8. bölüm · İRİSİN LANETİ
KUZGUNUN DÖRT KARASI
Kadim ruh : "Kuzgunun dört kanadı (Araf, Adar, Azel, Alaz) dünyayı kararttığında, gökyüzünden bir İris (Göz bebeği/Işık) düşecek. Kuzgunlar o ışığı ya bağırlarına basıp arınacaklar ya da kanatlarıyla boğup ebedi karanlığa mahkum olacaklar."
Gecenin zifiri karanlığı, arkalarında kalan o devasa kapının uğultulu sesiyle daha da koyulaşmıştı. İris ve Araf, gölgelerin birbirine karıştığı o ıssız yolda, Araf’ın siyah ve heybetli aracına binerek sessizce ilerlemeye başladılar. Dışarıda, ay ışığının bile sızmaya korktuğu kalın bir sis tabakası, ağaçların dallarını birer hayalet eline benzetiyordu. Yol boyunca uzanan vahşi orman, sanki her saniye üzerlerine biraz daha çöküyor, arabanın farları bu karanlığı zorlukla yırtıyordu.
İris, yan koltukta ellerini dizlerine kenetlemiş, camdan dışarıdaki o tekinsiz boşluğu izliyordu. Motorun boğuk hırıltısı dışında içeride ağır bir sessizlik asılıydı. Sessizliği bozan, Araf’ın o derin ve pürüzlü sesi oldu.
"Korkuyorsun," dedi Araf, gözlerini yoldan ayırmadan. "Nereye gittiğimizi, kimlerle karşılaşacağını merak ediyorsun. İris, gideceğimiz o büyük malikanede dört kardeşim var. Bizler Kuzgun soyunun yaşayan son parçalarıyız. Aslında bizler kötü değiliz; hiçbirimiz canavar olarak doğmadık. Ama damarlarımızdaki o kadim lanet, bizi insanların dünyasından koparıp bu ıssızlığın içine hapsetti."
İris yavaşça ona doğru döndü, yüzü loş ışıkta solgun görünüyordu. "Neden saklanıyorsunuz? Madem kötü değilsiniz, neden bu karanlığın içindesiniz?"
Araf acı bir gülümsemeyle başını salladı. "Çünkü lanet uyandığında, gözlerimiz o kan kırmızısına döndüğünde, içimizdeki vahşi hayvan dışarı çıkmak için kaburgalarımızı zorlar. İnsanların arasına karışamayız çünkü o açlık kontrol edilemez bir yıkıma dönüşür. Onları korumak için kendimizi bu malikaneye gömdük. Adar, Azel ve Alaz... Her biri bu laneti farklı bir sancıyla taşıyor."
Tam o sırada Araf, vitesi değiştirmek için elini kaldırdığında İris’in gözü onun parmağındaki kadim yüzüğe takıldı. Yüzüğün tam ortasında, sanki içinde canlı bir ateş hapsolmuş gibi parlayan kan kırmızısı bir taş vardı. Taş, arabanın içindeki zayıf ışığı emiyor ve karanlığın ortasında uğursuz bir yıldız gibi parlıyordu.
"Kardeşlerimden neden farklı olduğumu soracaksan; sebebi bu kızıl taş," dedi Araf, sesi daha da kısıklaşarak. "Bu yüzük, soyumuzun liderine geçen bir mühürdür. Laneti bastıran, o vahşi kuzgunun pençelerini ruhumun derinliklerine zincirleyen tek şey bu taşın içindeki kadim güçtür. Eğer bu kırmızı taş parmağımda olmasaydı, ben de şu an sadece o kontrolsüz öfkeden ibaret olurdum. Ama kardeşlerimin böyle bir kalkanı yok; onlar sadece iradeleriyle o karanlığa direniyorlar."
İris, yüzüğün içindeki o canlı kırmızılığa bakarken, Araf’ın taşıdığı yükün ağırlığını ilk kez bu kadar net hissetti. O sadece bir lider değil, kardeşlerinin insan kalan son yanının da muhafızıydı.
"Peki ya ben?" diye fısıldadı İris. "Neden beni onların yanına götürüyorsun?"
Araf, arabanın farlarının uzaktaki bir silueti, ağaçların arasından bir canavar gibi yükselen malikanenin sivri kulelerini aydınlattığı noktada yavaşladı. "Çünkü dışarıdaki gölgeler senin peşinde ve ben tek başıma seni koruyamam İris. Benim zihnim, Adar’ın pençesi, Azel’in gözü ve Alaz’ın hızı... Biz dört parça bir araya geldiğimizde, seni bu dünyadan koparmak isteyen her şeye karşı durabilecek tek güç oluruz."
Araba, malikanenin devasa siyah kapılarının önünde durdu. Sislerin arasından yükselen bu taş yapı, sanki onları yutmak için bekleyen dev bir kuzgun gibiydi. Araf motoru susturdu ve İris’in gözlerinin içine baktı.
"Şimdi içeri giriyoruz. Sakın korktuğunu gösterme. Çünkü onlar, korkunun kokusunu kilometrelerce öteden alabilirler."
Malikanenin ağır, meşe kapısı büyük bir gıcırdayarak ardına kadar açıldı. İçeriden yayılan hava; küf, eski kitap ve taze yağmurun keskin kokusunun karışımıydı. İris, Araf’ın hemen ardında devasa salona adım attığında, tavandan sarkan kristal avizelerin titrek ışığında dört siluet belirdi.
Bunlar sadece birer erkek değil, her biri kusursuz birer heykel gibi yontulmuş, doğaüstü bir çekiciliğe sahip devlerdi. Boyları Araf kadar uzun, omuzları birer kapıyı dolduracak kadar genişti. Saçları; kimininki gece kadar siyah, kimininki ise fırtına öncesi gökyüzü gibi kül rengindeydi. Keskin çene hatları ve mermer kadar pürüzsüz tenleriyle, insanı nefessiz bırakacak kadar yakışıklıydılar. Ancak bu güzelliği asıl ürkütücü kılan şey, hepsinin gözlerindeki o sönmeyen, kor gibi yanan kızıl ateşti.
Aralarından biri, bir gölgenin süzülüşü kadar hızlı bir hareketle İris’in dibinde bitti. İris daha ne olduğunu anlamadan, diğer kardeşler de etrafını birer kuşatma birliği gibi sarmıştı. Genç kızın etrafında dönüyor, bir avı inceler gibi onu süzüyor, tenindeki yaşamın kokusunu içlerine çekiyorlardı. Araf, bu baskıcı çemberi yarmak için ani bir hareketle İris’in elini kavradı ve onu sertçe kendi gövdesine, arkasına çekti. Bu hareket, sadece bir koruma değil, aynı zamanda mutlak bir sahiplenmeydi.
Ancak İris, elinin Araf’ın avucunda terlediğini hissettiği an, beklenmedik bir hiddetle doldu. Büyük bir oflamayla elini Araf’ın sıkı tutuşundan kurtardı ve onu sertçe geriye itti. "Elimi bırak artık!" diye çıkıştı. Araf, beklemediği bu hamle karşısında donup kaldı; kaşları şaşkınlıkla yukarı kalkarken, parmağındaki kırmızı taşlı yüzük loş ışıkta titredi.
İris, onu bir çember gibi saran o dört devasa kardeşe dönerek geri adım atmak yerine üzerlerine yürüdü. "Siz ne biçim insanlarsınız? Merhaba demeyi bile mi unuttunuz?" diye bağırdı. Sesi yüksek tavanlı salonda bir kamçı gibi şakladı. "Karşınızda bir eşya yok! Bana böyle bakamazsınız!"
Kardeşlerden en hırçın görüneni, yani Adar, bu çıkış karşısında duraksadı ve dudaklarının kenarıyla alaycı bir şekilde gülümsedi. "Vahşi bir kuş getirdiğini söylememiştin Araf. Bu malikanede sesini yükselten biriyle karşılaşmayalı çok uzun zaman olmuştu."
Alaz, kadehindeki sıvıyı çalkalayarak bir adım yaklaştı. "Merhaba mı? Bizim lügatimizde o kelimenin karşılığı çoktan silindi güzellik. Ama senin o öfkeli sesin, buradaki sessiz ruhları bile uyandıracak türden."
Araf, şaşkınlığını üzerinden atıp tekrar otoriter tavrına büründü ama İris’in elini tekrar tutmaya cesaret edemedi. "Geri durun!" diye gürledi Araf yeniden. "O bir av değil. O, Rublaron’un damarlarında akan tek gerçek. O, bizim emanetimiz."
Araf, salonun derinliklerine hitaben konuşmaya devam etti. "Burada, bu malikanede gördüğünüz her gölge, her fısıltı aslında kadim birer ruhun kalıntısıdır. Ama bildikleriniz, size anlatılanlar koca bir yalandan ibaret. O sandığınız büyük babanız, o 'kadim bilge' dedikleri adam aslında bir sahtekardı. Soyumuzun üzerine bu kara irisleri, bu kuzgun lanetini o mühürledi. Kendi hırsı için bizleri bu karanlığa gömdü ve bizi birer canavara dönüştürdü."
Araf, İris’in öfkeli ama dik duruşuna bakarak sözlerini tamamladı. "O adamın mirası bir kutsallık değil, bir ihanettir İris. Ve sen, o sahtekarın yıktığı her şeyi düzeltebilecek tek varlıksın. Bu yüzden bu dört kuzgun, bugünden itibaren senin kölen, senin kalkanın ve senin gölgen olacak. İster merhaba desinler, ister sessiz kalsınlar; hepsi sana boyun eğmek zorunda."
İris, duyduğu sahtekarlık itirafıyla sarsılsa da başını dik tutmaya devam etti. Dört çift kızıl gözün odağında, bu lanetli hanedanın hem kurtarıcısı hem de en büyük isyanı olacağını o an anladı.
