde. Karşımdaki adamın renkli gözlerine dalarken ben, adam fısıldıyor. “İstanbul.” Hafifçe kaşlarımı çatıyorum. “Adım Elif.” Diye fısıldıyorum ben de. Koca savaş alanında insanlar koşturuyor, bombalar patlıyor. Ve biz yine birbirimizi duyabiliyoruz. Etrafta koşuşan insanlar aramıza girmeye başlıyor. Askerler artık aramızdan koşuyor. “O” görüş alanımdan çıkıyor ama ben sesini duymaya devam ediyorum. “Sen İstanbul'sun…”
***
Rüya günlüğünü minik çantama atıp çantayı valizlerin yanına bıraktım. Gördüğüm rüyanın etkisindeydim. O adam kimdi de bana bu kadar huzur vermişti bir türlü aklım almıyordu. “Ölen babam mıydı?” diye düşündüm ilk önce ancak ölen babamın asker olmadığını biliyordum. Daha fazla düşünmemek için kafamı sallayıp kendime geldim. Aynanın karşısına geçip kırmızı yazlık elbiseler ve saldığım dalgalı saçlarımda göz gezdirdim. Dışarıda benim gibi birini görseniz bir asker olabileceğim ihtimali aklınızın ucundan bile geçmezdi. Ama ben mesleğine hasret kalmış bir askerdim işte. Ve bugün, 10 günün sonunda bütün resmi işlemler tamamlanmıştı. Akşam 19.00’da Mardin'e kalkacak bir uçağım vardı. Saat henüz sabah dokuz olmasına rağmen hazırlanmıştım çünkü gitmem gereken bir yer vardı. Dolmabahçe Saat Kulesi. Oraya gidip çimenlerde son kez de olsa kitap okumalıydım. Bu kule normal bir saat kulesi değildi. Ben 14 yaşında iken ölen “ikinci” annemin meskeniydi burası,o öldükten sonra ise benimdi. Burası mühimdi benim için veda etmeden ayrılmazdım İstanbul'dan. Bunu düşününce aklıma Ulukurt'um söyledikleri geldi. “Sen İstanbul'sun…”
Derin bir nefes aldım. “Kes artık sesini Elif alt tarafı bir rüya.” Evet alt tarafı bir rüyaydı, bilinçaltımın bana oynadığı bir oyun. Hızla bavullarımı çantalarımı alıp kapıya yöneldim. Kitaplarımı benden sonra koliler ile göndereceklerdi. Alt kata indiğimde kapıdaki siyah takım elbiseli iki kişi hemen yanıma gelip bavulları benden aldılar. “E neden çağırmadın bizi, tek başına aşağı taşımışsın bunları.” Her ne kadar koruma adı altında yanımda olsa da Ayca ile arkadaş gibiydik artık, onunda özleyecektim.
“Kendi çantalarımı da kendim taşıyayım bir zahmet Ayca” dedim. Gülümsemekle yetindi ve dış kapıya doğru ilerledi. Arabaya bindik. Kendi evim de Beşiktaş'ta olduğu için yolfazla uzun sürmeyecekti. Ve sonunda buradaydım, evimdeydim. Gölgelik bir yer bulup oraya tünedim ve kitabımı okumaya başladım. Sabah saatleri olduğu için fazla kimse yoktu ancak öğlene doğru git gide artmaya başladı. Buna rağmen sakın bir yerdi benim mekanım. Karşı yakaya geçeceğim için bu kez erken ayrılmak zorunda kaldım yine de buraya veda edebildiğim için mutluydum. Kitabımı kapatıp ayaklanırken içimden bir ses burayı ziyadesiyle özleyeceğimi söylüyordu. Arabaya vardığımda kapımı açan Ayca'ya teşekkür ettikten sonra bindim.
Minik kol saatim 15.34’ü gösteriyordu ve bugün trafik ekstra yoğun gibiydi. Kulaklığımı takıp çalma listemi açtım. İlk çalan şarkı muhtemelen Barış Akarsu'nundu. Şarkıyı ilk defa duymama karşın fazlasıyla hoşuma gitmişti.
“Belki bir sevda türküsünde vurulurdum
Gel künyemi al dağlardan"
Sözlerin bu kısmını duyduğumda içimi bir merak kapladı ve bu meraka yenik düşüp telefonumu aldım. Doğru tahmin etmiştim, şarkı Barış Akarsu'nun Leyla şarkısıydı. Şarkı mi yoksa Barış Akarsu'nun sesi mi bilmiyorum ama bir şeyler bana yeniden Ulukurt'u hatırlattı. Şarkı devam ederken kafamda bir ampul yandı, hatırlamıştım. Abımı aradığımda telefonu açan kişiydi bu. O gün de bir yerlerden tanıdık gelen ses. Ulukurt'un sesi o günden daha da öncesindeydi, çok daha derinlerdeydi.
Telefona dalmış öylece bakarken ve kendime bu sesi daha önce nereden hatırladığımı sorarken yukarıdan gelen bildirimle dikkatim dağıldı. Ulukurt'un sesini duyduğumdan beri ne zaman onu düşünsem bir şey düşüncelerimi bölüyordu. Sanki, sanki evren onu düşünmemi istemiyor gibiydi. Şimdi düşüncelerimi bölen şey ise babamın mesajıydı. Havaalanına ne kadar kaldığını söylüyordu, kendisi muhtemelen çoktan gitmişti bile.
Az kaldığını söyleyip kulaklığımda çalan müzikle düşüncelerime devam ettim.
***
Havaalanına vardığımda tahmin ettiğim gibi babam çoktan gelmişti. Kosarak gidip küçük bir çocuk gibi ona sarıldıktan sonra ben de yanına oturdum. Başımı omzuna yaslayıp onun gibi beklemeye başladım. Gözlerindeki endişeyi görmüyor değildim. Aklı sürekli bende olacaktı. Kriz geçirdi mi? Biri ona dokundu mu? Saha görevine çıktı mi, yaralandı mı? Sürekli minik meleğini düşünecekti.
Küçük bir çocuk gibi çenemi omuzuna koyup babamı izlemeye başladım. Bana dönüp hafifçe gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. “İyi olacağım.” dedim. “Söz veriyorum.” Saçımı okşadı, aynı 25 yıl önce olduğu gibi. Başımı tekrar omzuna koydum, o da kafasını benim kafama yasladı. Babamı çok özleyeceğime hiç şüphem yoktu ancak vedanın bu denli zor olacağı da gelmemişti aklıma.
