18. bölüm · İRİSİN LANETİ

MÜHRÜN ŞARKISI

✨İris ✨

Güneş, Elysion’un safir kulelerini henüz altın rengine boyamamıştı ki, İris zihnindeki o gürültülü rüyanın etkisiyle yatağından fırladı. Kalbi, rüyasındaki o devasa surun ritmiyle çarpıyordu. Yanında uyuyan Araf’ın huzurlu nefes alışverişini bozmamaya özen göstererek, sessizce yataktan süzüldü. Üzerine ince, gümüş işlemeli bir pelerin aldı ve hançerini beline taktı. Kimseye haber vermemeliydi; bu, krallığın ona bizzat fısıldadığı kadim bir sırdı ve sadece onun kanıyla mühürlenmişti.
Şatonun labirent gibi koridorlarından, nöbetçilerin dahi fark edemeyeceği bir gölge gibi geçti. Adımları onu, rüyasında gördüğü o en dış surlara, krallığın unutulmuş kuzey sınırına doğru götürüyordu. Burası, güneşin bile nadiren uğradığı, taşların zamanın ağırlığıyla çatladığı, her yeri devasa sarmaşıkların sardığı kederli bir noktaydı.
İris durdu. Rüyasındaki o aynı soğuk, nemli taş dokusu tam karşısındaydı. Yüzlerce yıllık yosunları ve sarmaşıkları çıplak elleriyle kazımaya başladı. Tırnakları kırılıyor, parmakları kanıyordu ama umurunda değildi. Sonunda, taşın içine ustalıkla oyulmuş, etrafı rünlerle çevrili devasa İris çiçeği sembolünü buldu. Sembol, bin yıldır uykudaydı; donuk ve cansızdı.
İris, derin bir nefes alıp belindeki gümüş hançeri çekti. Rüyasındaki o kadim fısıltıyı dinledi. Hançerin keskin ucunu sol avucuna bastırdı ve derin bir kesik açtı. Acıyla irkildi ama gözlerini mühürden ayırmadı. Kanı, avucundan sicim gibi akıp mühürlü çiçeğin tam kalbine döküldüğünde, yerin yedi kat altından gelen devasa bir ‘GÜM!’ sesiyle tüm Elysion sarsıldı.
Sarayda ise panik hakimdi. Araf, yatağın boş olduğunu fark ettiği an, içini buz gibi bir korku kapladı. İris’le aralarındaki o lanetli bağ, ona Kraliçe’nin büyük bir acı çektiğini ve kanının toprağa döküldüğünü haykırıyordu.
"Kuzgunlar!" diye gürledi Araf, sesi şatonun duvarlarını çatlattı. "Kraliçe yok! Her yeri arayın! En kuytu köşeye, en derin mahzene kadar! Eğer ona bir şey olursa, bu krallığı kendi ellerimle yakarım!"
Ayaz, Adar ve Azel, kralın bu çılgın öfkesi karşısında donakalsalar da saniyeler içinde sarayın dört bir yanına dağıldılar. Araf ise, kalbindeki o sızıyı takip ederek, kendi karanlık kanatlarını açıp şatonun en yüksek kulesinden kuzeye doğru süzüldü.
Surlarda ise zaman durmuştu. İris’in kanı mühre dokunduğu an, devasa taş bloklar, sanki canlı birer organizmaymış gibi yana doğru kaymaya başladı. İçeriden, bin yıldır hapsolmuş bir enerjinin sıcaklığı, kadim bir toprak kokusu ve vahşi yaşamın taze nefesi yayıldı.
Açılan karanlık dehlizin sonunda, rüyasındakinden çok daha görkemli, üzerinde binlerce hayvan, kuş ve böcek figürünün işlendiği devasa antik bir kapı yükseliyordu. Kapı, saf gümüşten ve abanoz ağacından yapılmıştı. İris, titreyen eliyle avucundaki kanı tekrar kapının ortasındaki boşluğa bastırdı.
O an, sanki cennetin kapıları açıldı.
Kapı gürleyerek ardına kadar açıldığında, içeriden milyarlarca canlı fırladı. Önce gümüş gözlü kurtların uluması duyuldu, ardından binlerce rengarenk kuş, gökyüzüne doğru süzülerek Elysion’un üzerine bir bulut gibi yayıldı. Geyikler, aslanlar, efsanevi kanatlı atlar, binbir çeşit böcek... Hepsi birer birer o gizli hapishaneden dışarı çıkmaya başladılar. Hayvanların her bir adımıyla bastıkları toprakta, rüyadaki gibi taze çiçekler fışkırıyor, Elysion’un o sağır sessizliği yerini yaşamın binbir türlü sesine bırakıyordu.
Şehrin sokaklarındaki halk, şaşkınlık ve korkuyla gökyüzüne, caddelere bakıyordu. Yüzyıllardır sesi duyulmayan bülbüller saray burçlarına konuyor, heybetli geyikler ormanlardan fırlayıp caddelerde koşturuyordu. Krallık, saniyeler içinde binbir çeşit renk ve sesle uyanmıştı.
Bütün hayvanlar çıktıktan sonra, dehlizin derinliklerinden, simsiyah gece gibi karanlık, yelesi yıldız tozlarıyla süslenmiş devasa bir at belirdi. Gözleri turuncu bir ateş gibi parlıyordu. Ağır, asil adımlarla İris’e doğru yürüdü. İris’in önünde durduğunda, başını eğerek ebedi kraliçesini selamladı. Bu atın adı Nocturnus’tu; gecenin ve sadakatin ebedi simgesi.
Nocturnus’un selamıyla birlikte, İris’in üzerindeki ince sabahlık bir anda yok oldu. Yerine, bordo ve siyahın asaletini taşıyan, gümüş rünlerle işlenmiş, hem zarif hem de savaşçı bir ruhu yansıtan simsiyah bir savaş kıyafeti belirdi. Kanatları, kıyafetin sırtından daha görkemli, daha parlak bir şekilde açıldı.
İris, Nocturnus’un sırtına atladı. At, bir şimşek gibi ileri atıldı. Elysion’un o devasa ana kapısından içeri girdiklerinde, Nocturnus’un tırnaklarının değdiği her bir taşın çatlağından, Nocturnus’un hızıyla yarışan binbir çeşit renkte, daha önce hiç görülmemiş İris çiçekleri fışkırmaya başladı. Şehir, arkalarında açan bir çiçek deniziyle canlanıyordu.
Araf, havada süzülürken aşağıda, çiçeklerin ve hayvanların canlandırdığı o muazzam zafer yürüyüşünü gördü. Ve o yürüyüşün başında, simsiyah savaş kıyafetleri içinde, gece gibi bir atın üzerinde parlayan İris’i... O an korkusu, yerini tarifsiz bir hayranlığa bıraktı. Kraliçesi, Elysion’un sadece tacını değil, ruhunu da geri getirmişti.