Araf konuşurken iris oflamayla başlamış ve irise doğru dönüpkollarını göğsünde kavuşturmuş, sırtını salonun soğuk mermer sütunlarından birine yaslamıştı. Yüzünde hala İris’in elini sertçe çekişinin şaşkınlığı olsa da, dudaklarının kenarında belli belirsiz, gururlu bir kıvrılma belirdi. Genç kızın bu devasa adamlar karşısında geri adım atmak yerine onlara meydan okuyuşunu izlemek, buz tutmuş kalbini garip bir sıcaklıkla dolduruyordu.
İris, başını geriye atıp malikanenin tavanındaki devasa tozlu avizelere, duvarlardaki asık suratlı portrelere ve her köşeden sarkan koyu renkli kadife perdelere tiksinir gibi baktı. "Evi biraz havalandırsaydınız keşke," dedi İris, eliyle burnunun ucunda hayali bir toz bulutunu dağıtırken. "Buraya bak ya! Resmen 'ben lanetliyim ve bin yıldır temizlik görmedim' diye bağırıyor. Siz bütün gün burada sadece birbirinizin kızıl gözlerine bakıp melankoli mi yapıyorsunuz?"
Bu beklenmedik eleştiri karşısında salona buz gibi bir sessizlik çöktü ama bu kez sessizlik korkudan değil, şaşkınlıktandı. Azel, gölgelerin içinden yavaşça süzülerek öne çıktı. Diğer kardeşlerin aksine bakışlarındaki o sert ifade yerini çocuksu bir meraka bırakmıştı. İris’e birkaç adım yaklaştı ve dudaklarında samimi, geniş bir gülümseme belirdi.
"Aslında haklısın," dedi Azel, sesi diğerlerinin aksine yumuşak ve melodik bir tondaydı. Elini nazikçe İris’e doğru uzattı. "Tozlarla aramız pek iyi değil ama senin gelişinle beraber bir bahar temizliği şart oldu sanırım. Ben Azel. Bu kasvetli ordunun içindeki en aklı başında kişi olduğumu iddia edebilirim. Merhaba İris."
İris, Azel’in uzattığı eli kısa bir an süzdükten sonra nazikçe sıktı. Sonra bakışlarını hala heykel gibi dikilen Adar ve elindeki kadehle dalga geçer gibi bakan Alaz’a çevirdi. Abartılı bir şekilde gözlerini devirerek Azel’e yaklaştı. "Sonunda!" dedi sahte bir rahatlamayla. "Sonunda düzgünce selam vermeyi bilen, medeniyetten nasibini almış birisi çıktı aranızdan. Duyun işte, örnek alın! Diğerleri tam birer taş devri kalıntısı."
İris, Adar’ın şaşkınlıktan aralanmış ağzına ve Alaz’ın donup kalan gülüşüne bakıp kıkırdadı. "Ne o? Dilinizi mi yuttunuz kuzguncuklar? Yoksa bir insanın size cevap verebileceğini hiç düşünmemiş miydiniz?"
Alaz, duyduğu 'kuzguncuklar' kelimesiyle elindeki kadehi neredeyse düşürecekti. Bir an duraksadı, sonra kahkahayı patlattı.
"Kuzguncuklar mı?"
diye tekrar etti, gülmekten omuzları sarsılıyordu. "Araf, bu kız gerçekten bela! Bize kimse yüzyıllardır böyle seslenmeye cesaret edememişti."
Adar bile, o çatık kaşlarının altındaki kızıl gözlerini kaçırarak hafifçe gülümsedi. "Sert kayaya çarptık galiba," diye mırıldandı Adar, sesindeki o tehditkar tını yerini garip bir saygıya bırakmıştı. "Merhaba İris. Belki de haklısın, biraz... paslanmışız."
İris, ellerini beline koyup zafer kazanmış bir komutan edasıyla Araf’a baktı. "Gördün mü Araf? Biraz diş gösterince hemen yola geliyorlar. Şimdi, eğer bu tozlu şatoda düzgün bir mutfak varsa bana bir kahve yapın, yoksa bu 'kuzguncukların' hepsini tek tek camları sildirmeye gönderirim!"
Araf, karanlık köşesinde ilk kez sesli bir şekilde güldü. İris’in bu neşeli ve dik duruşu, malikanenin asırlık kasvetini bir anda dağıtmıştı. "Duydunuz işte," dedi Araf, kardeşlerine göz kırparak. "Hanımefendi kahve istiyor. Ve emin olun, dediğini yapmazsanız o camları gerçekten bize sildirir." Nede olsa kadim ruhlara bile Emir verdi
Azel, mutfağa süzülüp kısa süre sonra elinde beş dumanı tüten fincanla geri döndüğünde, malikanenin o ağır ve tozlu salonuna ilk kez taze kahve kokusu yayıldı. Herkes salondaki devasa, kadife kaplı koltuklara yerleşmişti. Azel, kahveyi İris’e uzatırken yanına ilişti ve parlayan kızıl gözlerini merakla kıstı.
"Eee İris," dedi Azel, fincanından bir yudum alırken. "Bize kendinden bahsetmelisin. Yani, yüzlerce yıldır burada sadece birbirimizin asık suratını görüyoruz. Dışarıda dünya nasıl? Sen neler yaparsın? Mesela kaç yaşındasın? Hobilerin var mı?"
İris kahvesinden bir yudum alıp arkasına yaslandı. "Yirmi üç yaşındayım. Dış dünya sizin sandığınız gibi karanlık değil aslında, çok daha renkli. Ben... Ben aslında resim çizerim. Yani, profesyonel olarak çizim yapıyorum."
Bu söz üzerine Alaz’ın gözleri fal taşı gibi açıldı, oturduğu yerde dikleşti. "Resim mi? Gerçekten mi? O zaman burada her istediğimizi çizebilirsin! Duvarlar çok boş, belki benim bir portremi yaparsın, ne dersin?"
Adar ise başını hafifçe yana eğmiş, İris’i dikkatle süzüyordu. Sesi her zamanki gibi derin ve merak doluydu. "Peki ya Araf? Onu hiç çizdin mi? Bu kadar zaman beraberken onun o sert yüzünü kâğıda dökmemiş olman imkânsız."
İris’in yüzündeki gülümseme aniden dondu. Bakışlarını fincanına indirdi. "Hayır," dedi sesi biraz titreyerek. "Araf’ı hiç çizmedim. Ressam lanetinden dolayı... İnsan çizmiyorum."
Adar, duyduğu cevapla koltuğunda öne doğru eğildi, yüzünde kurnaz bir gülümseme belirdi. "Ressam laneti mi? Sen de mi efsanelere inanıyorsun İris? O lanetin tek bir kuralı vardır; bir ressam ancak ruhunun parçası olarak gördüğü, sevdiği kişiyi çizerse araları bozulur, uğursuzluk gelir derler. Yoksa sen... Araf’ı sevdiğin için mi onu çizmekten korkuyorsun? Aramız bozulur diye mi çekiniyorsun?"
İris, duyduğu bu ima karşısında beyninden vurulmuşa döndü. Yanaklarının alev aldığını hissetti. Aniden ayağa fırladı, elindeki fincan hafifçe titredi.
"Hayır!" diye bağırdı İris, sesi salonda yankılanırken Azel ve Alaz şaşkınlıkla birbirine baktı. Araf ise köşesinde nefesini tutmuş, İris’in tepkisini izliyordu. "Ne alakası var? Ben sadece... Ben sadece insan çizmiyorum! Hele ki senin gibi kaba bir kuzguncuğu hiç çizmem! Kimseyi sevdiğim falan da yok, kafanızdan uydurmayın!"
Azel, ortamı yumuşatmak için kıkırdadı. "Sakin ol İris, Adar sadece seni kışkırtmaya çalışıyor. Ama itiraf etmeliyim, bu kadar sert tepki vermen hepimizi biraz şüphelendirdi."
İris, ellerini havaya kaldırarak isyan etti. "Siz hepiniz kafayı yemişsiniz! Size kahve yaramadı, içine ne kattınız bunun? Ben odama gidiyorum. Ve hayır, hiçbirinizin o kızıl gözlü, asık suratlı portresini falan yapmayacağım. Özellikle de senin, Adar!"
Alaz kahkahayı patlattı. "Bak işte, 'kuzguncuk' dediği an anlıyorum ki gerçekten sinirlenmiş. Araf, bence bu kız seni çizse bile sadece üzerine çarpı atmak için çizer, baksana ne kadar öfkeli."
Araf, sessizliğini koruyarak İris’in odasına doğru hışımla gidişini izledi. İris merdivenlerin ortasında durup arkasına dönmeden bağırdı: "İnsan çizmiyorum dedim! Hele ki burnu havada bir kuzgunu asla!"
İris merdivenleri hızla tırmanırken, aşağıda kalan dört kardeş birbirlerine bakıp ilk kez bu kadar samimi bir neşe paylaştılar. Rublaron Malikanesi’nin tozlu havası, artık sadece lanetle değil, İris’in hırçın enerjisiyle de dolmuştu.
İris, merdivenleri hışımla tıkır tıkır çıktıktan sadece beş dakika sonra, kollarının arasına sıkıştırdığı devasa bir kova, birkaç fırça ve mutfaktan kaptığı keskin kokulu temizlik malzemeleriyle geri döndü. Merdivenlerin başında durduğunda, yüzünde intikam ateşiyle yanıp tutuşan muzip bir gülümseme vardı. Kendi kendine, neşeli ama bir o kadar da tehditkar bir tempoyla şarkı söylemeye başladı:
"Kuzgunlar tünemiş tozlu dallara, süpürge geldi şu eski yollara! Kimisi silecek, kimisi ovacak, bu ev bal dök yala olacak!"
