4. bölüm · İSİMSİZ

3 bölüm

Bir Sır

Siz sanıyor musunuz ki adalet, yalnızca bir gün mahkeme salonlarında karşıınıza çıkacak kuru bir hükümden ibaret? Hayır. Adalet, her sabah aynada gözlerinize bakamayan o kaçamak bakışta gizlidir. Adalet, huzurla yediğiniz ekmeğin boğazınızda düğümlendiği o sızıda, vicdanın sessiz çığlığında saklıdır.
Sustukça karanlık büyür. Ve o karanlık, eninde sonunda sizin aydınlık sandığınız salonları da yutar. Çünkü adalet, bireysel bir olay değil; varoluşsal bir sorumluluktur.
Sorguluyorum. Zira sorgulanmayan hayat, yalnızca bir tüketim döngüsüne indirgenmiş varoluştan başka bir şey değildir. Sorguluyorum; çünkü bazıları can verirken diğerlerinin “normal” diye nitelendirdiği bu uyuşukluk, insanlığın kendi kendini inkâr ettiği yerdir.
Fatih Mahallesi’nin soğuk kanal boyunda, buz kesmiş parmaklarımla yazıyorum bu satırları. Belki birileri rahatsız olur, belki birileri derin uykusundan silkelenir, belki de o isimsiz vicdanın uzun zamandır bastırılmış sesini duyar diye...
Unutmayın: Tarih, kralları, zenginleri ve güçlüleri değil; karanlığın ortasında tek bir kibrit çakan o adsız ruhları yazar. Çünkü gerçek ağırlık, unvanlarda ya da servette değil, o kibritin alevindedir.
Terazi bir gün mutlaka dengelenecek. O gün geldiğinde cebinizdeki paralar, unvanlarınız, statünüz ve o uzun korkak sessizliğiniz sizi kurtarmaya yetmeyecek. Geriye yalnızca bir çocuğun gözlerine bakıp bakamadığınız gerçeği kalacak.
Şimdi söyle bana dostum, sen o terazinin hangi kefesindesin? Sessiz kalanların ağır yükü mü olacaksın, yoksa görünmez ama dünya kadar ağır olan vicdanın o narin sesi mi?
Seçim senindir.
Ama bil ki; biz buradayız. Bu mahallede, bu kanalda, bu kadim ve isimsiz kavgada…
Ve ışık, her zaman en karanlık yerde çakılır.
~~
Gecenin en karanlık ânı, şafağa en yakın olandır, derler. Lakin Fatih’in daracık sokaklarında yürürken anladım ki, bazı ruhlar için şafak hiç sökmez. Onlar için güneş, yalnızca başkalarının bahçesini aydınlatan uzak ve yabancı bir ışık kalır.
Kanalın kemiklere işleyen ayazı, bedeni titretiyordu; fakat zihnim hiç bu kadar berrak, hiç bu kadar çıplak olmamıştı. O eski aynada kaçtığım yüzle, şimdi bu kirli suyun yansımasında nihayet barıştım. Evet, ben bir hiçtim. Evrende savrulan bir toz tanesi. Ama o toz tanesi, devasa bir çarkın dişlileri arasına girdiğinde bütün mekanizmayı durdurabilecek kudrete sahiptir. İsimsizlik, bir eksiklik değil; aksine, dünyanın bütün haksızlıklarına karşı kuşanılmış en keskin silahlardan biridir. Çünkü ismi olmayanı korkutamazsınız, rütbesi olmayanı satın alamazsınız.
Gökyüzü usul usul ağarıyor. Adana’nın üzerine kış sabahının puslu, gri örtüsü seriliyor. Evlerinden çıkan, rızık peşindeki yorgun insanlara bakıyorum. Her birinin omzunda görünmez bir âlem taşıyor: kimi faturasını, kimi hastasını, kimi ise Gazze’deki o çocuk gibi yalnızca bir sonraki nefesi...
Ben onlardan biri değilim. Ama hepsiyim.
Bu sabah, o kanal kenarında yalnızca üşümedim; bir yemin ettim. Eğer adalet bu dünyada bir masala dönüşmüşse, biz o masalı gerçeğe çevirecek isimsiz kalemler olacağız. Gürültüyle değil, feryatla değil; sessiz, derin ve sarsılmaz bir kararlılıkla.
Artık yalnızca sorgulamıyorum. Artık yalnızca sızlamıyorum. O sızıyı bir pusulaya dönüştürüp yola koyulma vaktidir. Kimsenin bilmediği, kimsenin görmediği, fakat herkesin derinlerde hissedeceği o görünmez elin ilk izlerini bırakma vaktidir.
Yürüyorum. Şehir uyanıyor. Fakat ben çoktan uyandım. Ve bu uyanışın dönüşü yok.

Sokakları, isimleri, mahalleleri çoktan geride bıraktım. Dışarıdaki gürültü, içerideki sessizliği bastıramayacak kadar yapaydı. Bir yere ait olmak, bir yerin adıyla anılmak, meğerse en rafine hapishanelerden biriymiş. Artık hiçbir semtin, hiçbir adresin, hiçbir kimliğin adamı değilim. Sadece kendimle, o en çıplak, en savunmasız halimle baş başayım.
Peki özümüzü nerede kaybettik?
Bir sayının, bir unvanın, bir aidiyetin içinde hapsolduğumuz anda mı? Yoksa acıyı “başkalarının meselesi” haline getirdiğimiz, onu uzaktan izlenebilir bir acıya dönüştürdüğümüz o ilk anda mı? Kimlikleri zırh gibi kuşandık; altında ruhumuzu yavaş yavaş çürümeye terk ettik. Şimdi o zırhları tek tek söküp atıyorum. Canım yanıyor. Çünkü çıplak kalan ruh, dünyanın her rüzgârından yara alıyor. Ama varsın yansın. O yara, bizi biz yapan tek hakikat.
Kendime bakıyorum: unvansız, isimsiz, tarihsiz, adressiz. Geriye yalnızca saf bir arayış kalıyor. Bu arayış ne bir başarıya ne de bir kurtuluşa bağlı. Unuttuğumuz çocuksu merhametin, o kadim dürüstlüğün peşinde. Gazze’de bir çocuğun gözlerindeki o çıplak hakikati, kendi konforumuzun yumuşak yastıklarında boğduk. Şimdi o bakışı, o acının saf halini, kendi içimizde tekrar diriltmek zorundayız.
Adaleti binalarda, yasalarda, anayasalarda aradık. Oysa adalet, bir insanın başka bir insanın acısını kendi kalbinde hissettiği o ilk ve en kırılgan saniyede doğmuştu. Biz o saniyeyi kaçırdık. “Ben” dedikçe, “biz” olan o kadim bağı kopardık.
Şimdi her şeyi sıfırlıyorum. Hiçbir yere gitmiyorum; çünkü aradığım şey bir coğrafyada değil. Bu göğüs kafesinin içindeki karanlık tünelin sonunda, o en derin sessizlikte saklı. Sesim kısılana kadar değil, kalbim durana kadar bu özün peşinden gideceğim.
İsimsizim. Çünkü ancak hiçbir şey olduğunda, her şey olmaya yeniden izin verebilirsin.
Sahi, sen en son ne zaman kendine —bütün unvanlardan, rollerden, hikâyelerden arınmış— isimsiz ve çıplak bir ruh olarak baktın?