3. bölüm / 3
İntikam ŞövalyesiIII - Bir Sorunumuz Var
Bölümler 3Şu an: III - Bir Sorunumuz Var
- 1 I - Soylular ve Soysuzlar2.745 kelime
- 2 II - B Planı1.298 kelime
- 3 III - Bir Sorunumuz Var2.388 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sur kapıları art arda açılıp kapanıyordu. Göçebe soyluların bir kısmı ve köle pazarına gidecek olan satıcılar, ağzına kadar dolu çuvallarla birlikte yolculuktaydı. Kimisi Başkent’e, kimisi Sonsuz Orman sınırlarındaki ticari hanlara, kimisi de Kristopolis’e gidiyordu. Yeşil Yol her ne kadar Renn ile Başkent’i birbirine bağlayan en güvenilir yol olsa da, tehlikenin bir an eksik olmadığı kestirme patikalar da vardı. Havanın kasveti, gecenin karanlığıyla birleşerek atların hızını düşürüyordu. Kapıdan son çıkanlar kraliyet arabası oldu. Ardından sur kapıları yavaşça kapandı. Tamamen kapandığı an ortaya çıkan titreşim sesi, en öndeki atlılara kadar gitmişti. Elit şövalyeler Yeşil Yol’a hâkim, nerede kamp yapılacağını ve atların nasıl dinlendirileceğini bilen kişilerdi. Yelena tahta arabanın içinde, Clorusy ise tam karşısındaydı. Kızın içten içe üzgün olduğunu anlayabiliyordu ancak taht hakkını riske atamazdı. Yelena’nın kenarında duran elektrum torbaları, Üç Bayrak hazinesine bir yıl yetecek miktarda maden içermekteydi. Küçük torbada bulunan değerli cevherler ise halk için kullanılacaktı. Clorusy kral olduğunda tebaasının refah seviyesini yükseltmek, kimsenin fakirleşmediği bir diyar yaratmak istiyordu. Soylu ya da yarı soylu fark etmeksizin, kaynakları ve imkanları sonuna kadar kullanmayı kafasına koymuştu. Hem zenginlik hem de kraliyet kanı taşımak, onu mevcut sistemi devam ettirmek yerine sistemi güncelleme yoluna itmişti. Yelena’nın gözleri gidiyordu. Clorusy, uyuklayan Yelena’yla konuşmak için arabadaki sessizliği bozdu.
“Hey. Uykun mu geldi?”
Yelena gözlerini ovarak istemsiz bir cevap verdi.
“Hayır.”
“Güzel. Öyleyse düğün meselesini konuşabiliriz.”
“Düğün nereden çıktı? Evlilik sözleşmesini imzalamak yetmiyor mu?”
“Dedem bu birlikteliğin formalite olduğunu anlamamalı. Gerçekten evlenmeliyiz.”
“Hadi ya. Yakında deden çakmasın diye çocuk da istersin sen.”
Clorusy, Yelena’nın kinayeli laflarını ciddi bir şekilde yanıtladı.
“Orasını o gün geldiğinde konuşuruz.”
Yelena esnemeye başladı. Pencereden dışardaki karanlığa bakınırken konuştu.
“Başkent’e ne zaman varacağız?”
“İki gün sürer leydim. Yeşil Yol güvenilir ama uzun bir yol.”
“Senin tarih ve coğrafya bilgin nasıl bu kadar iyi olabiliyor? Öğretmen misin yoksa?”
Clorusy gülümseyerek dudak büzdü.
“Sanırım ilgiliyim. Bilge bir kral olmak, bilgi birikimi gerektirir.”
Yelena tekrar esnedi.
“Diğer kral ve kraliçe kimleri halef seçti?”
“Nuxuyi üvey kızı Talya’yı seçmiş. Menthis’i bilmiyorum. Açıkçası umrumda da değil, benim hanedanım Üç Bayrak’taki son söz sahibidir.”
Yelena’nın uykusu iyice gelmişti. Bir yandan aklının bir köşesinde hep Marcus vardı. Clorusy’e belli etmemeye çalışsa da, bu evlilikten tiksinecekti. Nasıl bir yer olduğunu senelerdir merak ettiği Başkent’e nihayet gidiyordu. Üstelik anne ve babasını uzun zaman sonra yeniden görecekti. Uykuya yavaşça dalarken, Clorusy kendi pelerinini çıkartıp nazikçe üstüne örttü. Elit şövalyeler gözlerini dört açmış vaziyette, atlar ise ritimlere uyarak yol almaktaydılar.