Aşağıdaki dört kardeş, ellerinde kahve fincanlarıyla donup kalmış, bu minyon kızın kucağındaki temizlik cephanesiyle aşağı inişini izliyorlardı. İris salonun ortasına kovayı büyük bir gürültüyle bıraktı ve kollarını sıvayıp bağırdı:
"Evet! Temizlik yapalım mı çocuklar?"
Alaz elindeki kadehi masaya bırakıp kahkahayı patlattı. "Deli bu kız, valla billa deli! Araf, biz buraya bir emanet mi getirdik yoksa bir baş belası mı?"
İris, elindeki fırçayı bir kılıç gibi Adar’a doğrulttu. "Sen! Az önce o 'sevdiğini çizme' muhabbetiyle çok kaşındın koca kuzgun. Senin cezan en ağırı; o tavandaki devasa avizenin her bir kristalini tek tek köpükleyip, parlayana kadar sileceksin! Bir tanesinde bile toz görürsem, resmini çizer üzerine de bıyık eklerim!"
Adar, başını kaldırıp metrelerce yüksekteki binlerce kristale baktı, sonra İris’e dönüp yutkundu. "Ben mi? Oraya nasıl çıkacağım ben? Kanatlarımın o kadar ince iş yapacağını mı sanıyorsun?"
İris onu duymazdan gelip Alaz’a döndü. "Ayaz mıydı adın, Alaz mı? Her neyse! Sen o kaslı kollarınla salonun bütün yerlerini ovuyorsun. Azel, sen de o çok bilmişliğinle merdivenleri köpüklüyorsun, basamaklar ayna gibi olacak!"
Azel, elindeki bezi merdivenlere doğru fırlatırken kaşlarını çattı. "İyi de İris, adalet bunun neresinde? Araf neden hiçbir iş yapmıyor? O orada heykel gibi dikilip bizi mi izleyecek?"
İris, sütuna yaslanmış olan Araf’a dönüp göz kırptı. Araf, olayın kendisine sıçramayacağını sanıp rahat bir tavırla gülümsüyordu. "Araf benim kurtarıcım," dedi İris gururla. "O, bu evin yönetim kurulu başkanı. İşiniz bittiğinde hepiniz sıraya girip ona masaj yapacaksınız, adamcağız bizi buraya getirirken çok yoruldu!"
Azel, duydukları karşısında isyan bayrağını çekip elindeki bezi yere fırlattı. "Yapmam! Temizlik falan yapmıyorum, küstüm işte! Hem masaj ne demek? Ben ancak kendi kanatlarımı ovmayı bilirim!" diyerek kollarını çocuk gibi bağladı.
Bu sırada Araf, İris'in bu savunmasından aldığı cesaretle yavaşça gidip en büyük koltuğa yayıldı. Ayaklarını da büyük bir keyifle orta sehpanın üzerine uzattı. "Bakın hanımefendinin sözünü dinleyin çocuklar, temiz iş çıkarın," diye dalga geçti.
İris’in bakışları aniden Araf’a döndü. "Hop hop hop! Kurtarıcım dedik, baş tacı ettik ama sehpanın üzerine o kirli botlarla basabilirsin demedik! Kalk bakayım oradan! Önce şu kahve bardaklarını yıkıyorsun, sonra da beraber camları siliyoruz. Cam silmek ekip işidir, hadi!"
Araf, ayağını sehpadan hızla çekti, yüzündeki o keyifli ifade bir anda dağılıp yerini büyük bir şoka bıraktı. "Ben mi? Cam mı sileceğim? İris, bak ben bu evin lideriyim, hatırlatırım..."
"Lider mider dinlemem!" diye bağırdı İris, elindeki deterjan fısfısını Araf’a doğru sıkarak. "Ya camlar parlar, ya da akşam yemeğinde sadece toz yersiniz! Hadi kuzguncuklar, iş başına!"
Alaz ve Azel, Araf’ın o şaşkın halini görünce kendilerini yere atarak gülmeye başladılar. Adar ise merdivene tırmanırken mırıldanıyordu: "Sahtekar büyük babamızın bile bize yaptıramadığı şeyi, bir karış boyuyla bu kız yaptırıyor ya... Gerçekten lanet budur işte."
Azel, salonun köşesindeki kadim gramofona benzer ama çok daha teknolojik duran sistemi kurcaladıktan sonra, Rublaron’un tozlu havasını anında dağıtacak hareketli ve neşeli bir parça açtı. Müziğin ritmi duvarlarda yankılanırken, Azel bir jön edasıyla İris’e elini uzatıp onu kendi etrafında döndürmeye başladı.
İris, elindeki bezi bir kenara fırlatıp Azel’in ritmine uydu. Kahkahalar atarak kendi etrafında fırıl fırıl dönüyor, dansın etkisiyle beyaz saçları havada savruluyordu. Tam o sırada sihirli bir şey oldu; İris’in mutluluğu ve enerjisi o kadar yüksekti ki, Rublaron’un kasvetinden dolayı solan beyaz saçları uçlarından başlayarak köklerine kadar yeniden parıl parıl yanan bir kızıla dönüştü.
Araf, elinde cam silme fısfısı ve beziyle merdivenin tepesinde kalakalmıştı. Camı silmeyi tamamen unutmuş, aşağıda bir güneş gibi parlayan kıza kilitlenmişti. Azel, tam İris’i tekrar döndürecekken duraksadı, gözleri fal taşı gibi açıldı. "İris! Saçların..." dedi fısıltıyla.
İris durup saçlarından bir tutamı önüne getirdi ve gözleri parlayarak bağırdı. "Tekrar kızıl! İşte bu! Enerjim geri geldi kuzguncuklar!" Bu sevinçle müziğin ritmine daha çok kapıldı, Azel’le beraber salonun ortasında çılgınlar gibi dans etmeye devam ettiler. Adar tepedeki kristallerden, Alaz ise yerleri ovduğu köpüklerin arasından onlara bakıp eşlik ederek gülüyorlardı.
Azel, dansın büyüsüne kapılıp İris’e hayranlıkla bakarken, "Saçların... Gerçekten büyüleyiciymiş İris," diyerek elini o parlayan kızıl tellere dokunmak için uzattı. Ancak elini daha saçlara değdiremeden, Araf bir gölge hızıyla yanlarında bitti ve Azel’in bileğini havada yakaladı. Araf’ın bakışları cam silerkenki halinden çok daha sert ve korumacıydı.
"İşine dön Azel," dedi Araf, sesi bir uyarı gibi hırıldayarak. "Camlar hala bitmedi."
Alaz ve Adar bu manzaraya bakıp birbirlerine bakarak kahkahayı patlattılar. "Ooo, liderimiz cam bezini bıraktı ama kıskançlık nöbetini bırakmadı!" diye takıldı Alaz. Araf, kardeşlerine sert bir bakış atıp tekrar camına dönerken, hepsi gülerek temizliği bitirmek için hızlandılar.
Saatler süren yorucu ama kahkaha dolu temizlik bittiğinde, beşi de kendilerini salonun ortasındaki devasa deri koltuklara fırlattılar. İris, saçlarını geriye atıp nefes nefese konuştu. "Tamam, ev temizlendi ama bu hava hala çok ağır. Çok kasvetli burası! Madem bu kadar yakışıklı ve güçlüsünüz, kesin zenginsinizdir de. Paranız var mı sizin? Varsa gidin çiçek alın buraya! Renk lazım, hayat lazım bu eve!"
Adar, oturduğu yerden İris’e bakıp hafifçe gülümsedi. "Çiçek mi istiyorsun? Bizim buralarda çarşı pazar yok İris ama Rublaron’un toprakları bazen istediklerimizi bize verir." Adar elini şıklattığı an, malikanenin altındaki kadim topraktan gelen bir güçle, salonun dört bir yanında saksılar içinde her renkten muazzam İris çiçekleri belirmeye başladı. Maviler, morlar, sarılar... salon bir anda çiçek bahçesine döndü.
İris sevinçten küçük bir çığlık atıp yerinden fırladı ve en yakınındaki mor çiçek saksısına adeta sarıldı. "İnanmıyorum! En sevdiğim çiçek! İrisler!" Sonra Adar’ın boynuna kısa bir an sarılıp geri çekilerek bağırdı. "İşte bu! Adar, harikasın! Kendimi yastık gibi çiçeklerin içine atasım var!"
Adar, boynuna değen o ani temasla taş kesilirken, Azel ve Alaz "Vay be, Adar puanları topladı!" diye dalga geçmeye başladılar. Araf ise çiçeklerin arasından parlayan İris’i izlerken, malikanenin o asırlık karanlığının ilk kez bu kadar çok ışıkla dolduğunu fark etti.
Salonun her köşesinde açan mavi, mor ve sarı irislerin büyüleyici kokusu havayı sarmışken, İris hayranlıkla çiçeklerin arasında geziniyordu. Ancak bir anda duraksadı ve parmaklarını kadife dokulu taç yaprakların üzerinde gezdirerek Adar’a döndü. "Hepsi çok güzel ama bir şey eksik," dedi kaşlarını hafifçe çatarak. "Neden hiç kızıl iris yok? Bahçelerde, parklarda bile nadirdir ama burada, bu kadar büyünün içinde bir tane bile mi yok?"
Araf, elindeki bezi kenara bırakıp İris’e doğru birkaç adım attı. Sesinde kadim bir hüznün tönu vardı. "Burada kızıl iris bulamazsın İris. Sadece bu malikanede değil, dünyadaki bütün kızıl irislerin soyu yüzyıllar önce kurudu. Diğer malikanelerde gördüğün o solgun çiçekler ise sadece siyaha çalmış birer gölgedir. Kızıl, bu topraklar için artık sadece bir efsane."