Ben yalnızca heyecanlıydım işime döneceğim için. O ise karanlığın en derininde göz bebeğinin gidecek olmasının hüznünü yaşıyordu.
Beklerken kitap okumadım, müzik dinlemedim. Yalnızca baba sıcaklığının tadını çıkardım. Hep üstünde olan ama ne olduğunu kestiremediğim o güven veren kokunun tadını çıkardım.Babama dair her şeyin tadını çıkardım.
Ve canımı yakan o an geldi, uçağım anons edildi. Dolu gözler ile ayağa kalktığımda babam da benimle birlikte kalktı. Öyle bir sarıldım ki ona, uzun uzun sarıldım. Yıllarca asırlarca sarılmak istedim. Dünyanın sonu gelmişçesine sarıldım. Ellerini yanaklarıma koyup bana öylece baktı. 25 yıl önceki Elif'i mi hatırladı bilmiyorum ama gözlerime o kadar anlamlı baktı ki.
Gidip de dönmemek vardı, dönüp de bulamamak… Kötü ihtimallerdi belki ama varlardı. Canımı yakıyorlardı belki ama canım olmayan şeyler için yanmazdı.
Usulca alnımı öptü ve ayrılığı daha da zorlaştırmamak için çantalarımı aldı. Sanki iki güne dönecekmişim gibi gülümseyerek kapıya yürümeye başladı. Güvenlik noktasına kadar beraber yürüdük.
Son bir kez sarıldım babama, gitmeden önce son bir kez. Ve ben karşı tarafa geçtim, o orada kaldı. Bu kadardı işte iki cümle ile ifade edebildiğim olay, tek kelime ile açıklanabilen ayrılık o kadar ağırdı ki. O kadar ağırdı ki insan taşıyamayacağını sanardı.
Oysa yaradan taşıyamayacağı yükü verir mi kuluna? Vermez. Ben de taşıdım. Taşıdım ve koltuğuma oturana dek kendimi tuttum. Yanımdaki koltuklar boştu, etrafta kimsecikler yoktu beni duyacak. Ama ben yine tuttum kendimi, ağlamadım.
Uçak yavaş yavaş kalkarken sabahki heyecanımın usul usul geri geldiğini hissedebiliyordum. İki saatlik uçuşun iki saatinde de uyuyup kendime gelecektim.
***
Hosteslerden biri beni uyandırıp inişe geleceğimizi söylediğinde saçım başım dağılmış haldeydim. Beni uyandıran kişi erkek bir hostes olmadığı için ve uçak inişe geçmeden uyandırıldığım için şükrederek ayağa kalktım.
Küçük lavabo kabinine gidip elimi yüzümü hızlıca yıkadım. Artık yeni evimdeydim, artık Mardin'deydim. Ben artık yeniden Elif Üsteğmen’dim. Bunun farkına varmış olmanın mutluluğu ile yerimde kıpırdanırken genç bir hostes gelip inişe geçtiğimizi söyleyerek kemerini bağlamamı istedi. Muhtemelen beni uyandıran hostesti, gülümsedim ve kemerini bağladım.
Yavaşça inişe geçtik, uçak alçaldıkça heyecanım da artıyordu. Uçak iniş yaptı ve hosteslerin yönlendirmesi ile dikkatlice çıkışa ilerledim. Her geçen saniye heyecanım daha da arttı. Valizlerimi teslim aldıktan sonra kalabalığın içindeki abimi görene kadar da durmadı.
Koca valizlerimi ne kadar hızlı koşabilirsem o kadar hızla abime koştum. Yanına varınca valizleri bırakıp boynuna atladım. Valizler nereye gitti bilmiyordum ama abimin gülüşünü duyabiliyordum. “Gelmiş benim başımın belası” derken hala gülüyordu. “Sen benim abimsin başın belasız kalır mı?” Abimden ayrılıp valizlere baktığımda ikisini de profesyonelce ayağı ile durdurmuştu. Dikkatli bir şekilde omuzlarımı tutup beni baştan aşağı inceledi. “Büyüdün mü bakayım sen?” Alayla güldüm. “Abi 29 yaşıma girdim daha ne kadar büyüyeyim?”
Bırakın 29’u ben 59 yaşıma da gelsem onun karşısındaki küçük kız çocuğu olarak kalacaktım. “E böyle bekleyeceğiz herhalde” dedim. “Zararın neresinden dönsen kârdır seni burada mı bıraksam diye düşünüyorum kuzucuk” Valizlerimi gülerek eline alıp çıkışa doğru yürümeye başladı.
Dışarı çıkınca hafif serin ve temiz havayı içime çektim. Etraftaki kalabalığın, gürültünün arasından duyduğum fısıltı ile kafamı sesin geldiği yöne çevirmem bir oldu. Biri, çok tanıdık biriydi. Kelimeler yavaşça netleşti,netleşen iki kelime beni dehşete düşürmeye yetti. “Sen İstanbul'sun” Başımdan aşağı kaynar değil soğuk sular dökülmüştü sanki, donup kaldım.
“Abi” dedim fal taşı misali gözlerimle. “Hı?”“Sen de duyuyor musun?” Bir sıkıntı olduğunu anlayan abim tereddütle yüzüme baktı. Buraya dönmemi zaten istememişti şimdi ise olmayan sesler duyarak iyice delirdiğimi mi düşünecekti? Beni geldiğim gibi geri yollardı.
“Neyi?” diye sordu merakla. Üzerimdeki şoku hızlıca atarak cevap verdim. “Ateş böceklerini.” Gözlerindeki rahatlamayı gördüm, yalanım başarılı olmuştu. “Duyuyorum kuzucuk iyice sağır belledin abini. Daha o kadar yaşlanmadım.”
Abimle beraber gülerek arabaya geldik. Aklım hala sesteydi ama muhtemelen aylar sonra ilk kez normal bir rüya gördüğüm için bunu kafama kazımıştım. Abim arabayı çalıştırıp ilerlemeye başlarken dalgındım. Abimin garip bakışlarını fark edince gülerek konuştum. ‘’Abi iyice deli bildin beni, uyku sersemi azıcık.’’ Abimin tedirgin bakışları yerini sıcak bir gülümsemeye bırakırken cevap verdi. ‘’Laflara bak laflara belki ben kardeşimin nur yüzüne hasret kaldım.’’ Cevap vermek yerine güldüm.
Sonunda Kızıltepe’nin içine girebildiğimizde saat neredeyse 22.00 olmuştu. Uykum da kaçmıştı yorgunluğumu da üzerimden atmıştım. Hala etkisinde olduğum tek şey Ulukurt’un sesiydi. Abime Ulukurt’un kim olduğunu sorabilirdim ancak havaalanındaki şüpheli bakışlarından sonra sormaya çekinirdim.