İhtiyar Pete, yatağında bir sağa bir sola dönerek uyumaya çalışıyordu. Bunun sebebi gece yarısını yarım saat geçtiği hâlde Marcus’un eve gelmemiş olmasıydı. Akşam kendisine anlattığı izdivaç meselesinin ciddi bir mesele olduğunun farkındaydı. Ne kraliyetin iç işlerine karışmak ne de oğlunun aşk peşinde heba olmasını istiyordu. Zaten karısı ve küçük oğlunun ölümleri onun için yeterince büyük kayıplardı. Gözleri kapalı biçimde bunları düşünürken kapının gıcırtısı yavaşça artıp azaldı. Pete kapının sesini duymasa da dışardan içeriye giren soğuk havayı hissetmişti. Bastonunu eline alıp yataktan fırladı, kapıya yöneldi. Uykusuz gözleri bir anda çatılmış kaşlarla birlikte faltaşı gibi açıldı. Marcus, seke seke kapıyı kapatmış, yere çökmüştü. Bir elinde kanlı taş kılıcı vardı. Kaşından çenesine kadar akan kan kurumuştu. Pete hafifçe eğilip elini oğlunun başına uzattı. Hırpalandığını ihtiyar gözüyle bile görebiliyordu.
“Ne yaptın sen? Bu hâlin ne Marc?”
Marcus, başta sessiz kalsa da babasına baktı.
“Denedim. Kurtaramadım.”
“Kiminle kavga ettin?”
“Elit şövalyelerdi. Ama başlarında kralın seçtiği haleflerden birisi vardı.”
Pete düşünceliydi. Odağı Marcus’un boğazındaki morluk ve kesiklere kaydı.
“Kaç kişiydiler? Kimmiş bu halef?”
“İki şövalye baba. Başındakiyle çarpışacağımı sanıyordum ama geride durdu ve izledi. Clory, Clorusy gibi bir şeydi ismi.”
Pete, Marcus’u kolundan tutup bastonundan destek alarak ayağa kaldırdı. Yatağa sekerek ve omzunu tutarak giden Marcus, kendini yüzükoyun bıraktı. Bunca zaman aldığı dersler hiçbir işe yaramamış hissediyordu. Elit şövalyeler karşısında fark yaratmak için başka bir eğitim almalıydı. İçinden kendine bir söz verdi. “Yelena’yı geri alacağım. Sonunda ne olursa olsun, başkasına yâr etmeyeceğim.” Yakında Clorusy kral olacak ve Yelena da kraliçe sayılacaktı. Üç Bayrak kanunlarına göre, halefler yalnızca soylularla evlenebilir ve ölüm olmadığı sürece boşanamazlardı. Örneğin Kral Baryus, soylu eşi savaşta öldüğü için ikinci bir evlilik yapabilmişti. Bir kral ya da kraliçenin eşini kaçırmak, kaçırmaya tenezzül bile etmek, vatan hainliğine yol açıp işin ucunu idama kadar götürürdü. Marcus da bunları biliyor, buna rağmen Yelena’dan vazgeçmeyeceğine dair kendine söz veriyordu. Kaşındaki kanları ve yaralarını temizleyen babasına baktı. Onun hanedanını yaptıklarıyla küçük düşürdüğünü hissetmişti. Annesi şu an hayatta olsa ne derdi, ne yapardı kestiremiyordu. Yaralarını temizlerken koluna dokundu.
“Baba, üzgünüm. Çok üzgünüm.”
Pete, kendi kanından olan son insan olduğu için oğluna kızamıyordu.
“Yaptığın aptallığı tekrar yapacaksın, değil mi?”
Marcus cevap vermedi. Pete tekrar konuştu.
“Yarın seninle önemli bir konuşma yapacağız Marc. Atölyeye gitmeden önce Rodrick’e gideceğiz.”
“Neden?”
“Anlayacaksın evlat.”