Tam o sırada, İris’in parmağındaki yüzüğün üzerindeki taş, sanki Araf’ın sözlerine itiraz ediyormuş gibi aniden parlamaya başladı. Öyle güçlü bir ışık yayıyordu ki, odadaki çiçeklerin gölgeleri duvarlara vurdu. Araf şaşkınlıkla duraksadı. "Kızıl irisin nesli tükendi," diye tekrar etti, ama sesi bu sefer kendi de emin değilmiş gibi kısıldı.
Alaz, oturduğu yerden yavaşça doğruldu, gözlerini İris’in parlayan yüzüğünden ayıramıyordu. "Hayır ağabey, tükenmedi," dedi Alaz fısıltıyla. Diğerleri şaşkınlıkla Alaz’a döndüğünde, o parmağıyla İris’i işaret etti. "Baksanıza şuna... O, dünyada kalan son ve tek kızıl varis. O çiçekler toprakta bitti ama onun kanında ve bu yüzükte yaşıyor."
Azel, büyük bir merakla İris’in yanına gidip onun elini nazikçe kavradı. Kendi yüzüğünü ve Araf’ın parmağındaki yüzüğü kıyaslamaya başladı. Araf’ın yüzüğündeki kızıl taşın içinde laneti simgeleyen simsiyah damarlar birer örümcek ağı gibi dolanırken, İris’in yüzüğü saf, berrak bir ateş gibi yanıyordu. Azel heyecanla bağırdı: "İşte burada! Bak Araf! Yüzüğün içindeki o desen... Bu bir taş değil, bu taşın kalbine hapsolmuş bir kızıl iris!"
Araf, Azel’in elini İris’ten hızla çekip genç kızın elini kendi avuçlarının içine aldı. O an, malikanenin asırlık taşları sarsıldı. Araf’ın parmağındaki siyah damarlı yüzük ile İris’in saf kızıl yüzüğü aynı anda devasa bir enerjiyle parladı. İki yüzük arasında, havada süzülen kandan bir bağ gibi ince, parlayan kırmızı bir ışık hattı oluştu. Salonun duvarlarından gelen fısıltılar, tek bir gür ses haline gelerek kadim bir mani gibi kulaklarında yankılandı:
"Kanadın siyahı, çiçeğin alıyla mühürlendi,
Kuzgun Kral, Kızıl Varisi’nin kalbinde dinlendi.
Yüzyıllık hırs, bir yüzüğün narında eridi,
İki ruh bir oldu, kaderin düğümü çözüldü.
Lanet artık gölge değil, damarlarda akan bir ahittir,
Kuzgunun pençesi artık İris’in emrine şahittir!"
Ses kesildiğinde malikaneye derin bir sessizlik çöktü. İris ve Araf, aralarındaki o parlayan bağın üzerinden birbirlerinin gözlerine bakarken, diğer üç kardeş diz çökmüş gibi bir saygıyla onları izliyordu. Bu sadece bir tesadüf değildi; sahtekar büyük babanın bile hesap edemediği o büyük kehanet, İris’in bu eve girmesiyle birlikte tamamlanmıştı.
Araf, İris’in elini bırakmadı; aksine daha sıkı tuttu. "Kızıl iris ölmemiş," dedi sesi titreyerek. "Sadece evine dönmeyi beklemiş."Araf, İris’in elini öyle sıkı ve sahiplenici bir tavırla tutuyordu ki, genç kızın yanakları saniyeler içinde parmağındaki taşın rengine büründü. İris, kalbinin göğüs kafesini zorlayan gümlemesini bastırmaya çalışarak bakışlarını kaçırdı. "Tamam, anladık... bağlandık falan da," diye kekeledi, ortamdaki o ağır havayı dağıtmak istercesine. "Ben nerede uyuyacağım? Yani, bu koca evde bana göre bir yer vardır herhalde, değil mi?"
Azel, İris’in domates gibi kızaran yüzüne bakıp muzipçe sırıttı. "Vay be, bizim kızıl iris harbi kızardı! Işık saçıyorsun resmen İris," diyerek takıldı. İris, hırsla Azel’in omzuna küçük bir yumruk savurdu. "Kes sesini Azel!" diye bağırdı. Azel kahkahalarla geri kaçarken, İris elini Araf’ın avucundan hızla çekti. Ancak ikisinin de hesaba katmadığı bir şey vardı: O kadim mühür artık ruhlarına işlemişti. Birinin teninde hissettiği ürperti, diğerinin ruhunda fırtınalar koparıyordu.
Araf, elinin boş kalmasıyla garip bir boşluk hissetti ama sesini sert tutmaya çalıştı. "En soldaki odaya geç. Benim odamın hemen yanındaki. Bu gece orada uyu, yarın sana daha uygun bir yer düzenleriz," dedi. İris, daha fazla rezil olmamak için "İyi, tamam!" diyerek merdivenlere doğru koşmaya başladı. Ancak heyecanla basamakları tırmanırken ayağı takıldı ve dizini mermer basamağa çok sert bir şekilde çarptı.
"Ah! Öf, dizim!" diye inleyerek dizini tuttu İris. Tam o anda, aşağıda dikilen Araf da aniden dizini tutup "Of!" diyerek acıyla yüzünü buruşturdu. İkisi de aynı anda, aynı yeri tutarak birbirlerine şaşkınlıkla baktılar.
Adar, Azel ve Alaz oldukları yerde donup kalmışlardı. Alaz, elindeki kadehi masaya bırakıp ağır adımlarla kütüphanenin tozlu raflarına doğru yürüdü. "Şok olmayın çocuklar," dedi Alaz, sesi her zamankinden daha ciddiydi. "Duygular ve bedenler birleşti. O kadim mühür... artık ikisini tek bir can yaptı."
Alaz, rafların arasından deri kaplı, kenarları yanmış kadim bir kitap çıkardı ve sayfaları hızla çevirdi. "Bakın burada ne yazıyor... Yüzyıllar önce, Kuzgun Prens ve Kızıl Lanet birbirlerine öyle bir aşkla bağlanmışlar ki, kalpleri bu mühürle mühürlenmiş. Ancak efsaneye göre, Kızıl Lanet bu mühürden kurtulmanın tek yolunun Kuzgun Prens’i öldürmek olduğunu öğrenmiş. Bir kumpas kurmuş ama başarısız olmuş. Kuzgun Prens, sevdiği kadının bu ihanetine dayanamayıp, onun elindeki kanlı hançeri kendi kalbine saplamış. Bu bir efsane olarak anlatılır ama görünen o ki gerçek. Artık birinizin canı yansa diğeri hissedecek, biriniz üzülse diğeri ağlayacak."
İris ve Araf, bu korkunç ama büyüleyici gerçeğin ağırlığıyla birbirlerine bakakaldılar. İris’in gözlerinde korku, Araf’ınkilerde ise derin bir korumacılık vardı. Araf, hızla merdivenleri çıkıp İris’in yanına geldi. Hiçbir şey söylemeden onu kucağına aldı. İris itiraz edemeyecek kadar şaşkındı.
Araf onu odasına kadar taşıdı ve yatağa usulca bıraktı. Ancak sesi, içindeki korkuyu gizlemek istercesine sertleşmişti. "Dikkatli olmalısın!" diye uyardı onu. "Bundan sonra attığın her adıma bakacaksın. Senin sakarlığın yüzünden acı çekmek zorunda değilim. Kendi canına dikkat etmiyorsan benimkini düşün!"
Bu sert çıkış, İris’in kalbinde derin bir sızıya sebep oldu. Araf odadan çıkıp kapıyı sertçe kapattığında, İris yatağın içinde büzülüp "Odun... Tam bir odun," diye fısıldayarak gözyaşlarını tutmaya çalıştı. O an büyük bir hüzne kapıldı.
Araf, merdivenlerden aşağı inerken göğsüne aniden çöken o ezici üzüntüyle duraksadı. Kendi duygusu değildi bu; İris’in kalbindeki kırgınlık, kendi damarlarında akıyordu. Göğsü daraldı, nefes almakta zorlandı. Merdivenin korkuluğuna tutunup kalbini tuttu. Neler olduğunu, bu yabancı duygunun onu nasıl bu kadar savunmasız bıraktığını anlamaya çalışırken, yukarıdan gelen o sessiz hıçkırıkların yankısını kendi ruhunda hissetti.
Aşağıdaki kardeşleri ona bakarken Araf dişlerini sıktı. "Bu sadece bir başlangıç," diye mırıldandı Azel. "Artık kaçamazsın abi. Onun kalbi senin kalbin oldu."
Malikanenin koridorlarındaki o asırlık fısıltılar dinmiş, kardeşlerimin gürültülü solukları odalarına çekilmeleriyle son bulmuştu. Rublaron’un ağır taş duvarları arasında sadece gece kuşlarının uğultusu kalmıştı. Ancak benim göğsümdeki o sarsıcı hırıltı dinmek bilmiyordu. Merdivenleri çıkarken her adımımda dizimde hissettiğim o hafif sızı, bana onun varlığını, onun canının yandığını hatırlatıyordu.
Onun odasına girdiğimde, İris’in düzenlenmemiş yatağın üzerinde, bir cenin gibi büzülüp uyuyakaldığını gördüm. Odada bir yatak vardı ama henüz ona layık bir düzen yoktu; yine de o, bu tozlu karanlığın içinde bir inci gibi parlıyordu. Onu bu halde, savunmasız ve bana kırgın bir şekilde bırakıp kendi odama geçmeye gönlüm el vermedi. Köşedeki eski, kadife kaplı koltuğa yavaşça yerleştim. Gözlerimi ondan alamıyordum.
