2. bölüm · İSİMSİZ
2 Bölüm
Ekranı kapattım. Karanlık, ağır bir sis gibi odaya çöktü. Ama o görüntü gitmedi. Tozun içinde kaybolmuş o çocuk bakışı, zihnimin en karanlık duvarına mıhlandı kaldı. Nefes alsam da içime dolmuyor.
Kendi kendime soruyorum, fısıltıyla değil, haykırarak:
“Ben burada ne yapıyorum?”
Klimanın sıcaklığı , dört duvarın güvenli kucağında kelimelerle dünyayı kurtarmaya çalışmak… Bu ne kadar sahici? O çocuk tozun altında nefes alamazken, benim her nefesim biraz daha haram, biraz daha ağır geliyor. “İsmim yok” diye kendimi kandırıyorum. Belki de bu isimsizlik, vicdanımın omuzlarıma yüklediği sorumluluktan kaçmak için ördüğüm en kurnaz duvar.
İçimdeki ses susmuyor:
“Seyirci kalmak, zulme ortak olmaktır.”
Ellerim bağlı, coğrafyam uzak, gücüm sınırlı… Biliyorum. Ama asıl savaş da burada, bu sessiz odada başlıyor. Dünyanın bütün orduları bir araya gelse, bir insanın kendi vicdanıyla girdiği bu iç savaşı kazanamaz. Çünkü bu savaşta ne kaçış var, ne mola, ne de ateşkes.
Aynaya bakamıyorum.
Bakarsam göreceğim adamın, o çocuğun gözlerindeki hesabı verecek cesareti yok. “Uyanış” diyordum buna. Meğer uyanış değilmiş. Bitmek bilmeyen, kapkara bir kâbusmuş. Ve ben bu kâbusun içinde dönüp duruyorum.
Eğer bu sızı beni harekete geçirmeyecekse, eğer bu kalem sadece boş sayfaları kirletmekle kalacaksa, varsın burada bitsin arayışım. Çünkü yalan söyleyemeyeceğim kadar derin bir yerden geliyor bu acı.
Sahi, sadece üzülmek bir insanı iyi yapar mı?
Yoksa konforunun kalesini bozmadan, “ah vah” edip gözyaşı dökmek, vicdanı uyutmanın en sinsi, en medeni yolu mudur?
Ben o vicdanı uyutmaya gelmedim.
Onu göğsümde kor bir ateş gibi taşımaya geldim. Canım yansın. Canımız yansın.
Ancak o zaman gerçekten yaşadığımızı anlarız.
~~~
Aylardan kış. Adana’nın kuru ayazı bıçak gibi yüzüme çarpıyor. Menderes’in pırıltılı sahil şeridini, sahte kalabalıklarını geride bıraktım. Şimdi Fatih Mahallesi’nin dar sokaklarından geçip kanal kenarına ulaşıyorum. Burada hayat daha çıplak, daha sert.
Kanalın suyu, karanlığın içinde simsiyah bir yılan gibi kıvrılarak akıyor. Üzerindeki beton köprüler yorgun, sokak lambaları titrek bir can çekişmesi içinde. Ellerimi cebime gömüyorum ama ruhumun üşümesini engelleyemiyorum. Gazze’deki o çocuğun toza bulanan yüzü aklıma geldikçe, sırtımdaki pardösü utanca dönüşüyor. O buz gibi toprağın üzerinde nefes almaya çalışırken, ben bu ayazda yürümek zorunda olmanın bedelini kalbimle ödüyorum.
Kanal kenarı sessiz. Sadece suyun monoton ve huzursuz şırıltısı duyuluyor. Bu su nereye gidiyor? Bu hayatlar nereye akıyor? Fatih’in arka sokaklarından yükselen bir köpeğin havlaması, sessizliği cam gibi paramparça ediyor.
Bir an durup kanalın demir parmaklıklarına yaslanıyorum. Demir buz gibi, avuçlarımı yakıyor. Ama içimdeki yangın o kadar büyük ki, bu soğuk bile ona çare olmuyor. “Sahi,” diyorum kendi kendime, “bu kanalın beton duvarları mı daha dar, yoksa bizim merhametimiz mi?”
İnsanlık, bu kirli su gibi, bir çıkış yolu aramadan akıp gidiyor mu gerçekten?
Burada, bu kimsesiz kanal boyunda ne unvanım var ne de bir amacım. Sadece bir sızıyım ben. Fatih Mahallesi’nin karanlığında kaybolmuş, bir isme sığmayan, bir bedene ağır gelen o büyük sancının isimsiz yankısıyım.
Rüzgâr sertleşiyor, kış iyice bastırıyor. Ama ben dönmüyorum. Çünkü bu soğuk, bana hâlâ bir kalbim olduğunu hatırlatan tek şey.
~~
Yürüdüğüm kanalın suyu ne kadar kirliyse, üzerine kurulu olduğumuz adalet sistemi de o kadar bulanık. Adalet… Şık binaların alınlarına kazınmış, süslü cübbelerin altında gizlenmiş, ama sokağa çıkınca nefesi kesilen sahipsiz bir kavram.
Şimdi soruyorum:
Binlerce kilometre ötede bir bebek bombalar altında parçalanırken, sen burada kahveni hangi köpükle içeceğini tartışmanın hangi terazide ağırlığı var? Birileri lüks sofralarında “insan hakları” nutukları atarken, bir annenin kucağında can veren yavrusuna sarılacak bir kefen bile bulamaması hangi vicdana sığar?
Ey adaleti dilinden düşürmeyen, kalbine ise hiç uğratmayanlar!
Sizin adaletiniz yalnızca gücü yetene mi çalışıyor? Teraziniz sadece cebi dolunun lehine mi eğiliyor? Unutmayın: Sustuğunuz her haksızlık, üzerini örttüğünüz her mazlum ahı, bir gün kendi kurduğunuz o sırça sarayların temelini sarsacak.
Sahi, geceleri nasıl uyuyorsunuz?
O çocukların çığlıkları pencerelerinizden sızmıyor mu? Yoksa kulaklarınızı pahalı mülklerinizin, unvanlarınızın ve makamlarınızın kof gürültüsüyle mi tıkadınız?
Adalet, mahkeme salonlarında dağıtılan bir kâğıt parçası değildir. Adalet, bir yetimin gözyaşını silebilecek cesarettir.
Ben isimsizim. Ne makamım var, ne cübbem, ne de hükmüm. Ama bir kalbim var. Ve o kalp, her geçen gün sizin sahte düzeninizin üzerinde daha da ağır bir yük hâline geliyor.
Adaletsizliğe alışan, zulmü kanıksayan, “benim elimden ne gelir” deyip arkasını dönen herkes, o bombayı atan elle aynı suçu paylaşıyor.
Şimdi bu satırları okurken içiniz burkuluyorsa, yüzünüz kızarıyorsa… hâlâ umut var demektir.
Ama “düzen böyle” deyip omuz silkiyorsanız, bilin ki siz de o karanlığın bir parçasısınız.
Biz ise o karanlığın içinde bile sönmeyen vicdan meşaleleri olarak yürümeye devam edeceğiz. Çünkü gerçek adalet, insanın isminde değil, attığı adımın dürüstlüğünde saklıdır.