Ve lojmanın önüne geldik. Abim bagajdan bavullarımı çıkarırken mutlulukla lojmana baktım. ‘’Yeni yuvam’’ dedim içimden. İnsanın bir yere yuva diyebilmesi için oranın gerçekten yuva gibi, sıcak hissettirmesi gerekirdi ve ben ilk görüşümde anlamıştım burası benim yeni yuvamdı. Burada ne kadar kalacağımı bilmiyor ve bilmek de istemiyordum, önemli olan şu andı, önemli olan şimdiydi.
Abim ellinde bavullarımla durup ‘’Hoşgeldin fakirhanemize, buyur edelim seni.’’ deyince beraber lojmana doğru yürümeye başladık. Üçüçncü kata kadar çıktık, abim eş zamanlı olarak daireler kimlerin oturduğunu da anlatıyordu. ‘’Burada Zirve in ikinci ihtiyarı Kemal yaşıyor seninle yaşıt kız kardeşi var iyi anlaşırsınız.’’ Kendi kapımızın önüne gelince karşı kapıyı göstererek tekrar konuştu. ‘’Burası da Cihangir’in evi. Bizim komutanımız oluyor’’
Abim anahtarı ile kapıyı açtığında içeriden üç kişi kapıda bekliyordu. Selma yengem ve Erva tanıdık simalardı ancak üçüncü kızı tanımıyordum. İlk konuşmaya başlayan da o kız oldu. ‘’Merhaba hoşgeldin ben Azelya. Açelya değil Azelya. Aslında timin tamamı ile yarın tanışacaktın ama ben dayanamadım buraya geldim. Kusura bakma olur mu timdeki tek kız benim biraz heyecanlandım sen gelince’’
Kız karşımda ağzı kulaklarına varacak kadar gülümseyerek kelimeleri sıralarken hiç bir tepki veremedim şaşkınlıktan. İfadesine bakılırsa o da benim tepkimi ölçme çalışıyordu. ‘’Memnun oldum.’’ diyebildim nezaketen takındı gülümsememle. Kelimeler ağzımdan dökülürken-nasıl olabiliyorsa- gülüşü daha da büyüdü.
Boynuma atlaması ise en beklemediğim tepkiydi. Evet resmen boynuma atladı. Boynuma. Atladı. Atladığı gibi de hızla geri çekildi. ‘’Çok özür dilerim korkuttum biraz ama sen benim için şu an bir kurtuluşsun bu ihtiyarların arasında hiç arkadaşım yoktu.‘’ Sağ tarafımdan abimin uyarıcı ses tonunu duydum. ‘’Azelya’’
Azelya abim orada hiç yokmuş gibi umursmazca sırıtmaya devam etti. Bende tedirgin bir şekilde gülümserken -tekrar boynuma atlayabilirdi- yengem araya girdi. ‘’Kız bırak biz de hoşgeldin diyelim.’’ Yengemle uzun uzun sarıldık sonra ayağıma dolanan Erva’ya döndüm. kuçağıma alıp tombik yanaklarını öpücüğe boğarken çocukça kıkırdıyordu. ‘’Büyümüş mü bu kız ya?’’ dedim. Cevap gecikmeden Erva’dan geldi. ‘’Büyüyeceğim tabii ki hala yerimde mi sayayım?’’ Şaşırmış gibi bir ifade ile ağzımı açtım. ‘’Dil de papuç olmuş papuç’’
Yengemin tekrar araya girmesi ile Erva’yı kucağımdan indirip yengeme döndüm. ‘’Gel sana odanı göstereyim yol yorgunusundur.’’ Yengemi koridor boyunca takip ederken bir yandan da koridoru inceliyordum. İlk karşıma çıkan pembe kapının Erva’nın odası olduğu çok netti. Daha sonra yine sağ tarafımda kalan başka bir kapı geldi. Burası ya banyo veya tuvalet olmalıydı. Koridorun sonuna geldiğimizde yengem sağdaki kapıyı açıp içeri geçmem için yol verdi.
İçerisi tam benlikti, hata ben dizayn etmişim gibi duruyordu. Tek kişilik bir yatak, yatak, yatağın yanında küçük bir komodin vardı. Yatağın tam karşısında tahta bir çalışma masası vardı. Masanın yanında ise diğer tüm mobilyalarla takım olduğu anlaşılan bir gardrop vardı. Yatak başlığının hemen üzerindeki pencerenin pervazı oldukça genişti ve manzarası da fena değildi.
Aklıma ilk gelen şey bu pencerenin önüne bir minder koyup burayı okuma köşesi yapmak oldu. Saat kulemin yerini asla tutamaycak olsa da güzel bir alan olacaktı. Ben burayı güzelleştirecektim. Karamsar halim yoktu artık, gittiğim yere huzursuzluk değil mutluluk götürecektim, elimin değdiği her bir şeyi güzelleştirecektim.
Kenarda boş kalan duvara büyük bir kitaplık dizilmşti ancak İstanbul’daki kitaplarım henüz gelmemişlerdi. Ve son olarak, kitaplığın karşısındaki duvarda bir tane daha kapı ve pencere vardı. Kapı ve pencereyi görünce hafif kaşlarımı çatarak abime döndüm.‘’Bizden önce burada kalan kişi.’’ diye başladı konuşmaya. ‘’Yan dairede babası yaşıyor diye kapı yaptırmış. Daha sonra da düzeltmedik sen gelmeden önce burayı depo olarak kullandığımız için sıkıntı etmedik. Zaten kapı kilitli pencerede de her iki taraftan perde takıldı.’’ Pencereye tekrardan döndüm. Öteki tarafı göstermeyen kalınca bir perde takılmıştı. Yeniden abime dönüp minnet dolu bir sesle konuştum. ‘’Abi çok teşekkür ederim’’ Kapıda bekleyen yengem ve abimin arkasından yine o kız fırladı. ‘’Mobilyaları ben seçtim beğendin mi? Abin sade şeyleri sevdiğini söyledi o yüzden bunları seçtim’’
Kıza koca bir gülümseme ile baktım. ‘’Bayıldım’’ dedi. Bu kız en yakın arkadaşım olacaktı. Nereden bildiğimi bilmiyor belki de hissediyordum ama emindim. ‘’Mükemmeller teşekkür ederim.’’ Arada bir sessizlik oluşunca abim Azelya ve yengeme döndü. ‘’Hadi hanımlar bu kız uzun yoldan geldi bırakalım da dinlensin biraz.’’ Kapı kapanmadan önce aralıktan bana bakmaya çalışan Azelya’nın sesi duyuluyordu. ‘’Yengenden numaranı alacağım yazarım sana.’’