Atlıların dinlenme bölgesine varılmıştı. Bazı köle tüccarları, yeni kölelerini bu duraklarda sergileyip satıyordu. Diğer mesleklere nazaran köle pazarcılığı, oldukça kazançlı bir meslekti. Tabii Başkent ekonomisi bunun dışındaydı. Başkent’te yaşayan yaklaşık iki milyon insan geçimini Üç Bayrak gümüşüyle sağlıyordu. Çoğu işçi aylık 100 birim para kazanırken, zengin kesim 10 birim elektrum ile diğer insanların kazandıklarını hiç ediyordu. Taşrada bu oran 75 birime 10 birimdi. Kral Carlex ve Kraliçe Nuxuyi, ortak duyurularda maaşların 120 birime çıkacağını söylese de zenginlerin kazandıklarının yanında hiçbir şeydi. Burjuva ve zenginler daha çok kazanırken, alt tabakanın da paylarını bölüyordu. Sınıfsal farklılıklar eskiden bu kadar keskin değildi. Uzak geçmişte bu diyar Bolluk Diyarı olarak bilinir, her insan kendi payına düşeni fazlasıyla yerdi. Deanon’un istilası ibreyi tersine döndürene dek. Obsidyen Savaşları kıtayı kaos içinde bırakmış, kıtlık ve felaketleri beraberinde getirmişti. Yıllar süren bu savaşların sonucu Üç Bayrak lehine olsa da, ekonomik ve hiyerarşik denge bozulmuştu. Birinci Obsidyen Savaşı’nda Deanon, güçlü donanmasıyla Yeni Şehir kıyılarına gelmişti. Üç Bayrak’ın donanması, kendisinden iki kat büyük olan düşman donanması karşısında okyanusun dibini boyladı. Dört bir yana çıkarma yapan Deanon, ölümsüz süvarileri sayesinde Yeni Şehir’i abluka altına aldı. Dayanıksız kuleler ve surlar yıkıldı, mancınıkla atılan alev topları evlerden evlere sıçradı. Deanon öylesine acımasızdı ki, şehre girdiğinde yapılan yağma ve tecavüzlerin haddi hesabı yoktu. Sokak hayvanlarını bile sağ bırakmadılar. Şehir düştükten sonra yoluna devam eden Deanon, Renn Şehri’ne kadar bütün toprakları işgal etti. Lâkin Renn’in yıkılmaz surları geçit vermemişti. Adeta bütün gücüyle direniyordu. Deanon zaman kaybederken Üç Bayrak yeni bir ordu hazırlamış, Başkent’ten yaklaşık 25 bin erkek ile 3 bin kadın savaşçı Renn Şehri önlerine gelmişti. Dereler ölümsüz süvarilerin kanlarıyla yıkandı, Deanon geri çekilmek zorunda kaldı. Kral Baryus’un soylu eşi bu bölgede ölmüştü. Yeni Şehir'deki harcanabilir askerlerini Rodes Dağı’na kadar getiren Deanon, zaiyata uğramış Üç Bayrak’a karşı son bir savaş verdi. Ancak muharebeyi ve ordusunu kaybediyordu. 300 ölümsüz süvarisiyle gemisine dönen Deanon, öfkeden deliye dönmüştü. Kalan teçhizatlarıyla ve biraz da yağma ganimetleriyle Sivri Ada’ya geri döndüler. Böylelikle İkinci Obsidyen Savaşı’nı Üç Bayrak kazandı. Deanon ve Üç Bayrak arasında Rodes Ateşkes Antlaşması imzalanmış, Kral Baryus altını çizdiği maddede Deanon’un bir daha saldırmamasını istemişti. Ateşkese göre Sivri Ada her yıl düzenli haraç verecek, obsidyen madenleri paylaşılacaktı. Sivri Ada ve Üç Bayrak kıtasındaki tüccarlar eskisi gibi ticaret yapma hakkına sahip olacaktı. Ateşkes günümüzde geçerliliğini korumaya devam ediyordu. Ancak insanlar, Sivri Ada her ne kadar Kızıl Okyanus’un ortasında olsa da tedirgindi. Deanon’un adı kıtanın bütününe, özellikle Yeni Şehir’e, psikolojik bir korku salmıştı. Sivri Ada sâkinleri ona Taçsız Kral, kılıcına ise Nefes Kesen diyordu. Elektrum ve obsidyen birleşimiyle yapılmış Nefes Kesen; temas ettiği insanı sadece kesmekle kalmıyor, onu yakıyordu. Bu laboratuvar ortamında yapılmış bir buluştan çok kara büyücülerin işiydi. Aynı kara büyücülerin kehanetine göre, Deanon elinde Nefes Kesen’le birlikte Üç Bayrak’ı bozguna uğratacak ve dünyanın tek hükümdarı olacaktı. Benzer söylemler, geçmişte Yeni Şehir’de yaşayan bir medyumun ağzından da çıkmıştı. Deanon’un geri döneceğini söylediği için medyum az kalsın linç edilecekti. Sivri Ada, diyara üç bin kilometre uzaklıkta olan büyük bir adaydı. İki yanardağı ve birçok maden yatağı bulunuyordu. Deanon, yanardağların ortasındaki şato görünümlü küçük dağı hizmetkâr kölelerine deldirip içine saray inşa etmişti. Elektrumlar sayesinde dağ çökmüyor, saray yerinden kıpırdamıyordu. Oturduğu taht, yine elektrumdandı. Ancak tebaası Deanon’un kökeni hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Hizmetkarları lâldi. Hüküm sürdüğü topraklarda yaşamdan çok ölüm vardı.