O, bu dünyaya ait olamayacak kadar saftı. Uyurken bile yüzünde o inatçı, o mağrur ifade vardı ama kirpikleri hala nemliydi; benim yüzümden, benim o sert ve kaba sözlerim yüzünden. Kendi içimde ona karşı verdiğim savaşı kaybediyordum. Saçları... O kızıl saçlar yastığın üzerine bir nehir gibi dağılmıştı. Lanetimizin kırmızısı gibi değildi onun saçı; sanki batan güneşin son ışıklarını çalmış, tellerine gizlemişti. Beyazdan kızıla dönen o teller, Rublaron’un karanlık tarihinde gördüğüm en muazzam mucizeydi.
Uykusunda hafifçe kıpırdandı, bir şeyler mırıldandı. O an kalbimde öyle bir sancı hissettim ki, bu mühürden miydi yoksa bizzat ona duyduğum o yasak hayranlıktan mı, ayırt edemez oldum. Bakışları... Gözleri kapalıyken bile zihnimde o isyankar, o parlak irisler canlanıyordu. Bana "kuzguncuk" derkenki o alaycı ama hayat dolu bakışı, yüzyıllardır buz tutmuş ruhumu çözmeye yetmişti.
Teninin beyazlığı, odadaki soluk ay ışığında adeta kutsal bir ışık yayıyordu. Elim gayriihtiyari yüzüğümdeki o kırmızı taşa gitti. Bizim sonumuz o efsanedeki gibi mi olacaktı? Bir ihanet ve bir hançer darbesiyle mi bitecekti bu bağ? Hayır, diye düşündüm. Eğer o kızıl lanetin varisiyse, ben de o laneti kollarıyla saracak olan tek gölgeydim. Onun her soluk alışında, kendi ciğerlerimin dolduğunu hissediyordum. O benim sadece kaderim değil, artık aldığım nefesin ta kendisiydi.
"Özür dilerim, küçük çiçek," diye fısıldadım karanlığa doğru. "Seni kırmak, kendimi parçalamaktan daha çok yakıyor canımı. Ama seni bu evden, kardeşlerimden ve en çok da kendimden korumam için sert durmam gerekiyor."
Koltukta hafifçe doğruldum, başımı arkaya yaslayıp onu izlemeye devam ettim. Şafak sökene kadar oradan ayrılmaya niyetim yoktu. Çünkü o uyurken, dünya ilk kez benim için bu kadar huzurlu ve bu kadar tehlikeliydi.
İris’in uykusu ani bir huzursuzlukla bölündü. Alnında biriken ince ter damlaları ve düzensiz nefesleri, gördüğü kabusun ağırlığını ele veriyordu. "Hayır... bırak onu... hayır!" diye sayıkladı kısık bir sesle.
Koltukta hafif uykuda olan Araf, mühür sayesinde İris’in kalbindeki o keskin korkuyu kendi göğsünde hissetti. Sanki bir pençe onun da nefesini kesiyordu. Hızla yerinden kalkıp yatağın kenarına oturdu. İris’in titreyen ellerini tuttu, ama genç kız hala o karanlık rüyanın pençesindeydi. Araf, onu sakinleştirebileceği tek yerin yanı başı olduğunu fark ederek yavaşça yatağa, onun yanına uzandı.
"Şşşt, buradayım. Geçti... sadece bir rüya," diye fısıldadı Araf, kolunu nazikçe İris’in boynunun altından geçirip onu göğsüne çekti. İris, tanıdık sıcaklığı ve o sert ama güven veren kokuyu hisseder hissetmez bir kedi gibi ona sokuldu, başını kalbinin üzerine yasladı. Araf, onun saçlarını okşarken İris’in kalp atışlarının yavaşladığını, korkunun yerini huzura bıraktığını hissetti. Bu huzur, mühür aracılığıyla Araf’ın yorgun ruhuna da yayıldı ve o da farkında olmadan, genç kızın saçlarının kokusuyla derin bir uykuya daldı.
Sabahın ilk ışıkları odanın tozlu pencerelerinden sızıp İris’in yüzüne vurduğunda, genç kız gözlerini yavaşça araladı. Ancak hissettiği şey, yastığın yumuşaklığı değil, sert ve sıcak bir göğüstü. Başını hafifçe kaldırdığında şokla donakaldı; Araf, burnunun dibinde, bir kolu beline sarılı halde uyuyordu.
İris’in yanakları bir anda alev aldı, kalbi sanki yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı. “Neler oluyor? Nasıl... nasıl buraya geldi?” diye düşündü, ama yerinden kıpırdayamadı. Araf’ın uyurkenki hali, o gündüzleri sergilediği sert ve kaba tavrından o kadar uzaktı ki...
“Şuna bak,” dedi içinden, gözlerini onun kusursuz yüz hatlarında gezdirirken. “Uyurken bile bir heykel gibi... ama daha yumuşak, daha gerçek.” Araf’ın gece kadar siyah saçlarından bir tutam alnına düşmüştü. Kapalı olan o keskin gözlerinin uzun kirpikleri, elmacık kemiklerine hafif gölgeler düşürüyordu. Düzgün burnu, hafifçe aralanmış dolgun dudakları ve o sert çene hattı... İris, daha önce bu kadar yakışıklı, bu kadar erkeksi birini görmediğini itiraf etmek zorunda kaldı.
“Nefret etmem gerekmiyor mu ondan?” diye sordu kendine. “Beni bu karanlığa sürüklediği için, bana emirler yağdırdığı için... Ama kalbim neden böyle zıvanadan çıkıyor? O sadece bir kuzgun kralı değil, o sanki ruhumun eksik parçası gibi.” Araf’ın teninden yayılan o odunsu ve erkeksi koku başını döndürüyordu. Onu çizmek istememesinin gerçek sebebinin "lanet" olmadığını, aslında o kusursuzluğu kâğıda dökerse ona tamamen teslim olmaktan korktuğunu ilk kez kendine itiraf etti.
Araf’ın göğsünün her iniş kalkışında İris’in bedeni de onunla uyum içinde sarsılıyordu. İris, parmak uçlarını çok hafifçe Araf’ın elmacık kemiğinde gezdirmek istedi ama elini uzattığı an Araf’ın kirpikleri titredi. İris nefesini tuttu, kıpkırmızı bir halde gözlerini kapayıp uyuyor numarası yapmaya çalıştı.
Araf’ın kirpikleri hafifçe titredi, dudaklarının kenarında ise İris’in asla beklemeyeceği kadar muzip ve çarpık bir gülümseme belirdi. Gözlerini açmadı ama mühür, İris’in kalbinin o düzensiz atışlarını ve içinden geçen o hayranlık dolu fısıltıları ona bir radyo yayını gibi net bir şekilde ulaştırıyordu.
İris, gözlerini sımsıkı kapatmış, uyuyor numarası yaparken kalbinin sesinin dışarıdan duyulup duyulmadığını merak ediyordu. Araf, derin bir nefes alıp başını İris’in kulağına doğru yaklaştırdı. Sesi, uykudan yeni uyandığı için her zamankinden daha boğuk ve kışkırtıcıydı.
"Bitti mi?" diye fısıldadı Araf.
İris yerinden sıçramamak için kendini zor tuttu ama gözlerini hala açmıyordu. "Ne bitti mi?" diye mırıldandı uykulu bir ses taklidi yaparak.
Araf bir kolunu başının altına koyup İris’i izlemeye başladı. "Beni incelemen diyorum... Bitti mi? Kirpiklerim, burnum, o çok beğendiğin 'kusursuz' çene hattım? Hatta itiraf etmeliyim, 'heykel gibi' benzetmen oldukça hoşuma gitti küçük ressam."
İris gözlerini fal taşı gibi açarak Araf’ın o parlayan kızıl gözlerine baktı. Yüzü o an saniyeler içinde parmağındaki taşın rengine döndü. "Sen... sen uyumuyor muydun? Ve ayrıca, ben öyle bir şey demedim! Sen benim düşüncelerimi mi okuyorsun?"
Araf hafifçe kıkırdadı, bu ses malikanenin o ağır havasını dağıtan en samimi sesti. "Mühür, İris. Sen benim içimde bir fırtına koparıyorsan, ben o fırtınanın her dalgasını hissederim. Kalbin o kadar hızlı çarpıyor ki, Rublaron’un altındaki kadim ruhlar bile ritim tutmaya başlayacak neredeyse."
İris hızla yataktan kalkmaya çalıştı ama Araf, sanki çok doğal bir şeymiş gibi kolunu onun beline tekrar dolayarak onu yatağa geri sabitledi. "Bırak beni! Tam bir fırsatçısın! Gece gelip yanıma kıvrılmışsın, bir de dalga geçiyorsun!"
"Fırsatçı mı?" dedi Araf, tek kaşını kaldırarak. "Gece korkudan sayıklayan, elimi bir can simidi gibi tutan bendim galiba, öyle mi? Seni sakinleştirmek için yanına uzandım ve kabul et, kokun o kadar huzurlu ki ben bile bu taş evde ilk kez düzgün bir uyku uyudum."
İris, onun bu dürüst ve yumuşak itirafı karşısında bir an savunmasız kaldı. Öfkesi sönüverdi ama utanması geçmemişti. "Yine de... sabah uyanınca böyle takılman hiç hoş değil. Odunluğa geri dönmeni tercih ederim."
Araf yatakta doğruldu, üstündeki siyah gömleğin birkaç düğmesi açıktı ve saçları her yana dağılmış haldeydi. İris’in yüzüne iyice yaklaştı, aralarında sadece birkaç santim kalmıştı. "Demek odunluğa dönmemi istiyorsun? Ama az önce içinden 'daha önce bu kadar yakışıklı birini görmemiştim' diyen kızın sesi hala kulaklarımda çınlıyor."