Küçük bir tebessümle el salladım. Kapı kapandıktan sonra arkamı döndüm. Gözüm bir süre ikinci kapıya takıldı. Yavaşça kapıya doğru bir adım atarken ne yaptığımın farkına vararak durdum. Kaoıya attığım yavaş adımın aksine iki büyük adımla yatağıma gittim. Yatağımı tam ortasında itina ile katlanmış üniformam duruyordu. Işıldayan gözlerimle yavaşça yatağın kenarına oturdum ve katlanmış halini bozmadan sahibini bekleyen üniformayı kucağıma aldım.
Göğsündeki soyismimi okşadım usulca, rütbe takılmamış omuzlarında gezdirdim ellerimi. Biraz daha baktıktan sonra ayağa kalkıp üniformayı komodinin üzerine koydum ve telefonumu elime alıp tekrar yatağa oturdum. Babamı arayacaktım. Rehberdeki araba kısmına yazdığım ilk harf ile kayıtlı numarasını gördüm. Arayıp beklemeye başladım.
Abimin aksine hemen cevap verirdi babam, hemen açardı kızının telefonunu. Her zaman olduğu gibi de oldu telefon ikinc çalışında açıldı. ‘’Elif, kızım gittin mi abinin yanına?’’ Sesini duyar duymaz gülümsedim. Gülümsediğimi o da görebilseydi, yanımda olsaydı şimdi ne güzel olurdu. ‘’Babam, geldim odamdayım şimdi.’’‘’Oh oh ne güzel. Sevdin mi oraları bakayım çok sıcak mı?’’
‘’Daha yeni geldim ama yarın bakıp sana haber vereceğim.’’ dedim gülerek. Ama bu seferki gülüşüm ‘’Birazdan ağlayacağım’’ gülşüydü. ‘’Özledim ben seni.’’ dedim aynı ses tonuyla. ‘’Olur mu kızım.’’ dedi. Hatırlıyordum,biliyordum cümlenin devamını. ‘’Sen koskoca kız oldun artık, sor bakayım öğretmenine büyük kızlar okula babalarıyla gider miymiş?’’
Fark etmeden gözümden akan damlayla tezat şekilde güldüm. ‘’Yok, sormam öğretmen senin gelmene izin vermez ama sen gel. Ben seni çok özledim.’’ Tıpkı 23 yıl önceki gibi çocuklaştım, tıpkı ilkokulu ilk günü gibi şımardım ‘’Babamı istiyorum.’’ dedim. Amam bu kez babam gelemezdi. Ben 23 yıl önceki çocuk değildim. Babamı öğretmenimi telefonundan kendi telefonumdan arıyordum, babamı okuldan değil görev yerimden arıyordum. 6 yaşında değil 29 yaşındaydım.
Bir anlık sessizlikten sonra babamın sesini duydum. ‘’Ben de seni çok özledim güzel yavrum.’’ Konuşamıyordum, konuşursam ağlardım, ben ağlarsam babam da üzülürdü. Daha fazla dayanamayacağımı anlayınca sessizliğe son verdim. ‘’Baba benim biraz uykum geldi. Yarın tekrardan arayayım seni olur mu?’’ Öteki taraftan babamın sesi geldi tekrardan. ‘’Tabii kızım yat sen Allah rahatlık versin.’’ Telefonu kapattım. Ağlamamı da bir şekilde bastırdım. Bir an önce kıyafetlerimi değişip uyumam lazımdı yoksa sabah uykusuz kalacaktım.
***
Sabah erken saatte gizlice odamın kapısını açıp sessizce banyoya giderken evdeki herkes uyuyordu. Banyoda elimi yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra aynı sessizlik ile odama dönmeye çalışırken arkamdan gelen ince ses ile duraksadım. “Hala” Erva kız halaya çeker sözüne kanıt niteliğinde benim gibi erken kalkıp beni yakalamıştı.
“Halacığım” diye fısıldayarak cevap verdim. “Ne yapıyorsun burada?” “Ben de burada yaşıyorum ya artık”“Hayır hala” dedi “a” harfini uzatarak. “Bu saatte ne yapıyorsun?” Konuşmanın uzayacağını fark edince Erva’ya doğru iki adım atıp boyunun hizasına eğildim. Normal bir çocuğun yapacağı gibi yalan söyleyeceğini belli eden ilk hamleyi yaptı ve gözlerini kaçırdı. “Ben senin sesine uyandım.” dedi.
“Yalancı kız seni.” dedikten sonra burnundan makas aldım. “Askerim ben bunun için eğitildim sessiz yürüdüm.” Çocukça kıkırdadı. “Sevgilinle mi konuştun?” dedi. Gözlerim fal taşı misali büyürken küçücük bir çocuğun bana bunu sormasına mı yoksa sevgilim olduğunu düşünmesin mi şaşırdığımı ben de bilmiyordum. “Sus bakayım ne sevgilisi sevgilim falan yok benim. Ayrıca telefonum odamda kimseyle konuşmadım ben.” Kendimi açıklama çabamı kenara bırakıp devam ettim. “Sen nereden biliyorsun bakayım böyle şeyleri nereden öğreniyorsun?”
Yeniden güldü. “Ohooo hala. Sen geç kalmışsın benim bile sevgilim var. Biz büyüyünce evleneceğiz.” Şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Bu çocuk daha altı yaşındaydı. “Alt katta, adı da Eymen. O ikinci sınıfa gidiyor ama seneye ben de ikinci sınıf olacağım. Biliyor musun onun babası Kemal Amca ile babam arkadaş.” Bahsettiği Kemal muhtemelen abinin dün gece “ikinci ihtiyar” dediği Kemal’di.
“Siz” dedim. Sesimin yüksek çıktığını fark edince daha alçak bir sesle tekrardan konuştum. “Siz daha küçücüksünüz, ne demek evlenmek ne demek sevgili?” Biz mi küçükken çok çocuktuk yoksa alfa kuşağı mı çok çabuk büyüyordu?
İster istemez mahalle ablası moduma girerek umursamazca bana bakan Erva’nın bakışlarına cevap verdim. “Kız cimciklerim seni. Sakın baban duymasın.” Yine kıkırdayarak arkasını dönüp odasına koştu. Kapısında bekleyip bana baktı. “Kahvaltı saati yedi buçuk geç kalma.” Sahte sinirli bir ifade ile işaret parmağımı ona doğru salladım. Odasına girdiğini gördükten sonra ben de odama geçtim.