Güneş bir kez daha doğmaya başlamıştı. Atlar dinleniyor, insanlar çadırlarda uyuyordu. Hava serindi. Clorusy sabah olur olmaz çadırdan çıkmış, ağaçlar arasında egzersiz yapmaya başlamıştı. Sonsuz Orman’ın ince uğultuları aklını çelmeye çalışsa da kendini meditasyona vermişti. Çadırın çevresinde uçan kuşlar hep bir ağızdan ötüşüyor, adeta günün aydığını söylüyorlardı. Ötmeleri Yelena’yı uyandırmıştı. Gözlerini kısarak etrafa bakındı. Acıktığını hissedince örtülerin altını karıştırdı, iki yeşil elma ve su matarası buldu. Yüksek olasılıkla bunları Clorusy koymuştu çünkü uyurken çadırda olduklarını hatırlamıyordu. Elit şövalyeler patikada tur atmaya başlamışlardı. Diğer çadırların birkaçında muadilleri olan şövalyeler vardı. Yeşil Yol’un tam ortasında yer alan bu kamp alanı, konargöçer yaşayan insanların uğrak noktasıydı. Sonsuz Orman’daki vahşi hayvanlar ve nadir de olsa kronomor yavruları, Yeşil Yol’a çıkmaya cesaret edemezlerdi. Clorusy’nin meditasyonu bitmek üzereydi. Çadırından çıkan Yelena’yı gördüğü gibi ayaklandı, yanına doğru yürüdü.
“Günaydın leydim.”
Yelena elmanın kalan parçasını yiyordu.
“Sana da.”
Clorusy ağaç diplerinden topladığı küçük çiçeklerle bir demet yapmıştı. Yelena’ya gösterip eline uzattı.
“Bunlar sana.”
Yelena tepki göstermeden uzattığı demeti eline aldı.
“Teşekkürler. Ne zaman yola çıkıyoruz?”
Clorusy yoldan geçen atlılara göz gezdirirken cevap verdi.
“Yarım saate çıkmış oluruz. Bir şeye ihtiyacın var mı?”
“Var.”
Clorusy ellerini göğsünde birleştirdi.
“Nedir?”
Yelena elmayı bitirince dudaklarını sildi.
“Bu iğrenç alandan siktirip gitmeye ihtiyacım var.”
“İğrenç biraz ağır bir söylem. Doğayla baş başayız.”
“Afedersiniz izci bey.”
İkili konuşmalarına devam ederken elit şövalyeler yanlarına döndü. Başlarını eğdikten sonra birisi konuşmaya başladı.
“Efendim, bir sorunumuz var.”
Clorusy şövalyeye baktı.
“Nedir?”
“Atlarımız hareket etmiyor. Ölmek üzereler.”
Clorusy atların dinlendiği tarafa yürüdü. Şövalyeler arkasından giderken Yelena olduğu yerde kaldı. Atların başına ne geldiğini merak etmişti ancak kendisinin dahli yoktu. Yolculukta atların ikisi de oldukça sağlıklı ve enerjikti. Clorusy yere eğildi, hareketsiz yatan atın bedenine bakındı.
“Yemlerini siz vermediniz mi?”