İris yastığı kaptığı gibi Araf’ın yüzüne fırlattı. "Çık dışarı! Hemen çık! Kardeşlerin aşağıda bizi bekliyor, rezil olacağız senin yüzünden!"
Araf kahkahalarla yataktan kalktı, yastığı havada yakalayıp İris’e geri fırlattı. "Aşağıda Azel kesinlikle neler olduğunu soracak. Ona ne cevap vereceğiz? 'Araf gece yanıma geldi çünkü çok yakışıklıydı' mı diyeceksin?"
İris ayağındaki terliği ona fırlatmak için eline aldığında Araf kapıya doğru süzüldü. Kapının eşiğinde durup ona göz kırptı. "Acele et küçük ressam. Aşağıda kahvaltı bizi bekliyor. Ve merak etme, hala en sevdiğin kuzguncuğun benim, biliyorum."
Araf kapıyı kapatıp çıktığında İris kendini yatağa geri attı ve yüzünü yastığa gömüp çığlık attı. Ama yastığın içindeki o hafif odunsu koku, Araf’ın kokusuydu ve bu, kalbinin daha da hızlı atmasına sebep oluyordu.
İris, yanaklarındaki o geçmek bilmeyen sıcaklıkla aynaya son bir kez bakıp saçlarını düzeltti. Araf’ın o muzip gülüşü ve zihninde yankılanan itirafları hala midesinde kelebeklerin değil, adeta bir kuzgun sürüsünün kanat çırpmasına neden oluyordu. Derin bir nefes alıp mutfağa doğru yöneldi. Merdivenlerin son basamağına geldiğinde, aşağıdan gelen iştah açıcı kokular ve kahkahalar binanın kasvetini delip geçiyordu.
Mutfağa adım attığında masanın etrafındaki manzara tam bir şölendi. Azel elinde kızarmış ekmeklerle dans eder gibi hareket ediyor, Alaz taze meyveleri tabağa diziyor, Adar ise büyük bir ciddiyetle kahve çekirdeklerini öğütüyordu. Araf ise masanın başında, sanki az önce İris’in yatağında o şaşkınlık dolu anları yaşatan o değilmiş gibi, son derece vakur ve ciddi bir tavırla oturuyordu.
İris içeri girer girmez dört çift kızıl göz anında ona döndü. Azel, elindeki ekmeği havada durdurup İris’i baştan aşağı süzdü ve o her şeyi bilen, muzip gülüşünü yerleştirdi yüzüne.
"Günaydın küçük ressam!" dedi Azel, sesi her zamankinden daha neşeliydi. "Bakıyorum da yanakların sabah güneşinden bile daha parlak bugün. İyi uyumuş olmalısın?"
İris, bakışlarını kaçırıp boş bir sandalyeye ilişti. "İyi uyudum Azel, sağ ol. Evin havası temizlenince tabii..."
Alaz, elindeki portakal dilimini ağzına atmadan önce Araf’a, sonra İris’e bakıp kısık bir sesle güldü. "Valla biz de iyi uyuduk ama bazıları gece mesaisindeymiş gibi görünüyor. Araf, kardeşim, gözlerindeki o 'huzurlu' parıltıyı daha önce hiç görmemiştim. Mühür diyorum... Ne kadar da hızlı etkisini gösteriyor, değil mi?"
Araf, kahvesinden sakin bir yudum alıp Alaz’a buz gibi bir bakış attı. "Yemeğini ye Alaz. Dilin yine kemiksizleşmeye başladı."
Adar, kahve fincanını İris’in önüne bırakırken eğilip hafifçe fısıldadı. "Dizinin acısı geçti mi İris? Çünkü gece yarısı Araf’ın mutfağa gelip 'birinin canı çok yanıyor' diye kendi dizini ovuşturduğunu gördüm. Sonra da senin odana doğru süzüldü."
İris kahvesinden büyük bir yudum alıp boğulacak gibi oldu. Öksürerek doğrulduğunda karşısında Azel’i buldu. Azel masaya dayandı ve göz kırparak, "Eee, anlatsana!" dedi. "Liderimiz içeride nasıldı? Yine odunluk yaptı mı yoksa mühür sayesinde biraz insanlaşmış mı? Gece odanda biri varken uyumak nasıl bir duygu?"
"Azel!" diye bağırdı İris, elindeki çatalı havada sallayarak. "Sadece kötü bir rüya gördüm ve o da mühür yüzünden hissedip gelmiş. Hepsi bu! Başka bir şey olmadı!"
"Biz bir şey oldu demedik ki!" diye kahkahayı patlattı Alaz. "Ama bak, sen hemen savunmaya geçtin. Klasik suçlu psikolojisi. Araf, bu kız seni gerçekten yakışıklı buluyor muymuş bari? Mühürden bize sızan duygular pek öyle 'nefret' gibi gelmiyordu da..."
Araf, sandalyeyi gıcırdatarak ayağa kalktı. Masanın üzerindeki o yoğun dalga geçme havasını tek bir hareketiyle kesti. İris’in arkasına geçip ellerini onun omuzlarına koydu. İris o an omuzlarında hissettiği o devasa sıcaklıkla yerinde çivilendi.
"Bu kadar şamata yeter," dedi Araf, sesi mutfakta otoriteyle yankılanırken. "İris artık sadece bizim emanetimiz değil, bu evin bir parçası. Ve evet, gece onun yanındaydım çünkü mühür canının yandığını söylüyordu. Eğer biriniz daha bu konuda tek bir kelime ederse, Rublaron’un tozlu camlarını mühür falan dinlemeden ona tek tek sildiririm."
Azel hemen ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Tamam tamam, sustuk! Ama itiraf et, bu sabah kahvaltı çok daha tatlı geldi hepimize."
İris, omuzlarındaki ellerin baskısıyla kalbinin tekrar hızlandığını hissetti. Bakışlarını masadaki bir zeytine dikmişken içinden geçti: “Bu kuzguncuklar gerçekten baş belası... ama Araf’ın arkamda durması... neden bu kadar iyi hissettiriyor?”
Araf, İris’in bu düşüncesini mühürden yakalayıp hafifçe eğildi ve sadece onun duyabileceği bir sesle kulağına fısıldadı: "Çünkü arkanda duran sadece ben değilim, senin kaderin İris. Şimdi kahvaltını yap,
Kahvaltının en koyu yerinde İris, üzerindeki biraz kırışmış ve dünden kalan kıyafetlerine bakıp hafifçe iç geçirdi. "Her şey çok güzel ama bir sorunumuz var," dedi fincanını masaya bırakırken. "Buraya gelirken yanıma hiçbir şey alamadım. Yani, bir valizim bile yok. Bu tozlu malikanede prenses gibi gezemem, acilen kıyafet almam lazım."
Azel, ağzındaki lokmayı yutup hevesle atıldı. "Harika bir fikir! Rublaron'un o eski sandıklarındaki yüz yıllık elbiseleri giydirecek halimiz yok ya sana. Hemen şehre inmeliyiz!"
İris hemen çantasını karıştırıp kredi kartını masaya, mermerin üzerine hafif bir 'tık' sesiyle bıraktı. "Benim kartımda biraz para var, hallederiz. Kendi masrafımı kendim karşılayabilirim, size yük olmam."
Masaya bir anlık, derin bir sessizlik çöktü. Adar, kartın üzerindeki isme ve İris’in kararlı duruşuna bakıp başını yavaşça iki yana salladı. "Şuna bak," dedi Adar, sesinde ilk kez samimi bir hayranlık tınısıyla. "Şu malikanenin altındaki mahzenlerde altın külçeleri tozlanıyor, biz dünyayı satın alabilecek bir servetin üzerinde oturuyoruz ama o hala mütevazılık yapıyor. Bu kadar zenginliğe itimat etmeyip kendi emeğinin peşinde... Gerçekten şaşırtıcı."
Alaz, arkasına yaslanıp kolunu sandalyenin arkasına attı ve Araf’a dönüp göz kırptı. "Abi, ben sana söyleyeyim, bu kızı sakın kaçırma! Bu devirde kendi parasını harcamak isteyen, zenginlik görünce gözü dönmeyen kız bulmak, samanda iğne bulmaktan zor. Hem ressam, hem gururlu, hem de bir karış boyuyla bize kafa tutuyor. Tam aradığımız kan!"
Araf, omuzlarındaki ellerini çekmeden hafifçe sıktı İris’i. Bakışları masadaki karta değil, İris’in dik duran omuzlarına kilitlenmişti. "O kartı cebine koy İris," dedi Araf, sesi her zamanki o sert ama bu kez kadife gibi yumuşak bir tonla. "Rublaron’un kadını, bu hanedanın emaneti kendi parasına el sürmez. Sen bizim için sadece bir misafir değil, bu mülkün sahibi sayılırsın artık."
Azel kıkırdayarak araya girdi. "Yani diyor ki; 'Benim olan her şey senin, kartını sakla küçük ressam.' Ama Alaz haklı abi, İris’in bu dik başlı halleri malikaneye çok yakıştı. Ben bile şu an alışverişe çıkıp ona dünyanın en güzel elbiselerini seçmek için sabırsızlanıyorum."
İris, Alaz’ın "kaçırma bu kızı" sözüyle tekrar kızarsa da kartını geri aldı. "İyi, madem çok zenginsiniz, o zaman en pahalı mağazalara gideriz! Sizi iflas ettirene kadar alışveriş yapacağım, haberiniz olsun kuzguncuklar!"
"İflas mı?" Adar hafifçe güldü, bu sesi duymak malikanede bir mucize gibiydi. "Deneyebilirsin küçük hanım. Ama korkarım o kadar kıyafeti sığdıracak gardırop bu dünyada henüz üretilmedi."