Hızlıca dolabı gidip bugün için aldığım yeşil kısa kollu tişörtü giydim. Daha sonra dün heyecanla komodinin üzerine koyduğum üniforma giydim. Daha sonradan üstümü çıkardım çünkü babam sanırım beni gerçekten cehennemin içine yollamıştı. Burası aşırı sıcaktı.
Aynanın karşısında kendimi izlerken içime dolan mutluluk bastırılamayacak kadar yoğun biçimdeydi. Dolabın yanındaki masanın üzerinde duran çift yıldızlı rütbeme bakarken mutluluğum katlanmaya devam ediyordu. Bir yandan da telaş vardı içimde. Eninde sonunda Ulukurt ile karşılaşacaktım. İçimi daraltan düşüncelerden kurtularak saçlarımı toplamaya karar verdim.
Tarağımı almak için komodin ilerlerken telefoma bir bildirim düştü. Yabancı numaradan bir mesaj gelmişti.Telefonun kilidini açıp gelen mesaja baktığımda kimden geldiğini anlamamam mümkün değildi. “GÜNAYDIIIIN. Ben Azelya sanırım bu saatte rahatsız ediyorum ama uyanmamışsan bile uyandırmış olayım hazırlanırsın.” İstemsizce bir gülümseme peyda oldu. Parmaklarımı telefon klavyesi hızlı hızlı gezdirerek cevap yazdım. “Merak etme uyandım. Sana da günaydınnn!”
Mesajım anında görüldü oldu ve yazmaya başladı. “Abin ve yengen de uyandıysa geleyim mi size?” Bu mesajın hemen ardından bir mesaj daha geldi. “Saçını falan yaparım.” Mesajı okuduktan sonra tekrar parmaklarımı hızlı hızlı hareket ettirmeye başladım ve yazdığım mesajı gönderdim. “Olur tabii gel.” Yazıp tarağı tekrar elime aldım ve aynanın karşısına oturdum.
Yavaşça taramaya başladım saçlarımı. Bir zamanlar kendi ellerimle parçaladığım saçlarımı, o dokunduğunu anda kirlenen ve defalarca yıkamama rağmen asla temizlenmeyen saçlarımı. O anıları sakladıkça da asla temizlenmeyecek olan saçlarımı. Ben de saçlarım gibi asla temizlenmeyecektim. Dokunmuştu bana, kirliydim ben. Lanetliydim.
Aynaya dalmışken gözümden düşen bir damla yaşı fark edince elimdeki tarağı bırakıp o damlayı sildim. Ağlamamalıydım, ağlayamazdım. Bu tek gözyaşı güçsüzlük demekti benim için. Benim güçsüzlüğüm, benim sefilliğim benim zavallılığımdı bu tek gözyaşı. Ayağa kalkıp kapıya doğru yürüyüp koridora çıktım. Koridorun sonundaki dış kapıyı açtığımda yüzümde sahte olan ama sahteliğini bir nebze belli etmeyen bir gülümseme vardı.
Azelya da eli havada bekliyordu. “Gel gel.” dedim fısıldayarak. “Sessiz ol abimle yengem uyuyor.” Kapıyı dikkatli kapatıp ona doğru döndüm. “Odaya geçelim.” Koridorda odama doğru ilerlerken Azelya’nın fısıldayan sesini duydum. “Bakıyorum hemen giymişsin üniformayı.” Odama girip sessizce kapıyı kapattıktan sonra cevap verdim. “Evet özlemişim. Nasıl yakışmış mı?” Memnun bir ifade ile cevap verdi. “Daha güzel olamazdı.”
“Teşekkür ederim.” dedim artık pek de sahte olmayan gülümsememle. “Saçların çok güzel.” Dedi beklemediğim bir anda. Sesinde anlayamadığım bir hayranlık vardı. Benim mi saçlarım güzeldi? “Benim mi?” dedim şaşkınlıkla karışık bir tereddütle. Ben kendi saçlarım nefret ederken başkasının beğenmesı fazlasıyla garibime gitmişti.
“Evet!” dedi. “Şüphen mi var?” Güldüm. Güzelliğe dair hiç bir şeyin benim benliğimde yeri yoktu. Buna özgüvensizlik denebilirdi ama hayır. Bu insanın kendini tanımasıydı. “Normal saç işte.” Onaylamaz bir şekilde “cıkcık” lafı. “Aslında böyle açık hali çok güzel ama askeri disiplini ve daha bir sürü bilmem ne yüzünden saçlarımızı açamayız. Ben bu saça topuz yapmaya da kıyamam.” Gülerek masama oturdum ve saçlarımı arkaya saldım.
“Sen hep böyle misin yoksa bu enerji şahsıma özel mi?” dedim. Küçük bir kahkaha attı. “Normalde de böyleyim ama sana özel iki kat enerji.” Bu kez kahkaha sırası bendeydi. “Peki sorumun cevabını aldığıma göre saçlarım sizindir.” Mutlulukla çocuk gibi el çırptı. “Bu saçları kesinlikle topuz yapamam dediğim gibi. Örsek mi acaba yoksa at kuyruğu-”
Kapımın çalması ile Azelya’nın sözleri yarıda kesildi. “Elif uyandın mı yengem geleyim mi?” Yengemin sesine karşılık kapıya doğru seslendim. “Gel yenge gel uyandım.” Yengemin içeri girmesi ile şok olması aynı saniyede gerçekleşti. “Kız sen ne yapıyorsun burada?” dedi Azelya’ya doğru. Haklı bir meraktı. Sabah yedi bile olmamışken evinde alt komşunun kızı vardı. “Canım arkadaşımın yanına geldim Selma Abla.” dedi çok normal bir şeyi anlatır gibi. Yengem bize bakmaya devam ederken arkadan abimin sesi geldi. “Uyanmamış mı uykucu?” Sesi ile beraber abim de kapım göründü. Azelya’yı görünce verdiği tepki beni pek şaşırtmadı. “Bu ne?” Azelya sırıtarak abime baktı. “Bu ben, Azelya.” Yengem sinirden mi yoksa içinde bulunduğumuz durumun absürtlüğünden mi bilmem gülüyordu. “Onu görüyor neden bu saatte?” dedi.
Azelya anlamaz anlamaz baktı. “Bundan normali mi var? Arkadaşımın evine arkadaşımın odasına geldim şimdi de saçlarını yapıyorum.” Koca bir kahkaha atmamak için elimle dudaklarımı büzerek kendimi tutuyordum.