Şövalye birkaç saniye sustuktan sonra cevap verdi.
“Vermedik efendim. Handaki seyislerden birisi gelip vermişti.”
Clorusy ayağa kalktı, pusatını tutarak Yeşil Yol’un diğer tarafında bulunan hana doğru hızla yürümeye başladı. Elitler arkalarından gelirken birisine sertçe emir verdi.
“Sen nereye geliyorsun aptal! Yelena’nın yanına git ve kızı koru.”
Han kapısından içeri girdi, etrafta fazla insan yoktu. Birlikte seyisleri aramaya başladılar. Hanbaşı Clorusy’i ve yanındaki elit şövalyeyi görünce onlara seslendi.
“Hoş geldiniz!”
Elit şövalye hanbaşına cevap verdi.
“Karşında müstakbel kral bulunuyor. Burda çalışan seyisleri arıyoruz.”
Hanbaşı Clorusy’nin kral olacağını öğrenince irkildi.
“Efendim kusura bakmayın. Seyislerimiz bugün izinliler. Sadece bir seyisimiz çalışıyor, o da şu an benim odamda."
Clorusy merdivenleri adım adım çıktı, hanbaşı ile yüz yüze geldi.
“Önden yürüyün. O seyisle konuşmam gerekiyor.”
Hanbaşı onayladı ve yürümeye başladı. Hanın büyük salonu akşamdan kalma görünüyordu. Yarım kalmış yemekler ve dökülmüş biralar masaları kirletmişti. Hanbaşının odası hanın çatı bölümündeydi. Karşısında ise özel misafir odaları bulunmaktaydı. Odaya girdiklerinde Clorusy, seyisin elinde bir mektupla pencerede durduğunu gördü. Pencerede bir adet kuzgun da vardı. Seyis odaya girdikleri an paniğe kapıldı ve mektubu acele bir şekilde kuzguna bağlayarak onu gökyüzüne fırlattı. Elit şövalye koşarak seyisi yakasından tuttu ve yüzüne baktı.
“Atlarımızı sen mi zehirledin? Konuş!”
Hanbaşı gerilmişti. Henüz birkaç gündür hanında çalışan seyisin hain olduğunu düşünmeye başladı. Clorusy, şövalyesine emir vererek seyisin yanına yaklaştı.
“Bırakabilirsin. Asıl problemimiz atlar değil.”
Seyis genç bile sayılamayacak kadar ufak bir çocuktu. Üstü tezek kokuyordu, giysileri temiz değildi. Clorusy muhattap olmaya karar verdi.
“Elindeki mektup neydi çocuk? Kimden emir aldın?”
Seyis kekeleyerek konuştu.
“Sizi tanımıyorum efendim. Atlarınızı da görmedim.”
Clorusy derin bir nefes aldı.
“Sorum bu değildi. Cevabı da bu olmamalı.”
Elit şövalye kenarda duruyor ancak çocuğu dövmemek için kendini zor tutuyordu. Clorusy tekrardan sordu.
“Mektubu kime gönderdin?”
Seyis cevabını tekrar etti.
“Sizi tanımıyorum efendim.”
Clorusy kabzasını çekti, kılıcını kınından çıkardı. Saniye geçmemişti ki tek hamlede seyisin başını gövdesinden ayırdı. Kanlar fışkıran kafa yerde yuvarlanarak halının ortasına geldi. Hanbaşı kaskatı kesilerek olan biteni izliyordu. Elit şövalye pencereden kuzgunların uçuş rotasına baktı.
“Kuzgunlar Renn’den gelip Başkent’e doğru gidiyorlar efendim. Yönleri bizim rotamızla benzer.”
Seyisin başsız gövdesinden akan kan etrafa yayılmıştı. Clorusy kılıcını kınına yerleştirip odadan ayrıldı. Elit şövalye arkasından yürüdü. Handan ayrılarak Yeşil Yol’un karşısına, kamp bölgesine döndüler. Clorusy, elit şövalyelerin kulaklarına bir şeyler fısıldadıktan sonra Yelena’nın yanına oturdu. Clorusy’nin öfkeli olduğunu gören Yelena, meraklı sorularından vazgeçti. Lâkin o sormadan Clorusy cevap verdi.
“Arkamdan bazı işler dönüyor. Seninle alakalı olduğunu sanmıyorum.”