Araf, İris'in kulağına doğru eğilip mühürden gelen o tatlı heyecanı hissederek fısıldadı. "Hazırlan o zaman. Alışverişten sonra seni o gizli bahçeye götüreceğim. Tabii kardeşlerim peşimize takılıp huzurumuzu kaçırmazsa..."
Şehir merkezi, Rublaron’un beş heybetli varisinin lüks siyah araçlardan inmesiyle adeta bir anlığına durdu. Dört uzun boylu, keskin hatlı ve her biri podyumdan fırlamış gibi duran kızıl gözlü adamın (gözlerini güneş gözlüklerinin ardına gizlemiş olsalar da) ortasında yürüyen İris, tüm bakışların odak noktası haline gelmişti.
Şehrin en lüks mağazasına girdiklerinde, mağaza müdürü ve çalışanlar önlerini ilikleyerek karşıladılar grubu. İris, hırçın ruhuna uygun olarak hemen spor ve rahat bölümlere daldı. Birbiri ardına kargo pantolonlar, oversize tişörtler ve deri ceketler deniyordu.
"Bakın bu çok rahat!" diyerek kabinden her çıkışında, koltuklara dizilmiş dört kardeş onu süzüyordu.
Azel, elindeki ipek şalı parmaklarında dolayarak ayağa kalktı. "İris, tatlım, bunlar harika ama bir sorunumuz var," dedi, mağazanın özel koleksiyonlarının olduğu bölüme doğru yürürken. "Bizim ailenin akşam yemekleri ve kadim davetleri, senin bu 'mahallenin asi kızı' tarzını kaldırmaz. Biraz daha kadınsı, biraz daha... iddialı bir şeyler bakmalısın. Sonuçta artık bir Kuzgun’un yanındasın."
Azel, askılardan gece mavisi, zümrüt yeşili ve gece yarısı siyahı olan, straplez kesim, vücudu saran ve derin yırtmaçlı birkaç elbiseyi çekip İris’in eline tutuşturdu. "Hadi, şunları bir dene. Gözlerimizin pası silinsin."
İris, elbiselerin iddialı kesimlerine bakıp yutkundu ama itiraz etmeden kabine girdi. Birkaç dakika sonra kabinin perdesi ağır ağır açıldığında, dördünün de nefesi kesildi. İris, omuzlarını açıkta bırakan, beli sımsıkı saran ve kızıl saçlarıyla muazzam bir kontrast oluşturan siyah, straplez bir elbisenin içindeydi. Elbisenin kumaşı, her hareketinde üzerinde bir su gibi akıyordu.
İris, aynadaki yabancıya bakarken utangaçça omuzlarını büktü. "Çok... çok mu fazla oldu? Yani sanki biraz açık gibi..."
Alaz ıslık çalarak koltuğunda doğruldu. "Araf, abi... Sanırım o mühür sadece duyguları değil, bizim tansiyonumuzu da bağladı. Bu kız bu elbiseyle malikaneye girerse, o eski heykeller bile canlanır."
Adar, gözlüklerinin üzerinden bakarak onaylarcasına başını salladı. "Kadınsı bir zarafet... Kuzgun soyuna yakışan tam olarak bu."
Araf ise, İris kabinden çıktığı andan itibaren tek bir kelime bile etmemişti. Bakışları İris’in çıplak omuzlarında ve elbisenin üzerinden belli olan kavislerinde geziniyordu. Mühürden İris’e öyle yoğun bir hayranlık ve sahiplenme duygusu akıyordu ki, İris’in dizlerinin bağı çözüldü.
Araf yavaşça ayağa kalktı, yanlarına gelen mağaza görevlisine dönmeden, gözlerini İris’ten bir saniye bile ayırmadan konuştu:
"Bu elbiseyi ve Azel’in seçtiği diğer tüm gece kıyafetlerini alıyoruz. Denemesine gerek yok, hepsini aynı bedende paketleyin. Hatta mağazadaki onun bedenine uygun ne varsa, spor ya da şık, hepsini malikaneye gönderin."
İris şaşkınlıkla atıldı. "Araf saçmalama! Hepsini denemedim bile, hem o kadar şeyi nereye sığdıracağız?"
Azel ve Alaz, Araf’ın bu 'hepsini alıyoruz' tavrına karşılık birbirlerine bakıp kıkırdadılar. Alaz, "Liderimiz mühürden gelen sinyalleri yakıyor galiba," diye fısıldadı. "Kızı elbiseyle görünce devreleri yandı, hepsini rezerve etti."
Araf, İris’e bir adım daha yaklaşıp elini onun açıkta kalan omzuna nazikçe koydu. Teninin sıcaklığı mühürle birleşince ikisi de irkildi. "Denemene gerek yok İris," dedi Araf, sesi her zamankinden daha derin ve sahiplenici bir tondaydı. "Sana neyin yakışacağını ben zaten görebiliyorum. Ve inan bana, o elbiselerin içinde nasıl göründüğünü sadece ben değil, tüm dünya gördüğünde kimin emaneti olduğunu anlayacaklar."
Azel, askıda kalan bir kürk etolü İris’in omuzlarına bırakırken güldü. "Tamamdır, alışveriş bitti! Şimdi bu şıklığın üzerine bir kahve içmez miyiz? Yoksa Araf, İris’i hemen malikaneye kaçırıp kimse görmesin diye saklayacak mısın?"
Araf, Alaz'ın şakasına hafifçe gülümseyerek karşılık verdi ama gözleri hala İris’in üzerindeydi. "Kahve içebiliriz. Ama İris, o elbiseyi paketletme. Üzerinde kalsın. Bugün benimlesin."
Şehrin en popüler kafelerinden birinin terasında, boğaza nazır bir masaya yerleşmişlerdi. İris, üzerindeki o iddialı siyah elbiseyle bir kraliçe gibi ışıldarken, yanındaki dört heybetli adam ortamın tüm havasını değiştirmişti. İnsanlar yan masalardan fısıldaşarak bu gizemli ve kusursuz grubu izliyordu. Tam Azel garsona siparişleri verirken, kalabalığın arasından şaşkınlık dolu bir ses yükseldi.
"İris? İnanmıyorum... Şaka mı bu? Sen misin gerçekten?"
İris, ismini duyunca irkilerek arkasına döndü. Karşısında, lise yıllarında okulun basketbol takımında olan ve o dönemler İris’in uğruna defterler dolusu çizim yaptığı, ergenlik aşkı Emre duruyordu. Emre, üzerinden geçen yıllara rağmen hala o sporcu fiziğini korumuştu ama İris’i bu elbisenin içinde, bu adamların arasında görünce adeta küçük dilini yutmuştu.
"Emre?" dedi İris, sesindeki şaşkınlığı bastırmaya çalışarak. "Yıllar oldu... Ne büyük tesadüf."
Emre, masadaki o ürkütücü ve bir o kadar da yakışıklı dört adama kısa bir bakış atıp, samimi bir tavırla İris’in yanına kadar sokuldu. "Tesadüf mü? Mucize bu! Kızım sen ne olmuşsun böyle? O içine kapanık ressam kız gitmiş, yerine bir afet gelmiş. Şoktayım şu an," diyerek elini İris’in omzuna koymak için uzattı ama Araf’ın o anki bakışını görünce elini havada asılı bırakıp ensesini kaşıdı.
İris, Araf’ın mühürden gelen o yükselen öfkesini ve kıskançlığını iliklerine kadar hissetmeye başlamıştı. Göğsü daralıyor, Araf’ın hırıltısını kendi içinde duyuyordu. "Teşekkür ederim Emre, hayat işte... Değişiyoruz," dedi İris, ortamı yumuşatmak adına.
Emre meraklı gözlerle masayı süzdü. "Eee, anlatmayacak mısın? Kim bu abiler? Bir film setinde falan mısın yoksa?"
İris tam ağzını açıp "Arkadaşlarım..." diyecekti ki, Araf masadaki fincanı altlığına öyle sert bıraktı ki porselenin sesi masada yankılandı. Araf yavaşça oturduğu yerde dikleşti, güneş gözlüklerini hafifçe aşağı indirerek Emre’ye o kor gibi yanan kızıl gözlerinin en tehditkar tonuyla baktı.
"Sevgilisiyim," dedi Araf. Sesi o kadar derin ve sahipleniciydi ki, kafedeki diğer masalarda bile sessizlik oldu. "Aynı zamanda bu masadaki herkesin tek önceliğiyim. Bir sorunun mu vardı?"
İris olduğu yerde kıpkırmızı kesildi. "Araf!" diye fısıldadı uyarıcı bir sesle ama kalbi mühür yüzünden deli gibi çarpmaya başlamıştı. Araf’ın mühürden ona gönderdiği o sahiplenme duygusu o kadar güçlüydü ki, İris ne diyeceğini unuttu.
Emre, Araf’ın yaydığı o devasa baskı karşısında birkaç adım geri çekildi. "Sevgilisi mi? Ah, anladım... Şey, ben sadece eski bir dost olarak selam vermek istemiştim," dedi kekeleyerek. Adar ve Alaz ise bu manzarayı büyük bir keyifle izliyor, Araf’ın bu kontrolsüz kıskançlığıyla içten içe dalga geçiyorlardı.
Azel, ortamı biraz daha kızıştırmak ister gibi araya girdi. "Evet Emre dostum, Araf biraz... korumacıdır. Özellikle de İris söz konusu olduğunda mühürleri falan yerinden oynatır. İstersen sen yoluna devam et, bizim daha çok işimiz var."
İris başını öne eğip parmaklarıyla oynamaya başlarken, Emre son bir kez şaşkınlıkla ona baktı. "Peki... Memnun oldum. Görüşürüz İris," diyerek hızla uzaklaştı.