“Fesuphanallah, ya sabır.” Diye söylenerek içeri giden abimden sonra yengem konuştu. “Millet deliye biz akıllıya hasret.” Yengem de ortamı terk edip mutfağa doğru giderken Azelya yarım kalmış cümlesini tamamladı. “At kuyruğu daha iyi olacak galiba. Tepeden bir at kuyruğu yapalım.”
Yaklaşık yirmi dakika sonra Azelya dahil herkes kahvaltı masasındaydı. Güneş balkon camından içeri vururken ortamın sıcaklığına inat önümdeki kaynar çayı içmeyi hiç istemiyordum. Abim ise klasik bir abi gibi höpürdete höpürdete keyifle çayını içiyordu. “Siz” dedim bir hışımla. “Siz bu sıcağa nasıl dayanıyorsunuz daha Nisan ayındayız.” Lokmasını yuttuktan sonra sorunu cevaplayan Azelya oldu.
“Sen Temmuz ayında saha görevine çık da gör asıl sıcağı. Terlemiyoruz eriyoruz.” Bu sıcağın iki katında bir sürü ekipmanla güneşin altında göreve çıkma fikrini düşününce kendimi göz devirmekten alamadım. “Düşüncesi bile bunalttı.” dedim bıkkın bir halde. Abim gülerek çay sefası dönerken yengem ayaklandı.
“Nöbetteki kız işe yeni başladı gideyim de uyusun dinlensin biraz.” Bize mi yoksa kendi kendine söylediğini anlayamadığımız cümlesinden sonra odasına gidip çantasını aldı. Dış kapıya doğru ilerlerken yengemin sesini tekrardan duyuk. “Erva’yı okulun kapısına kadar bırak sokağın başında bırakma sakın.”
Erva bıkkın bir şekilde annesini dinledikten sonra önüne döndü. Abim ise aynı ifade ile bize baktı ve yengeme cevap verdi. “Kucağımda taşıyıp sınıfına da bırakayım mı Selma?” Azelya ile birbirimize bakıp kıkırdarken yengemin koridordan gelen sesi ile abimin yüz ifadesi anında değişti. “Cahit ciddiyim.”
“Emredersiniz komutanım.” Diye seslendi abim koridora doğru. Yengemin güldüğüne kalıbımı basabilirdim ancak görüş alanımda olmadığı için kanıtlayamazdım. Kapının açıldığı duyunca abim koridora doğru bir kez daha seslendi. “Kolay gelsin hekim hanım.” Yengem çıkmadan son kez bize seslendi. “Size de kolay gelsin eli silahlılar cemiyeti.”
Yengem çıktımtan sonra çatalımdaki salatalığı ağzıma atıp ayağa kalktım. “Hadi bakalım eli silahlılar cemiyeti. Şu çocuğu okula bırakacağız daha.” Minik kol saatime bakarak koridoru aşıp odama ulaştım. Sabah rütbelerini hazırladığım üniformayı istemeye istemeye giyindim. Üniforma çok özlemiştim ama bu sıcakta bana eziyet olacaktı.
Koridora çıktığımda bim ve Azelya kapıdaydı. Hızlıca bölgesini giyip merdivenlerden patır patır indim. En alt kata indiğimde kapısı açık bir teyze görünce yavaşladım. “Günaydın.” dedim koca gülümsememle. “Günaydın kızım.” diye cevap verip devam etti. “Kimsin sen yeni mi geldin? Lojmanda boş daire yoktu.” Yukarıdan benim gibi patır patır merdiven inen Azelya yanıma geldi.
“Ben Cahit Üsteğmen’in kardeşiyim.” dedim aynı gülümsememle. “Yaa.” dedi teyze yüzüne bir gülümseme yayılırken. “Benim de astsubay oğlum var bir tane, bekar mısın bakayım sen?” Teyzenin sorusu ile apaçık afalladım. Benim yerime Azelya teyzenin sorusunu yanıtladı. “Yok teyzem evlenmeyi düşünmüyor o.” Teyze Azelya’ya hiç kaldırmadan bana bakmaya devam etti. “Üsteğmenim ben teyze.” dedim rütbemi göstererek.
Teyzenin gülüşü biraz bozulsa da belli etmedi. “He iyi. Hoşgelmişsin kızım.” Teyzeye teşekkür ettikten sonra Azelya ile beraber dışarı çıkıp arabaya doğru ilerlemeye başladık. Kendi arabam henüz İstanbul’dan gelmediği için abimin arabası ile gidecektik. Teyzenin duymayacağından emin olduktan sonra Azelya konuşmaya başladı.“Askeriyedeki tüm kızlara en az bir kere sordu şimdi e sıra sende.”
Azelya’nın sözü biter bitmez apartman kapısında Erva ve abim göründü. Abimin kapıların kilidini açması ile kendimi arabanın içine attım ama binişim ile inişim aynı saniyede oldu. Arabanın içi dışarıdan daha sıcaktı hatta yanıyordu. Gölgede olmasına rağmen içerisi nefes alamayacak kadar sıcaktı. Ben arabadan dışarı kaçarken abim acımasızca gülmesi tercih etti.
“Abi sıcak.” dedim sanki yapabileceği bir şey varmış gibi. “Üfleyeyim mi Elif?” diye cevap verdi. “Abi” dedim sitemle. “Klimayı falan aç.” Abim bu sıcağın içine doğduğu için zaten alışkın olan Erva’yı arka koltuğa oturtup sürücü koltuğuna geçti ve kolunu açtı. İçerisi muhtemelen anında soğumayacaktı ama en azından yanmazdık. “Binecek misin yoksa gideyim mi?” dedi arabanın içinden.
Atarlı giderli arabaya bindim. “Kızım seni kim asker yaptı?” diye sordu yanımdan. Arabaya binerken ki atarlı ifadem ile cevap verdim. “Sıcağa dayanabilmek ile sıcakta kalmak istemek arasında çok fark var abi. Neden boşu boşuna terleyeyim?” Abim yapmacık bir kahkaha attı. “Buralar böyle. Alışacaksın mecbur.”
Yaklaşık on dakika kadar sonra aynen yengemin tembihlediği gibi Erva’yı okulun kapısına kadar bırakıp kışlanın önüne geldiğimizde yukarıdaki yazıya hayranlıkla baktım. Orgeneral Kaya Yazgan Kışlası. Yeni görev yerim, bundan sonra evimden çok vakit geçireceğim yer. Evim olacak yer.