“At olmadan nasıl gideceğiz?”
“Satın alacağız. Hanedanımın atları kadar asil olmasalar da bizi götürecekler.”
“Kimin zehirlediğini bulabildin mi?”
“Buldum ama ona bunu yapmasını söyleyeni bulamadım.”
Clorusy’nin düşüncesine göre birileri sabotaj yapıyordu. Atların zehirlenmesi, onlara yalnızca zaman kaybettirecekti. Bunu Başkent’e biraz daha gecikmelerini isteyen birisi yapmış olmalıydı.
Renn Şehri’nin yeni günü, bir öncekiyle aynı sayılırdı. Marcus hariç, nerdeyse aynıydı. Üstünde sadece iç çamaşırıyla aynanın önünde duruyordu. Kendi evinde değil, baba yarısı olarak gördüğü Rodrick’in evindeydi. Babası Pete ile Rodrick yaklaşık bir saattir konuşuyorlar, Marcus’u diğer odada bekletiyorlardı. Aynadan yaralarına ve morluklarına bakan Marcus ise uzun zaman ayaklanamayacağını düşünüyordu ancak babasının bitki karışımlarıyla hazırladığı iksiri içmişti. Ani hareket edince omzu ve beli acıyordu. Kılıç tutan sağ kolunu havaya kaldırdı. Koltuk altında elektrum kılıç sıyrığı vardı. Babası merhem sürmüş olsa da acısı ve izi uzun süre geçmeyecek gibi duruyordu. Sıkılınca raflardaki süsleri incelemeye başladı. Kar küresinden peluş oyuncaklara kadar birçok şey vardı. Derken odaya babası girdi. İçerdeki konuşma bitmiş gibiydi.
“Üstünü giyin oğlum. Sonra mahzene gel.”
Marcus başıyla onayladı, giysilerini giyinip odadan çıktı. Birçok defa bu eve gelmişti ama bu evin mahzenini hiç görmemişti. Daha doğrusu, evin mahzeni olduğundan haberi yoktu. Koridorun bitiminde halıların kenara çekilmiş olduğunu gördü. Halı altında gizli bir kapı vardı. Kapıya adım attı ve tahta merdivenlerden aşağı indi. Rodrick ve Pete, merdivenlerdeki Marcus’a dönmüş duruyorlardı. Rodrick seslendi.
“Marc. Gel buraya evlat.”
Yanlarına gittiğinde odağı etraftaki alet edevat ve teçhizatlara kaydı. Marcus şaşkınlıkla iki ihtiyara ithafen sordu.
“Burası da ne böyle? Bunca zaman benden mi sakladınız?”
Rodrick ve Pete birer adım yanlara kaydı, arkalarındaki duvarda asılı duran kılıç ortaya çıktı. Hiç şüphesiz demir kılıçtı. Rodrick konuştu.
“Babanla konuştuk ve karar verdik. Seni göz göre göre intihara gönderemeyiz evlat. Bunları sana tek bir şartla vereceğiz.”
Marcus’un buruk hisleri heyecanlanmıştı.
“Ne istiyorsunuz ihtiyarlar?”
“Gerçek bir şövalyeden eğitim alacaksın. Bunun için seni batı yakasına gönderiyoruz. Orada bulacağın kişi sadece bir şövalye olmayacak.”
“Ne olacak? Peki nasıl bulacağım?”
“Ona Şövalyelerin Şövalyesi derler. Ne bizim kadar ihtiyar, ne senin kadar genç. Onu bul ve eğitimin tamamlanınca buraya dön. Kılıç ve diğer ekipmanlar senin olacak.”
Marcus’un aklı fazlasıyla karışmıştı. Baba yarısı olarak gördüğü Rodrick’in, bunca zamandır küçük bir orduya yetecek teçhizata sahip olduğunu yeni öğreniyordu. Bunun üstüne, batı yakasında Şövalyelerin Şövalyesi dedikleri bir yabancıyı bulması gerekecekti. Ancak bunların gerekli olduğunu, Yelena için şartlara ayak uydurması gerektiğini de biliyordu. Merdivenlerden ve ardından evden çıkarak, güneş ışınları cildini yaksa da sokak sokak yürümeye başladı. Artık kaybedecek ne bir vakti ne de bir sevdiceği vardı.
Bölüm etkileşimi