Elysion’un taş sokakları, yüzyıllardır süren o sağır uykusundan uyanırken, Nocturnus’un nalları gümüş kaldırımlarda bir zafer marşı gibi çınlıyordu. İris, atın üzerinde bir fırtına gibi süzülürken arkasında bıraktığı çiçek denizi, şehrin gri ve soğuk çehresini bir gökkuşağına çevirmişti. Halk, pencerelerden ve kapılardan sarkmış, bu mucizeyi yaşlı gözlerle izliyordu. Kimisi diz çöküyor, kimisi elindeki eski gümüş kupaları havaya kaldırarak "Kraliçe İris! Hayatın Getiricisi!" diye haykırıyordu.
Şehir meydanına ulaştığında, gökyüzünde süzülen devasa siyah bir gölge güneş ışığını kesti. Araf, o devasa kanatlarını kapatarak bir şahin gibi İris’in önüne indi. İris, Nocturnus’u hafifçe dizginleyerek durdurdu. At, burun deliklerinden dumanlar çıkararak ve asaletle kişneyerek Araf’ı selamladı.
Araf, gözlerinde öfke ve hayranlığın o tehlikeli karışımıyla İris’e baktı. Önce elindeki kanlı sargıya, sonra üzerindeki o bordo-siyah savaş zırhına dikti gözlerini. "Beni korkuttun İris," dedi sesi kısık bir gürlemeyi andırırken. "Seni yatağımızda bulamadığımda ve kanının kokusunu toprağa karıştığını hissettiğimde... Krallığı yakmaya hazırdım."
İris, Nocturnus’un üzerinden zarifçe indi. Zırhının gümüş rünleri, Araf’ın karanlık varlığına tepki verir gibi hafifçe parladı. "Krallığı yakmana gerek yok Araf," dedi İris, ona bir adım yaklaşarak. "Ben krallığı uyandırdım. Artık sadece gölgelerin değil, nefes alan her canın kraliçesiyim."
O sırada Ayaz, Adar, Azel ve Melis de meydandaki kalabalığı yararak yanlarına ulaştılar. Melis, İris’in yanına koşup ona sarılmak istese de, İris’in üzerindeki o yeni, otoriter enerji onu bir an duraksattı. "İris... Bu sen misin?" diye fısıldadı Melis şaşkınlıkla. "Zırhın... Gözlerin... Değişmişsin."
Adar ise hemen diz çöküp yerdeki taze iris çiçeğini eline aldı. "Bu sadece bir sihir değil," dedi Adar ciddiyetle. "Bu, Elysion’un kendi öz kanı. Mühür kırılmış, kadim anlaşma tamamlanmış."
Araf, İris’in yaralı elini nazikçe kavradı. Dudaklarını avucunun içindeki o kesiğe bastırdı; o an ikisinin de vücudundan elektrik çarpmış gibi bir enerji dalgası geçti. "Şimdi ne olacak?" diye sordu Araf, gözlerini İris’in turuncu ateş gibi parlayan gözlerine sabitleyerek. "Hayvanlar döndü, çiçekler açtı. Ama biliyorsun; ışık arttıkça, gölgeler daha da keskinleşir."
İris, Nocturnus’un yelesini okşayarak meydanı dolduran halka ve uyanan ormanlara baktı. "Şimdi," dedi İris sesi tüm meydanda yankılanarak, "konseyi toplayacağız. Ama bu kez sadece soylularla değil; Koca Çınar’ın bilgeliği, Nocturnus’un sadakati ve bu halkın umuduyla... Çünkü surların ötesindeki o asıl karanlık, bu neşeden hiç hoşlanmayacak. Hazırlanmalıyız."
Araf, kılıcını çekip havaya kaldırdı. "Kuzgunlar ve pençeler!" diye gürledi. "Kraliçenizin emrini duydunuz! Elysion artık sadece bir kale değil, bir kovan! Koruyun, besleyin ve savaş için bilenmiş kalın!"
Akşam çökerken, Elysion binlerce yıl sonra ilk kez kuş sesleri ve kurt ulumalarının senfonisiyle uykuya dalmaya hazırlanıyordu. Ancak İris biliyordu ki; rüyasındaki o duvarın arkasında sadece hayvanlar yoktu. O kapı bir kez açılmıştı ve içeriden sızan her şey, masumiyet taşımıyordu.
Sence bu uyanış, soylu ailelerin İris'e olan nefretini mi körükleyecek yoksa onları korkudan dize mi getirecek?