Kapıdaki nöbetçi abime bir baş selamı verdikten sonra içeri girip arabaların bulunduğu yere doğru ilerledik. Ağaçlarla kaplı koca bahçeye hayranlıkla baktım. Abim arabayı park ettikten sonra hep beraber indik ve içimdeki bastırılması imkansız sevinç ile binaya doğru ilerledim. Beremi omzuma taktıktan sonra merdivenleri teker teker çıkmaya başladım. İlk olarak Albayın odasını ziyaret etmem gerekiyordu.
Abim yukarı çıkarken Azelya benimle beraber koridorun sonuna kadar ilerledi ve Albayın kapısın geldik. Üstümü başımı düzelttikten sonra kapının üzerindeki “Albay Sezer Güngör” levhasına bakarak kapıyı tıklattım ve içeri girdim. Albayın önünde baş selamımı verip hazırola geçtim. “Nede tekmil vermedim asker?” Soru beni biraz afallatsa da zihnimizde toparlayıp ukala gibi görünmeyeceğim bir cevap düşündüm.
“Bize kapalı alanda tekmil verilmemesi öğretildi komutanım.” Bakışlarından anlamaya çalışsam da memnun muydu yoksa değil miydi anlayamadım. Hepimiz buralara gelmeden önce bunun için eğitim alıyorduk ancak Albayın dış görünüşüne de bakılırsa muhtemelen istihbarat sınıfından mezun olmuştu.
Ben ecel terleri dökerken içimi rahatlatacak cevap nihayet geldi. “Güzel. Hoşgeldiniz üsteğmenim.” El sıkışma kalkmaması beni sevindiren şey olmuştu. Abim haptofobiyi buradaki kimseye söylemiş miydi bilmiyorum ama her hangi bir erkek okunacak olursa rezalet çıkardı. İlk günden kriz geçirmek isteyeceğim son şeydi.
“Başta babanın rütbesi ile asker oldun sandım.” dedi. Bir süre bekledin ancak cümlesini devam ettirmeyince konuşan ben oldum. “Peki sonra?” Cama dönük olan yüzünü bana çevirdi. “Vatan için yaptığın fedakarlık vatandaş için basit olabilir İstanbul, fakat benim için değil. Benim de bir kızım var çünkü.” Tekrar pencereye doğru dönerken belli belirsiz fısıldadı. “Toprağa vermiş olsam da bir kızım var.”
Daha sonra toparlanarak bana döndü. “Tekrardan hoşgeldiniz Üsteğmenim çıkabilirsiniz.” Dolmuş gözlerimin farkına vararak konuştum. “Emredersiniz.” Bir adım geri attıktan sonra arkamı dönüp kapıya doğru ilerledim.
Her adı konulmuşun bir hikayesi vardı. Kendi hikayemin ana karakteri ben olsam da çok başka hayatlar vardı fani dünyada. Ben kendimden nefret ederek kavrulurken bazıları evlat acısı ile kalpleri yüreğe çeviriyordu. Yanıyordu, çok yanıyordu can. Çok kavruluyordu kalp. Ancak kavrulmayan kalp yürek olabilir miydi? Kalp sevince mi yoksa kavrulunca mı yürek olurdu? Sevmek de zaten kavrulmak değil miydi?
Ben kendimi sevmiştim. Özümle kavruldum. Benliğimi kaybedip nefret ettim kendimden, kendime dair her şeyden. Albay küçük yavrusunu sevdi, büyüdüğünü zannederken yavrusu ile beraber büyüdü. Küçük müydü kızı öldüğünde bilmem ama, kızı kaç yaşında öldüyse albay o yaşta kaldı. Büyüyemedi.
Kapıya çıktığımda Azelya hemen dibimde bitti. “Çok zorladı mı?” Anlamadığımı belli eder şekilde bakarken yürümeye başladık. “Her yeni gelene sözlü mü yapıyor?” diye sordum. “Sadece yeni gelenlere değil bazen koridorda yakalayıp soruyor.” Burnumdan güldüm. “Peki” dedim. “Albayın eşi falan var mı yani çocuğu var mı mesela?” Merdivenlere çıkmaya başladığımızda Anladığım herkesin bildiği bir şeyi söylüyor gibi konuştu.
“Sezer Albay kapalı kutudur. Kimse bilmez onu. Sen neden sordun?” Gözlerimi kaçırıp omuz silktim. “Hiç. Merak ettim.” Beraber yukarı çıktıktan sonra sola döndük ve pek de uzak kalmayan üç numaralı toplantı odasına girdik. Azelya önüme geçerek içeriye doğru seslendi. “Veee, yeni yıldızımız, biricik üsteğmenimiz, Cahit komutanımızın kuzucuğu. Zifir’in Elif’i geliyor.” Kuzucuk mu? Garip bakışlarla içeri girdiğimde içerideki herkes ayağa kalktı. Abim zaten ayaktaydı ve yanıma geldi. “Oturun arkadaşlar.” Sırayla masadakileri göstererek tanıtmaya başladı. “Kıdemli Astsubay Destan Cerbeze. Astsubay meslek yüksek okulu mezunu. Dün gece sana bahsettiğim ikinci ihtiyar.” Abimin gösterdiği kişi “aşk olsun” gibi bir hareket yaparken abim konuşmaya devam etti.
“Piyade Üsteğmen Kemal Kızıltaş.” Daha sonra hemen yanındaki adamı gösterdi. Tim ortalamasına göre daha genç görünüyordu. “Teğmen Alp Akkaya, personel sınıfı mezunu.” Yan taraftan Azelya söze karıştı. “Üç harfli.” Dünden beri sık sık kullandığım anlamaz ifademi tekrar takındım. Açıklama ise Alp’ten geldi. “Eee bir çeşit mahlas. Bazılarının üzerinde üç harfli kadar etki bıraktıysam demek.” Dedi Azelya’ya bakarak.
Sanırım ismi üç harfli olduğu içindi lakap. Abim Alp ile Azelya’nın yüz ifadeleri ile didişmesini asla umursamadan olduklarını tuttu ve beni Azelya’ya doğru çevirdi. Ona döndüğümü fark eden Azelya az evvel Alp’e çıkardığı dilini içeri çekip masum bir gülümseme takındı. “Ekibin sıhhıyesı Teğmen Azelya Kızıltaş.” Daha sonra tekrardan salondakilere döndü.
“Arkadaşlar kız kardeşim Kıdemli Üsteğmen Elif Cenkeri. Cihangir gibi istihbarat sınıfından mezun.” Cihangir denen kişinin yüzbaşı olduğunu biliyordum. Aralarında gerçekten en yaşlıları olduğunu belli eden Kemal Üsteğmen yanıma geldi. Erva’nın “arkadaşı” bu adamın oğluydu. “Hoşgeldiniz Üsteğmenim. Şu fırıldağın abisiyim ben. Memnun oldum.”