Emre gözden kaybolur kaybolmaz İris, masanın altından Araf’ın bacağına hafifçe vurdu. "Ne yapıyorsun sen? Sevgilisiyim de ne demek? Çocuğu öldürecektin bakışlarınla!"
Araf, gözlüklerini tekrar yukarı itip kahvesinden bir yudum aldı. "Duygularını okudum İris. Sana bakarken aklından geçenleri mühür sayesinde ben de gördüm. Eski aşklar, hatıralar... Hiçbiri benim yanımda nefes bile alamaz. Ayrıca sevgilin olduğum yalan da değil; ruhun ruhuma mühürlü, ötesi mi var?"
Alaz kahkahayı patlattı. "Abi, adam resmen 'bu benim bölgem' diye işaretledi kızı. İris, bence alış buna; bu mühür varken sana selam veren her erkek kendini bir aslan kafesinde bulacak."
Emre tam uzaklaşmıştı ki, aniden duraksadı. Kendi kendine bir cesaret toplamış olacak ki, hızla arkasına dönüp masaya doğru tekrar koşmaya başladı. Araf, Emre'nin geri gelişini gördüğü an çenesi öyle bir gerildi ki, boynundaki damarların belirginleştiğini görmek mümkündü. Araf başını hafifçe yana eğip, dişlerinin arasından sadece kendisinin ve mührün diğer ucu olan İris’in duyabileceği bir sesle mırıldandı:
"Hala nefes alıyor olması bile mucizeyken, celladına doğru koşmak neden? Bir sonraki adımın senin sonun olacak çocuk..."
Emre, masanın önünde soluk soluğa durduğunda Araf’ın o sessiz, karanlık tehdidinden habersizdi. Doğrudan İris’e odaklandı. "İris, ya kusura bakma gerçekten çok aceleci oldu ama... Numaranı almadan bırakmak istemedim. Bir kahve içeriz, eski günlerden konuşuruz. Gerçekten seni tekrar gördüğüm için çok mutluyum."
Araf’ın elleri masanın altında yumruk oldu. İris, mühürden gelen o cayır cayır yanan kıskançlık ve öfke dalgasıyla neredeyse oturduğu yerde terleyecekti. Tam ağzını açıp bir şey diyecekti ki, Araf ondan önce davrandı. Ama bu kez bağırmadı; aksine buz gibi, sakin ve korkutucu bir nezaketle araya girdi.
"Telefonu kırıldı," dedi Araf, sanki sıradan bir hava durumundan bahseder gibi. "Dün gece talihsiz bir kaza yaşadı ve telefonu şu an kullanılamaz halde."
Emre afalladı. "Hadi ya, tüh... Olsun, yeni aldığında falan..."
Araf elini ceketinin iç cebine atıp ağır bir hareketle kendi telefonunu masaya bıraktı. "Gerek yok. Benim numaramı kaydet. İris’e ulaşmak istediğinde beni ararsın, ben telefonu ona uzatırım. Ne de olsa her anımız beraber geçiyor."
İris, Araf’ın bu inanılmaz sahiplenici ve biraz da "mağara adamı" tavrına karşı gözlerini devirdi. Araf’ın bu kadar ileri gitmesi onu hem utandırıyor hem de içten içe (mührün o hain etkisiyle) garip bir şekilde gülümsetiyordu.
"Abartma istersen Araf!" dedi İris, Emre’ye dönüp sahte bir rahatlıkla gülümsedi. "Tabii ki görüşebiliriz Emre. Arkadaşız sonuçta, mağaradan çıkmadık ya! Araf sadece biraz... korumacıdır. Sen numarasını al, bir ara mutlaka haberleşiriz."
Emre, Araf’ın numarasını kaydederken ellerinin titrediğini fark etmemek imkansızdı. Araf o sırada hala dişlerinin arasından sessizce mırıldanmaya devam ediyordu: "Haberleşeceklermiş... Tabii, o telefonu açtığında sesimi duyunca hangi deliğe kaçacağını şimdiden merak ediyorum."
Emre numarayı kaydedip "Tamam o zaman, bekliyorum haberini İris!" diyerek bu kez gerçekten, arkasına bakmadan uzaklaştı.
O gider gitmez Azel ve Alaz masada aynı anda kahkahayı patlattılar. Alaz, "Mağaradan çıkmadık ya!" diyerek İris’in taklidini yaptı. "Abi, adam resmen modern zamanların kıskançlık destanını yazdı. 'Telefonu kırıldı' ne ya? Daha yaratıcı bir yalan bulamadın mı?"
Adar ise Araf’a bakıp başını salladı. "Telefonu kırmadı ama o çocuğu kırmasına ramak kalmıştı. Araf, mühürden bize sızan o öfkeyle bardağı çatlatacaktın neredeyse."
İris, Araf’a dönüp kollarını göğsünde kavuşturdu. "Sen gerçekten delisin! Çocuğa kendi numaranı vermek ne demek? Aramızda hiçbir şey yokken bu kadar sahiplenmen..."
Araf, İris’e yaklaşıp gözlerinin içine baktı. Mühürdeki o yoğun bağ, İris’in cümlesini tamamlamasına izin vermedi. "Aramızda çok şey var İris. Sen benim ruhumun diğer yarısısın. O çocuğun sana bakışındaki o sığ hayranlık, benim sana olan mühürlü bağlılığımın yanında hiçbir şey. Ve evet, seni aramasına izin vereceğim; senin ne kadar ulaşılamaz olduğunu kendi kulaklarıyla duyması için."
Malikaneye dönmeden önce İris, büyük bir alışveriş merkezinin önünde aracı durdurdu. "İnin aşağı kuzguncuklar, daha işimiz bitmedi!" diyerek önden fırladı. Dört kardeş, ne olduğunu anlamadan kendilerini marketin içinde, her birinin elinde devasa birer alışveriş arabasıyla buldular.
İris, reyonların arasında bir fırtına gibi esiyordu. "Bu eve bir kadın eli değmeli, yoksa tozdan ve kasvetten yok olup gideceksiniz!" diyerek arabaları deterjanlarla, taze sebzelerle, bakliyatlarla ve envaiçeşit yiyecekle doldurmaya başladı. "Size ben yemek yapacağım, ben bakacağım artık. Ama herkes kendi odasını kendi temizleyecek, ona göre!"
Azel, dolu arabayı sürerken sırıttı. "Valla İris, bizi evcilleştirmeye kararlısın anlaşıldı. Ama bu dört araba malzeme bile o mutfağın boşluğunu doldurur mu bilmem."
Malikaneye vardıklarında, malzemeleri el birliğiyle mutfağa taşıdılar. İris hemen işe koyuldu. Kendine Araf’ın hemen yanındaki, içinde devasa, oymalı eski bir gardırop olan odayı seçti. "Burada on beş tane yatak odası var!" dedi İris, tozlu koridorlara bakarak iç geçirirken. "Bunları temizlemek ömür bitirir. Gerçekten bir temizlikçi tutmamız lazım, yoksa bu işin içinden çıkamayız."
Azel, kapı eşiğine yaslanıp güldü. "Temizlikçi mi? İris, biz normal insanlar değiliz unutma. Özel güçlerini kullanarak saniyeler içinde halledebilirsin aslında."
İris elindeki bezi hırsla salladı. "Benim özel gücüm falan yok Azel! Ben sadece resim çizen, kendi halinde bir insanım. Keşke olsa da şu evi adam etsem."
Tam o sırada, İris’in parmağındaki kızıl yüzük, sanki onun bu isyanını duymuş gibi kör edici bir ışıkla parladı. İris, "Dedim ya, özel gücüm yok!" diye tekrar ederken, zihninde istemsizce bir hayal canlandı: Bu kasvetli, ağır perdelere hapsolmuş, karanlık odanın; bembeyaz duvarlarla, devasa camlarla, modern mobilyalarla ve ferah bir ışıkla dolduğunu düşledi.
O an, malikanenin zemininden tavana kadar her şey titremeye başladı. Duvarlardaki koyu renkli duvar kağıtları bir deri gibi soyulup yerini bembeyaz pürüzsüz yüzeylere bıraktı. O tozlu, ağır kadife perdeler buhar olup uçarken, yerlerine uçuşan incecik beyaz tüller geldi. Devasa, oymalı mobilyalar bir anda modern, minimalist ve şık tasarımlara dönüştü. Malikanenin her köşesi, İris’in hayalindeki o muazzam modern yapıya evrildi.
Araf, Adar, Alaz ve Azel; ağızları açık bir şekilde etraflarındaki bu inanılmaz değişimi izliyorlardı. Karanlık ve kasvetli Rublaron Malikanesi, artık güneş ışığını her köşesinden emen, lüks ve modern bir saraya dönüşmüştü.
Azel parmağıyla etrafı göstererek kekeledi. "Gücün... gücün yok mu demiştin?"
Alaz, yeni beliren deri koltuklardan birine kendini atıp şaşkınlıkla güldü. "Sanırım İris sadece bir ressam değil, o hayallerini gerçeğe boyayan bir yaratıcı."
Araf, bembeyaz olan duvarlara ve İris’in o şaşkın yüzüne baktı. Yüzüğündeki siyah damarların, İris’in bu aydınlık dokunuşuyla nasıl sakinleştiğini hissetti. "Bu sadece bir güç değil İris," dedi Araf, hayranlıkla ona doğru yürüyerek. "Bu, senin ruhunun bu eve ilk gerçek dokunuşu."
İris ise hala elindeki bezi tutarken, bembeyaz ve ultra modern olan odasına bakıp kalakaldı. "Ben... ben sadece düşünmüştüm. Sadece böyle olsa ne güzel olur demiştim..."