Kemal Üsteğmenin arkasından beni yerimden sıçratacak hızla o genç çıktı. “Alp ben de. Namı diğer üç harfli.” Azelya’ya dönerek yarı tereddütle sordum. “Üç harfli, ismi üç harf diye mi?” Azelya mutlu mutlu başını salladı. Tekrardan Alp’e döndüm. Kötü esprilerde bugün. “Memnun oldum.” Dedim gülümseyerek. Son olarak sessizliği ile gözüme çarpan Astsubay geldi.
“Destan ben. Hoşgeldiniz.” Aynı gülümseme ile “Hoşbuldum.” dedim. abim elini sırtıma koyup yavaşça ilerlemeye başladı. “Burası Zifir’in fakirhanesi, ama ne fakirhane çay makinemiz bile var.” Güldüm çay bağımlısı abim için bir yaşam alanında olması gereken tek şey muhtemelen çay makinesi ya da çay yapmak için gereken malzemeler olurdu.
“Nasıl da bayılırım çay içmeye.” dedim alayla. Alp’in sorusu ile abim o tarafa dönünce masaya geçip oturdum. “Komutanım Cihangir komutanım nerede?” Abim de yanıma otururken cevap verdi. “Bir hastane işi varmış ‘İştimaya yetişirim’ dedi.” Masanın üzerindeki minik çerçeve dikkatimi çekince elime alıp baktım. Bir adamın fotoğrafıydı, Ulukurt gibi otuzlu yaşlarda görünüyordu.
Fotoğrafa baktığımı görünce masadan biri konuşmaya başladı. Kafamı kaldırınca konuşanın Destan olduğunu gördüm. “Turan” dedi. “Turan Alp. Doda şehidi. Geçen yıl kaybettik.” Fotoğrafını tuttuğum adam şu an şehitti. Tertemiz alnı ile şehadete yürümüştü. Bu düşünce tüylerimin dikenlenmesine sebep olurken fotoğrafı yerine bıraktım. “Doda” diye başladım cümleme. “Geçen yıl patlama olan köy.”
Abin onayladığını belirtircesine kafasını salladı. “Turan patlamada şehit oldu.” Söyleyeceklerinin zorluğunu belli edercesine gözlerini kapattı. “Naaşını bile bulamadık.” diye fısıldar gibi sessizce konuştu. Sözlerin ağırlığını sindirirken toplantı odasını inceliyordum. Gözlerim kapı tarafına değdiğinde yüreğim ağzıma geldi. Kapının hemen yanında duran panoda bir fotoğraf vardı. Nefesimi kesen bir fotoğraf.
Bu kez şanlı bir şehidin değil, hain bir köpeğin fotoğrafıydı karşımda duran. Sidar. Kriz geçirmemek için derin nefesler alıp gözümün önüne gelen yarım yamalak anılardan kurtulmaya çalışırken ve gerçekten nefesim kesilmeye başlarken abim nereye baktığımı fark etti. Yutkunamıyordum çünkü boğazım düğümlenmişti. Etrafımda olup biteni anlayamıyordum çünkü duymam gereken gerçekliğin yerini yıllardır hatrımdan söküp atamadığım lanet olası sesi almıştı.
Görüntüler bulanıklaşmaya başlarken koluma birinin dokunduğunu hissettim. Gözümün önünde onun görüntüsü canlanma devam ederken birinin bana dokunması yapması gereken son şeydi. Bölük pörçük görüntülerin arasından kolumu tutan kişinin Azelya olduğunu gördüm.
Sakince psikologdan aldığım tavsiyeleri uygulamaya başladım. Neredeydim? Orada değilsin Elif, o soğuk depoda değilsin. Üzerinden üç yıl geçti. Buradasın, yeni evin yeni görev yerin. Güvenli ve sıcak Elif. Bu gördüklerinin hepsi bir yalandan ibaret. Hepsi halüsinasyon gerçek değil hiç biri. Atlattın kurtuldun. Derin derin nefes alırken görüntüler yavaşça kaybolmaya başladı. Azelya’dan destek alarak ayağa kalkıp pencereye doğru ilerledim. Boğuk sesler netleşti. Azelya’nın camı açması ile yüzüme vuran rüzgar kendim gelmeme biraz daha yardımcı oldu. Krizin eşiğinden dönmüştüm. Daha az önce üzerinden bir dakika bile geçmemişti. Çığlık çığlığa bağırıyor,ağlıyor olabilirdim.
Aldığım hiç bir derin nefes ciğerlerime yetmiyordu. “Azelya.” Diyen sesini duydum abimin. Cümlesinin geri kalanını boğuk duydum. Gözümü bile kırpamıyordum çünkü eğer kırparsam aynı görüntüler gelecekti. Azelya’nın desteği ile koridora çıktık. Koridorun sonundaki cama doğru ilerledim. Son kalan takatimle camı açtım ve nefes almaya başladım.
Gerçek olmadığını bildiğim seslerden korkmam benim zayıflıktı, benim zayıflığımdı. Ben zayıftım eskisi gibi değildim asla. Buraya dönmem bile bir hataydı. Sırf gururumu okşamak için kendimi öyle güzel kandırmıştım ki. “Ben vatanımı koruyabilirim.” demiştim kendi kendime. Ne bencillik ama. Daha kendimi, bir fotoğraftan bile koruyamazken koskoca memleketi ben mi koruyacaktım? Ben bu halimle vatana zarardan başka bir şey değildim ben.
Temiz hava tekrar ciğerlerime dolarken kulağımdaki uğultulu sesler de tamamen kesilmişti. Sakinleştiğim gözle görülür şekilde olacak ki Azelya küçük bir gülümseme ile yüzümü incelerken ilgiyle sordu. “Daha iyi misin?” Gülümsemeye çalışarak başımı salladım. “Suratını görünce midem bulandı.” dedim espritüel şekilde. Güldü.
Araya bir sessizlik çökünce Azelya bileğimden tutup beni merdivenlere doğru çekiştirmeye başladı. “Hadi sana kışlayı gezdireyim.” Merdivenleri o önde ben arkada patır patır inerken son basamakta bir kez daha nefesimi kesen bir şey gördüm. Bu kez yüreğime korku dolmadı, zihnime eski anılar hücum etmedi. Onu gerçekten görmüş olmanın verdiği şaşkınlıkla kesilmişti nefesim. Bu oydu, Ulukurt kanlı canlı karşımdaydı.
